Demek ki istenince oluyormuş

27 Nisan 2009

Şu işe bakın ki, pazartesi sohbetinde “Hilmi Özkök’ün de ifadesi alınsın” dediğim yazı yayınlandığı sırada meğer Ergenekon savcıları emekli Genelkurmay Başkanı’nın ifadesini almışlar bile.Haber sadece Milliyet Gazetesi’nde yayınlandı. Haberi öğrenip gazetesinin manşetine taşıyan Tolga Şardan’ı kutlamak gerek. Maazallah bu haber önceki gece yarısı Vatan’a da gelmiş olsaydı, benim yazı okunmadan güme gidecekti.Tabii burada ilginç olan savcıların Özkök’ün ifadesini “gizlice” almaları. Sadece gizlilik de değil, savcılar, yargının önünde dağdaki çobanla eşit olan emekli Genelkurmay Başkanı’na ayrıcalık tanıyarak İstanbul’a kadar zahmet etmesine bile izin vermeyip kendileri İzmir’e gitmişler.Şimdi savcıların demokratlığına leke sürdürmeyen ve “Kimseye ayrıcalık tanınamaz” diyen sözde liberallerin bu ayrıcalık karşısında ne diyeceklerini merak ediyorum.Bunun dışında bir gerçeği daha öğrenmiş olduk. Demek ki ifade almalar, kişilerin onurlarına saygı duyularak yapılabiliyor. Ergenekon savcıları isteseler Özkök’ü sabahın köründe evinden alıp, uçağa “mevcutlu” bindirip İstanbul’a da getirebilirdi.Ama savcılar böyle yapmadılar, nezaket içinde davranıp paşanın ayağına kadar bile gittiler. Hayırlı bir gelişmedir bu. Tolga Şardan’ın haberine göre Özkök’ün ifadesi tam 8 saat sürmüş. Emekli paşa “Bildiklerimi anlattım” demiş. Acaba bildikleri neydi? Dünkü yazımda da belirttiğim gibi eğer “Evet, bir darbe hazırlamışlardı, ama ben engelledim” dediyse bile görevi ihmal suçu işlemiş olacak.Yok “Böyle bir şey kesinlikle yok, darbe planı filan yapılmadı, zaten ben de bu yüzden bu orgeneraller emekli olurken kendilerine birer şeref madalyası taktım” dediyse bu kez de iddianame çok zayıflayacak.Şimdi sanıyorum sırada Özden Örnek’in olması gerek. O günlükler doğru mu değil mi, kurmaca mı bunları henüz tam anlamış değiliz. *** Başbuğ bu sorulara cevap verecek mi?Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ yarın bir basın toplantısı yapacak. Daha önce İstanbul’da yaptığı toplantıda “Bugün güncel konulara giremeyeceğim, bunları basın toplantısında açıklayacağım” diyen Başbuğ’un yarın çok merak edilen sorulara da cevap vermesi bekleniyor.ÖNCE MGK: Başbuğ’un basın toplantısından önce bugün MGK olağan aylık toplantısı yapılacak. Büyük ihtimalle Genelkurmay Başkanı’nın basın toplantısında yapacağı açıklamalar bu toplantıda şekillenmiş olacak. Tahminim Başbuğ basın toplantısını özellikle MGK sonrasına bıraktı. Bu da MGK’nın hükümet kanadının bir sürprizle karşılaşmamasını amaçlıyor.ÖNEMLİ SORULAR: Aşağıda kamuoyunun merak ettiği bazı konuları soru haline getirdim. Sanıyorum zaten bu sorular toplantıya katılacak gazeteci arkadaşlarımız tarafından sorulacaktır.- Özden Örnek’e atfedilen günlüklerle ilgili bir çalışma yapıldı mı? Örnek’in ifadesine başvuruldu mu?- Medyaya Ayışığı, Sarıkız ve Eldiven olarak yansıyan darbe planları ile ilgili askeri savcılık herhangi bir çalışma yaptı mı?- Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün demokrat bir tavır takınarak darbeleri önlediği ileri sürülüyor. Konu Özkök’e soruldu mu?- Medyada her gün Silahlı Kuvvetler’le ilgili gizli olması gereken bilgiler yayınlanıyor. Bu sızmanın nasıl olduğu araştırıldı mı? - Askeri bölgelerde ya da yakınlarında toprağa gömülü silahlar ortaya çıkıyor. Bunların Silahlı Kuvvetler’le ilgisi var mı?- Emekli subay ve astsubayların dışında muvazzaf subay ve astsubaylar da tutuklandı. Adı geçen kişilerle ilgili bugüne kadar hiç istihbarat alınmış ve yasal işlem yapılmış mıydı, yoksa suçlamalardan bir sivil savcının harekete geçmesinden sonra mı haberiniz oldu?- Eğer bu konular savcının harekete geçmesinden sonra öğrenildiyse, istihbarata çok büyük kaynak ayıran Genelkurmay’ın bundaki sorumluluğu nedir?- JİTEM adı verilen yapılanma gerçekten var mıdır?- Güneydoğu’daki terörle mücadelede yasa ve hukukun dışına çıkmış eylem ve uygulamalar saptanmış mıdır, bunlarla ilgili hangi idari işlemler yapılmıştır?- Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde yapılanan bazı örgütlerin adam kaçırdıkları, işkence yaptıkları, insanları kurşuna dizdikleri, üzerine benzin döküp yaktıkları, cesetleri ortadan kaldırmak için üzerine asit dökerek kuyulara gömdükleri ileri sürülüyor. Bunlarla ilgili bir araştırma yapıldı mı?- Bazı haberlerde “resmi kayıt olduğu” izlenimi veren ifadeler ve insanı hayrete düşürecek ayrıntılar var. Bu bilgiler nasıl ve nereden alınıyor, hiçbir cevap verilmediğine göre doğrulukları kabul mü ediliyor ve en önemlisi yoksa bu bilgiler devletin resmi gizli kayıtlarında mı var?- Veli Küçük’ün tutuklanmadan önce Silahlı Kuvvetler tarafından istenmeyen kişi ilan edildiği ve orduevlerinden yararlanmasının engellendiği doğru mu?- Şener Eruygur ve Hurşit Tolon’un tutuklanmasından sonra Kocaeli’de görevli bir general sivil kıyafetle cezaevinde ziyarete gitti. Bu ziyaret sizin emrinizle mi gerçekleşti? Eğer böyleyse bu ilgi ve şefkat devam ediyor mu?- Sizin döneminizden önce de olsa Türk subay ve astsubaylarının başına çuval geçirilmesi ile ilgili Genelkurmay’da herhangi bir soruşturma inceleme yapıldı mı, herhangi bir kişiye bir ceza verildi mi?- Çuval olayına misilleme olarak PKK itirafçıları kullanılarak tuzağa düşürülen Amerikalı askerlerin başına don geçirildi mi?- Türk Hava Kuvvetleri’nin Awacs uçaklarına gerçekten ihtiyacı var mı? Parası ödenen bu uçakların teslimi ne zaman yapılacak?- Türkiye’nin 6.5 milyar dolara denizaltı almasının gerekçesi nedir? *** Domuz gribiKendi sorunlarımız içinde boğuşuyoruz ama dünya büyük bir felaket sinyalinin paniği içinde. Meksika’da çıkan ve hızla yayılmaya başlayan domuz gribi insanları öldürüyor. Tıp şu anda çaresizlik içinde bu virüsün nasıl durduracağını bulmaya çalışıyor.Kıtalararası ulaşımın çok kolay olduğu günümüzde bu virüsün bir anda dünyayı sarması hiç de şaşırtıcı olmaz. Virüsün birkaç saatlik uçak yolculuğu ile Türkiye’ye gelmeyeceğini kimse garanti edemez.Ancak sevinçle gördüm ki, pek alışık olmadığımız biçimde bu kez Sağlık Bakanlığı çok hızlı hareket ederek domuz gribi ile ilgili önlemler alındığını açıkladı.Öncelikle uluslararası havalimanlarında sağlık kontrolü yapılmaya başlanması ve tüm sağlık ünitelerinin alarma geçirilmesi son derece doğru bir karar.Umarım bu çalışmalar aksatılmaz, denetimler ciddi biçimde yapılır ve bu ölümcül virüs Türkiye’yi gerçek anlamda “teğet” geçer.Tabii domuz gribinin de tıpkı SARS olayı gibi “sahte” çıkması olasılığını göz ardı etmemek de gerek.

