İki hafta kadar oluyor galiba. Bir gazetede okudum. Galatasaraylı futbolcu Arda, Fransa’ya gitmiş turist olarak. Yanında arkadaşları...Gece de bir striptiz klübüne girmişler. Şansa bakın ki aynı yerde turistik turlardan birine katılan bir Türk grubu da varmış.Herhalde çoğu Galatasaraylı olan Türk turistler Arda’yı da aynı yerde görünce fena halde bozulmuşlar.Başlamışlar laf atmaya. “Senin burada ne işin var” demişler önce. Sonra “Burada keyif çatacağına git de antreman yap” diye bağırmışlar. Sonra da daha ileri gidip üzerine bile yürümeye çalışmışlar.Zavallı Arda ne yapsın, çıkıp gitmiş klüpten.İyi de, henüz 20’li yaşlarda olan Arda, bir tatil anında güzel kızların olduğu bir klübe gitmişse ne olmuş yani? O genç yaşında, her tarafından ateşler fışkırırken ne yapacaktı ki? Altı üstü bir gece.Ama hayır, tahammülümüz yok bunlara.Üstelik kızmayı da kendimizde hak görüyoruz.Ama bu böyledir. Nedense kendi yaptıklarımızı doğru ve iyi kabul edip, aynı davranışı başkasında gördüğümüzde kızıyoruz.Arda’nın striptiz klübüne gitmesine kızanlar da orada. Onlara hak ama Arda’ya hayır.Trafikte şerit ihlal ederiz, başkası yaptığında kalayı basarız.KDV ödememek için satıcıyla pazarlığa gireriz de, başkası fiş almayınca vergi kaçakçısı damgası vururuz.Sokakta gördüğümüz her kadına bakarız da başkası bakınca “mahallenin namusu”nu korumaya kalkarız.Bir fırsatı kullanıp köşe dönmeye çalışırız ama para kazananlara “hırsız” diye bağırırız.Arda’nın başına gelenin bir benzerine ben de tanık olmuştum. Yıllar önceydi. O zaman kumarhaneler vardı. Taksim’deki Maksim de kumarhaneye çevrilmiş ama içerideki bir salon düğün, nişan gibi törenlere ayrılmıştı.Kimindi hatırlamıyorum; bir nişan ya da düğüne gitmiştik. Mehmet Barlas, Rauf Tamer’le aynı masadaydık. Çıkışta mecburen kumarhaneye bakan bir balkondan geçiyoruz.Hep birlikteyiz ya, “Haydi” dedik, “Aşağı da inelim, biraz eğlenelim.” Neredeyse 70 kişi kumarhaneye dağıldı, herkes işin gırgırında. Ben de Barlas’la birlikte bir rulet masasının yanındayım. Barlas o sırada çok tanınıyor, ben de aynı zamanda yazarım ama televizyona hiç çıkmadığım için sıfatımdan tanıyan pek çıkmıyor.Adamın biri Mehmet Barlas’a sokulup “Ayıp olmuyor mu Mehmet Bey, siz nasıl kumar masasının başında olursunuz” demez mi?Barlas sükunetini hiç bozmadan adama yarım dönerek “İyi de beyefendi siz de bunu bana camide söylemiyorsunuz ki, bakın aynı masanın başındayız” dedi.Adamın yüzü mosmor oldu ve bir şey söyleyemeden çekip gitti.Biz de az sonra yine topluca çıktık zaten, herkes beş on dakikalık keyfini almıştı.*****Çocuk sahibi olmak isteyenler için test Yıldırım Tuna sadece fıkra yazmıyor. Bu hafta bir test göndermiş sizler için. Konusu “çocuk testi.” Ana fikir şu: Gençsiniz ve artık bir çocuk sahibi olmak istiyorsunuz. Ama bir çocuğa bakıp bakamayacağınızı bilmiyorsunuz. O halde kendinizi hazırlamanız gerek. İşte Yıldırım Tuna çocuk sahibi olmadan önce kendinizi eğitmeniz için bir dizi test hazırlamış. Bunları yapın, başarılı olursanız sizin için çocuk büyütmek çocuk oyuncağından farksız hale gelecektir.Oyuncak testi:55 sepet karışık LEGO’yu evin her tarafına serpiştirin, gözünüzü bağlayıp çıplak ayakla mutfağa veya banyoya doğru yürüyün. Asla bağırmayacaksınız ama, çünkü çocuğunuz olduğunda uyanacaktır bu bağırtaya. (Bu hemen her gece başınıza gelecektir.)Süpermarket testi:Birkaç küçükbaş hayvan edinin (keçi en idealidir). Onlarla süpermarkete girin. Gözünüz sürekli üzerlerinde olsun, çıkarken yedikleri ve zarar verdikleri şeylerin parasını ödeyin...Elbise giydirme testi:Büyük, mutsuz ve canlı bir ahtapot edinin, onu dar, uzun bir bez torbanın içine sokmaya çalışın... Bütün kollarının torbanın içinde olması esastır...Besleme testi:Büyük, plastik, ağzı dar bir testi alıp yarısına kadar su doldurun ve bir iple onu tavana asıp salıncak gibi sallayın, başka bir kapta unla suyu karıştırın, elinizdeki bir kaşıkla da bu unlu karışımı tavanda sallanan testinin ağzından içeri sokmaya çalışın, bu arada siz sanki uçakmışsınız gibi sesler çıkartın.Gece testi:Bir bez torba diktirip içine 6 kilo kum doldurun. Kuma su emdirip işten gelir gelmez kucağınıza alıp onunla tam gece yarısına kadar vals yapın. Saatinizi gece 01.00’e kurup 01.00’de torbayı kucağınıza alıp 04.00’e kadar hiç bilip duymadığınız saçma sapan şarkılar söyleyin. Saatinizi 05.00’e kurup o saatte kalkın, kahvaltı edip hazırlanın ve bunu 5 sene sürdürün, iş arkadaşlarınıza moralli ve enerjik gözükün..Otomobil testi:Spor araba sevginizi bir kenara itip bir Station Wagon araba alın. Bir külah erimiş çikolatalı dondurma alıp arabanın torpido gözüne sokun. Ona bulaşmış kasetleri kasetçalara sokup sokup çıkartın, çikolataları eritip arka koltukların üzerine sürün. Sonra bunu her gün temizleyip baştan başlayın.Tahammül testi:1 kalıp yağı perde ve halılara sürün, koltuğun arkasına bir balık yapıştırıp böylece 1 yaz bekletin...*****İki de fıkraTabii Yıldırım Tuna’dan: Adam doktorun muayenehanesine girer girmez sekreter ne için geldiğini sormuş. “Kum” demiş adam hafif utangaç. Sekreter adamın adını, adresini, sosyal güvenlik numarasını alıp bir koltuğa oturtmuş. 15 dakika sonra bir hemşire “Ne için geldiğini” sormuş, “Sadece kum için abla” diye cevap vermiş adam. Hemşire adamın boyunu, kilosunu, daha önce bir rahatsızlığı olup olmadığını sorup onu bekleme salonuna almış. Yarım saat sonra bu sefer bir hastabakıcı “Ne için geldiğini” sormuş. Yine “Kum ağabey kum” diye cevap vermiş adam hafif sinirlenerek. Hastabakıcı tahlil için kan almış, tansiyonunu ölçmüş, EKG’sini çekmiş ve adamı soyup doktorun odasına götürmüş.1 saat sonra doktor gelmiş “Sen” demiş, “Niye geldin?” Adam “Kum” diye yanıtlamış yeniden. Doktor “Nerede?” diye sorunca adam ağlamaklı cevaplamış: “Kapıda kamyonun üzerinde... Nereye indireceğiz ağabey?” BU DA ÖTEKİ: Minik oğlan “Annneee” diye bağırarak mutfağa koşmuş, “Misafir odamızda duran, atalarımızdan kalan, elden ele, jenerasyondan jenerasyona geçen, aile mirası o harika vazo var ya...” Anne gayet sevecen “Evet tatlım?” diye sorunca oğlan sırıtmış: “İşte o vazo maalesef az önce son jenerasyonun elinden kaydı.”
