Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, eski CHP milletvekili Fikri Sağlar’ın Birgün Gazetesi’nde yazdığı bir yazı nedeniyle dava açtı ve kazandı. Sağlar, ünlü Dolmabahçe buluşmasında Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı’nın önüne eşinin bazı usulsüz ya da lüks harcamalarını belgeleyen bir dosya koyduğu ileri sürmüştü.Yazıdaki iddiaya göre Büyükanıt dosyayı görünce susmuştu.Büyükanıt bu yazıya çok büyük tepki gösterdi. Önce yalanladı ardından da dava açtı. Bu davalardan biri tazminat diğeri de ceza davasıydı. Tazminat davası Fikri Sağlar’ın aleyhine sonuçlandı.Şimdi gelelim işin kafa karıştıran tarafına.Ergenekon davasının iddianamesinde Büyükanıt’la ilgili bölümler de var. Bu bölümlerde Büyükanıt’ın “Ergenekon tarafından izlenip fişlendiği” ileri sürülüyor. En çarpıcı iddialardan biri de Büyükanıt’ın eşinin harcamalarının da kayda geçirildiği ve bir dosya haline getirildiği yolunda.Büyükanıt-Erdoğan görüşmesi 2007 yılında yapılmıştı.Ergenekon iddianamesine Büyükanıt’ın ve eşinin girmesi 2009 yılında.Fikri Sağlar yazıyı yazdığı sırada Ergenekon’da bu iddianame ortada yoktu. O toplantıda bu dosya ortaya konsa da konmasa da gerçek olan bir şey var ki, Büyükanıt’ın eşi hakkında bir dosya hazırlanmış.Peki bunu Ergenekon yaptıysa 2 yıl önce Fikri Sağlar bunu nereden biliyordu?Fikri Sağlar’ın iddiasına göre dosya Erdoğan’ın elindeydi. Demek ki Ergenekon iddianamesine şimdi giren dosya aslında 2 yıl öncesinden biliniyordu.Merakım şu: Erdoğan bu dosyayı Büyükanıt’ın önüne koymamış olsa bile, böyle bir dosyadan haberdar mıydı?Eğer haberdarsa bu dosyayı gerçekten Ergenekon’cu olarak nitelenen kişiler mi hazırladı, yoksa devletin başka birimleri bir Ergenekon efsanesi yaratmak için mi bu çalışmaları yapmışlardı?Ve acaba Ergenekon’a mal edilen kimi dinleme, fişleme ve izlemeler aslında başkaları tarafından yapılıp mı iddianameye sokuluyor?Ve tabii bir soru daha: Fikri Sağlar böyle bir dosya olmadığı savına dayanılarak mahkûm edildi. Şu anda böyle bir dosyanın varlığı resmen kabul edildi. Bu durumda bitmiş de olsa Fikri Sağlar davası ne olacak? *** Hâlâ iktidarla ilgili bir belge yokErgenekon davası ile ilgili en ciddi meraklarımdan birini kim bilir kaçıncı defadır yazıyorum. Büyükanıt yazısıyla birlikte bir kere daha sormak istiyorum. İddianame ve medyaya sızdırılan belgelere göre Ergenekon’cu olarak nitelendirilen kişiler pek çok dinleme, izleme ve fişleme yapmışlar.Ancak gerek iddianamedeki bölümlere gerekse medyaya servis edilen bilgilere göre Ergenekon denilen örgüt sadece kendi yandaşlarını izleyip dinlemiş ve fişlemiş. Darbe yapacağı söylenen bir örgütün, iktidar sahipleri ya da yakınları hakkında yaptıkları tek bir izleme, dinleme ve fişleme bilgisi ortada yok. Ne iddianamede ne de servis edilen bilgilerde bu tür konulara rastlıyoruz?Eğer Ergenekon denilen örgüt gerçekten bu iddialardaki gibi davrandıysa, başta Başbakan olmak üzere hükümetin önemli isimlerini, hükümete bağlı bürokratları, kimi gazeteci ve akademislenleri dinlemiş, izlemiş ve fişlemiş olmalı. Buna karşı “ele geçirildiği” söylenen belgeler içinde sadece kendilerine yakın olanlarla ilgili.Soru şu: Acaba iktidara yakın istihbarat birimlerinin yaptığı izleme, dinleme ve fişleme dosyaları şimdi “Ergenekoncuların kendi aralarındaki fişlemeler” adı altında savcılığa mı veriliyor?Gerçekten, bu durum kimseye tuhaf gelmiyor mu? *** Yazı-turaOkan Parça’dan: Temel üniversite sınavına girmiş. Her soruda yazı-tura atarak cevapları vermiş. İki saat sonra öğrencilerin çoğu sınav kağıdını verip salonu terk etmiş. Temel ise hâlâ yazı-tura atıyormuş. Sınav danışmanı, ne yaptığını anlamak için Temel’in yanına gelmiş:- Bütün sorular için yazı-tura atıyorsun, hâlâ bitiremedin mi?- Ben mi? Ben 1 saat önce bitirdim. Şimdi cevaplarımı kontrol ediyorum. *** Meğer yalnız değilmişimSize dün müşterilerine düzgün davranmayan büyük şirketlerden Digiturk’e karşı başlattığım “tek kişilik” eylemimden söz etmiştim. Ancak dün gün boyu adeta yağan mesajlardan bu konuda hiç de yalnız olmadığımı, duyarlı pek çok kişinin “tek başına” da olsa eylem yaptığını anladım.Tabii benim yazımdaki konu Digiturk’tü. Yazımın sonunda bunun bir örnek olduğunu da dile getirmiştim. Gelen mesajlarda adı çok büyük şirketlerle ilgili çok değişik şikâyetler var. Ama ana konu bu büyük ve çok müşterili şirketlerin, halkla ilişkileri iyi beceremediği ve müşteriyi küstürdüğü yönünde. Temel sorun kendilerini alternatifsiz sanan bu büyük şirketlerin, ucuz ve niteliksiz elemanlar çalıştırarak müşterinin taleplerini çözmekte zorluk çekmeleri. Alternatifsiz olduklarını düşündükleri için de müşteriyi emir kulu gibi görmekten ve diledikleri gibi davranmaktan çekinmiyorlar.Oysa, müşteriler daha doğrusu tüketiciler, bazen sıkıntıya girmeyi de göze alarak eğer bu büyük şirketlere alternatifsiz olmadıklarını gösterecek “bireysel” eylemleri çoğaltırsa, sanıyorum bu büyük şirketlerin dikkatini çekecek bu da kalite ve ahlaki değerlere daha fazla önem vermelerini sağlayacaktır. Bu nedenle bu “tek kişilik” eylemlerin çoğaltılmasını dilerim. Hangi sektörde olursa olsun önemli değil. Önemli olan tüketicinin bilinçli davranarak büyük şirketlere “Biz yalnız değiliz” mesajını verebilmeleridir. *** Meraklısına notTek kişilik eylem konusunda gerek bana gelen gerekse internet sitesindeki yorumlardan bazıları “Şimdi seni Digiturk’ten ararlar, özür dileyip bir yıl bedava üyelik verirler, sen de unutursun” şeklindeydi.Hemen söyleyeyim ki kimse aramadı, öyle bir yazıdan sonra arayamaz da. Ben yazılarımı kendisine bir avantaj sağlamak için yazmıyorum, aklı başında olan herkes de biliyor. Digiturk de bir medya kuruluşu ve onların yöneticileri de bunu mutlaka biliyordur. Elbette üzülmüşlerdir ama bana bir avantaj sağlamak yerine kalitelerini artırmayı düşünecek kadar akıl ve izan sahibidirler.