Devamını Oku

Özkök ve Örnek de ifade vermeli artık

26 Nisan 2009

Sevgili okurlar; yeni bir haftaya başlarken “Acaba Ergenekon’da bu hafta yeni bir dalga olacak mı?” diye sormadan edemiyor insan. İki gün sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ basın toplantısı düzenleyecek. Fısıltılar aynı gün ya da bir gün önce yeni bir dalganın geleceği yolunda. Bakalım göreceğiz.Temel dayanakErgenekon olayıyla “Türkiye’yi temizleme” iddiasında olanlar temel dayanak noktası olarak 2003-2004 yılında işbaşında olan bazı kuvvet komutanlarının AKP iktidarını devirmek amacıyla bir darbe planladıklarını ama bunun başarıya ulaşmadığını gösteriyor. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’e atfedilen günlüklerden yola çıkılarak o gün darbe yapamayanların emeklilik dönemlerinde örgütlendikleri ve şimdiki ordu komuta kademesini tahrik ederek darbeye ittikleri ileri sürülüyor.Kim önledi?AKP yandaşları, 2003-2004’te planlanan darbeleri dönemin tek “demokrat” komutanı olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün engellediğini söylüyor. Özkök eğer kabul etseydi darbe yapılacaktı. Ama o demokrat davrandı ve darbeyi önledi. Emekli Orgeneral Özkök ise bu tartışmalara girmeden ama imalı ve dolaylı yoldan “darbe girişimini” doğruluyor.Ortada suç varOysa, bu iddia her durumda Özkök’ü “görev ihmali” suçlamasıyla karşı karşıya getiriyor. Eğer Özkök gerçekten darbeyi öğrenmiş ve engellemişse hiçbir işlem yapmayarak görev suçu işlemiştir. Yok eğer hiç haberi yoksa, o zaman da 4 yıl boyunca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kime emanet edildiği gibi garip bir durum ortaya çıkar ki, emrindeki kişilerin eylemlerinden habersiz olması da bir görev suçudur.Şeref madalyalarıTabii ilginç bir durum daha var. Şu anda tutuklu olan emekli generaller Özkök döneminde emekli oldular. Orgeneral Özkök bu kuvvet ve ordu komutanları için düzenlenen askeri törenlere katılarak kendilerine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şükran timsali olarak birer “şeref madalyası” taktı. Ordunun en demokrat komutanının darbecilere madalya takması olabilecek en büyük tuhaflık değil mi?Kol kırılmazBir deyişimiz vardır “Kol kırılır yen içinde kalır” diye. Orgeneral Özkök’ün bu mantıkla hareket etmiş olduğunu da düşünenler çıkabilir. Ama Silahlı Kuvvetler gibi çok köklü ve kurallı bir yapı, darbe türü bir eylemi ne Silahlı Kuvvetleri yıpratmamayı düşünerek ne de vefa duygularını bahane ederek örtbas edebilir. Bu nedenle Özkök’ün konuşmaması ya da savcılara gitmemesi en azından Türk ordusundaki şerefli geçmişi adına üzüntü verir.Savcılık çağırmalıÖzkök, hukuka saygılı davranarak belki konuşmak istemeyebilir. Ama “yüzyılın davası” diye lanse edilmek istenen Ergenekon davasının savcıları Özkök’ün ifadesini almak zorundadır. Çünkü emekli paşanın söyleyeceklerine göre Ergenekon olayı da seyir değiştereciktir. Eğer Özkök “Vardı, ben engelledim” derse, hukuken sorumlu olsa ve başı sıkıntıya girse de bir gerçeği ortaya çıkararak büyük bir hizmet yapmış olacaktır. Aksi takdirde ise davanın seyri başka yöne dönecektir.Özden Örnek olayıErgenekon olayında nedense ifadesine hiç başvurulmayan ikinci isim ise yine dönemin Deniz Kuvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek. Tuttuğu iddia edilen günlüklerden yola çıkılarak yazılan senaryolarla, suçlu olup olmadığını bilmediğimiz onlarca kişi gözaltına alındı, kimi tutuklandı kimi sanık oldu. Ama bu günlükleri tuttuğu söylenen komutana kimse bir şey sormuyor. Özden Örnek’in vereceği ifade de davaya ışık tutacaktır.Yeraltındaki silahlarSevgili okurlar; geçen haftaya damgasını vuran olaylardan biri de İstek Vakfı’na ait bir araziden çıkan silah ve mühimmattı. Medyanın AKP’ye tamamen bağımlı olanları bu silahlar için hiç tereddüt etmeden “Dalan’ın cephaneliği” başlığını attılar. Bunların Ergenekon örgütüne ait olduğunu ilan etmekten çekinmediler. Sonra bu yöndeki eleştiriler karşısında da arsız bir savunma yapmaya kalktılar. Bu, yandaş olmanın nasıl bir ahlaki sorun da yarattığının örneği oldu hepimiz için.Silah neden gömülürBurada benim en merak ettiğim şey şu: Darbe ya da suikast yapacak biri neden silah gömer. Silahları çok daha güvenli olarak saklayacak gizli bir yer bulmak varken akıl almaz yerlere silah gömülmesinin anlamı nedir? Akılalmaz diyorum, çünkü son bulunan silahlar yarı askeri bölgede çıktı. Bir suikast için saklayacağınız silahları alması çok zor bir yere koyar mısınız? Sadece son silahlar değil, önce bulunanların da yerleri garipti. Öyle orman içinde, in cin top oynayan yerlerde değil, dümdüz ve her yerden görülebilecek, açık arazilerin tam ortası seçilmişti. Bu garip değil mi?Genelkurmay’ın sessizliğiBir diğer garip nokta da Silahlı Kuvvetler’in bu gelişmeler karşısındaki sessizliği. Konu tamamen askeri. Orduya ait olduğu söylenen silahlar sağda solda gömülü olarak bulunuyor. Bu nedenle emeklilerin yanı sıra halen görevdeki subaylar tutuklanıyor, aranıyor. Ama askerden ses yok. Genelkurmay Başkanı belki yarından sonra bu konuya bir açıklık getirecektir.Kutlu Doğum HaftasıBütün dini ve kutsal günleri hicri takvime göre kutladığımız halde Peygamberimizin doğum gününün miladi takvime bağlanmasının nedenini merak eden yazılarım da çok büyük ilgiyle karşılaştı. Büyük çoğunluk duyduğum kuşkuları paylaşırken, belli bir cemaatin üyelerinden adeta tek tip olarak niteleyebileceğim, genellikle küfür ve hakaret içeren mesajlar geldi. Bunları cumartesi günü sizlerle paylaşmıştım. Tabii bu cemaati harekete geçiren yazıda ironik biçimde değinilen Fethullah Gülen adının geçmesiydi.Fethullah Gülen olayıŞunu söylemeliyim ki, son 30 yılın en önemli siyasi hareketlerinden biri Fethullah Gülen adı arkasında düzenlenen organizasyondur. “Devlete bağlı tarikat” tanımından çıkıp “devlete kafa tutan cemaatleşme” aşamasına geldik bu süreçte. Şurası unutulmamalı ki Fethullah Gülen cemaati bugün 50 milyar dolarlık bir sermayeyi yönetir haldedir. “Fethullah Gülen bu yapının neresinde?” sorusu pek çok kişinin kafasını kurcalıyor artık. Kırmızı çizgilerimizSevgili okurlar, AKP iktidarı pek çok konuda olduğu gibi Ermenistan konusundaki kendi koyduğu “kırmızı çizgileri” bir anda yok ediverdi. Obama 24 Nisan konuşmasında “soykırım” demedi ama çok ağır bir konuşma yaptı. Gerçi ABD Başkanı Türkiye’ye geldiğinde “Ermeni soykırımı” tanımını daha önce kullandığını, bunun arkasında olduğunu gözümüzün içine baka baka söylemişti. Obama ayrıca “Önümüzdeki günlerde açıklanacak takvimden” de söz etmişti. Başbakan Erdoğan bu konuşmaları hiç itiraz etmeden dinlemişti sadece.Obama gidinceAma Başbakan, Obama ülkesine döner dönmez “Karabağ sorunu çözülmeden Ermenistan sınırı açılamaz” deyiverdi. Tıpkı Rasmussen olayındaki gibi daha bu konuşmanın yankıları kulaklarımızda sedalanırken bir gece yarısı açıklamasıyla Obama’nın söylediği takvimin işlemeye başladığı bildirildi. Bu iktidarın içe başka dışa başka politikasının bir başka örneğidir.Paraf atma sözüBaşbakan Erdoğan söylediklerinden geri adım atmadığını kanıtlamak adına “Bir anlaşma yok ki, sadece paraf attık” dedi. Öyle sanıyorum ki Başbakan bu sözü Türkçeye pek hâkim olmadığı bir sırada sarfetti. Paraf atmayı küçültme amacıyla kullandı. Oysa paraf atma “Bir konuda onay vereceğini belirtmek, anlaşma sağlandığını ifade etmek için atılan imza veya işarettir.” Yani hukuki değil ama ahlâki değeri vardır ki, uluslararası ilişkilerde daha önemlidir. Kısacası Başbakan konuyu küçültmek isterken aslında anlaşmanın sağlandığını açıklamış oldu.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Genel istek üzerine sadece fıkra