Emin olun ki hem ligde havlu attığı hem de Türkiye Kupası’nı Beşiktaş’a kaptırdığı için yazmıyorum bu yazıyı. Zaten sezon boyunca Fenerbahçe ile ilgili bazı eleştirileri kaleme aldığım için açıkçası içim rahat.Öyle uzun boylu ahlarla vahlarla ne sizin ne de Fenerbahçeli okurların canımı sıkmayacağım. Ama bazı şeyleri de açık açık söylemek gerek.Bir kere bir yıl öncesinin başarılı döneminin çok etkisi altında kaldı Fenerbahçe belli ki. Bu nedenle “Öyle iyi takımız ki, artık kim gelse kim gitse fark etmez” mantığı egemen oldu.Örneğin Güiza diye bir futbolcu alındı. Bir kaç kez yazdım “Yahu bu adam gerçekten futbolcu mu, üstüne para da verdiniz mi?” diye. 14 milyon dolar ödenmiş bu adama. Ayağında top tutamıyor, hiçbir pası değerlendiremiyor. Türkiye’de tek maçta iyiydi, o da İspanya forması giydiği gün.İki dakika oynadı, Türkiye’nin yenilgisini sağladı o kadar.Fenerbahçe maçlarında spikerler “Top Güiza’ya geldi, Güiza kaybetti, Guiza kaçırdı, Güiza topu rakibe kaptırdı. Güiza ofsayta düştü” demekten bitap oluyor.Arada kazara bir gol atıyor, Fenerbahçe’nin vefalı taraftarı adamı bağrına basıyor, o da kendini gerçekten futbolcu sanıyor.Sonra Emre diye bir sorunu var takımın. Ona babalık yapan, toz kondurmayan, tüm medyayı karşısına almak pahasına destek çıkan Fatih Terim’i bile çileden çıkaran bu çocuk takımda neden tutulur anlaşılır gibi değil.Kızıyorlar falan ama işini gerçekten hakkıyla yapan tek adam var o da Carlos. Yaptığı hatalar golle sonuçlanmasa Lugano yararlı. Her maçta oynatılmadığı için sinirlenen Semih her şeye rağmen çok faydalı.Gerisi ise hikâye. Tabii bu benim maç izlerken edindiğim izlenim. Yoksa bir futbol otoritesi olarak yazmıyorum bunları.Gelelim gönderilen antrenöre. Çok iyi olabilir, ama belli ki Fenerbahçe ile uyuşmadı. En azından bir seyirci olarak oynattığı futbol beni sıkıyor. Neredeyse rakip ceza alanından kendi kalesine kadar yapılan dönüşler insanda zevk bırakmıyor. Arada atılan birkaç artistik gol de olmasa Fener maçları seyredilmez olacak.Aziz Yıldırım, hem eleştirilere hem başarısız sonuçlara öfkeleniyor. Hiç gerek yok, rehavetten biraz kurtulsun yeter.*****CUMHURİYET VE HUKUKA SAYGI İÇİN ANKARA’YAYarın Ankara’da büyük bir kitle gösterisi var. Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerine bağlı, bu ilkelerin ayaklar altına alınmasına karşı olan ve hukukun üstünlüğüne inananlar önce Tandoğan alanında buluştuktan sonra Anıtkabir’i de ziyaret edecekler.Ne yazık ki demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasından rahatsız olan, sadece kendilerinin egemen olduğu sözde bir demokrasiyi savunan AKP ve yandaşları bu kitle gösterisini engellemek için ellerinden geleni yapıyor.Sahip oldukları televizyon kanallarından ve gazetelerden halkı korkutmak için inanılmaz yayınlara imza atıyorlar.Oysa kimsenin korkmasına neden yok. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine inanan, hukukun üstünlüğüne bağlı herkes en demokratik hakkını kullanmak zorunda.Bu arada gösteriyi düzenleyen kuruluşlardan Atatürkçü Düşünce Derneği, hafta içinde yazdığım bir yazı nedeniyle bana kınama mesajları gönderiyor. Yetkilileriyle de konuştum; burada amaç ADD’yi küçültmek ya da karalamak değil. Ama bunca sinsi spekülasyon yapılırken bu önemli gösteriyi sanki sadece ADD yapıyormuş gibi bir hava vermek bana göre yanlış ve zararlı.Elbette böyle bir göseri için birileri önayak olacaktı. Ama daha iyi bir koordinasyon sağlanıp siyasi partiler ve sendikalar bunun içine sokulmalıydı.Çünkü eğer katılım eskisi gibi olmazsa bunun sorumlusu belli bir medyanın vahşete varan korkutmaları kadar eylemi sadece bir kuruluşa mal etmeye çalışanlar da olacaktır.***** SERVET BEYANI Deniz Feneri Derneği CHP Genel Başkanı Baykal’a tazminat davası açmış. Mahkeme Baykal’ın mal varlığının tespitine karar vermiş. Dün Ruhat Mengi de hakkında açılan bir dava nedeniyle servet beyanının istendiğini yazdı.Aynı şey değişik biçimde benim de başımda. Kürt milliyetçisi Şerafettin Elçi hakkımda “bir liralık manevi tazminat davası” açtı. Mahkeme bunun için benden servet beyanı istedi.100 bin liralık dava için “acaba ödeyebilir mi?” diye sorgulanmasını normal görenler olabilir. Ama aslında güya “hakaret etmek” amacıyla açılan bir liralık davada servet beyanı neden istenir acaba?Bunun tek açıklaması vardır; yasal olarak elde edilen servet bilgileri yandaş medya ile paylaşılır ve üzerinde spekülasyon başlatılır.Ne evi, ne arsası, ne arazisi, ne altını, ne dövizi, ne de bankada parası olan benim servet beyanım üzerinde spekülasyon yapmak isteyenlerin hevesi kursağında kalacak demektir.*****ARTAN FİYATYenişafak Gazetesi’ndeki haberlerden birinin başlığı dün şöyleydi: “Sarıkız’ın fiyatı üçe katlandı.” Sarıkız denilen Malatya Yeşilyurt köyünde Atatürk büstünün yıkılmasına neden olan Gülsüm isimli montofon cinsi inek. İneğin sahibi Yenişafak’çılara demiş ki “Gülsüm’ün çok sayıda talibi var. Fiyatı üç kat arttı. Ama satmam.” Eski sahibi de hayıflanmış, “Böyle olacağını bilseydim satar mıydım” demiş.Gülsüm farkında olmadan Atatürk büstünü yıkan bir inek. Ama Atatürk büstünü yıktığı için ona hayranlık duyan ve üç kat fiyat teklif edenler her şeyin farkında.Atatürk’e küfür etmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan, bunu da haz duyarak yapanların ise ne olduğuna siz karar verin. ***** KURTLAR’DA VAHŞETKurtlar Vadisi en çok izlenen dizi. Dizideki şiddet sahneleri belli ki Türk izleyicisinin çok hoşuna gidiyor. Hani şiddetten ve kavgadan hoşlanmıyoruz ya..Ancak perşembe gecesi yayınlanan son bölümdeki şiddet ve vahşet sahneleri her şeyin üzerine çıktı. Diziye yeni sokulan bir “Kürt psikopat” insanların üzerine benzin döküp diri diri yaktı.Bu kadar vahşete dizi senaristleri neden gerek duydu anlamak mümkün değil. Herhalde önümüzdeki bölümlerde bunu anlamak mümkün olacak. Çünkü bu psikopat büyük ihtimalle adeta “Ergenekon” olarak tanımlanan grupla işbirliği yapacak.NOT: Önümüzdeki hafta perşembe günü için Kurtlar Vadisi senaryosu ile ilgili bir yazı hazırlıyorum. Sosyolog ve psikiyatrislere “Dizinin yeni hali hangi nedenlerle bu kadar çok izleniyor?” sorusuna yanıt bulmaları için araştırma yapmalarını önereceğim.