Teknolojinin ve hizmetlerin yaygınlaşması elbette hayatımızı kolaylaştırıyor ve hayatımıza yeni renkler katıyor. Ama bazen bu alternatifleri sunanların müşterilerle ilişkilerini düzgün yürütememeleri hepimizi öfkelendiriyor. Önemli ve yaygın hizmetler sunan büyük kuruluşlar, birer robot gibi gördükleri çalışanlarını herhalde iyi eğitmediklerinden, “halkla ilişkiler” gibi çağın önemli bir kavramını kenara itip, müşteriye “emir kulu” muamelesi yapmayı kendilerinde hak görüyorlar.Bunlara ciddi tepki göstermeyi hem bir gazeteci hem de vatandaş olarak bir görev sayıyorum. Bugün sizlere kendi çapımda yaptığım bir eylemi anlatmak istiyorum.Elbette milyonun üzerinde üyesi olan bir kuruluşun tek kişilik eylemi ciddiye bile almayacağı kesin de, eğer herkes duyarlı olup bireysel eylemlerini artırırsa belki “Benim milyonlarca müşterim var, canımın istediği gibi davranırım” kibrini kullanan şirketlerin biraz dikkati çekilir.Anlatayım: Kurulduğu günden bu yana Digiturk üyesiydim. Belki ilk 100 içindeyimdir. Üstelik ihtiyaç üzerine geçen yıllar içinde evdeki Digiturk sayısı üçe çıktı, hepsi de full paket denilen cinsten.Ödemeler bir kredi kartına bağlıydı. Yaklaşık 10 yıldır da ödemelerde hiçbir sorun çıkmadı. Ancak bu ödemelerin yapıldığı kartı üç ay önce “teğet geçen kriz” nedeniyle kullanıma kapattırmıştım. Digiturk’ün de buradan ödendiğini unutmuşum.Geçen hafta bir mesaj geldi ve iki aylık borcum olduğu belirtildi. Görüştüğüm müşteri temsilcisi 3 Mayıs’a kadar sürem olduğunu söyledi. Ben de 3 Mayıs’ın pazara denk geldiğini, maaş alacağım pazartesi günü hesabı kapatacağımı söyledim.Bu pazar günü tam öğle saatinde, evdeki üç Digiturk de kapandı. Açıp sordum, borcu nedeniyle olduğunu söylediler.Ben de durumu tekrar anlatıp borcu pazartesi yatıracağımı söyledim ama karşımdaki “Elimden bir şey gelmez” dedi. Bunun üzerine “Siz güya beni cezalandırmaya çalışıyorsunuz” diyerek 3 aboneliğimin de iptal edilmesini istedim. Görevli bir iki dakika bekletip sonra da “Tamam iptal edelim o zaman” dedi. Ne bir kolaylık, ne bir engelleme çabası, hiçbir şey yok.Demek ki Digiturk o kadar çok aboneye ulaşmış ve o kadar çok kazanıyor ki, 10 yıldır bir gün bile borcunu aksatmamış üyelerinden birinin üç aboneliğinin birden iptal edilmesine bir saniyede karar verebiliyor.Şunu diyebilirsiniz, “Kardeşim borcun var, adamlar ne yapsın?” Yerden göğe kadar haklısınız. Ama müşteri temsilcisi olarak karşınıza çıkan birine durumu anlatıyorsunuz. Adınız belli, üyelik yılınız belli, ödemelerde bugüne kadar hiç aksaklık çıkmamış. Eğer bu durumu göz önüne alıp bir günlük süre için bile inisiyatif kullandırmayacaklarsa neden karşımıza bir müşteri temsilcisi çıkarıyorlar. Haydi onun yetkisi yok, bu koca kurumun duruma müdahale edecek bir üst yetkilisi de mi yoktur. Bu arada bugüne kadar kural çiğnememiş bir vatandaş olarak pazartesi günü kalan borcumu da kapattım.Bu Digiturk eylemi, ama bireysel eylemlerim bankalarla devam edecek. Telefonda dakikalarca bekleten ama “yetkisiz olduğu için” sorun çözemeyen müşteri temsilcilerini karşımıza çıkartan, en küçük bir işlem için bile inanılmaz paralar alan ve asla itiraz kabul etmeyen, borcu birkaç gün geç ödendiği için kredi kartını canı istediği süre kapalı tutan bankalarla da ilişkimi keseceğim.Tek kişilik eylemim hiçbir işe yaramasa da benim yüreğimi ferahlatıyor. *****Bu gece hem Genç Bakış’ta hem de Açık Görüş’teyim Böyle denk gelir bazen. 15-20 gün televizyonlardaki hiçbir programa katılmazsınız sonra bir gece iki tane üst üste gelir. Bu gece de işte böyle bir gece. Hayli bereketli.Önce saat 20.30’da Kanal 24’te Mustafa Karaalioğlu’nun sunduğu Açık Görüş programına katılıyorum. Ağırlıklı konumuz anayasa değişiklikleri ve hükümetin yeni üyeleri. Diğer konukları şu anda tam bilmiyorum.Ardından saat 00.00’da başlaması planlanan Genç Bakış’a çıkacağım. Abbas Güçlü’nün hazırlayıp sunduğu programın ana konusu hükümetteki değişiklikler ve son gelişmeler.Ama biliyorsunuz izleyiciler üniversite öğrencileri ve her konuda soru sordukları için ana konu bir anda başka bir noktaya da kayabiliyor.Program gençlerle birlikte yapılıyor ama ne yazık ki gece yarısından önce de başlayamıyor. Böyle olunca ertesi gün okulu ya da sınavı olan gençler bu programı izleyebilmek için ne sıkıntılara giriyorlar orası da ayrı konu tabii.*****Atatürk’ün gizli vasiyetiYıllardır zaman zaman gündeme gelen “Atatürk’ün gizli vasiyeti” konusu tekrar önüme geldi. Meriç Tumluer adlı bir vatandaş uzun yıllardır neredeyse mesai yapar gibi Atatürk’ün gizli vasiyetinin açıklanması için ilgili olabilecek her kuruma başvuruyor.Son 20 yılın bütün Genelkurmay Başkanları’na yazan ve “Gizli vasiyeti niçin açıklamıyorsunuz?” diye soran Tumluer, konuyu en sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımıştı.Hafta sonunda Tumluer tekrar aradı. Obama’nın Türkiye’de yaptığı konuşmada kullandığı “Yurtta Sulh Dünyada Sulh” özdeyişini tekrarlamasının “tesadüfi” olmadığını ileri sürerek, “Atatürk’ün gizli vasiyeti açıklandığında bunun ne olduğu da ortaya çıkacak” dedi.Meriç Tumluer son olarak Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazdığını ve Atatürk’ün gizli vasiyetinin açıklanması için harekete geçmesini istediğini belirterek, 19 Mayıs’a kadar da randevu talep ettiğini anlattı.Tumluer’le konuştuğum her seferinde “Atatürk’ün gizli vazsiyeti olduğu konusunda kesin bir kanıt ya da belge yok deniyor, siz neden ısrarla bu konuda hamle yapıyorsunuz?” diye soruyorum.Aldığım yanıtlar tatmin edici olmasa da Tumluer bu konuda öyle şeyler söylüyor ki şaşmamak olanaksız.Dikkat ediyorum, Atatürk’ün gizli vasiyeti konusunda uzun yıllardır spekülasyonlar yapılır. Hatta AKP’nin bu kayıtları elinde tuttuğu ve gerektiğinde kullanacağı da konuşulur. Bu da Atatürk’e atfedilen vasiyette özellikle laiklik ve İslam konusunda, bilinenin çok aksine bazı unsurlar olduğu şüphesi doğurur. Bu nedenle Tumluer’in, tek başına gibi görünen ama sanki çok örgütlü izlenimi veren bu girişiminin bir şekilde sonuçlanmasını da istiyorum. Çünkü anladığım kadarıyla ısrarlı sorulara rağmen Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı “Atatürk’ün açıklanmamış bir vasiyeti yoktur” demek yerine hep cevap vermemeyi tercih ediyor. Bu da belli ki bazı çevreleri ateşliyor.Herkesin inanacağı bir kaynak doğru bilgiyi verse de kamuoyuna ikide bir sunulan “Atatürk’ün gizli vasiyeti efsanesi” artık bir sonlansa.