25 Nisan 2009

Her hafta pazar günlerini, siyasetten, ekonomik krizden, çirkinliklerden uzak keyif içinde geçirmek için fıkralara ve komik yazılara ayırıyorum biliyorsunuz. Tabii fıkraların sahibi bu konuda tartışılmaz bir üstünlüğü olan Yıldırım Tuna. Sizlerden gelen mesajlardan anladığım kadarıyla Tuna’nın fıkraları gerçekten çok seviliyor. Pek çok okur “Kesip saklıyoruz” diyor. İşte bu hafta Yıldırım Tuna hayranları için sadece fıkra yayınlamak istiyorum. Hepimize iyi pazarlar... Yanlış yazılmışİki adam gecenin geç saatlerinde partiden dönerken kestirme olsun diye mezarlıktan geçiyorlarmış.. Mezarlığın tam ortasına gelmişler ki ‘tap-tap-tap’ diye bir ses karanlıkların, esrarlı gölgelerin arasından gelmeye başlamış.. Korkudan titreyerek ve nefeslerini tutarak mecburen yollarının üzerindeki sesin kaynağına yaklaşmışlar.. Bir bakmışlar ki yaşlı mı yaşlı bir adam mezarın birine oturmuş, elinde çekiç ve keski, mezar taşını oyuyor.. “Ooohh!” demiş adamlardan birisi “Usta bizi korkudan öldürüyordun!.. Vallahi hayalet sandık.. Gecenin yarısında çalışıp da ne yapıyorsun?” Yaşlı adam “Cahil hergeleler!” demiş homurdanarak, “Adımı yanlış yazmışlar da!”Kıyafet balosuSarışın, pet shop’ta papağan bulamayınca çok üzülmüş ve “Hay Allah, hayatımda ilk defa sosyetenin kıyafet balosuna ‘korsan’ kıyafetimle katılacaktım, en önemli aksesuar olan papağan yok...” demiş ağlayarak. “Üzülmeyin” demiş dükkân sahibi, “Önümüzdeki hafta perşembe gelirseniz Güney Amerika’dan bir sevkiyat bekliyorum, papağanınıza kavuşursunuz...” Sarışın “O gün de ertesi gün de gelemem..” demiş, “O gün bacağımı kestirip tahta, ertesi gün kolumu kestirip kanca taktıracağım!..” Çok sert tepkiGeçen gece geç bir saatte çalan telefon zilinin sesiyle uyandım. Uykulu bir sesle “Alo..” dedim.. Telefon eden kişi önce suskun bekleyip daha sonra ara vermeden konuşmaya başladı: “Evet baba ben Melissa.. Uyandırdığım için özür dilerim biraz gecikeceğim.. Arabanıza istemeden ufak bir zarar verdim.. Şu anda tutanak için trafik polisini bekliyoruz.. Sakın kızmayın olur mu?..” Kızım olmadığı için arayan gencin yanlış numara çevirdiği ortadaydı.. “Üzgünüm..” dedim, “Ama benim Melissa diye bir kızım yok..!” Kız biraz da bozularak “Off Baba..!” dedi, “Bu kadar sert tepki verme lütfen!..” Elbiseyi sattımMağaza müdürü öğle yemeğinden dönmüş, bir bakmış ki tezgâhtarın eli sarılmış ve boynuna asılı.. Tam ne olduğunu soracakken tezgâhtar atılmış: - Size müthiş bir haberim var efendim.. Yıllardır mağazamızda duran o korkunç, o iğrenç takım elbise vardı ya, biraz önce onu sattım!..- Hani pembe üzeri mor benekleri olan felaket şeyi..- Evet, o!..- Harika.. O mostralık şeyden asla kurtulamayacağız diyordum.. Hayatta gördüğüm en çirkin takım elbiseydi.. Bu arada eline ne oldu?..- Oh evet.. O elbiseyi sattıktan sonra paketlerken satın alan adamın kılavuz köpeği elimi ısırdı efendim!Issız adaYolcu gemisi ıssız bir adanın kenarından geçerken yolcular adada sakalları yere kadar uzamış, üstü başı perişan, sahilin bir o köşesine bir bu köşesine deli gibi koşup küme haline getirdiği odun yığınını yakıp zıplayan yaşlı bir adamı fark etmiş. Kaptana “Kim bu adam?..” diye sormuşlar. “Vallahi bilmiyorum!..” diye cevap vermiş kaptan, “Her iki senede bir biz bu adanın yanından geçeriz, bu manyak adam bizi görünce delirip hep böyle tuhaf şeyler yapar!..” Haftada 50 liraÖzürlüler iş bulunca o kadar seviniyorum ki... Tekerlekli sandalyeye mahkûm bir arkadaşımın ‘Strip Kulüp’te çalışmaya başlaması beni çok mutlu etti... Kız soyunurken kenarda bekleyip sahneyi terk edince elbiselerini topluyormuş...“Para durumu nasıl?..” diye sordum, “Haftada 50 lira” dedi. “Aa?.. Az değil mi?..” diye sordum, “Eh...” dedi, “Daha da fazla veremem ki!” Polis kontrolü Adam, ehliyetini yenilemek için trafik şubesine müracaat etmiş. Hayli kalabalık bir kuyruğa giren adam, 2 saate yakın bekledikten sonra fotoğrafı çekilip ehliyeti düzenlenmiş.. Adam, yeni ehliyetini eline alıp fotoğrafına bakmış ve “Perişan görünüyorum..” demiş memura, “2 saat kuyrukta bekleyince insan böyle ezik ve yıkık çıkıyor!..” Memur ehliyetteki fotoğrafa bakmış, “Önemli değil..” demiş, “Yolda polis sizi durdurunca zaten öyle görüneceksiniz!” Güzellik yarışmasıRusya geleneksel “Nükleer Enerji Santrali Çalışanları Güzellik Yarışması”nı bu yıl da tekrarlayacağını ilan etti... Geçen sene seçilen birinci güzel gerçekten muhteşem bir kızdı... Yahu kardeşim dünyada bu kadar güzel 3 gözü olan başka bir fıstık olabilir mi?..Mesai bitimiŞirkette yangın ve deprem sırasında neler yapılması gerektiği konusunda konferans veren güvenlik müfettişi patrona dönüp “Her şirketin acil tahliye planı olması lazım..” demiş, “Sizin var mı?..” “Evet!..” diye tereddütsüz cevap vermiş patron, “Kusursuz çalışıyor!..” Adam “Gerçekten mi?.. Nasıl başardınız?..” diye sormuş.Patron “Her akşam tam 18.00’de prova yapıyoruz..” demiş dişlerini sıkarak, “Mesai biter bitmez 1 saniye içinde binada bir kişi bulabilirseniz aşk olsun!..”