Çok ünlü hikâyedir. Ağa ile yanaşması köyden kente giderken, ağanın aklına bir cinlik gelir ve “Yerdeki at pisliğini yersen araba senin olur” der. Hatırladınız herhalde hikâyeyi.Ermeni sınırı, Azerbaycan’la ilişkiler gibi son günlerin önemli olaylarına ve sonuçlarına bakınca nedense bu fıkra takıldı aklıma.Türkiye, Ermenistan Dağlık Karabağ’ı işgal edince, bu ülkeyle olan sınır kapısını kapatmıştı. Ermeni konusuyla birlikte zaman zaman pişirilmek istenen bu “sınır kapama” olayı fazla dallanıp budaklanmadan unutulurdu hep.Derken Obama, Türkiye’yi ziyaret etti. Bu ziyaretten hemen sonra artık “belalımız” haline gelen 24 Nisan tarihi gündeme gelecekti. Birden Ermenistan sınırı konusu ortaya atılıverdi.Obama, Ankara’da yaptığı konuşmada Ermenistan sınırının açılması konusunda önemli adımlar atıldığını, bir takvim belirlendiğini ve bu takvimin yakında açıklanacağını söyleyiverdi. Obama, Türkiye’deyken yanından ayrılmayan ama bir şey de söylemeyen Başbakan Erdoğan, ABD Başkanı gider gitmez “Dağlık Karabağ’daki işgal kalkmadıkça Ermeni sınırını açamayız” dedi.Başbakan öyle dedi ama 24 Nisan’dan bir gün önce gece yarısı takvimden bir parça kamuoyuna açıklandı. Türkiye, Ermenistan sınırını açabilirdi. AKP’nin yandaşları bu açıklamayı “24 Nisan’ı hayırlısı ile geçirmek için atılmış bir adım” olarak savundu. Nitekim beklendiği gibi Obama 1915 olayları için “soykırım” demedi. Buna karşılık Ermeni dilinde “soykırım” anlamına gelen “büyük felaket” tanımını kullandı.AKP ve yandaşları “Ermeni açılımının” her ne kadar ABD’yi “kandırmak” için yapıldığını söylese de Azerbaycan buna fena halde tepki gösterdi. Verdiği doğalgazın fiyatını artıracağını söyledi, Azeri televizyonlarında gösterilen diziler, Türk sanatçılarının klipleri yayından kaldırıldı. Ve Başbakan Erdoğan dün Bakü’de Azerbaycan Meclisi’nde bir konuşma yaptı. Türkiye ile Azerbaycan’ın yakın ilişkilerinin olduğunu, bir millet iki devlet tanımına sahip çıktığını söyledi ve “Dağlık Karabağ’da işgal bitmedikçe o kapı açılmaz” dedi.Diplomatlar Dağlık Karabağ sorununun kolay çözülemeyeceğini belirterek “Bu konuşma Ermeni sınırının açılmayacağı anlamına gelir” diyorlar. Demek ki neymiş; Ermeni sınırı açılmayacak.Peki biz neden açar gibi yaptık? Dünya ülkeleri önünde yine “kıvırtan ülke” konumuna düştük. Bunun tek açıklaması var: Erdoğan tamamen iç politikaya oynuyor. Ülke ve dünya sorunlarını bilmeyen, merak da etmeyen geniş yığınlara “Bakın yine dünyaya meydan okudum” propagandası yapıyor.Kapıyı açalım ya da açmayalım ama itibarımızı da koruyalım.*****Anayasa değişikliği olmayacak AKP yine çark etti, “yeni bir anayasadan” vazgeçip bazı maddeleri değiştirmek istiyorlar. Ama bu köşeden iddia ediyorum “AKP’nin istediği anayasa değişiklikleri yapılmayacak.” Çünkü bunu başta AKP istemiyor zaten. Nedeni çok basit: AKP bütün gücünü ve gıdasını bu tür tartışmalardan alıyor. İstenilen değişiklikler türbanın yolunu açan, AKP’nin kapatılmasını engelleyen ve Anayasal kurumları AKP hegomonyasına almak isteyen unsurlar taşıyor.Burada muhalafetle anlaşma olanağı yok. CHP laik demokratik düzenin yıkılmasına rıza gösteremez. AKP istediği maddeleri Meclis’ten geçirebilir. Ama bunlar Anayasa’nın ruhuna aykırı olacağı için CHP’nin başvurusu ile hepsi iptal olur.AKP’nin de istediği bu zaten. Hamle yapsınlar, tartışılsın, Anayasa Mahkemesi başka çaresi olmadığı için iptal yoluna gitsin. AKP de bundan prim yapsın.Bu oyunu bir kez daha izleyeceğiz ama o maddeler geçmeyecek.*****Kıyafet rezaleti İki gündür Hadise’nin Eurovision Şarkı Yarışması’nda giydiği kıyafet tartışılıyor. Başka ülkelerde de bizdeki kadar ciddiye alınıyor mu bu yarışma bilemem ama, kıyafetin bir “facia” olduğunu söylemeliyim.Uluslararası bir yarışma için estetikten bu kadar uzak, zevkten bu kadar mahrum, kadını bu kadar kötü gösteren bir kıyafeti acaba kim seçti?Şaka bir yana Hadise kot pantolon üzerine tişört giyip sahneye çıksa çok daha güzel olurdu.Hadise “erotik” görünmeyi seven bir sahne ve ses sanatçısı. Bu nedenle, çok güzel olmasa da vücudunu çok güzel kullanıp yürekleri hoplatmayı başarıyor.Bu gece için son derece açık bir giysi tasarladığını ancak TRT yönetiminin buna karşı çıktığını gazeteler yazmıştı zamanında.Bir fotoğrafını görmüştüm bu kıyafetin, onu da beğememiştim. Bir kıyafet açık olabilir, ama çirkin olmamalı. O kıyafet çirkindi.Ama bu dansöz giysisinden bozma kıyafet ondan da beter.Anlaşılan TRT Hadise’nin “seksi görünme” arzusunun önüne geçememiş, “bari Arapları andırsın” düşüncesiyle bu kıyafete onay vermiş.Umarım Hadise bu yarışmada önemli bir derece alacak. Ama o çirkin kıyafeti çok konuşulacak.*****İstanbul Senfoni’den son konserİstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, 2008-2009 döneminin son konserini yarın akşam Lütfi Kırdar Kültür ve Kongre Merkezi’nde verecek.Kapanış konserinin şefi Alfred Eschwé, solisti ise dünyaca ünlü kemancımız Suna Kan.Her zamanki gibi saat 19.30’da başlayacak konserin ilk bölümünde Manuel De Falla’nın 3 köşeli şapka orkestra süiti seslendirilecek. İkinci bölümde ise Wolfgang Amadeus Mozart’ın sol maj. keman konçertosu ve Ludwig Van Beethoven’in 6. senfonisi çalınacak. Böylece orkestra, klasik müzik severlere bu sezon için veda edecek.*****Sıranı bekleTemel, bir haftalığına gittiği memleketten, haber vermeden erken dönünce karısını evde başka bir erkekle yatakta bulur. Öfkeyle belinde taşıdığı tabancasına davranan Temel, yataktaki adamı alnının ortasından vurur. Tabancayı tam kendi kafasına doğrultmuşken, karısı haykırarak üzerine atlar: “Dur, Temel’im, kıyma kendine!” Temel, sinirden titreyerek bağırır: “Sus kaltak, bekle, sıra sana da gelecek!”