Bostancı’daki kanlı operasyondan sonra medyada ve kamuoyunda yine gazeteciliğin sorumluluğu tartışmaları başladı. Özellikle polis teşkilatı kendi beceriksizliğini ve organizasyonsuzluğunu örtbas etmek için medyayı eleştiriyor.Basındaki kimi köşe yazarları da kendilerini her şeyin dışında tutarak meslek kuralları ve ahlakı konusunda ders vermeye kalkıyorlar. Elbette medya dersi vermek benim haddime düşmez. Buna karşın dünyadan da örnekler vererek özellikle sorumluluk konusundaki görüşlerimi anlatmak istiyorum.Ulusal çıkar konusuBir ay kadar önce Sabah Gazetesi Genel Yayın Müdürü Erdal Şafak, yazıişleri masasına gelen bir haberi “ulusal çıkarlarımıza aykırı” gördüklerini, bu nedenle haberi çöpe attıklarını ve hatta unuttuklarını yazdı. O günden beri bu haberin ne olduğunu hep merak ederim.Subjektif olmaz mı?Ulusal çıkarın ne olduğu konusunda herkes farklı düşünebilir. Hangi konu, nasıl olursa ulusal çıkara aykırıdır nasıl olursa değildir, bu tamamen bakış açısına, siyasi fikir ve inançlara bağlıdır. Eğer iktidardaysanız bir bakan hakkındaki yolsuzluk iddiasını “ulusal çıkara aykırı” olarak değerlendirebilirsiniz. Silahlı Kuvvetler’in herhangi bir zaafının haber yapılmasına Genelkurmay “hainlik” olarak bile bakabilir.Nasıl ortaya çıkacakDoğru bilgi her türlü çıkarın üzerindedir. Falkland Savaşı’nda Arjantin’in İngiliz Amiral gemisini Exocet füzeleriyle vurmasını BBC haber yaptığı için “ulusal çıkarlara aykırı davranmakla” suçlanmıştı. Ama kısa sürede bu yanlıştan dönüldü, BBC’nin doğru davrandığı kabul edildi. Çünkü gerçek gerçekti, saklanması ulusal çıkara aykırıydı.Domuzlar Körfezi çıkarmasıÇarpıcı örneklerden biri de Kennedy yönetiminin Küba’ya karşı düzenlediği Domuzlar Körfezi çıkarmasının bir gazeteye sızmasıdır. Başkan ağırlığını koyarak bu gazetenin haberi yayınlamasını “ulusal çıkarlar” adına engellemişti. Ama operasyon başarısız olunca Kennedy “Keşke haber yayınlansaydı. Belki biraz başımız ağrırdı ama bu hatayı da yapmazdık” demişti.Gerçeği öğrenmekGazetecinin temel görevi, halkın gerçeği tüm ayrıntılarıyla öğrenmesini sağlamak, bunun için örgütlenmek ve çalışmaktır. Bir konunun ulusal çıkarı ilgilendirip ilgilendirmediği o haberi yapma kararındaki tek kriter olamaz. Ulusal çıkarları korumak devletin görevidir. Yasalar, düzenlemeler bunun için vardır. Gazeteci işini yaparken yalnızca “haber”i düşünür, “ulusal çıkara aykırlık” konusu devletin konusudur. Eğer bir aykırılık varsa devletin ilgili birimleri “hukuk çerçevesinde” harekete geçer.Bostancı olayıBu tartışmaların alevlenmesine Bostancı’daki bir terör eylemi neden oldu. Polisin arama yapmak için kapısını çaldığı bir evden ateşle karşılık verince ortalık cehenneme döndü. Medya olayı haber aldı ve Bostancı’ya koştu. Ne yapacaktı başka?Tabii ki canlı yayınTelevizyonlar hemen canlı yayına geçti. Polis bu sırada güvenlik şeritleri çekmiş, içeri kimseyi sokmuyordu. Tüm gazeteciler de bu güvenlik şeridine uydu, bir tek kameraman bile polisin işini zorlaştıracak biçimde davranmadı, şeridi aşmaya çalışmadı, ki görevi gereği bunu da yapması eleştirilemez, sadece engellenir.Niye kimse uyanmadı?Operasyon neredeyse 5 saat sürdü. Bu süre içinde televizyonlar sürekli canlı yayındaydı. “Medya içerideki teröriste de dışarıda olup bitenleri gösterdi” diyenlere “O sırada emniyet yetkilileri neredeydi, bu hiç akıllarına gelmedi mi?” diye niye sormuyorlar. Neden bu konuda medya sorumlu tutuluyor da bir operasyonun nasıl yapılması gerektiğini bilmesi gereken uzmanlara toz kondurulmuyor?Batıdan örneklerSürekli söylenen bir yalan vardı: Neymiş efendim, Batı medyası ülke çıkarları aleyhine olan konuları ekrana taşımazmış. 11 Eylül olayından sonra tek bir kanlı görüntü çıkmadı ekranlara. Yalanın büyüğüne bakın. Amerikan medyası “çok sorumlu olduğu” için mi bu görüntüleri yayınlamadı yoksa “sansür” geldiği için mi? Tabii ki sansür geldiği için. Amerikan yönetimi zaten iki dev binanın yıkılışı karşısında acz içinde kalmıştı, bu nedenle ölü ve yaralı görüntülerinin yayınlanmamasını istedi. Medya da buna uydu.RTÜK’ün işgüzar tavrıBostancı olayı nedeniyle kimileri RTÜK’ü alkışlayarak “Yayın yasağı koması doğru oldu” diyorlar. Yanılıyorlar. RTÜK, İçişleri Bakanlığı’nın panikleyerek isteği üzerine, bu yasağın yapılan beceriksizliği polis adına örtbas etmeye yarayacağını hesaba katmadan, derhal canlı yayınlara yasak getirdi. Buna hiç hakkı yoktu ve zaten bu anlamsız yasak bazı kanallar tarafından “tabiat görüntüleri” ile alaya alındıktan sonra delindi.Bu yazının sonuMedya tüm toplumun gözü önünde. Bu nedenle ilgili ilgisiz herkes kendisini medyayı eleştirmekte haklı görüyor. Elbette medyanın eleştirilecek pek çok yönü olabilir. Ama işini doğru düzgün yapan, gerektiğinde canını tehlikeye atan, gerçeğin ortaya çıkması için çırpınan gazetecileri bir de “ulusal çıkar” gibi subjektif bir kavramla yerin dibine batırmaya kimsenin hakkı olamaz.*****SABAH’ta yazan kişi SABAH Gazetesi’nin çok “eksantrik” bir yazarı var. Herkesin yazdığını okuduktan sonra herkesin yazdığının aksini savunarak “farklı gazeteci” olduğunu kanıtlamaya çalışır.Hep merak ederim bu “eksantrik” yazar bazı olayları acaba hepimizle birlikte anında yorumlasa nasıl olur? Bilemiyorum, görmek isterim.Bu yazar her şeyi kendisinin bildiğini düşünerek hiçbir eleştiri de kabul etmez. Eğer biri yanlışlıkla eleştirirse de onu “Meşhur olmak için benimle polemiğe giriyor” diye aşağılamaya kalkar.SABAH’ın bu yazarı sanıyorum şimdi de beni “meşhur” etmek için kolları sıvamış. Birkaç defadır bana da hakaret etmeye ve herhalde cevap vermemi sağlamaya çalışıyor. Bostancı olayı nedeniyle yazdığım yazı için bana yönelik herkese yaptığı gibi “dostum” diye başlayan ama “hayvan” diye biten bir yazı kaleme almış.Yaşım kadar meslek hayatı olan bu eksantrik kişiye mesleğime saygımdan ötürü elbette cevap vermem. Ama yazısının son cümlesi için “kem söz sahibine aittir” dememi de herhalde mazur görürsünüz.