Devamını Oku

Asker bunu hep yapıyor

24 Nisan 2009

Gündemde Dalan’ın İstek Vakfı’na ait olan Poyrazköy’deki arazide çıkan mühimmat var. Bu mühimmat kime ait, nasıl gömüldü, neden gömüldü gibi sorulara cevap aramayacağım bu yazıda, o başka bir yazının konusu, ben başka bir noktanın üzerinde durmak istiyorum.Açıklamalara göre İstek Vakfı bu araziyi 15 yıl önce almış. Arazinin hemen yanında Silahlı Kuvvetler’e ait bir arazi ve eğitim merkezi var. Geçen yıllar içinde asker bu araziyi tatbikat alanı olarak kullanmaya başlamış ve asıl sahiplerini de içeri sokmamış.Doğal olarak herkes soruyor: “Madem askeri bölge, bu arazi neden alındı, eğer haksız uygulama varsa İstek Vakfı neden dava açmadı?” Mantıken doğru tabii, ama uygulama böyle değil.Bakın size bizim başımızdan geçeni anlatayım: Eşim bundan 30 yıl önce ailesinin Ankara’daki bir mülkünün satışından elde edilen parayı bir büyük ağabeyi ile değerlendirmek üzere Foça’da deniz kıyısında bir arazi satın almış. Tapusu, devletin imzaları her şeyi tamam. 8 dönümlük bu arazinin bir komşusu Club Mediterrane diğer komşusu da Foça Amfibi Komutanlığı. Ancak geçen yıllar içinde Foça’daki askeri birlikler bu araziyi önce tatbikat amaçlı sonra da sosyal amaçlı kullanmaya başlamışlar.Bundan 15 yıl önce araziyi görmek ve nasıl değerlendirilebileceğine bakmak üzere Foça’ya gittik. Arazinin etrafı çevrilmiş, başına bir de asker konmuş. En güzel yerine bir gazino yapılmış, subay eşleri ve çocukları buradan denize giriyor. Bize ise araziye giriş izni bile verilmedi.Asker elindeki bütün gücü kullanarak araziyi orman arazisi ilan ettirip, tapularıda iptal ettirmiş. Bundan çok sonra haberimiz oldu tabii. Ardından davalar açıldı, ama bağımsız mahkeme “elimizden bir şey gelmez” diyerek eşimi ve ağabeyini haksız buldu.Ama mahkeme başkanı, duruşma sonrası bir uyarıda bulundu: “Bu tür davalarda böyle karar vermek zorundayız, ama aslında her şey hukuka aykırı, siz de herkes gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidin, orada bu tür yüzlerce dava var ve hepsini de kaybediyoruz. Siz de gidin ve hakkınızı alın.” Tahmin edeceğiniz gibi dava şu anda AİHM’de ve yakında karar alınacağını öğrendik. Dava lehimize gidiyormuş, sonuçta arazi yine askerde kalacak ama tazminat ödeyecekler. Aynı bölgede en az 15-20 arazi daha aynı durumda. Zorla el konulmuş, hak sahipleri haklarını yıllar sonra ancak tazminat olarak alabilecek. Yazık değil mi bu ülkeye?***** Siz Dalan’ın yerinde olsanız geri döner misiniz?Ergenekon’un 11. dalgası olarak nitelenen operasyonda Bedrettin Dalan’ın kurucusu olduğu Yeditepe Üniversitesi’nde de arama yapıldı. Dalan o sırada yurt dışında olduğu için gözaltına alınamadı.Hemen aynı gün Dalan bazı medya organlarının sorularına cevap verirken “Bir tedavi amacıyla Amerika’da olduğunu, 15 gün içinde geri döneceğini” söyledi.Ama aradan kaç 15 gün geçtiği halde Dalan, Türkiye’ye gelmedi.Peki herkese sormak isterim “Siz Dalan’ın yerinde olsaydınız Türkiye’ye döner miydiniz?” Hukuka güvenen, yargı bağımsızlığına inanan ve adaletin gerçekleşeceğini bilen biri olarak “Evet dönerdim” cevabından başka bir cevap beklenemez.Peki bu konudaki güveniniz sarsıldıysa ne yapardınız?Türkiye’ye gelir gelmez tutuklanacağınızı, aylarca hakkınızdaki suçlamanın ne olduğunu öğrenemeyeceğinizi, iddianame açıklandıktan en az 5 ay sonra hâkim önüne çıkarılacağınızı görüp bilseydiniz yine de döner miydiniz?Üstelik darbeci olmadığınıza, demokrasiye yönelik hukuk dışı hiçbir girişimin içinde olmadığınıza, bir ifadeyle bile serbest kalacağınıza inanmanıza rağmen bunların asla gerçekleşmeyeceğini bildiğiniz halde döner miydiniz?Bu satırları asla Bedrettin Dalan’ı savunmak ya da aklamak için yazmıyorum. Sadece birkaç gündür, özellikle ne olduğu belirsiz gömülü silahları bahane ederek “Nerede Dalan?” diye yazanlara da sormak aklıma geldi. Aynı durumda kendileri olsa ne yaparlardı, bunu da bir zahmet yazarlar mı acaba?***** Gülen’cilerden manasız tepkilerKutlu Doğum Haftası nedeniyle yazdığım yazılara, her zaman olduğu gibi tek tornadan çıkmış izlenimi veren, içinde çoğunlukla küfür ve hakaret olan mesajlar da aldım. Ancak üzülerek söylüyorum ki tepkiler de algılama da çok düzeysiz.DEMAGOJİ: En çok söylenen şu: “Hazreti Muhammed’in doğum gününün kutlanmasından neden rahatsız oluyorsun?” Bundan rahatsızlık duymak mümkün mü? Ama yazıdaki özü kaçıran tek tip cemaat üyeleri her zaman yaptıkları gibi lafı orasından burasından bozup demagoji yapıyor.TARİH BİLGİSİ: Gelen mesajların önemli bir bölümünde Fethullah Gülen’in doğum tarihinin yanlışlığı vurgulanıyor. Gülen’in nüfus kaydına göre doğum tarihi 27 Nisan 1941. Ama cemaat Gülen’in babasının nüfusa yazdırma işlemini geç yaptığını, asıl doğum gününün 10 Kasım 1938 olduğunu ileri sürüyor. Bunun kaydı yok ama beyanı var. Ve dikkat edilmesi gereken de şu: 10 Kasım 1938. Yani Atatürk hayata veda ederken “asıl kurtarıcı” doğmuş.KURAN BİLGİSİ: Biraz daha düzgün yazmaya çalışanlar Kuran’dan ayet örneği vererek, yılın 12 ay olduğunu ve takvimin de ay takvimi olduğunu hatırlatarak “Kuran’da Ramazan’ın ne zaman idrak edileceği belirtilmiştir, bu değiştirilemez” diyorlar. Bunu kabul etmek mümkün elbette, ama o zaman neden keyfe göre takvim kullanıldığına da açıklık getirilmeli.DİYANET’İN KARARI: En çok söylenen de Kutlu Doğum Haftası’nın 1989’da başlatıldığı. Bu doğru ama birkaç yıl sonra spekülasyonlara yol açtığı gerekçesiyle bundan vazgeçilmişti. Ali Bardakoğlu ile birlikte tekrar hayata geçirildi. Üstelik tam da Ulusal Egemenlik Haftası’nda baskın bir kutlama programı uygulanıyor. Bunda kasıt aramamak mümkün mü?EN KOMİĞİ: Gelen tepkiler içinde, tek tip olmayan, özgün bir mesaj vardı. Diyor ki okur “Olaya tersten bakalım, Atatürk, Hazreti Muhammed’in doğum gününün nisanda olduğunu biliyordu. Bunu gölgelemek için Çocuk Bayramı’nı icat etti.” Güleyim mi ağlayayım mı?*****Eyvah ki eyvahFabrikada çalışan üç kafadar, patronun erkenden işten ayrıldığını fark ederler. En uyanık olan diğer iki arkadaşını çağırır ve “Patron erkenden çıkıyor ve dönmüyor. Biz de o çıktığı zaman peşinden çıkıp gidelim, hiç anlamaz” der. Diğer arkadaşları teklifi kabul eder ve her günkü gibi patron yine erkenden çıkar. Bizim kafadarlar da onun ardından sıvışırlar. Biri doğruca top oynamaya koşar, diğeri kahveye gidip okeye oturur. Üçüncüsü ise evine gider. Yatak odasından sesler geldiğini duyunca kapıyı sessizce açar. Bir de ne görsün patronu karısıyla yatakta... Hemen kapıyı kapatıp evden çıkar. Ertesi gün diğer arkadaşları yine patronun peşinden çıkmak için plan yapınca hemen itiraz eder: “Ben yokum, dün az daha yakalanıyordum!”