Cumhuriyet mitingleri tekrar yapılıyor. İlki 17 Mayıs’ta Ankara’da düzenlenecek. Ardından Türkiye’nin diğer illerinde de benzer eylemler yapılacak.Anlaşıldığı kadarıyla bu mitingler Atatürkçü Düşünce Derneği’nin öncülüğünde gerçekleşecek. Gerçi çok sayıda sivil toplum kuruluşunun katılacağı belirtiliyor ama sürükleyici dernek ADD olacak.n ÇOK YANLIŞ: Bu mitinglerin düzenleyicisinin ADD olması çok yanlış. Çünkü, her ne kadar yargı kararı olmasa da bu derneğin başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Ergenekon davası sanığı. Bu durumda, yapılacak mitingler Atatürk ilke ve devrimlerine, Cumhuriyet’e sahip çıkmak adına olsa da, olağanüstü bir propaganda gücüne sahip AKP ve yandaşları bu gösterileri Ergenekon mitingi olarak adlandıracaklardır.Nitekim daha şimdiden Cumhuriyet mitinglerine Ergenekon mitingi demeye başlayan AKP yandaşları bu mitingleri bahane ederek demokrasiye, Cumhuriyet ilke ve devrimlerine, Atatürk’e, hukuka saldırıyorlar.KONUŞMA OLMAMALI: Ankara’da yapılacak mitingte ve daha sonra başka illerde planlanan mitinglerde konuşma kürsüsü de olmamalı ve kimse konuşmamalıdır. Önemli olan halkın tepkisini dile getirmektir. Bunun için mutlaka konuşma yapılması gerekmez, milyonların sessizce bir araya gelip yine aynı şekilde dağılması konuşma yapılmasından da etkili olacaktır.KARARLILIK ÖNEMLİ: İki yıl önce yapılan mitinglerden ikisine katılmıştım. Katılma kararı alırken aklımda ne darbe ne muhtıra vardı. Tek amacım şuydu: “İktidar ve çevresinde kümelenenler Atatürk ilke ve devrimlerine, laik demokratik sosyal hukuk devleti kurallarına aykırı davranışlar içinde. Buna karşı olduğumu göstermek ve en önemlisi bu konuda yalnız olmadığımı görmek ve göstermek.” Şu anda da aynı duygular içindeyim. O halde bu duyguları taşıyan herkesin aynı kararlılıkla davranması gerekir.SESSİZ PROTESTO: Bu açıdan bakınca 17 Mayıs’ta hiçbir kurum ve kuruluşun çağrısı olmadan, milyonların kendiliğinden Anıtkabir’e gitmesi, Atatürk’e bağlılığını göstermesi, Türkiye’nin sadece ülkeyi geri götürmek isteyen zihniyetten ibaret olmadığını anlatması en doğrusu olacaktır. Ülkenin gerçek demokratları, tüm sorunların üstesinden demokrasi ve hukuk ile gelineceğini sessizce haykırmalı ama bu ses tüm ülkeyi kaplamalıdır. Yüreği bu ülke için atan milyonlarca insanın mutlaka bir derneğin yol göstermesine ve organizasyon düzenlemesine ihtiyacı yoktur.*****Turizmde Rusya, Gürcistan, İran, Bulgaristan dönemi Kendi alanlarında en az 25 yıllık kariyerleri olan 26 “gönüllü” Türk turizmine katkı sağlamak amacıyla kurdukları Turizm Araştırmaları Derneği aracılığı ile turizmin en önemli eksiklerinden biri olan “bilgi paylaşımını” sağlamayı amaçlıyor.Dernek dün ilk resmi açıklamasını yaptı, ben de gidip izledim.Başkanlığını eski Turizm Bakanlarından Bahattin Yücel’in yaptığı dernek ilk çalışmasında küresel krizin turizme etkilerini irdeleyen bir araştırmasını kamuoyu ile paylaştı.Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri olarak Türkiye’ye turist gönderen ülkelerin profilinde önemli değişim yaşandığını öğrendik. Çünkü son yıllarda alışılmış Avrupalı turistin yerini Rusya, Bulgaristan, Gürcistan ve İran’dan gelen turistlerin aldığı görülüyor.Ancak bu da tüm altyapısını ve hizmet modelini Batılı turiste göre yapan turizm yatırımcılarını zora sokan bir durum. Çünkü Batı’dan gelenlerle yeni turist profili çok farklı. Bu nedenle hizmet ve davranış biçimlerinde yeni yatırımlar yapılması gerekiyor.Kısa adı TURAD olan derneğin ilk araştırmasında küresel kriz nedeniyle turizmde yüzde 2’lik bir küçülme olduğu, bunun Türkiye’deki etkisinin daha büyük ve etkili olabileceği belirtiliyor.Bu nedenle turizmde yeni alternatiflere yönelinmesi ve bu alanlarda yatırım yapılması öneriliyor.Kültür ve sağlık turizmi açısından Türkiye’nin çok elverişli olduğu belirtilen araştırmada, özellikle İstanbul’da sayısı 50’yi geçen alışveriş merkezlerinin de bir turizm cazibe alanı haline getirilebileceği vurgulanıyor.Sektörün tartışılabilir istatistiklerden önce bilgiye ihtiyacı olduğunun vurgulandığı TURAD araştırmasında yeterli ve etkili bilginin paylaşılması halinde turizm yatırımlarının çok daha rantabl hale geleceği belirtiliyor.