Sevgili okurlar; geçen bir hafta içinde yaşadıklarımızı pek çok ülke 6 ayda hatta bir yılda bile yaşamaz. Ama biz gündemin her gün değişmesine o kadar alıştık ki, başka ülkelerde yıllarca unutulmayacak olayların bizim hafızamızdaki ömrü bir haftayı bile bulamıyor. Geçen hafta Genelkurmay Başkanı’nın basın toplantısı, 1 Mayıs olayları, hükümetteki kapsamlı değişiklik, büyüme hızındaki büyük düşüş sanki “vakayı adiye” gibi algılandı yine.Hükümetteki değişiklik29 Mart seçimlerinden bu yana sözü edilen “Bakanlar Kurulu revizyonu” nihayet yapıldı. Başbakan Erdoğan herhalde ince eleyip sık dokudu ve sonunda kararını vererek cuma akşam üzeri yaptığı değişiklikleri açıkladı. Gidenler ve gelenler açısından bakıldığında Erdoğan’ın son derece “radikal” karar verdiğini düşünüyorum. Bu yeni hükümet bende Cumhuriyet ilkelerine dayalı demokratik sisteme karşı Erdoğan’ın kılıçları çektiği izlenimini yarattı.Aslında önemi yokSeçim gecesinden bu yana dedikodusu yapılan Bakanlar Kurulu revizyonu açıkçası beni çok heyecanlandırmıyordu. Çünkü mevcut bakanların başarılı olup olmadıkları konusunda hiçbir izlenimim yok. Hangi bakan daha iyiydi, moda deyimle hangisi yorulmuştu, hangisi çok başarılı işler yaptı sorularına cevap bulamıyorum. Çünkü adı her ne kadar demokrasi olsa da Erdoğan’ın kurduğu sistemde hiçbir bakanın kişisel bir önemi yok.Gelenle ilgili merakımBu açıdan bakınca “kimler gelir?” diye bir soru da oluşmamıştı kafamda. Çünkü sonuçta her konuda tek karar organı Erdoğan olacağına göre yeni bakanların daha iyi olacakları ya da kendi alanında bir devrim yaratacakları beklentisi yanlış. Örneğin, eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in yerine Sadullah Ergin geldi diye yargı daha bağımsız mı olacak? Hayır, değişen bir şey olmayacak, tıpkı diğerleri gibi.Önemli ayrıntılarBuna karşı, oluşan yeni bakanlar kurulu gelecek hakkında, özellikle Tayyip Erdoğan’ın yeni hamlelerine dair önemli ipuçları veriyor. Bazı bakanların Cumhurbaşkanı’na yakın olması, bazı isimlerin bölgesel nedenlerle seçildiğinin ileri sürülmesi kimseyi yanıltmasın. 2002’den bu yana kurulan tüm hükümetler içinde, Erdoğan’ın damgasını vurduğu, hâkim olacağı hükümet bu hükümettir.Bülent Arınç olayıYeni hükümetin en önemli üç sürpriz isminden biri Bülent Arınç. 5 yıl Meclis Başkanlığı yapan, Cumhurbaşkanlığı için de adı geçen, AKP’nin dobra ama bir o kadar da aykırı konuşmasıyla tanınan “ağabeyi” Bülent Arınç’ın hükümette olması çok önemlidir. Kimileri bunu “Tayyip Erdoğan’ı uyaracak güçteki bir iki isimden biri” diye tanımlayabilir, bana göre hedefe giden yoldaki en önemli müttefiktir Arınç.Müşteşarlıktan bakanlığaYeni hükümetteki en flaş isimlerden bir diğeri Çalışma Bakanı olan Ömer Dinçer’dir. Atatürk ve Cumhuriyet konularına hiçbir taviz vermeden karşı çıkma cesareti gösteren Dinçer, hükümet dışındaki devlet çarkında en istenmeyen adamdı Başbakanlık Müsteşarı’yken. Erdoğan belki de dokunulmazlık zırhı giydirmek için Dinçer’i parlamentoya taşımıştı. Bu kişinin şimdi de bakan yapılması Erdoğan’ın “Hiçbir engel tanımam” düşüncesinin cüretli bir sonucudur.Dışişleri’nin gerçek patronuHükümetteki üçüncü sürpriz isim Ahmet Davutoğlu bana göre. Bir kere yüzde 47 oyla 338 milletvekili çıkaran bir partinin milletvekili olmayan tek bakanı. Ama daha önemlisi, zaten herkes biliyordu ki Türkiye’nin asıl Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’dur. Erdoğan’ın tüm dış politikasını şekillendiren Davutoğlu, şimdi resmen bu koltuğa oturmuş durumda.Sıkıntı yaratır mı?Şimdi merak edilen, Davutoğlu’nun dış politikada sorun yaratıp yaratmayacağı. AKP yandaşları Türkiye’nin dış politikasını çok başarılı buldukları için Davutoğlu seçiminin çok isabetli olduğunu belirtiyor. Buna karşı Davutoğlu, Erdoğan’ın diplomasi dışı çıkışlarının olduğu kadar Batı’da şimdilik örtülü tepki toplayan girişimlerinin de mimarı.Hamas ve İsrailÖrneğin, Davutoğlu tüm demokratik ülkelerin “terörist” olarak nitelediği Hamas ögrütüyle temas kurulmasını ve liderleri Halid Meşal’in Türkiye’ye gelmesini sağlayan isimdir. İsrail karşıtı politikalar, Davos şovu, Azerbaycan’ı dışlayan Ermenistan politikasının da yaratıcısı aynı isim. Bu da gösteriyor ki Erdoğan önümüzdeki dönemde AB’ci gibi görünen ama Batı’ya kafa tutarak ayakta duracağına inanan bir yöntem uygulayacak.Diğer bakanlarAçıkçası hükümete giren her ismi yakından tanımıyorum. Ama örneğin Enerji Bakanı olan Taner Yıldız çok parlak bir isim. Her ne kadar Hilmi Güler Enerji Bakanlığı yaptıysa da, Ankara’daki herkes biliyordu ki asıl bakan Taner Yıldız’dı. Yani açıkçası makam gerçek sahibine verilmiş oldu. Milli Eğitim Bakanı Çelik’in yerine şu ana kadar “kraldan çok kralcı olmak” dışında bir falsosu olmayan Nimet Çubukçu’nun getirilmesi olumludur.Ali Babacan olayıHükümetteki “Abdullah Gül” temsilcisi olarak algılanan Ali Babacan’ın tekrar ilk görevine ancak yetkileri artırılarak getirilmesinin iş dünyasında olumlu yankı yaptığını gözlüyorum. Belki iş dünyası Derviş modelini “en iyi” olarak gördüğü için bu atamadan memnun olmuştur. Bunun dışında kabinede ister istemez dikkat çekecek kişi Adalet Bakanı Sadullah Ergin’dir. Adı bir dönem Ali Dibo yolsuzluklarında geçen Ergin’in Deniz Feneri konusunda ne yapacağını gerçekten çok merak ediyorum.Medya temkinliBu arada özellikle gazetelerin yenilenen hükümete temkinli yaklaştıklarını ve bir süre “avans” verme eğiliminde olduğu görülüyor. Bu tabii ki çok normal. Ama bazı yorumlar, çok olumlu beklentiler bana biraz fazla iyimser geldi. Özellikle yeni Dışişleri Bakanı’nın dünyada da ilgi gördüğü yolundaki yorumlar bana fazla iyimser geldi. Davutoğlu son derece bilgi ve kaliteli bir isimdir ama Türkiye’nin yüzünün özenle İslam coğrafyasına çevrilmesideki etkisinin Türkiye’nin başını ağrıtacağını da görmek gerekir.Genelkurmay BaşkanıSevgili okurlar; geçen haftanın önemli gelişmelerinden biri de Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un basın toplantısıydı. İlk kez bir Genelkurmay Başkanı’nın bu tür bir basın toplantısına tanık olmuştuk. Hafta