Devamını Oku

Kutlu Doğum Haftası Fethullah Gülen için mi?

23 Nisan 2009

Ulusal Egemenlİk ve Çocuk BayramI kutlu olsun Cumartesi günü yazdığım Kutlu Doğum Haftası yazısı çeşitli çevrelerden tepkiler aldı. Okumayan için kısa bir özet yapayım. Son yıllarda Hazreti Muhammed’in doğum günü gerekçesiyle düzenlenen bir Kutlu Doğum Haftası var. Hazreti Muhammed’in miladi takvime göre nisan ayında doğduğu varsayılıyor.Ben de dedim ki “Bütün dini günleri hicri takvime göre kutluyoruz, ama Kutlu Doğum Haftası’nı miladi takvime göre sabitledik. Bu durumda örneğin Ramazan’ı da miladi takvime göre gece ile gündüzün eşit olduğu dönemlere denk getirerek sabitleyebiliriz.” Önce okuduğunu anlamayan ya da işine gelmeyen dinciler hemen “Olur mu öyle şey” diye tepki gösterdiler. Sanki hicri takvim Allah’ın emri gibi itiraz ettiler. Büyük bir kesim ise önerinin din âlimlerince dikkate alınmasında yarar olduğunu belirtti.Ancak tabii bunun bir de başka yüzü var.Biliyor musunuz ki dünyanın hiçbir Müslüman ülkesinde Hazreti Muhammed’in doğum günü kutlaması ya da bunun için düzenlenmiş bir hafta yok. Bizden gören birkaç Müslüman ülkenin de bu haftayı kutlamaya başladığı söyleniyor. Ayrıca bu Müslüman ülkelerde bizdeki gibi kandiller de yok. Bu, Anadolu insanına has bir vefa duygusu.Ayrıca başka bir ilginç durum daha var: Hazreti Muhammed’in miladi takvime göre hangi tarihte doğduğu tam bilinmiyor. Bazı kaynaklar bunun nisan ayına denk gelebileceğini ileri sürüyor.Ama nisan ayında doğduğu bilinen bir başka isim var. Türkiye’den kaçarak uzun süre Amerika’da yaşayan, affa uğradığı halde Türkiye’ye nedense dönemeyen Fethullah Gülen, 27 Nisan 1941 tarihinde doğdu.Hazreti Muhammed’in nisan ayında doğduğu kesin değil ama Fethullah Gülen’in tam da Kutlu Doğum Haftası olarak kutlanan dönemde doğduğu kesin. Bu durumda insan kuşkuya düşüyor. Acaba Hazreti Muhammed’le birlikte Fethullah Gülen’in doğumu da mı kutlanıyor? Çünkü o kadar para harcanıyor ve reklamı yapılıyor ki, artık zenginlikleri dünya çapına ulaşan Fethullah Gülen taraftarlarına bu tutum uyuyor da.Ve tabii en önemlisi, Kutlu Doğum Haftası’nın aynı zamanda Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı haftasına denk gelmesi. Bu hafta içinde okullarda çocuklar büyük önderi yeniden okumak, anlamak ve tanıma fırsatını buluyor. Belli ki kimi eller bu haftanın kutlanmasına da gölge düşürmeye çalışıyor.Bu arada şunu da unutmamak gerek. Hazreti Muhammed’in doğum gününü miladi takvime göre nisan ayında kutluyoruz, bir de hicri takvime göre kutladığımız mevlit kandili var. O da Hazreti Muhammed’in doğum günüdür. O kandili niçin hicri takvime göre uyguluyoruz?NOT: Bu soruları soruyorum, din âlimleri belki cevap verir diye. Dindar olduğu için kendisini aynı zamanda din âlimi sananları kastetmiyorum. *** Zaman Gazetesi’nin büyük ayıbıDinci gazetelerin (kendilerine göre) en kaliteli olanı Zaman Gazetesi son zamanlarda kasıtlı, abartılı, yalan ve iftiraya dayalı haberlere çok yer vermeye başladı.Fethullah Gülen’in propaganda organı olan bu gazete benim de yıllar önce mensubu olmaktan gurur duyduğum İstanbul Erkek Lisesi ile ilgili öyle bir haber yaptı ki, öğrencileri de, eski mezunları da velileri de çıldırttı.İstanbul Erkek Lisesi bu yıl 125. kuruluş yıldönümünü kutluyor. Bu nedenle yıl boyunca pek çok etkinlik yapılıyor. Hatırlayan olur, bu etkinliklerin programlandığı bir toplantıya katılmış ve gözlemlerimi de yazmıştım.Bu etkinliklerden biri de büyük önder Atatürk’ün kabrinin ziyaretiydi. Mevcut öğrenciler olduğu gibi eski mezunlar da bu anlamlı ziyarete davet edilmişti. Bu ziyaret gerçekleşti. Ama Zaman Gazetesi bu haberi “İstanbul Lisesi’nde mecburi Anıtkabir ziyareti” başlığı ile verdi. Güya velilerden biri Anıtkabir ziyaretini Ergenekon’a destek olarak nitelemiş ve çocukların böyle çirkin bir olaya alet edilmelerini kınamış. Zaman Gazetesi de hiç utanmadan, sıkılmadan bunu haber yapıp çocukların Atatürk’ü ziyaretini maksatlı ve zararlı bulmuş. Fethullah Gülen ve cemaatinin Atatürk’e, Cumhuriyet ilkelerine ne kadar karşı oldukları biliniyor. Zaten bunu da saklamayıp her fırsatta dile getiriyorlar. Ancak Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığının Türkiye’nin en eski öğretim kurumlarının birinin üzerinden yapılması ayıp olduğu gibi ahlâk dışı.Zaman’cılar bilmeli ki, herkesi karalamakta kullandıkları bu gazeteyi çıkarmayı dahi Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin özgürlüklerine borçlular. *** THY yazısı bir komplo teorisi değildirBu köşede dün yazdığım “FBI düşen THY uçağına 40 dakika kimseyi sokmadı” başlıklı yazı büyük ilgi çekti. Ancak gelen yorumlardan ve sorulardan anladığım kadarıyla pek çok kişi yazının ana temasını değil “komplo teorisi” olarak nitelenecek bölümünü ele almış. Bu nedenle birkaç noktaya açıklık getirmek istiyorum.Öncelikle THY uçağının düşmesi ile içinde gizli bilgiler taşıyan Amerikalı Boeing yetkililerinin arasında hiçbir ilişki yoktur. Yazıdan “uçak düşürüldü” gibi bir sonuç çıkarmak yanlış. Burada önemli olan ABD’nin “kendi çıkarı söz konusu olduğunda” hiçbir engel tanımaması ve insan hayatını bile tehlikeye atacak kadar gözünün kara olmasıdır.Pentagon’a ait gizli bilgiler yüklü laptop’ları taşıyan Amerikalılar muhtemelen İstanbul’dan “güvenli” biçimde uçağa bindirildikten sonra aynı “güvenlikle” Amsterdam’da karşılanacaktı. Anlaşıldığı kadarıyla uçağı Amsterdam’da karşılayacak olan Amerikan güvenlik ekibi, uçağın alana çok yakın bir yerde düşmesi üzerine paniğe kapılıyor ve laptop’ları olmak için harekete geçiyor. Bu aşamada örneklerini filmlerden gördüğümüz gizli mekanizmalar devreye giriyor ve FBI ajanları ulaşmak istedikleri laptop’ları alıncaya kadar yardım ekipleri harekete geçirilmiyor.Alanda görevli bir Türk yetkili ise “zor kullanılarak” etkisiz hale getiriliyor. Hollanda ise tüm bunlara göz yumuyor. Ve belki komplo teorisi olarak algalanacak bir soru: ABD’nin uğruna insan hayatını tehlikeye attığı Pentagon’la ilgili sırlar Türkiye’de ne arıyordu? Bu Amerikalılar transit geçiş mi yapmışlardı yoksa Türkiye’deki bazı görüşmelere mi katılmışlardı?