Hüsamettin Cindoruk 76 yaşında. Taa Yassıada duruşmalarından bu yana siyasetin içinde. Son 10 yılı yine siyaset içinde ama bir “akil” adam olarak geçirdi.Cindoruk’un bundan sonrası için bir siyasi hırsının, iktidar hevesinin, bir parti başkanı koltuğunda oturma sevdasının olmadığını sanıyorum.Ama Hüsamettin Cindoruk “siyasette gençler yer almalı” diyerek DP’nin Genel Başkanlığı’na aday olduğunu açıkladı.Bakıyorum gazetelere de bir iki kişi dışında Cindoruk’u alaya alanlar çoğunlukta. Oysa diyorum ki “Bu gelişmeyi lütfen ciddiye alın, çünkü bu basit bir parti başkanlığı yarışı değil.” Açıkçası hiçbir bilgim yok, kimseyle de konuşmadım ama aklım ve mantığım bana merkez sağda yeni ve güçlü bir oluşumun yeşermekte olduğunu söylüyor.Hüsamettin Cindoruk “bir emanetçi” olarak merkez sağın başına geçecektir. “Emanetçi” tanımı ile ilgili Cindoruk’un hiçbir komplekse kapılmayacağını sanıyorum. Çünkü bu emanetçilik biri adına değil Türkiye adına yapılıyor bu kez.Sahte bir demokrasi söylemiyle ve konjonktürün iyi kullanılmasıyla AKP’nin ele geçirdiği “merkez sağ”ı geri almaya çalışan pek çok kişi biliyorum.Ama gerek iktidarın gücünden, gerek yaratılan korku ortamından kimse ortaya çıkıp kendisini gösteremiyor.İşte Hüsamettin Cindoruk bana göre yiğitliği gösteriyor ve “ununu eleyip eleğini asmasına” rağmen tekrar demokrasi ve siyaset çizmelerini giyip sahneye çıkıyor.Öyle sanıyorum ki, önce DP Genel Kurulu’nda bazı dağıtılmış önemli isimler partiye gelecekler. Ama asıl dalga ondan sonra başlayacak. İyi eğitim görmüş, aklı fikri yerinde, menfaat sağlamak yerine hizmet etme ideali taşıyan ama adı pek duyulmamış genç isimler partiye katılacak. Ardından yine kamuoyunun tanıdığı ve hizmet beklediği isimler gelecek. Peki bu merkez sağın DP etrafında güçlenmesini ve bir alternatif çıkmasını sağlayacak mı?O kadarını bilemem tabii. Ama uzun yıllardır sessiz duran ve AKP’ye teslim olmuş görünümü veren merkez sağın başka çaresi de yok.Cindoruk’sa engin siyaset bilgisiyle bu ışığı görmese genel başkanlığa soyunmaz.****Çiller hem haklı hem değil Hüsamettin Cindoruk’un adaylığına en öfkeli çıkışı DYP’nin eski Genel Başkanı Tansu Çiller yaptı. Çiller, Cindoruk’un “parti sandığında gömülmesini” istedi.Cindoruk’un 28 Şubat’taki tavrı nedeniyle Çiller yerden göğe haklıdır elbette. Eğer o günlerde Cindoruk ve arkadaşları asker ve medya ile birlikte o çirkin oyunlara kalkışmasaydı Türkiye bugünlere hiç gelmeyecekti belki de. Ama Çiller’in haksız olduğu nokta şu: Partililer defalarca Çiller’in kapısına kadar gidip kendisini göreve çağırdılar. Çiller hiçbirini kabul etmedi. Bu durumda artık DP’ye fazla karışmaması gerek. Bıraksın, eğer merkez sağda Cindoruk bir işlevi yüklenecekse önünü açsın. Bir beklentisi varsa bunun kendisine de yararı olacaktır mutlaka.*****Devlette gizli görüşme olmaz Daha yapıldığında da yazmıştım ama emekli Silahlı Kuvvetler personeli (Genelkurmay’ın tanımı böyleydi biliyorsunuz) Yaşar Büyükanıt bir televizyona çıkıp da Dolmabahçe görüşmesini anlatınca tekrar yazma gereğini duydum.Büyükanıt Genelkurmay Başkanı iken, 2007’de Dolmabahçe Sarayı’ndaki Erdoğan’ın makamına gitmiş, 2.5 saat görüşmüş ve daha sonra hiçbir açıklama yapılmamıştı.Erdoğan da Büyükanıt da görüşmenin sadece ikisi arasında kalacağını söylemişler, Erdoğan bunun üstüne bir de “Bir ben, bir o, bir de Allah biliyor” demişti.Büyükanıt televizyonda konuşurken “Bu gizli görüşme değildi, her şeyi konuştuk. Ama konuşulanların aramızda kalmasına karar verdik” dedi. Bu olabilecek bir şey değildir. Devletin en önemli görevlerinde bulunan kişiler, sadece kendi aralarında kalacak konuşmalar yapamazlar.Bu demokrasiye de hukuka da devlet terbiyesine de sığmaz.Gizli görüşme farklıdır. Gizli görüşme kamuoyuna açıklanmaz elbette. Ama en önemli makamlarda oturan iki kişi arasında “sır” olarak kalamaz.Aynı şekilde Milli Güvenlik Kurulu toplantıları da gizlidir. Ama burada konuşulanlar ilgili birimlerce paylaşılır ve uygulamaya konulur. Eğer devletin en tepesinde oturan iki kişi, sadece kendilerinin bildiği bir konuyu konuşmuşlarsa, bizim de bundan “bir pazarlık mı yapıldı” şüphesine düşmemize kimse şaşıramaz.*****Evren’i kim ressam yaptı? Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay demokratlığını kanıtlamak için “Diktatörü ressam yaptık. Başka ülkelerde katil denilen bir kişi bizde sanatçı ilan edildi olmaz böyle şey” dedi. Yanlış mı? Değil.Ama ortaya laf da olmaz. Kim yaptı Evren’i sanatçı?Rivayet odur ki Kenan Evren ya bir sergi gezerken ya da THY uçağında gördüğü bir Picasso resmine baktıktan sonra “Ne var yani bunda, ben de çizerim bunu” demişti. Evren emekli olduktan sonra gerçekten resim yapmaya başlamıştı.Evren bir sürü resim yaptı ve hatta sattı ama ne sanatçılar ne de kamuoyu Evren’i asla bir sanatçı olarak kabul etti. Hatta alaya aldı.Peki Evren’e ressam hatta bir “sanatkâr” muamelesi yapanlar kimdi?Her iktidardan nemalanmaya alışmış kişiler.Sayın Bakan, Evren’e ressam muamelesi yapanları, kendi partisine yürekten destek olanlar içinde arasın bakalım, sonuç ne olacak?*****Aylin’i çok seviyoruz Aslına bakarsanız eskiden tanışmıyoruz. Aylin Duruoğlu gazetevatan.com’un yayın yönetmeni. Doğal olarak her gün tazelenen bir ilişkimiz var. Aylin gazeteci, titiz, doğrucu ve hızlı. Kulağıma bir haber çalındığında hemen gazetevatan.com’u açıyorum. Eğer haber doğruysa mutlaka orada var demektir.Aylin’i 15 gün önce sabahın köründe evinden aldılar. Gerekçesi, Bostancı’daki kanlı operasyonda öldürülen kişiyle bir defa telefonla konuşmak, bir defa da hemen yanımızda, akvaryum gibi herkesin gördüğü bir cafe’de kahve içmek.Öldürülen kişi aynı zamanda bir gazeteci, kitap yazmış bir entelektüel. Alnında da terörist diye yazmıyor. Savcı Aylin’i suçladı, hâkim hapse attı ve çıkarmıyor. Tam olarak neyle suçlanıyor bilen yok, kanıt var mı, o da meçhul. Ama Aylin içeride.Dün gazetedeki arkadaşlar saat 14.30’da Aylin’le dayanışma için kendisine gönderilmek üzere, hep birlikte fotoğraf çektirdi binanın önünde. Ne yazık ki tam o sırada kızımın Bridges of Fashion İstanbul konferasında yabancı konuklara yönelik bir sunumu vardı. İlk kez böyle bir toplantıda konuşuyordu ve en büyük arzusu yanında olmamdı. Bu nedenle Aylin’le dayanışma gösterisine katılamadım ama “Seni seviyoruz ve hep yanında olacağız” yazılı bir kâğıt bıraktım. Umuyorum ve diliyorum adalet tecelli edecektir mutlaka.