içinde bu toplantıyla ilgili görüşlerimi size aktarmıştım. Başbuğ’un bu açıklaması ile Silahlı Kuvvetler’in Ergenekon davasına müdahil olduğunu belirtmiştim. Kayda geçsin diyeGeçen haftanın sıcaklığı içinde yazdığım sorularda çok önemli bir eksiklik olduğunu gördüm. Eğer sorabilseydim Başbuğ’a şunu sorardım: “Sayın Başbuğ, darbe yapılacağı iddia edilen dönemde siz Orgeneral rütbesiyle Genelkurmay İkinci Başkanı makamındaydınız. Size göre o tarihlerde bir darbe hazırlığı var mıydı? Sadece kuvvet komutanları ve Genelkurmay Başkanı mı darbeyi konuştu, size ulaşan bir bilgi olmadı mı?” Bu soruyu kayda geçsin diye yazıyorum, çünkü cevabının önemini herhalde takdir edersiniz.1 Mayıs’ı atlattıkKimbilir kaç yıldır özellikle İstanbul’a kâbus yaşatan 1 Mayıs gerçi bu yıl da kâbus gibiydi ama hiç olmazsa sonucu mutlu bitti. Umuyorum ve diliyorum gelecek yıl “makul sayı” garipliğine başvurulmaz ve işçiler, emekçiler, çalışanlar hak ettikleri bayramı coşku içinde kutlarlar.Hepinize iyi haftalar dilerim..
Hani “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” diye bir söz vardır ya şu “telefon bankacılığı” çıktığından beri “banka keyfimiz” de yok oldu. Çevir telefonu, sonra gelen mekanik sesin emriyle tuşlara basarak işlemini yap. Tabii ki kolaylaştırıyor işleri de bazen insanı çileden çıkarmıyor da değil.Tabii bir de üstüne bankaların “elimizden bir şey gelmez, bilgisayarlı sisteme sahibiz” bahanesiyle farkında olduğumuz olmadığımız birçok kalemden paramızı çektiğini de unutmayalım.İşte bir Amerikan gazetesinden bunu alaya alan bir mektup var bu pazar; aynısını Türkiye’deki bir bankaya yazsak da fark etmez aslında ya. Tabii bankada yüz milyon dolarınız da olmalı...Sayın Banka Yetkilisi;Ben 86 yaşında bankanızda hesabı olan bir müşterinizim. Geçen gün, tesisatçıma 100 dolarlık bir çek yazdım. Bu çeki kendisi her nasılsa 3 nanosaniyede bankanıza iletmiş olmalı ki, bankanızda değerlendirdiğim fonlardan bu miktar kadarını bozduramadan hesabımdan karşılığı alınmış. Tabii ki hesabımda o an için para olmadığından 30 dolar da faiz ve ceza alınmış. Oysa fonlarımda 100.000.000 (yüz milyon) dolar vardı. Bu durumu şikâyet etmek istediğimde, bankanız telefonunda kişiliksiz banda kaydedilmiş bir hanım sesiyle yarım saate yakın boğuştum. Arada müzikler dinledim ve 28 kere değişik tuşlara basmak zorunda kaldım. Ama kimseye ulaşamadım. Bildiğiniz gibi her ay binlerce dolarlık faturalarım, mortgage kesintilerim, kredi kartı ödemelerim var. Bunların hepsinin hesabımdan yapılan otomatik ödemelerini şu andan itibaren İPTAL ediyorum. Bundan böyle, sizden etten kemikten yapılmış, dediğimi anlayan ve dilimi bilen bir müşteri temsilcisi istiyorum. Anlayışla karşılarsınız ki, karşınızdakine en iyi iltifat, onu taklit etmektir.Ben de sizin gibi yapacağım. Müşteri temsilciniz her ödeme için beni arayacak ve 28 haneden az olmayan benim vereceğim bir şifreyi tuşlayacak. Sonra da, eğer 1’i tuşlarsa benden randevu alacak, 2’yi tuşlarsa bir ödeme ile ilgili mesaj bırakabilecek, 3’ü tuşlarsa oturma odama bağlanacak, oradaysam cevap vereceğim, 4’ü tuşlarsa ve uyumuyorsam yatak odama bağlanacak ve benimle görüşebilecek, 5’i tuşlarsa tuvalete, 6’yı tuşlarsa cep telefonuma ulaşacak, 7’yi tuşlarsa bilgisayarıma bir mesaj bırakabilecek. 8’i tuşlarsa bunları yeniden dinleyebilir. Arada beklemeler olursa, size söz, elimdeki eski plaklardan ve gramofonumdan güzel bir müzik parçası da dinleteceğim ona. Yalnız sizden ricam, bu işlemler için seçeceğiniz personelinizin kimlik bilgisini, anne kızlık soyadını, noterden alınmış imza sirkülerini ve tapuları dahil mali bilgilerini bana iletmeniz. Bir de sizin gibi bir sözleşme hazırladım. 8 sayfa. Sizinki 42 sayfaydı, ben insaflı davrandım. Bu sözleşmeyi de bana atayacağınız müşteri temsilcisi, bankanız şube müdürü ve bankanız yönetim kurulunun imzalaması ve bana iadeli taahhütlü göndermesi. Bu sözleşme elime geçtikten sonra müşteri temsilcinize kendi belirleyeceğim 28 haneli şifreyi göndereceğim. Bu şifre de her ay değişecek pek tabii ki. Özür dileyerek bu sözleşme ve işlemler için sizden masraf olarak her ay 20 dolar da talep edeceğim. İşbu şartları yerine getirememe durumunuz varsa, lütfen 100.000.000 dolarımı nakit olarak hazırlayın, yarın alıvereyim. Size hayırlı işler diler, en kısa zamanda bana ulaşmanızı rica ederim. Saygılarımla, müşteriniz J.G. *** Yaşanmış günlük esprilerBir okurum günlük hayatta her zaman karşılaştığımız fıkra gibi algılanabilecek esprilerden bir demet göndermiş. Okuyalım birlikte: - Sarışın kaza yerinde elinde cep telefonuyla koşturup “112’nin numarası neydiiiii?” diye bağırıyordu.- Adam birbirlerine ana avrat küfreden iki kişinin arasına girip ikisine de birer tokat attı ve “Analar kutsaldır, analara küfretmeyin, o.çocukları” diye bağırdı.- Annesine kızan genç kız, buharlı ütünün içine işemeyi akıl etti ve annesi de buram buram çiş kokularıyla iş yerine gitti. Anne ancak arkadaşları “Acayip kokuyorsun” dediğinde işi çözebildi.- Delikanlı banyonun lambası yanmayınca elektrikler kesik zannedip yarım saat gelmesini beklerken canı sıkılmasın diye televizyon seyretti.- Ailece televizyon izlerken üst komşu küçük oğlunu göndermiş. Çocuk, anneme “Teyze, annem dedi ki, bari haberleri açsınlar da, biz de dinleyelim.” Biz de kırmadık, açtık. Ailece çok iyi niyetli olduğumuzdan, televizyonları bozuk sandık. Yüksek sesten dolayı bize laf soktuklarını anlamamız çocuğun ikinci gelişinden sonra oldu. - Lisedeki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenimiz AIDS’in açılımını yapıyor: (A)llah’a (İ)syan eden (D)eyyusların (S)onu demez mi? - Annem “Bu taraf bitti” diye CD’yi arkasına çevirdi sonra da “CD çalar çalışmıyor!” diye feryat etti.- Yemek masamın üstünde duran modeme uzun uzun bakan anneannem “Bu ne?” diye sordu. Ben de kolay anlasın diye “Hani benim bilgisayarım var ya, onunla internete giriyorum. İşte internete girmek için o kutu zorunlu” diye uzun uzun açıkladım. Anneannem dinledi beni ve “Yani modem bu” dedi ve konu kapandı.