Devamını Oku

FBI düşen THY uçağına 40 dakika kimseyi yaklaştırmadı

21 Nisan 2009

Türk Hava Yolları’nın Tekirdağ isimli yolcu uçağı 25 Şubat günü Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki Schiphol Havalimanı’na inerken düştü. Kazada 10 yolcu hayatını kaybetti. Üzerinde çok tartışılan bu kaza ile ilgili çok ilginç bir bilgi aldım.Herkesin herhalde hafızasında hâlâ canlı olarak duruyordur: THY uçağının inerken düştüğü olaydan 15 dakika kadar sonra duyulmuş ve ilk fotoğraf da televizyon ekranlarından yayınlanmıştı.TV’LER CANLI YAYINDA: Ardından olay yerine koşan TV kameramanları, alanın dışından canlı yayına geçmişti. Bu sırada çok dikkat çekici bir şey de ekranlara yansıyordu. Üç parçaya bölünmüş uçak tarlanın ortasında yatıyordu, ama etrafı boştu. Ne bir koşan vardı, ne itfaiye gelmişti ne de ambulanslar olay yerine ulaşmıştı.NEDEN KİMSE YOK?: Bu görüntüyü dakikalarca izledik. Herkesin aklında o sırada “Kurtulan var mı?” sorusu olduğundan, belki de yayının canlı olduğu anlaşılmadığı için bu dikkatlerden kaçmış olabilir. Ardından çelişkili açıklamalar yapılmaya başlandı. “Çok şükür” uçaktaki kimse ölmemişti. Aradan biraz zaman geçti “birkaç ölü” olduğu anlaşıldı. En sonunda ise toplam 10 kişinin hayatını kaybettiği açıklandı.MEDYANIN BAKIŞI: Türkiye medyası ertesi gün genellikle Hollandalı yetkililerin “insana verdiği önem” üzerinde duran başlıklarla çıktı. Çünkü Hollandalı makamlar son derece sorumlu davranmışlar, spekülasyonlara yol açmamak için önce tüm arama kurtarma çalışmalarını bitirip çevre güvenliğini sağladıktan sonra açıklamaları yapmışlardı. Peki, gerçek bu muydu?DE TELEGRAAF GAZETESİ: Kazadan 45 gün kadar sonra bir Hollanda gazetesi “Düşen THY uçağında Pentagon’u ilgilendiren çok gizli bilgilerin olduğunu, FBI’ın başarılı bir operasyonla bu gizli bilgilerin bulunduğu leptopları ‘başına bir iş gelmeden’ kurtardığını” yazdı.GİZLİ ASKERİ BİLGİLER: Uçakta bulunan Ronald A. Richey, John Salman, Ricky E. Wilson ve Michael T. Kemmer, Boeing firmasında çalışıyordu ve yanlarında Pentagon için geliştirilen bir askeri projenin çok gizli kayıtları vardı. Ne yazık ki Amerikalıların hepsi ölmüştü.NASIL ORGANİZE OLDULAR: İşte o andan itibaren aklıma takılan bir soruyu cevaplamak için soruşturmaya başladım:“Amerika düşen bir uçaktan leptopları nasıl almıştı, o kargaşa içinde bunu nasıl organize etmişlerdi?” AKILALMAZ OPERASYON: Araştırmayı biraz derinleştirince ortaya müthiş bir gerçek çıktı. FBI örneklerini 24 dizisinde gördüğümüz gibi akılamaz bir operasyon yapmıştı. Kaza öğrenildiği an harekete geçen FBI, Hollandalı yetkililere “Uçağa kimse yaklaşmayacak” talimatı vermişti. Hollanda da bunu kabul etmişti.CEVAP BUYMUŞ: Bizim ekranlarda “Neden uçağın yanında kimse yok, oysa kaza havaalanına çok yakın bir yerde gerçekleşti. Yardım gelmesi bu kadar uzun sürer mi?” sorularımızın cevabı meğerse buymuş.ÇANTA ALINIYOR: Hollanda uçağa kimseyi yaklaştırmayınca FBI ajanları olay yerine yetişiyor, uçağa girip “nerede oturduklarını bildikleri” Amerikalıları buluyor ve şifreli çantayı alıp çıkıyorlar. Kurtarma çalışmaları da bundan sonra başlıyor.TEKNİSYENE KELEPÇE: Konuyu THY Genel Müdürü Temel Kotil’e sordum. Kotil, “O gün neler yaşandığını tam olarak bilemiyoruz henüz. Ama bizim alandaki bir teknik görevlimiz, boynunda apron kartı olduğu halde uçağa koşmak isterken bazı Amerikan ajanları tarafından durdurulmuş. Elemanımızın ısrarla uçağa gitmek istemesi üzerine yere yatırılıp elleri kelepçelenmiş ve bir saat depoda tutulmuş” dedi.KURTULAN OLURDU: Düşünüyorum da, eğer FBI bu inanılmaz operasyona kalkışıp yardımı 40 dakika bekletmeseydi ölen 10 kişiden kurtulan olabilirdi. Çünkü görgü tanıkları ilk dakikalarda pilotların hareket ettiğini ama sıkıştıklarını söylediler. Zamanında yetişilse belki de şu anda yaşıyorlardı.YA AMERİKALILAR: Ölen 10 kişinin içinde gizli bilgileri taşıyan Amerikalıların da bulunması da şüphe çekiyor. Onca kurtulan yolcu arasında Amerikalıların olmaması tuhaf geliyor. *** Liberaller bile tepki mi gösterdi? Son Ergenekon operasyonundan sonra başından bu yana“sözde hukuk” adına inciler döktüren AKP yandaşı liberallerin de şaşkın oldukları ve son baskınlara tepki gösterdikleri söyleniyor.Art arda açıklamalar yapan bu AKP yandaşı sözde liberaller bence dürüst davranıp da bir hatayı ortaya koymuyorlar.Bana göre bu kesimin iki derdi var:1- İşin gidişatının AKP’ye zarar verme olasılığı artıyor. Telaş bundan kaynaklanıyor. AKP giderse kaynaklarının kuruması ihtimali çok yüksek.2- Her dönemin adamı olan bu kesim, işin kötüye gittiğini görerek önlem alıyor. Bugün AKP’den yararlanıp hayli zenginleşen bu kesim şimdi AKP’ye cephe alıp bugüne kadar karşı oldukları kesimlerden yararlanmak istiyor.Sakın olmaz demeyin, güya çağdaş olduklarını söyleyen TV kanalları her gece bu tipleri ekranlara çıkarıp görüş alıyor. Yarın iyi bir maaşa da bağlarlar, sen sağ ben selamet. *** AB bile şaştı yaErgenekon davası ortaya çıktığından beri AB hep AKP’den yana olmuştu. Kaç kişinin okuduğu meçhul Türkiye karşıtı yazarların basit davaları için Türkiye’ye akın eden AB üyesi ülkeler sıra Ergenekon’a gelince suspus oluyordu. Ama son gelişmeler, AB’yi bile rahatsız etti. Onlar da artık kuşku ile bakmaya başladı bu olaya. AKP ve yandaşlarını asıl korkutması gereken gelişme bu. Dış destek sağlanmazsa bu davanın yürümesi biraz zor olur.