Sevgili okurlar; geçtiğimiz haftanın en çarpıcı olayı Mardin’de 44 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan katliam ve eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın bir televizyon kanalına yaptığı açıklamalardı. Büyükanıt’ın açıklamaları nasıl bir ülkede yaşadığımızı gösteren ve kimlerin ne önemli görevlere getirildiği açısından ibret vericiydi.Ergenekon revizyonuHemen şunu söylemek istiyorum. Son 20 gün içinde öğrendiklerimiz doğrultusunda iki yıla yakındır gündemimizde olan Ergenekon konusundaki görüşlerimi revize etmek gerektiği kanısındayım. Aslında bugüne kadar savunduğum görüşlerden farklı düşünmemekle birlikte bazı noktaları daha net biçimde ortaya koymak istiyorum.Vardır-yoktur çelişkisiÖzellikle Ergenekon üzerinden hesaplaşmak ve intikam almak isteyen AKP ve yandaşlarının ısrarla sürdürdüğü bir politika var. Onlara göre “Türkiye ikiye bölündü, bir kesim Ergenekon’un varlığını ortaya koyuyor, diğer kesim ise Ergenekon’u inkâr ediyor.” Bu kesinlikle yanlış bir görüş ve hedef saptırmak için böyle söyleniyor.Üçüncü görüşErgenekon’u tamamen kabul etmek ve reddetmek arasında, bana göre toplumun önemli bir kesiminin inandığı bir üçüncü bir görüş daha var. O da şu: “Bazı kişiler, AKP iktidarından kurtulmak için hukuk dışı yöntemleri düşünmüşler. Ancak Ergenekon adı altında yürütülen soruşturma ile AKP’ye muhalefet eden herkes aynı torbaya atılıyor.” Bir hazırlık olmuşOlayın başından beri bu üçüncü görüş doğrultusunda yazılar yazıyorum. Ergenekon davası ile ilgili gözaltı ve tutuklamalarda adı geçen bazı kişilerin “devlet gücünün kendilerinde olduğu vehmine kapılarak ileri gittikleri” yolunda ciddi emareler var. Bu kişilerin fırsat bulurlarsa bir “darbeye kalkışabilecekleri” de galiba gerçek. Buna karşın düşünceler bırakın hayata geçirilmeyi, etraflıca konuşulamamış bile.Generaller ele verdiSon 20 gün içinde ikisi emekli üç genelkurmay başkanı da üstü kapalı sözlerle yukarıdaki görüşümü doğruladılar. Hilmi Özkök, İlker Başbuğ ve son olarak Yaşar Büyükanıt “Bir darbe teşebbüsü olmamıştır” deme cesaretini kendilerinde bulamadılar. Bu da 2003-2004 döneminde bazı generallerin bir maceraya atılmasına ramak kaldığını gösteriyor.Paranoya ve intikamErgenekon sanığı olan bazı generallerin sonuçlanması asla mümkün olmasa da böyle bir düşünceye kapıldıkları ve bir hazırlık yaptıkları AKP iktidarı tarafından da biliniyordu. Ancak aynı iktidar bu işin akamete uğradığını da biliyordu. İşte olayın püf noktası burada. AKP iktidarı bir yandan “Darbe paranoyasına” kapılırken diğer yandan da “intikam” planları hazırladı.Korku imparatorluğuAKP iktidarı “düşünülen” ama asla yapılamayacak olan bir darbe planının verdiği rahatlıkla kendisine karşı olan herkesi batıracak “korku imparatorluğunu” kurmakta gecikmedi. 70 bin kişi dinlendi, fişlendi, kayda alındı. Ortak fikir olarak da “darbe” işlenince, yapılan her konuşma, yazılan her yazı, her davranış buna uydurulmaya çalışıldı ve ortaya “Ergenekon” çıkarıldı.Paşalar da sorumluİkisi emekli üç genelkurmay başkanı da “Darbe hazırlığı yapılmadı” diyemiyor. Çünkü hepsi de biliyor neler olduğunu. Ama ortak bir yönleri daha var. Hiçbiri en önemli koltukta oturmalarına rağmen kıllarını bile kıpırdatmamış. Bunun da sorumluluğu onların omuzlarındadır. Ama görevlerini yerine getirmeyen bu kişiler, toplumun saygı duyduğu isimlerin aşağılanmasına göz yummaktadır.Ya darbe günlükleriErgenekon olayının kilit isimlerinden biri de dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek. Ne gariptir ki yazdığı söylenen günlükler nedeniyle pek çok saygın isim karalanırken, Örnek ağzını bile açmıyor. Göz göre göre insanların hapislerde çürütülmesine, aşağılanmasına, hayatlarının altüst olmasına seyirci kalıyor. Acaba bunun sorumluluğunu ne kadar taşıyabilecek?Ergenekon duruşmalarıBu arada medyamız Ergenekon konusunu sadece sansasyonel açıdan izliyor. Oysa duruşmalar devam ediyor. Sorgulamalarda çok ilginç bilgiler çıkıyor ortaya. Örneğin Tayyip Erdoğan ve yakın mesai arkadaşları ile ilgili bir kayıttan söz ediliyor. Benim duruşmaları izleme olanağım pek yok. Ama “kafayı Ergenekon’a takan” ve “her şeyi önceden bilen” bazı kişilerin bu ifadelere dönüp bakmamaları şaşırtıcı.Mardin’deki vahşetSevgili okurlar, geçen hafta bir vahşetle irkildik. Mardin’deki kanlı olay insan beyninin algılama gücünü bile aşıyor. Açıkçası olanlara hâlâ inanamıyorum. Çünkü hiçbir kurala uymuyor. Kim bilir belki de çıkarları bozulan ve bundan sorumlu tuttuklarını “topyekûn” ortadan kaldırarak işi bir terör örgütüne yıkmaya çalışan birkaç uyanığın oyunudur bu. Herkes ölmeyince plan başarısız olmuştur belki de.Korucular konusuTabii bu olayla birlikte “koruculuk” sistemi de hemen hedef tahtasına kondu. Kürt sorunu adı altında PKK sözcülüğü yapan bazı çevreler hemen koruculuğun kaldırılması kampanyası başlattılar bile. Koruculuk sistemi iyi mi kötü mü kafamda net bir şey yok, ama PKK ile mücadelede işe yaradığı da kesin. Acaba bu olaydan yola çıkıp PKK’nın bir dileği daha mı yerine getirilmek istenecek diye düşünmeden edemiyorum.Gençlerle buluşmaGeçen hafta Kanal D’de Abbas Güçlü’nün sunduğu Genç Bakış programına katıldım. Bu programın geç saatte yayınlanmasına rağmen çok izlendiğini biliyordum ama aldığım tepkiler karşısında çok şaşırdım. Çünkü öyle çok izlenmiş ki inanamadım. Ancak programa konuk olarak katılan üniversite öğrencilerinin düzeyi beni hem şaşırttı hem de çok üzdü. Bilgisi olmayan, soruları bile başkalarının yazdığı kâğıttan “okuyamayan” öğretilmiş klişeler üzerinden sözde “ajitasyon” yapmaya kalkan öğrencilerin hali yürekler acısıydı.Semiha Şakir VakfıSevgili okurlar; cumartesi günü Türkiye’nin en önde gelen hayırseverlerinden biri olan Semiha Şakir’in adına çocuklarının yaşattığı vakfın yaptığı Şakirin Camii’ni yazmıştım. Yazımın altına konan bazı yorumlara üzüldüm. Çünkü belli ki yazıyı dikkatli okumayan bazı yorumcular “Bu kadar parayla kim bilir kaç okul yapılabilirdi, camiye mi ihtiyacımız var” diye sormuşlar.Haksızlık etmeyinOysa Semiha Şakir Vakfı bu camiye kadar o kadar çok okul, hastane, sağlık ocağı, çocuk yuvası, yaşlılar yurdu yaptırdı ki... Kars’ın köylerine su getirmekten, yoksullara yemek yardımına kadar da pek çok başka hayır işine imza attılar. Cami ise son eser. Üstelik bu cami kendisini dindar göstermek isteyenlerin yaptığı çirkin camilerden de değil. Tüm dünyaya parmak ısırtan, cami mimarisinde ve anlayışında devrim yapan bir cami oldu. Yani aile kendisine yakışan biçimde taçlandırdı hayır işlerini.Koryürek’in doğum günüÇok anlamsız bir trafik kazasıyla yitirdiğim sevgili büyüğüm Cüneyt Koryürek’in doğum günüydü 10 Mayıs. Onun can dostları Neşe Gündoğan, Barlas Hünalp, Saliha Ulaşoğlu ve Yusuf Özdamar, Cüneyt Koryürek’in doğum gününü kutlamak için, onun çok sevdiği portakallı çikolatalardan küçük bir kutu göndermişler bana da. Gözlerim yine doldu, ruhum sıkılarak ama büyük bir sevgiyle andım sevgili Koryürek’i. Bunu düşünenlere binlerce teşekkür ederim.Hepinize iyi haftalar.