- Eğer bir sokakta yürüyorsanız ve camında “Bu ev kiralıktır” yazılı bir evin yanından geçip birkaç adım sonra önüne geldiğiniz bir başka evin camında “Bu da” yazısını görürseniz, bilin ki Trabzon’dasınız. - İngilizce sınavında “Nice .......” şeklindeki boşluğu “Nice mutlu yıllara!” biçiminde dolduran, dahi mi yoksa aptal mı olduğunu henüz anlayamadığımız öğrencim oldu. - Bir arkadaşımız lisede edebiyat kitabından bir metni tüm sınıfa sesli olarak okurken V. Hugo’ya “Beşinci Hugo” dedi. - Kardeşim karne almıştı; fakat birçok zayıf notu vardı. Annem, babamla beni kenara çekip uyarıları sıralıyordu: “Sakın çocuğun moralini bozmayın, sakın kötü bir şey söylemeyin, sakın çocuğun gururunu kırmayın.” Babam daha fazla dayanamadı ve sordu: “Karne için ne zaman özür dileyeceğiz?” *** Artık romantik değilsinizYıldırım Tuna’dan bu hafta fıkra yerine hoş bir test sunuyorum sizlere. Birkaç maddede romantik olup olmadığınıza karar verin:- Restoranda “Yemekler çabuk gelsin” diye garsondan mutfak kapısının yanında bir masa rica ederseniz...- Sevgilinizi elinizde sırf oranın “Bedava patates kızartması, biralar yarı fiyat” kuponu var diye o restorana götürürseniz...- Yemek yerken spor sayfalarını rahat okuyamıyorsunuz diye mum ışıklı restoranlar sizi rahatsız ediyorsa...- Sevgilinize hediye verirken “Hayatım iddia ediyorum zirkonyum hakiki elmastan çok daha hoş duruyor” derseniz...- Sevgiliniz önünüzde diz çöküp size bir teklifte bulunacakken “Sssshh! Ne söyleyeceksen reklamlar başlayınca söyle” diyorsanız.
İşçiler, emekçiler, çalışanlar 32 yıl aradan sonra dün ilk kez sınırlı sayıda da olsa Taksim alanına çıkmayı başardı. Korkulan olmadı, dünya yıkılmadı. Ama askeri darbeden kalma bir inadın sürdürülmesi nedeniyle Taksim’e çıkış izni geç verilince ne yazık ki ortalık goşistlere ve vandalistlere kaldı.Berlin Duvarı, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Batı blokları arasında başlayan soğuk savaş döneminde, Doğu Almanya’da yaşayanların Batı’ya kaçmalarını önlemek için 1961 yılında yapılmıştı.Duvar aradan 28 yıl geçtikten ve Doğu rejimi çökmeye başladıktan sonra 9 Kasım 1989’da yüz binlerce kişinin iki taraftan aynı anda çekiçlerle vurmasıyla yıkılmıştı. Gediklerin açılmasıyla birlikte on binlerce kişi karşılıklı olarak duvarı aşmıştı.Dün öğle saatlerinde polisin Taksim’e Elmadağ tarafından girişleri engelleyen barikatları kaldırmasıyla birlikte tıpkı 1989 Berlin’ini andıran bir görüntüyle karşılaştık. Aynı ayda binlerce kişi sevinç çığlıkları içinde Taksim alanına doluşmaya başladı. Bu demokrasimiz ve özgürlüklerimiz açısından gerçekten tarihi bir andı. İktidarın askeri yasak arkasına sığınarak yıllardır sürdürdüğü inat bitmişti artık.Tabii Berlin Duvarı 28 yıl sonra yıkılırken Taksim tabusu için 32 yıl beklemek zorunda kalınmasını gözardı ederseniz.Aslına bakarsanız Taksim tabusu iktidarların bir güç gösterisi olarak geçti yıllardır. Bu konuyu en sert biçimde kullanan ise AKP iktidarıydı. Kitlesel bir gösterinin Türkiye’nin en önemli ve en merkezi alanında yapılmasından rahatsızlık duyan AKP iktidarı ısrarla askeri yasağın arkasına saklandı.Oysa, eğer dün bu inatta ısrar edilmeseydi ve zamanında alan sendikaların örgütlü kullanımına açılsaydı, diğer yerlerde meydana gelen olayların da hiçbiri gerçekleşemezdi. Çünkü işçinin örgütlü gücü polise bile gerek bırakmadan bu anarşist, goşist ve vandalist maceraperestleri püskürtürdü.Oysa amaç 1 Mayıs’ı değil de Taksim’e çıkışı engellemek olunca bu gruplara gün doğdu. Ara sokaklarda diledikleri gibi at koşturdular, geniş bir bölgeyi adeta esir alarak İstanbul’a bir kâbus yaşattılar. *** Başbakan’ı kim ikna etti?Kimse kendisini kandırmasın, Taksim’de miting yapılmasına ısrarla izin vermeyen kişi bizzat Başbakan Erdoğan’dır. Alanın güvenlik gerekçesiyle kitle gösterilerine açılmaması kararı bu işin şekli kısmıdır. Eğer Başbakan talimat verseydi alan mitinge açılabilirdi.Bu nedenle bütün şimşekleri üzerine çeken İstanbul Valisi’nin bu işte bir günahı yoktur. Başbakan “Kesinlikle izin vermeyeceksin” dediği için Vali’nin yapacak bir şeyi olmadı.O da “gülünç olma pahasına” bir takım provokasyon istihbaratlarının arkasına sığınmak zorunda kaldı. Sonuçta Taksim saatlerce “kutsal bir emanet” gibi korundu ama, diğer her taraf provokasyonlara açıktı.Ancak görünen o ki, saatler ilerledikçe ve pazarlıklar sürdükçe durum değişti. Başbakan gelişmelerden sürekli haberder edildi. Ve sonuçta belli ki araya giren hatırlı ve güvenilir kişiler Başbakan’dan alanın açılmasını istediler. Başbakan da çaresiz kalarak valiye “Alanı açın” talimatı verdi. *** Medyanın sorumluluğuBostancı’daki olayda medyayı sorumsuzlukla suçlamaya kalkanlar dünkü olaylarda ne düşündüler acaba?Sıkılan tazyikli suların, atılan gaz bombalarının altında kalan pek çok arkadaşımız gün boyu canlı yayın yaparak “kahramanlık” gösterdiler. Çoğu kez can güvenliklerini de tehlikeye atan arkadaşlarımız böyle önemli bir günü bütün sıcaklığı ile kamuoyuna duyurmak için canla başla çalıştılar.Özellikle en kritik anlarda bile kameralarını kıpırdatmayan, yanına düşen gaz bombasının etkisine rağmen nefes nefese ve hatta gözleri görmeden konuşmaya devam eden tüm arkadaşlarımızı yürekten kutlamak istiyorum.Bostancı olayında polisin çaresizliğini ve beceriksizliğini örtmek için suçlanan tüm arkadaşlarımız dün herhalde bunları söyleyenlere en güzel cevabı da vermiş oldular.Kamuoyu cansiperane çalışan medya mensupları sayesinde her şeyi anı anına izledi ve tüm gerçeği de öğrendi. Bizim için bundan daha mutluluk verici bir şey olabilir mi? *** Güvenlik zaafı İstanbul’daki 1 Mayıs olaylarını büyük ölçüde TV ekranlarından zaman zaman da bazı noktalardan izleme şansı buldum. Goşist, anarşist, vandalist gruplar Taksim’e yönelen tüm ara sokaklarda olay çıkardılar.Ancak gözlediğim kadarıyla bu olaylarda çok ciddi güvenlik zaafları vardı. Polis sayısı çoktu çok olmasına ama güvenlik hep tek taraflı alınmıştı. Amaç Taksim’e ya da Taksim’e giden yollara göstericileri çıkarmamaktı.Böyle olunca, göstericiler ana caddelerin ucuna kadar geldiler, polis gaz bombası ve su kullanarak grupları püskürttü. 