Devamını Oku

Ergenekon siyasi bir intikam davasıdır

20 Nisan 2009

Sevgili okurlar, konu Ergenekon’un temeli olunca pazartesi sohbeti zorunlu olarak bugüne de sarktı. Konunun iyi algılanması için biraz uzun tutmak zorunda kaldım. Dünkü sohbette Ergenekon’u ortaya çıkaran “devrilme” paranoyasını anlatmıştım sizlere. Bugün de bu süreçte oynanan oyunlardan ve itiraflardan söz etmek istiyorum. Korku imparatorluğuİktidar ve yandaşları, Ergenekon operasyonunu sürdürürken, bu ülkenin gerçek demokratlarının hukuka saygısından ve namuslu olmalarından yararlanıyor. “Hukuk önünde herkes eşittir, kimse dokunulmaz değildir” temel ilkesinden yola çıkılarak toplumun saygın kişilerine karşı sürdürülen sindirme, aşağılama ve korkutma operasyonu, toplumun namuslu insanlarının da elini kolunu bağlıyor.Adalet aranıyor yalanıBu korku imparatorluğunu devlet gücünü kullanarak oluşturanlar “Her şey yargının eline teslim edildi, suçsuzlarsa korkacak bir şeyleri de olmaz. Yargı önünde herkes eşittir” söyleminin arkasına sığınarak onlarca kişiyi vicdansızca mağdur etmekten kaçınmıyor. “Adalet nasıl olsa doğru kararı verir” denilerek insanlar hapse atılıyor ve aylarca iddianameleri bile yazılmadan içeride tutuluyor. Türkiye’nin namuslu insanları da hukuka saygılarından ötürü hiçbir şey söyleyemiyor.Kanıt değil kanaatİktidara yaranmak adına Ergenekon aleyhine müthiş bir kampanya sürdüren çevreler telefon konuşmalarından ya da dost sohbetlerinden tutulan kayıtları kanıt gibi göstererek “darbe hazırlığı yapan korkunç bir çete” imajı çizmeye çalışıyor. Burada oynanan oyun şu: Tehlike olarak görülen herkesin çeşitli siyasi konuşmaları darbe hazırlığı olarak yorumlanıyor. Bu yönlendirme ile konuşmaları bu gözle okuyan normal vatandaşlar ister istemez bu hisse kapılıyor ve şaşırıyor.Geçmişteki siyasi çekişmelerBir örnek vereyim. Yakın siyasi geçmişimizde pek çok çekişmeye hatta kavgaya tanık olduk. Bu çekişmelerde pek çok siyasi ayak oyunu ya da komplolar da yaşandı. Şimdi o günlerin şartlarını bir kenara bırakıp söylenen her söz, her davranış, her siyasi eylem “darbe planı” gibi sunuluyor. Bir cümleden yola çıkan AKP yandaşları“Vay canına ne badire atlatmışız” yaygarası koparıyor.Darbe de olmamış zatenBütün bunların ötesinde, her sözü darbe kanıtı gibi göstermek isteyenlerin hiç değinmedikleri bir şey daha var. Neredeyse 20 yıldır darbe yapmaya hazırlandıkları söylenenler aslında bunu başaramamış. Bırakın başarmayı darbe şartlarını bile oluşturamayan bu kadar insanı aylarca belki yıllarca hapiste tutmanın mantığı var mı, adalete ve vicdana sığıyor mu sorusunu da sormamız gerekiyor.Gladio yalanıErgenekon intikam operasyonunu yürütenler olayı aynı zamanda Türkiye’nin temizlenmesi olarak da sunmak istiyor. Bunu da İtalya’da yapılan Gladio operasyonu ile benzeştirmeye çalışıyor. İtalya’da mafya siyaset ilişkilerinin ortaya saçıldığı Gladio operasyonu ile Ergenekon’un hiç ilgisi yok aslında. Orada NATO artığı bir örgütün siyaset ve mafya ile kurduğu bir menfaat çetesi söz konusuydu. 7 bin kişi hakkında soruşturma yapıldı ama açıkçası bir sonuç da alınamadı.Geçmişe gitmeİşte buradan hareketle güya Gladio benzeri bir operasyon yapıldığı anlatılmak için özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef alan bir kampanya da sürdürülüyor. 1990’lı yıllarda olağanüstü hal koşulları altında yürütülen “düşük yoğunluklu harp” kuralları nedeniyle yaşanan terörle mücadele operasyonları bahane edilerek, Silahlı Kuvvetler cinayet işleyen, bununla da yetinmeyip insanları kuyulara gömüp üzerine asit döken bir örgüt gibi sunuluyor.Zihinler karışıyorBu sayede kamuoyunun kafası iyice karıştırılıyor ve tutuklanan pek çok saygın kişi görünmeyen vahşi bir örgütün üyeleri gibi algılanıyor. Televizyonlarda birer “misyoner” edasıyla gezinen sözde liberaller de bir taraftan iktidardan sağladıkları kazanımları korumak diğer taraftan hınçlarını çıkarmak için bu zihin karışıklığını körüklüyorlar. Hiçbir ahlâki ve vicdani değerleri olmayan bu kişiler verdikleri hasarı da kıs kıs gülerek izliyorlar.Hukukla ilgisi hiç yokBu köşeyi sürekli izleyenler Ergenekon sanıklarından bazılarının bir dönem sahip oldukları devlet gücünü kendi çıkarları adına kullandıkları yönünde ciddi şüphelerim olduğunu sürekli yazdığımı ve hesap sorulmasını istediğimi biliyorlar. Ama yine ısrarla bunun bir darbe amaçlı olduğu savının kasıtlı olarak yapıldığını yazıyorum. Çünkü bu olayda hukukun esamesi bile okunmuyor.Hukuksuzluğun kanıtıBenim ısrarla bu davanın hukukla ilgisi olmadığını yazmamın kanıtı son operasyonda bütün açıklığı ile orta çıktı aslında. Türkan Saylan’ın evinin aranmasından sonra oluşan tepkiden çekinen AKP yandaşları, “hukuk” yaygaralarıyla bezedikleri bütün yazılarını unutup “Şimdi sırası mıydı?” demeye başladılar. AKP yandaşları şimdi savcıları eleştirip “Türkan Saylan’a baskın hata oldu, şimdi bundan AKP zarar görüyor” diyorlar. Ya Bakan BeyBu konuda en radikal çıkışı ise Ergenekon’un AKP’yi kapatma davasına karşı bir koz olduğu gerçeğini ilk açıklayan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yaptı. Günay, Türkan Saylan için “Velev ki işin içinde olsun, onu görme ya, onu görme ya” dedi. İtiraftır bu. Hukuksuzluğun itirafı. Eğer gerçekten bugüne kadar dedikleri gibi hukuka inanmış olsa “yargıya karışmayın, adalet yerini bulur” mavalını okumaya devam ederdi. Oysa şimdi tepki büyüyor Bakan Bey de “boş verin hukuku, suçlu bile olsa görmeyiverin” diyebiliyor. Bu korkunun da ipucudur.Psikolojik savaşTabii bir yandan operasyonlar devam ederken öte yandan psikolojik savaş da devam ediyor. Devletin çeşitli odaklarıyla al takke ver külah türü ilişki içinde oldukları artık saklanamayan bir gerçek olan bazı gazeteciler operasyonların devam edeceğini ve sırada çok daha çarpıcı isimlerin olduğunu yazmaktan çekinmiyorlar. 300 kişilik bir listeden söz eden bu kişiler öyle isimleri sayıyorlar ki, insan gerçekten hayrete düşüyor.Kötü bir yol açıldıSevgili okurlar; sonuçta Ergenekon davasının hukukla hiç ilgisi olmadığı tamamen siyasi bir dava olduğu artık mutlaka daha yüksek sesle konuşulmalıdır. Bir zihniyeti iktidarda tutmak için sözde hukuk adı altında yürütülen bu aşağılama ve sindirme operasyonu Türkiye için kötü bir örnek de yaratıyor. Yarın bir iktidar değişikliği, yeni iktidar sahiplerine aynı yolu kullanarak rakiplerini ezme fırsatı doğuracaktır. Dilerim bugünün “şımarık” egemenleri yarın bunun hesabını aynı yöntemle vermek zorunda kalmazlar.Bundan sonrasıBütün bu yaşananlara rağmen Ergenekon olayının süreceğini sanıyorum. Çünkü bunu bir bilek güreşi, bir intikam olarak gören iktidar geldiği noktadan geri dönmek istemeyecektir. Hatta yaşadığı paranoyayı atlatabilmek için daha da sertleşebilir. Ama şunu da söylemek isterim: Cumartesi günü Anıtkabir’e gidenler “Biz buraya şikâyet için gelmedik, kararlılık göstermeye geldik” dediler. Türkiye’yi seven, Cumhuriyet ilkelerine bağlı ve çağdaşlığı yaşam biçimi olarak seçen herkesin korkmadan, kararlılıkla bu oyuna karşı cesaretle direnmesi gerek.Tekrar hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Ergenekon’u ‘devrilme’ paranoyası yarattı