Geçen hafta fıkra yoktu, kıyamet koptu. “Nerede bu fıkralar?” diyen okurlar “Ne o yoksa Yıldırım Tuna artık fıkra yollamıyor mu?” diye sordular.Yollamaz olur mu, tabii ki yolluyor. Geçen hafta ne oldu bilmiyorum, belki de “Du bakali ne olacak?” diye sormak geldi aklıma. Bir alay laf yedik.İşte bu hafta boyunca Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet:Günah çıkarmaKasabasında iyi bir Katolik olarak bilinen Bay George sokakta birden insanlara saldırıp kaldırımlardan söktüğü taşları mağaza vitrinlerine, insanların üzerine fırlatmaya başlamış. Daha sonra ise polis tarafından durdurulmuş: “Bay George?.. Ne yapıyorsunuz?..” Bay Geogre, “Durum şu” demiş, “Kiliseye günah çıkartmaya gidiyorum da... Biraz materyal toplayım dedim!” Sipariş geldiİki oğlumu götürdüğüm restoranın başka bir salonunda millet şifreli TV’den maç yayını izliyordu... Garson biz oturur oturmaz siparişlerimizi aldı ama yarım saat geçtiği halde bir daha da görünmedi... Hayli acıkmış oğullarım sinirlenmesinler diye mevzular açıp çaba harcarken, herhalde gol oldu ve birden yan salondan zafer çığlıkları yükseldi. “Hey!” dedi 11 yaşındaki oğlum, “Sanıyorum birilerinin siparişini getirdiler!” Tam notKüçük oğlan okuldan eve koşarak gelip “Baba, baba sınıfta bu gün 100 aldım” demiş heyecanla. “Aferin aslanım!” demiş babası “Salona gel de anlat bakayım.” Oğlan “Eveett...” diye başlamış “Resimden 50, matematikten 30, fenden de 20 aldım..!” BıçaklamaKadın kocasını yaralamaktan mahkemeye çıkarılmış, “Neden kocanızı 100 kere bıçakla yaraladınız?..” diye sormuş hâkim. “İstemeyerek oldu efendim” diye başını önüne eğmiş kadın, “Elektrikli ekmek bıçağının kapatma düğmesini bulamadım!..” Şikâyete bakKarım benden şikâyetçi... Neymiş? Son senelerde onu hiç pahalı bir yere götürmemişim... İnsaf, vallahi insaf, daha dün birlikte benzin istasyonuna gittik, ne çabuk unuttu!.. Kadınları anlamak gerçekten mümkün değil!..İlk muayeneJinekolog, muayene masasında gergin bir şekilde bekleyen sarışın hastasına “Sakin olun” demiş, “Uzun sürmeyecek... Daha önce bu şekilde hiç muayene edilmediniz mi?” Sarışın “Çok edildim” diye cevap vermiş “Ama bir doktor tarafından ilk defa!” Yeni tanıştıkKadın kocasına tam yanlarındaki eve yeni taşınan komşularını göstererek “Onları örnek almalısın” demiş, “Adam her gördüğü yerde kadını öpüp kokluyor, sen neden öyle yapmıyorsun?” Kocası “Dur hele hanım” diye cevap vermiş, “Daha yeni yeni tanışıyoruz!” Yerimiz buKafile başkanları haritayı açmış, ters çevirip bakmış, düzeltip bakmış, arazi üzerindeki nirengi noktalarını araştırmış, elindeki pusula ve güneş konumunu incelemiş, birtakım hesaplar yaptıktan sonra, “Evet arkadaşlar..” demiş, işaret parmağını ileri doğru uzatarak, “Şu ilerideki dağı görüyor musunuz?” Diğerleri hemen onaylamış, “Evet..” diye; “Mevcut harita konumu ve yaptığım hesaplara göre şu anda onun tam üzerinde bulunuyoruz!..” Edison’un annesi“Elbette ampulü bulduğundan dolayı son derece mutluluk duyuyorum.. Ama şimdi hemen onu söndür ve yatağına gir.. Yeter artık..” Thomas Edison’un annesi..Büyük stres- Çok stres altındayım doktor.. İnsanlarla konuşurken birden sinirlenmeye başlıyor, etrafı darmaduman ediyorum.. Bana yardım edebilir misiniz?- Tabii, bana probleminizi anlatabilir misiniz?- Deminden beri ne anlatıyoruz hıyar?.. Haa? Ne anlatıyoruzzzz!.. Kötü haberMemurun biri merdivenlerden düşmüş, iki gün komada kalmış. Gözünü açınca “Geçmiş olsun!” demiş doktoru, “Size bir kötü bir de iyi haberim var.. Birincisi artık ömür boyu çalışamayacaksınız” Memur “Pekii!” demiş “Kötü haber ne?” KabızlıkAdam “kabızlık” şikâyeti ile doktora gitmiş. Doktor, muayene edip gerekli ilaçları vermiş.. Aradan bir hafta geçince aynı adam perişan bir şekilde yine gelmiş karşısına “Geçmedi..” diye ağlayarak.. “Gerçekten mi?..” diye sormuş hayretle doktor. “Ne yani?..” demiş adam burnunu çekerek, “Sürekli size gelip poposunu göstermeğe meraklı biri havasımı veriyorum yani?..” *****Annelik galiba böyle bir şeyYılını tam hatırlamıyorum. 1960’ların ilk yarısı olmalı ama. Gebze Eskihisar’da rahmetli dedem Kurtuluş Savaşı Gazisi emekli general Hıfzı Betin bir köy evi almıştı. Bütün aile gelip deniz tatili yapabilsin diye.Bütün aile dediğim bayağı büyük. Çünkü annemler 5 kardeş, beşi de kız. Ama tam bir Atatürk Cumhuriyeti kadrosundan olan dedem, o çağın zorluklarına rağmen her türlü fedakârlığı göze alıp 5 kızını da okutmuş. Biri doktor, biri ziraat profesörü, biri eczacı, annem kimya mühendisi ve biri de hariciyeci.5 kız, 5 damat, o tarihte 9 torun olunca, her ne kadar aynı anda hepimiz birlikte olamasak da hayli kalabalık tatiller yapabiliyorduk.Yüzmeyi de orada öğrenmiştim ilk kez.İşte o tatil günlerinden birinde, öğle vakti...Annem mutfakta kalabalık yemek için hazırlık yapıyormuş. Soğan doğruyormuş galiba, birden içini garip bir his kaplamış, elinde bıçakla mutfaktan fırlayıp evin önündeki rıhtıma koşmuş.Ve ben o sırada, zaten az yüzme biliyorum, tutunmaya çalıştığım şamrel elimden fırlamış, onu yakalayayım derken çırpınmaya başlamışım, bu sırada ayağıma yosunlar değmiş paniklemişim, su yutmaya başlamışım.Hayal meyal hatırlıyorum, suyun içine batıp çıkarken bir el saçlarımdan tutup beni yukarı çekti. Havayla karşılaştığımda aldığım ilk nefes sanki doğduğum an aldığım nefes gibiydi.O elin sahibi annemdi. Rıhtımdaki herkes beni şamreli yakalamak için yüzdüğü sanıyormuş. Oysa ben boğuluyordum.İşte annem, mutfakta soğan doğrarken başımın belada olduğunu hissediyor, elindeki bıçak ve üstündeki elbiseyle herkesin şaşkın bakışları arasında denize atlıyor beni denizden çıkarıyor, sarıp sarmaladıktan sonra kendi üstünü değiştirip tekrar mutfağa dönüyor. Yemeğe de tam vaktinde oturuyoruz.İşte annelik böyle bir şey galiba.Sevgili anneciğim, anneler günün kutlu olsun. Ellerinden öperim. (Babamın da)
Türkiye’nin en hayırsever kişilerinden rahmetli Semiha Şakir’in ve eşi rahmetli İbrahim Şakir’in anısına Karacaahmet Mezarlığı’nın girişinde yapılan Türkiye’nin en modern camisinin açılışına katıldım dün.Çok yakın aile dostlarımız olan Gazi, Gassan ve Gade Şakir ile Semiha Şakir Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dina Topbaş Şakir’in, Türkiye’deki hayır işlerini taçlandıran bu modern caminin açılışındaki heyecan ve sevinçlerine diğer konuklarla birlikte ortak olmaya çalıştım.Şakirin Camii Türkiye’deki alışılmış tüm cami mimarilerine meydan okuyan, devrim niteliğindeki yapısıyla olağanüstü güzellikte ve estetikte bir cami olmuş.Hiç duvarı olmayan, sadece 4 kolon üzerine oturtulan örtü biçimindeki kubbesiyle, avlusundaki ve girişindeki havuzlarıyla, müzesiyle, bir laboratuvarı andıran gasilhanesiyle tabuları yıkan bir anıt gibi yükseliyor Karacaahmet’te.Caminin mimarisi dışında “ilk” olan bir özelliği de, Türkiye’de ve belki de dünyada kadın eli değen ilk cami olması. Projesi mimar Hüsrev Tayla tarafından hazırlanan caminin iç ve dış dekorasyon tasarımını uluslararası ün sahibi Zeynep Fadıllıoğlu yapmış.Dört kolonu dışında duvarları cam olan caminin mihrabı ve minberi de adeta birer sanat eseri. Camiyi gezerken içimden “Bu cami İslam’ı da şeffaflaştırıyor, içi dışı bir bir din olduğunu kanıtlıyor” diye geçirdim.Şakirin, Arapça’da “şükredenler” anlamına geliyormuş. Şakir ailesi, tabii ki başta rahmetli Semiha Şakir, Türkiye’ye pek çok okul, hastane, yaşlı ve çocuk yurdu kazandırmıştı. Dünyanın çeşitli ülkelerinden kazandıklarını Türkiye’de hayır işlerine harcayan Şakir ailesi tüm bunları yapabilme gücü veren yaradana “müteşekkir” olduklarını böyle göstermek istediler herhalde.Caminin kazandırılmasını Türkiye’nin önde gelen ailelerinden biri sağlayınca, açılış törenine de İstanbul’un ünlü simaları katıldı. Törenin en ilginç görüntüsünü avluda kurulan tören yerini hepsi başı açık kadınların doldurmasıydı. Başta Gade ve Dina Şakir olmak üzere tüm kadınların başı açıktı.Başbakan Erdoğan’ı temsilen gelen ve bir de konuşma yapan Emine Erdoğan ve 4 milletvekili eşinin dışında türbanlı kadın da yoktu törende.Emine Erdoğan camilerin sadece bir ibadet yeri olmadığını, sevgi ve birliğin de sembolü olduğunu belirttikten sonra sözü Mardin’deki katliama getirerek olayı lanetledi.Ve son olarak dikkatimi çeken bir noktayı da yazayım. Caminin hemen yanında 10 kişilik bir mezar yeri ayrılmış. Üzerinde Gazi, Gassan, Gade Şakir aile mezarı yazıyor. Şakir alesinin üyeleri Türkiye dışında yaşıyorlar, zaman zaman Türkiye’ye geliyorlar. Demek ki aile, o kaçınılmaz son geldiğinde nerede olurlarsa olsunlar Türkiye topraklarına gömülmek istiyor. Bu da çok hoş bir Türkiye sevgisinin işareti bana göre. *** Bak Hıncal!..Salı günü medyanın “ülke çıkarı” kavramını nasıl ele alması gerektiğini anlatan bir yazı yazmıştım. Bu yazının içinde Sabah’ta yazan bir yazardan da söz etmiştim. Çünkü bu yazar subjektif bir bakış açısıyla Bostancı olayında medyayı hedef tahtasına koymuş, bunun “hayvanca bir tavır” olduğunu yazmış ve bana da ağır hakarette bulunmuştu.Bu yazarın adını anmak istemediğim için yazıma koymamıştım. Ama önceki gün gördüm ki, bu yazar adını “yüreğim yetmediği” için koymadığımı belirterek yine kendince ağır hakaretlerle bana saldırmış.Medyada polemiklere girmeyi sevmediğimi beni sürekli okuyanlar bilir. Bunun yararının olmadığına inanırım. Ama haddini çok aşanlara, megolamanyaklık sınırını bile geçerek beni de rencide etmeye kalkanlara karşı da “kuzu” gibi davranamam.Şimdi söyleyeyim, bu yazarın adı Hıncal.Diyorum ki: “Bak Hıncal, sen çok eski bir yazar olabilirsin. Herkese bulaştığın için deli muamelesi görerek herkesi sindirdiğini sanabilirsin. Her konuda uzman olduğu vehmine de kapılabilirsin. Ama bu sana mesleğinde hiçbir lekesi olmayan, ilkelerini hiçbir şart altında bozmayan, bu uğurda tüm yaşantısının altüst olmasına bile katlanan bir gazeteciye aklına geleni söyleyemezsin.” Hıncal, köşesinde benim kalemimi patronuma göre kullandığımı söylüyor. Eğer varsa ve yüreği yetiyorsa patronlarım adına kullandığım tek yazımı ya da tek konuşmamı çıkarıp gösterir.Megalomanlıkta üstüne olmayan Hıncal, bütün patronların peşinde koştuğunu, ama kendisinin tüm teklifleri geri çevirdiğini söylüyor. Olabilir, bu patronların sorunu, o kadar teklif alıp kabul etmemek elbette kendi tercihi, ama asla bir üstünlük değil.Hıncal farklı yazdığını söylüyor. Benim “Herkesi okuduktan sonra farklı yazıyor” cümleme takılmış belli ki.Ama belki de artık yaşı gereği algılama yeteneği de körelmiş Hıncal’ın. Çünkü “herkes aynı şeyi yazıyor Hıncal farklı yazıyor” demiyorum ki. “Hıncal herkesi okuduktan sonra herkesten farklı yazıyor” diyorum. İkisi çok farklı.Sonuç olarak şunu demek istiyorum:Bak Hıncal, otur oturduğun yerde. Bana gazetecilik de yazarlık da öğretmeye kalkma. Bugüne kadar alçakgönüllük gösterdiysem kendine güven eksikliğinden değil, aldığım aile terbiyesinden ve yaşam biçimimdendir bu. Sakın kendini dev aynasında görüp de bana haddimi bildirdiğini ileri sürme.Ayrıca Hıncal sakın unutma, benim ne utanılacak bir geçmişim, ne saklanacak bir yaşantım, ne şaibeye bulaşmış bir davranışım var. Gerçekleri bildiğin halde utanmadan bana “patronu için yazar” demekten başka malzeme bulamazsın.İşte onun için Hıncal, bana efendiliğimi bir daha bozdurma. *** ParaşütFıkra Okan Parça’dan: Temel paraşüt satıyormuş. Bir müşteri gelmiş:- Beyefendi bu paraşütle 40 bin fitten atladık diyelim.- Evet.- Açılmazsa ne olacak?- 1’inci düğmeye bas açılır.- Ya açılmazsa?- 2’inci düğmeye bas açılır.- Ya açılmazsa?- Kardeşim 3’üncü düğmeye bas kesin açılır.- Tamam beyefendi, 3’üncü düğmede de açılmadı, ne olacak?- Eeee amma uzattın, getir değiştiririz.