10 dakika sonra aynı göstericiler tekrar aynı yere geldiler.Polis kalabalığı dağıtmak ya da sararak etkisiz hale getirmek yerine hep geri itmeye çalıştı. Bu durumda ana caddeler “sakin” gibi göründü, Taksim sütlimandı. Amaç bu muydu? Devlet, Taksim’e ya da buraya giden yollara insan çıkarmayınca görevini yapmış mı oluyordu?İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü yarın yine kameraların karşısına geçerek “çok başarılı” önlemler aldıklarını açıklayabilir.Ama dünkü görüntüler bana Hollywood’un western filmlerini anımsattı. Kimsenin sokulmadığı cadde ve alanlar dekor gibiydi, arkası ise bir felaket. *** AKP’nin çifte standardı1 Mayıs, Taksim’de üç ayrı törenle kutlandı. Ama ilk ikisi tamamen iktidar güdümünde ve bir müsamere havasındaydı. Türk-İş ve Hak-İş yanlarına AKP milletvekillerini alarak, Dolmabahçe tarafından Taksim’e girdiler, kısa süren bir anma ve kutlama töreni yaptıktan sonra çıkıp gittiler.Sadece Hak-İş Başkanı Salim Uslu alanda kaldı, televizyonların neredeyse hepsini dolaşarak konuştu. Taksim’de 32 yıl önce yaşanan acı olayı Ergenekon’a bağlayarak sözde demokrasi ve özgürlük nutukları attı. Biraz ayıp oldu.AKP’nin ise bir yandan Taksim yasağını savunurken, ‘sembolik’ adı altında kendilerine yakın sendikalarla birlikte olmaları da aynı şekilde ayıptı.Alana farklı bir noktadan gidip, goşist grupların gösterilerinden de uzakta kalarak “efendi” işçi, “devlete saygılı” işçi profili çizmeye çalıştılar. Böylelikle diğer tüm olaylar da DİSK ve KESK’e maledilmiş gibi oldu.Böyle önemli bir günde AKP milletvekillerinin sözde demokrasi ve özgürlükler adına sadece iktidara yakın sendikalarla birlikte olması çifte standardın çirkin bir örneği oldu.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ dün ilk kez Ergenekon konusunda Silahlı Kuvvetler’in görüş ve “duygularını” dile getirdi. Anladığım kadarıyla Silahlı Kuvvetler dünkü basın toplantısıyla Ergenekon davasına resmen müdahil oldu.Bu andan itibaren davanın seyri değişebilir. Savcılık, Silahlı Kuvvetler’in bu duyarlılığını görmezden gelerek daha da sertleşebileceği gibi tam tersi de yaşanarak iddianame zayıflayabilir de.Madde madde giderek Silahlı Kuvvetler’in nasıl müdahil konuma geldiğini anlatmaya çalışayım.DAVANIN ADI: Genelkurmay Başkanı daha ilk soruda Ergenekon davası adına karşı çıkarak “Bu konuda mahkemenin emri var, davayı isimlendiremezsiniz” dedi. Bu, Başkan’ın hukuka saygısı olduğu kadar bu isimle sürdürülen bir davadan rahatsızlığını dile getiriyor.GÖMÜLÜ SİLAHLAR: Çeşitli yerlerde bulunan silah ve mühimmat konusunda çok ayrıntılı bilgi veren Başbuğ “Bulunan silahların hiçbiri bizim envanterimizde yok” dedi. Başbuğ mühimmatın sadece kendilerinde bulunmadığını, bunun orduyla bağdaştırılmasının yanlış olduğunu söyledi.SERİ NUMARALARI: Başbuğ’un en önemli açıklamalarından biri mühimmatlar üzerindeki seri numaraları ile ilgili sözleriydi. Başbuğ mühimmatların herbirinde ayrı bir seri numarası bulunmadığını, kafile numarası bulunduğunu belirterek “Örneğin aynı anda yapılan tüm el bombalarının kafile numarası aynıdır” diyerek bu nedenle bir yerde bulunan el bombasıyla başka yerdeki bir el bombası arasında irtibat kurulmasının yanlış olabileceğini söyledi.ÜMRANİYE BOMBALARI: Bu açıklama ile Ümraniye’de ele geçen el bombalarıyla, Cumhuriyet’e atılan el bombalarının aynı kafileden olmasının bağlantı noktası olamayacağı ortaya çıkmış oldu. Demek ki bu el bombaları Ümraniye’dekilerden biri olabileceği gibi olmayabilirdi de. Bu da iddianamedeki ilgili bölümü zayıflatır.İTİRAFÇI VE GİZLİ TANIK: Genelkurmay Başkanı itirafçı ve gizli tanıkların ifadelerinden çok açık biçimde yakındı. Bu iddiaların doğru kabul edilerek iddianameye konduğunu ama olayın diğer tarafından (kendilerinden) bilgi istenmediğini söyledi. Demek bilgi istense durum farklı hale gelecek.GATAKULLİ: Başbuğ’un ifadesini sertleştirerek üzerinde durduğu bir konu da bazı emekli ya da muvazzaf subayların GATA’ya sevkleri ile ilgiydi. Genelkurmay Başkanı bu kişilere sağlık raporlarının GATA uzmanları tarafından değil savcılığın belirlediği sağlık kurumları tarafından verildiğini söyledi. Bu yayınlara karşı savcılığın herhangi bir açıklama yapmaması üstü kapalı olarak eleştirildi.ORDUYU YIPRATMA: Başbuğ bu dava nedeniyle bazı çevrelerin Silahlı Kuvetler’e yönelik ısrarlı bir yıpratma kampanyası sürdürme olanağı bulduğunu söyledi. Bu da askerin dava sürecinden huzursuz olduğunu dile getiriyordu.ASKERİ SAVCILIK: Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasından, Ergenekon davası nedeniyle Silahlı Kuvvetler’le yapılan her bağlantının askeri savcılar tarafından incelendiğini öğrendik. Bu da eğer savcılar bilgi isterlerse ayrıntılı raporların verileceğinin bir göstergesi. Ama anlaşılan savcılık şu ana kadar ordudan hiçbir konuda bilgi ve belge istememiş.ESKİ KOMUTANLAR: Başbuğ bir soru üzerine eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün hukuksal yardım aldığını belirtti. Bu da askeri yargı yetkililerinin Özkök gibi, adı geçen diğer komutanlarla da ilgili çalışma yaptığını ve bu konuda raporlar düzenlediğini ortaya koyuyor. Talep üzerine bunların mahkemeye sunulması da mümkün.AĞIR KELİMELER: Bugüne kadar bir Genelkurmay Başkanı’ndan duymaya alışık olmadığımız bazı ağır kelimeler dünkü basın toplantısında Başbuğ tarafından çok sık ve defalarca telaffuz edildi. “Yalan, iftira, alçakça, ahlak dışı, etik dışı, ahlaksız” kelimelerinin bolca kullanılması askerin Ergenekon konusunda çok hassas olduğunun bir göstergesi.HUKUKA BAĞLILIK: Basın toplantısının ana teması Silahlı Kuvvetler’in her konuda Anayasa, demokrasi ve hukuk kurallarına sonuna kadar bağlı olduğunun tekrarlanmasıydı. Ergenekon konusunda şu ana kadar hukuk dışı hiçbir şey yapmadığını söyleyen Başbuğ, açıkça davanın ilgililerini de aynı çizgiye çağırdı.KİŞİNİN MASUMİYETİ: Açıklamaların en can alıcı noktalarından biri de suçlanan kişilerle ilgili tutum ve davranışların yarattığı rahatsızlıktı. Asker açıkça suçlu olup olmadığı bilinmeyen kişilere yönelik uygulamaların sıkıntı yarattığını bildirdi.*****Soru sorma sıkıntısı mı? Genelkurmay Başkanı’nın basın toplantısına gazete ve televizyonların genel yayın müdürleriyle Ankara temsilcileri davetliydi. Manzaraya baktığınızda Türkiye’nin en iyi, en donanımlı, en iyi soru soran gazetecileri bir aradaydı.Ama sıra sorulara gelince bir tür hayal kırıklığı yaşadık. Çünkü bu çok ünlü, çok başarılı gazeteciler çok açık ve net sorular soramadılar. Ya sorulacak konuların çokluğundan ya da bu tür toplantılarda herkesin içinde soru sormaya alışık olmamalarından dolayı çarpıcı bir soru çıkmadı ortaya.Nitekim bu kadar ünlü ve başarılı gazeteciyi bir araya topladığı için her şeyin sorulacağını düşünen İlker Başbuğ da hayal kırıklığı yaşamış olmalı ki tam 4 kez “Siz sormadınız ama ben söylemek istiyorum” diyerek kendi sordu, kendi cevapladı. *****Yeter artıkYaklaşık bir aydır yüzlerce mesaj düştü posta kutuma. Hepsinde de “bedelli askerlik” konusu vardı ve bunu dile getirmem isteniyordu. Herhalde bunlar tüm yazarlara gidiyordur.Ancak bunun mümkün olmadığını bildiğimden bu mesajlara cevap da vermedim, yazmadım da. Nihayet dün Genelkurmay Başkanı bedelli askerlik olmasının asla düşünülmediğini ve düşünlemeyeceğini açıkladı. Umarım bu hayal peşinde koşanlar da artık “Yazın bunu” mesajları atmaktan vazgeçerler. Çünkü ayıklamak gerçekten çok zamanımızı alıyordu.*****Senfoni bu hafta Caddebostan’daİstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın bu haftaki Cuma konseri Caddebostan Kültür Merkezi’nde. Saat 19.30’da başlayacak konserin ilk bölümünde Carl Maria Von Weber’in Freischutz uvertürü seslendirilecek. İkinci bölümde ise Katrin Scholz’in solistliğinde Max Bruch’ün keman konçertosu çalınacak. Antonin Dvorak’ın 7. senfonisinin de yer aldığı programda orkestrayı Lucasz Borowicz yönetecek. Bu arada 2009-2010 konser sezonu sanatçı başvuruları 15 Mayıs’ta sona erecekmiş. İlgilenenlere duyurulur...
İstanbul Bostancı’daki terör olayından sonra iktidar ve makam sahipleri yine hedef olarak medyayı seçtiler. Denilen özetle şu:“Gazeteciler görev yaparken sorumlu olmalı, operasyonları tehlikeye atacak ya da teröristlerin işine yarayacak davranışlardan ve haberlerden kaçınmalı.” Hayır efendim, böyle şey olmaz.Gazeteci görevini yaparken “Bu davranışım acaba polisin çalışmasını zorlaştırıyor mu, teröriste yarıyor mu, ülke çıkarlarına aykırı mı?” diye bir soru sormaz, soramaz.Gazetecinin görevi haberi herkesten önce, en iyi ve doğru biçimde almaktır. Bunun için de elinden ne geliyorsa yapar.Olayın sorumluluğu ise tamamen devlet yetkililerinin elindedir. Gerekli düzenlemeleri onlar yapacaklar ve gazetecilerden buna uymasını isteyeceklerdir. Eğer gazeteci uymazsa bu konudaki yasalar neyi gerektiyorsa onu uygulayacaklardır.Bostancı’daki olayı izleyen gazeteci arkadaşlarımız, eğer fırsatını bulsalar teröristin bulunduğu eve bile girmek isteyeceklerdir. Hatta polislerin çatışma alanının çok çok önünde olmayı tercih edeceklerdir. Çünkü bu, gazeteciliğin ruhunda vardır.Gazeteciyi sorumsuzlukla, ülke çıkarlarını düşünmemekle, teröriste bilmeden yardım etmekle suçlamak, beceriksizliğin üstünü örtmek için başvurulan nafile bir çabadır.Bostancı’daki olayda gazetecileri suçlamaya kalkanlar aslında dönüp kendi beceriksizliklerine bakmak durumundadır. Elbette bir güvenlik uzmanı olmadığım için operasyonda yapılan hataları söylemek haddim değildir, ama çıplak gözle bile görünen bir acemiliğin faturasını gazetecilere ödetmeye kalkmak ve o gazetecileri halkın gözünde küçük düşürmeye çalışmak da yanlışların en büyüğüdür.O gazeteciler bugün bir operasyonda canlarını bile tehlikeye atarak ön saflara sızmaya çalışırken, dün, uçakların, tankların, ağır bombaların kullanıldığı savaşlarda da en öndeydiler. Bu hep böyle olacak.Gazetecinin tek hedefi vardır: Haberi almak. Geri kalan sorumluluk onun değildir. Kuralları koyanların ciddiyeti ve becerisidir esas olan.*****Sayın Başbakan Taksim’i açınSayın Başbakan; 12 Eylül askeri yönetimi tarafından kaldırılan 1 Mayıs Bayramı’nı yeniden kutlama kararınız her türlü övgünün üzerindedir. Ülkemize sürülmüş kara bir lekenin nihayet temizlenmiş olması hepimizin ortak mutluluğudur.Ancak, her nedense işçi kesiminin en önemli talebi olan 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama talebine yine kulak tıkıyorsunuz. Bunun için de yine askeri dönem sırasında alınmış bir kararın arkasına sığınıyorsunuz.32 yıl önceki bir korkunç olaydan sonra demokrasi adına da büyük mesafe aldık. Artık hâlâ o yılların etkisi ve korkusuyla Taksim’i işçi ve emekçiye kapatmak bir haksızlıktır.Sayın Başbakan; diyeceksiniz ki “Taksim sadece 1 Mayıs’a değil, bütün mitinglere kapalı.” Tamam işte, zaten bu yıl bu anlamsız tabuyu da yıkmanın zamanı geldiğine siz de inanmak istemiyor musunuz?İstanbul Valisi elbette “sizin izin vermediğinizi” söylemek istemiyor ama saklanacak bir şey yok, herkes biliyor ki Taksim için izni siz vermiyorsunuz. İstanbul Valisi de ne yapacağını şaşırmış halde tüm okları üzerine çekerek “güvenlik” gerekçesini ileri sürüyor.Bu nedenle de doğrudan sapmak zorunda kalarak “İhbar aldık, büyük bir saldırı olacak” açıklamaları yaparak gülünç duruma da düşüyor. İki yıl üst üste aynı gerekçeyi söyledi valimiz, ama bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.Bugün DİSK’iyle, Türk-İş’iyle, Hak-İş’iyle işçiler, tüm sivil toplum kuruluşları, sanatçılar, akademisyenler, aydınlar ve İstanbullular Taksim’in artık 1 Mayıs’a açılmasını istiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de dün Taksim’in 1 Mayıs için açılmasında bir sakınca olmayacağını düşündüğünü açıkladı.Galiba bir tek siz istemiyorsunuz ve siz istemediğiniz için de gerginlik çıkıyor. Demokrasiye saygı ve inancınızı gösterin ve lütfen Taksim’i açın.*****Eksik para Okan Paça’dan: Küçük çocuk bakkala öfkeyle sordu: “Neden hep küçük yumurta veriyorsun?” Bakkal: “Taşınması kolay olur da ondan.” Bunun üzerine çocuk eksik para verip yumurtaları alıp giderken bakkal seslendi: “Ama sen eksik para verdin.” Çocuk gülerek: “Sayması kolay olur da ondan.”