19 Nisan 2009

Sevgili okurlar; geçen hafta yapılan Ergenekon operasyonu, herhalde bugüne kadar yapılanlar içinde en çok ses getirenlerden biri oldu. Uygulamasıyla, hedefteki kişileriyle ve sonuçlarıyla bu operasyon çok tartışıldı ve en azından yeni dalgaya kadar da tartışılacak. Bugün sizlere tamamen bir bilek güreşi olan Ergenekon olayının mantığını başından itibaren anlatmak istiyorum.İktidar paranoyası2002 seçimlerinde AKP, kendisinin bile beklemediği bir biçimde, tek başına iktidara geldi. Yüzde 10 barajının yarattığı tablo ile mağduru oynayan AKP kendisini iktidar koltuğunda, üstelik büyük bir sayısal çoğunlukla bulunca ne yapacağını da şaşırdı. İktidara geldiklerine inanamayan AKP’lileri “peki iktidarda nasıl kalacağız?” korkusu sarmıştı. Çünkü Türkiye’yi bir İslam devletine dönüştürmek isteyen bu zihniyet o güne kadar hep mağduru oynamış ve “gizli güçlerin” kendisini asla iktidara getirmeyeceğine inanmıştı.Sermaye ve liberaller devredeBu aşamada AKP’nin yardımına iki kesim koştu. Biri büyük sermaye çevreleri diğeri de her fırsatta Türkiye’ye karşı bir harekete destek olan ve geçmişte haksızlığa uğradıkları savıyla Türkiye’den hesap sormak isteyen sözde liberallerdi. Sermaye çevreleri ekonominin bozulmasını istemiyordu, Türkiye karşıtı liberaller ise tıpkı İran’daki gibi “düşmanlarının düşmanlarıyla” işbirliğini çıkarlarına uygun bulmuştu.Serbest piyasa ve ABİşte bu iki kesim hemen AKP’nin yanına geçip iki şart koydu ortaya... Öncelikle ABD’nin Derviş’le gönderdiği talimatla IMF’ye bağlı serbest piyasa ekonomisi aynen sürecekti. İkincisi ise AB üyeliği için büyük güç harcanacaktı. AKP bu desteği görünce iki isteğe sarıldı. Ama korkusu hiç bitmedi. “Bizi nasıl olsa devirirler” paranoyası her daim diri kaldı.Muhtıra söylentileriDaha iktidar birinci yılını bile doldurmamıştı ki Ankara’da bazı çevrelerden “muhtıra gelecek” fısıltıları yayılmaya başlandı. Ordunun huzursuz olduğu, AKP iktidarına daha başından geçit vermeyeceği söylentileri yayılıyordu. Çok iyi hatırlıyorum 2003 yılının 30 Ağustos’unda komutanların çok sert bir bildiri yayınlayacakları ileri sürülüyordu. İşte “darbe yapılacaktı” iddialarının kaynağı budur.Olacak mıydı?Peki gerçekten ordu bir tür müdahaleye hazırlanıyor muydu? Bence hayır. Ama rahatsızlık vardı, bu çok doğaldı. Türkiye alışılmadık bir ortama girmişti. Ve en önemlisi halkın önemli bir bölümü “nasıl olsa asker var” mantığı ile kendisini avutuyordu, bunun Silahlı Kuvvetler’i de etkilememesi mümkün değil. Ama aklın yolu da birdi. Türkiye’de bir askeri müdahale artık olamazdı, olmadı da. Hükümetin haberi varŞimdilerde güya darbe günlükleri adı altında Türkiye’nin bir darbe tehdidini atlattığı söyleniyor. Bu, elbette doğru değil. Nitekim hükümet de bunu biliyordu. Muhtemel bir müdahalenin aklı selimin galip gelmesiyle bir daha gündeme gelmemek kaydıyla tamamen ortadan kalktığı anlaşılmıştı. Ama iktidarın “devrilme” paranoyası hiç bitmedi.Düğmeye basılıyorDarbe söylentilerinin “hayırlısıyla” atlatılması hükümete güç verdiği gibi bunun önleminin alınması için düğmeye basılmasına da neden oldu. İktidar şöyle düşünüyordu: “Askerin darbe yapması artık mümkün değil, ama şimdi üste çıkma zamanıdır.” Devlet içinde kadrolaşma tüm hızıyla sürüyordu özellikle emniyet ve yargının önemli bir bölümüne belli bir cemaatin adamları yerleştirilmişti. Teknolojiyi de iyi kullanan bu ekibe operasyon için düğmeye basma talimatı verildi.Dinlemeler başlıyorBu dönemde sessiz sedasız biçimde MİT ve Emniyet İstihbaratı’na “genel izleme yetkisi” verildi. Böylelikle istihbarat birimleri her kişi adına mahkemeden izin almaya gerek duymaksızın iktidara karşı tehlikeli gördüğü kişileri dinlemeye almaya başladı. Durumu fark eden jandarma bir süre sonra aynı yetkiyi kendisi de istedi ve aldı. Ancak konu bir süre sonra mahkemelik oldu ve jandarmanın bu yetkisi elinden alındı. Emniyet ve MİT’in yetkisine ise dokunulmadı.Kanaat oluşturuluyorElbette bu izleme ve dinlemeler potansiyel olarak iktidara karşı olduğu bilinen kişilere yöneltilmişti. Ve bu kişiler doğal olarak kendi aralarındaki konuşmalarında iktidardan rahatsızlıklarını çok daha açık biçimde dile getiriyordu. Bu kayıtlar tutuldu, dosyalar hazırlandı. İşe önce çıkar amacıyla çeteleşen, daha önce içinde bulundukları devlet kurumlarının gücünü kullanmaya devam eden kişilerden başlandı.Art arda operasyonlarHerkes hatırlar herhalde, 2005-2006 yıllarında art arda pek çok çete ortaya çıkarılmıştı. Çeşitli isimler altında yürütülen operasyonlar aslında tamamen mafyalaşmış ilişkilerdi. Ta ki emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin’in evinde el bombaları bulunmasına kadar. Aranan fırsat bulunmuştu. Artık bir darbe teşebbüsü fikri ortaya atılabilir ve o ana kadar yapılan dinlemelerden elde edilen kayıtlar ortalığa saçılabilirdi.Artık ölüm batakAKP iktidarı 2007 seçimlerinde yüzde 47’ye çıkmıştı. Geçen beş yıl içinde devlet içindeki kadrolaşma her yeri kontrol edebilecek hale gelmişti. İslamcı bir sermaye oluşturulmuş, klasik sermaye grupları sindirilmiş, medyanın önemli bir bölümüne bizzat sahip olunmuş, kalanı da baskı altında bırakılmıştı. İktidar artık çok güçlü olduğuna inanmıştı, mağdurluk bitmiş mağrurluk dönemi başlamıştı. Kısacası korkulacak bir şey yoktu ve başta 28 Şubat olmak üzere geçmişin intikamı alınabilirdi artık.Operasyonlar hızlanıyorAslında sessiz sedasız başlayan Ergenekon operasonları Veli Küçük’le sanki sonuna varmış gibi görünüyordu. Zaten kamuoyu da tutuklu isimlere bakarak “Bunları Susurluk döneminden de biliyoruz, hesap sorulması gerekiyordu” diye düşünüyordu. Benim görüşüm de aynen böyleydi. Ama asıl amaç ikinci dalga ile başladı. Bu dalgada AKP’ye muhalefet eden kim varsa Ergenekon’a dahil edildi. Şu anda 12 diyoruz ama bana göre bu ikinci dalganın etaplarıdır.‘Hukuk’a hapsetmekSevgili okurlar; Ergenekon olayında en başarılı nokta, bu davanın bir hukuk davası gibi sunulmasıdır. Türkiye ile hesaplaşıp gerçek amacına ulaşmak isteyenler, bu ülkenin gerçekten demokrasiye ve hukuk devletine bağlı kesimlerini psikolojik baskı altında tutmaya çalışıyor. “Yargı önünde herkes eşittir” gibi karşı çıkılamayacak bir sloganın arkasına sığınıp “Yargıya güvenelim, suçsuzlarsa yargı karar verir” aldatmacası ile büyük bir propaganda sürdürülüyor.Çaresiz kalınıyorDemokrasiye ve hukuka gerçekten saygısı olanlar bu inkâr edilemez slogan karşısında elbette çaresiz kalıyor. Oynanan oyunu görseniz bile buna karşı çıkmak bir anlamda hukuka saygısızlık olarak da algılanabileceği için ya susuyorsunuz ya da hukuksal kanıtlar üzerinden savunma yapmaya çalışıyorsunuz. Oysa konunun hukukla da demokrasiyle de bir temizlikle de ilgisi yok.Yarın devam ediyorumBu büyük organizasyonu anlatmak o kadar kolay olmadı gördüğünüz gibi. Bu nedenle bu haftaki pazartesi sohbetini yarın da sürdürmek istiyorum. Yarın operasyon sırasında yaşananları ve amaçlarını yazmaya çalışacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku