Ergenekon’u ‘devrilme’ paranoyası yarattı

Haberin Devamı

Sevgili okurlar; geçen hafta yapılan Ergenekon operasyonu, herhalde bugüne kadar yapılanlar içinde en çok ses getirenlerden biri oldu. Uygulamasıyla, hedefteki kişileriyle ve sonuçlarıyla bu operasyon çok tartışıldı ve en azından yeni dalgaya kadar da tartışılacak. Bugün sizlere tamamen bir bilek güreşi olan Ergenekon olayının mantığını başından itibaren anlatmak istiyorum.

İktidar paranoyası

2002 seçimlerinde AKP, kendisinin bile beklemediği bir biçimde, tek başına iktidara geldi. Yüzde 10 barajının yarattığı tablo ile mağduru oynayan AKP kendisini iktidar koltuğunda, üstelik büyük bir sayısal çoğunlukla bulunca ne yapacağını da şaşırdı. İktidara geldiklerine inanamayan AKP’lileri “peki iktidarda nasıl kalacağız?” korkusu sarmıştı. Çünkü Türkiye’yi bir İslam devletine dönüştürmek isteyen bu zihniyet o güne kadar hep mağduru oynamış ve “gizli güçlerin” kendisini asla iktidara getirmeyeceğine inanmıştı.

Sermaye ve liberaller devrede

Bu aşamada AKP’nin yardımına iki kesim koştu. Biri büyük sermaye çevreleri diğeri de her fırsatta Türkiye’ye karşı bir harekete destek olan ve geçmişte haksızlığa uğradıkları savıyla Türkiye’den hesap sormak isteyen sözde liberallerdi. Sermaye çevreleri ekonominin bozulmasını istemiyordu, Türkiye karşıtı liberaller ise tıpkı İran’daki gibi “düşmanlarının düşmanlarıyla” işbirliğini çıkarlarına uygun bulmuştu.

Serbest piyasa ve AB

İşte bu iki kesim hemen AKP’nin yanına geçip iki şart koydu ortaya... Öncelikle ABD’nin Derviş’le gönderdiği talimatla IMF’ye bağlı serbest piyasa ekonomisi aynen sürecekti. İkincisi ise AB üyeliği için büyük güç harcanacaktı. AKP bu desteği görünce iki isteğe sarıldı. Ama korkusu hiç bitmedi. “Bizi nasıl olsa devirirler” paranoyası her daim diri kaldı.

Muhtıra söylentileri

Daha iktidar birinci yılını bile doldurmamıştı ki Ankara’da bazı çevrelerden “muhtıra gelecek” fısıltıları yayılmaya başlandı. Ordunun huzursuz olduğu, AKP iktidarına daha başından geçit vermeyeceği söylentileri yayılıyordu. Çok iyi hatırlıyorum 2003 yılının 30 Ağustos’unda komutanların çok sert bir bildiri yayınlayacakları ileri sürülüyordu. İşte “darbe yapılacaktı” iddialarının kaynağı budur.

Olacak mıydı?

Peki gerçekten ordu bir tür müdahaleye hazırlanıyor muydu? Bence hayır. Ama rahatsızlık vardı, bu çok doğaldı. Türkiye alışılmadık bir ortama girmişti. Ve en önemlisi halkın önemli bir bölümü “nasıl olsa asker var” mantığı ile kendisini avutuyordu, bunun Silahlı Kuvvetler’i de etkilememesi mümkün değil. Ama aklın yolu da birdi. Türkiye’de bir askeri müdahale artık olamazdı, olmadı da.

Hükümetin haberi var

Şimdilerde güya darbe günlükleri adı altında Türkiye’nin bir darbe tehdidini atlattığı söyleniyor. Bu, elbette doğru değil. Nitekim hükümet de bunu biliyordu. Muhtemel bir müdahalenin aklı selimin galip gelmesiyle bir daha gündeme gelmemek kaydıyla tamamen ortadan kalktığı anlaşılmıştı. Ama iktidarın “devrilme” paranoyası hiç bitmedi.

Düğmeye basılıyor

Darbe söylentilerinin “hayırlısıyla” atlatılması hükümete güç verdiği gibi bunun önleminin alınması için düğmeye basılmasına da neden oldu. İktidar şöyle düşünüyordu: “Askerin darbe yapması artık mümkün değil, ama şimdi üste çıkma zamanıdır.” Devlet içinde kadrolaşma tüm hızıyla sürüyordu özellikle emniyet ve yargının önemli bir bölümüne belli bir cemaatin adamları yerleştirilmişti. Teknolojiyi de iyi kullanan bu ekibe operasyon için düğmeye basma talimatı verildi.

Dinlemeler başlıyor

Bu dönemde sessiz sedasız biçimde MİT ve Emniyet İstihbaratı’na “genel izleme yetkisi” verildi. Böylelikle istihbarat birimleri her kişi adına mahkemeden izin almaya gerek duymaksızın iktidara karşı tehlikeli gördüğü kişileri dinlemeye almaya başladı. Durumu fark eden jandarma bir süre sonra aynı yetkiyi kendisi de istedi ve aldı. Ancak konu bir süre sonra mahkemelik oldu ve jandarmanın bu yetkisi elinden alındı. Emniyet ve MİT’in yetkisine ise dokunulmadı.

Kanaat oluşturuluyor

Elbette bu izleme ve dinlemeler potansiyel olarak iktidara karşı olduğu bilinen kişilere yöneltilmişti. Ve bu kişiler doğal olarak kendi aralarındaki konuşmalarında iktidardan rahatsızlıklarını çok daha açık biçimde dile getiriyordu. Bu kayıtlar tutuldu, dosyalar hazırlandı. İşe önce çıkar amacıyla çeteleşen, daha önce içinde bulundukları devlet kurumlarının gücünü kullanmaya devam eden kişilerden başlandı.

Art arda operasyonlar

Herkes hatırlar herhalde, 2005-2006 yıllarında art arda pek çok çete ortaya çıkarılmıştı. Çeşitli isimler altında yürütülen operasyonlar aslında tamamen mafyalaşmış ilişkilerdi. Ta ki emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin’in evinde el bombaları bulunmasına kadar. Aranan fırsat bulunmuştu. Artık bir darbe teşebbüsü fikri ortaya atılabilir ve o ana kadar yapılan dinlemelerden elde edilen kayıtlar ortalığa saçılabilirdi.

Artık ölüm batak

AKP iktidarı 2007 seçimlerinde yüzde 47’ye çıkmıştı. Geçen beş yıl içinde devlet içindeki kadrolaşma her yeri kontrol edebilecek hale gelmişti. İslamcı bir sermaye oluşturulmuş, klasik sermaye grupları sindirilmiş, medyanın önemli bir bölümüne bizzat sahip olunmuş, kalanı da baskı altında bırakılmıştı. İktidar artık çok güçlü olduğuna inanmıştı, mağdurluk bitmiş mağrurluk dönemi başlamıştı. Kısacası korkulacak bir şey yoktu ve başta 28 Şubat olmak üzere geçmişin intikamı alınabilirdi artık.

Operasyonlar hızlanıyor

Aslında sessiz sedasız başlayan Ergenekon operasonları Veli Küçük’le sanki sonuna varmış gibi görünüyordu. Zaten kamuoyu da tutuklu isimlere bakarak “Bunları Susurluk döneminden de biliyoruz, hesap sorulması gerekiyordu” diye düşünüyordu. Benim görüşüm de aynen böyleydi. Ama asıl amaç ikinci dalga ile başladı. Bu dalgada AKP’ye muhalefet eden kim varsa Ergenekon’a dahil edildi. Şu anda 12 diyoruz ama bana göre bu ikinci dalganın etaplarıdır.

‘Hukuk’a hapsetmek

Sevgili okurlar; Ergenekon olayında en başarılı nokta, bu davanın bir hukuk davası gibi sunulmasıdır. Türkiye ile hesaplaşıp gerçek amacına ulaşmak isteyenler, bu ülkenin gerçekten demokrasiye ve hukuk devletine bağlı kesimlerini psikolojik baskı altında tutmaya çalışıyor. “Yargı önünde herkes eşittir” gibi karşı çıkılamayacak bir sloganın arkasına sığınıp “Yargıya güvenelim, suçsuzlarsa yargı karar verir” aldatmacası ile büyük bir propaganda sürdürülüyor.

Çaresiz kalınıyor

Demokrasiye ve hukuka gerçekten saygısı olanlar bu inkâr edilemez slogan karşısında elbette çaresiz kalıyor. Oynanan oyunu görseniz bile buna karşı çıkmak bir anlamda hukuka saygısızlık olarak da algılanabileceği için ya susuyorsunuz ya da hukuksal kanıtlar üzerinden savunma yapmaya çalışıyorsunuz. Oysa konunun hukukla da demokrasiyle de bir temizlikle de ilgisi yok.

Yarın devam ediyorum

Bu büyük organizasyonu anlatmak o kadar kolay olmadı gördüğünüz gibi. Bu nedenle bu haftaki pazartesi sohbetini yarın da sürdürmek istiyorum. Yarın operasyon sırasında yaşananları ve amaçlarını yazmaya çalışacağım.

Hepinize iyi haftalar dilerim...

DİĞER YENİ YAZILAR