Bostancı’daki kanlı operasyondan sonra medyada ve kamuoyunda yine gazeteciliğin sorumluluğu tartışmaları başladı. Özellikle polis teşkilatı kendi beceriksizliğini ve organizasyonsuzluğunu örtbas etmek için medyayı eleştiriyor.
Basındaki kimi köşe yazarları da kendilerini her şeyin dışında tutarak meslek kuralları ve ahlakı konusunda ders vermeye kalkıyorlar. Elbette medya dersi vermek benim haddime düşmez. Buna karşın dünyadan da örnekler vererek özellikle sorumluluk konusundaki görüşlerimi anlatmak istiyorum.
Ulusal çıkar konusu
Bir ay kadar önce Sabah Gazetesi Genel Yayın Müdürü Erdal Şafak, yazıişleri masasına gelen bir haberi “ulusal çıkarlarımıza aykırı” gördüklerini, bu nedenle haberi çöpe attıklarını ve hatta unuttuklarını yazdı. O günden beri bu haberin ne olduğunu hep merak ederim.
Subjektif olmaz mı?
Ulusal çıkarın ne olduğu konusunda herkes farklı düşünebilir. Hangi konu, nasıl olursa ulusal çıkara aykırıdır nasıl olursa değildir, bu tamamen bakış açısına, siyasi fikir ve inançlara bağlıdır. Eğer iktidardaysanız bir bakan hakkındaki yolsuzluk iddiasını “ulusal çıkara aykırı” olarak değerlendirebilirsiniz. Silahlı Kuvvetler’in herhangi bir zaafının haber yapılmasına Genelkurmay “hainlik” olarak bile bakabilir.
Nasıl ortaya çıkacak
Doğru bilgi her türlü çıkarın üzerindedir. Falkland Savaşı’nda Arjantin’in İngiliz Amiral gemisini Exocet füzeleriyle vurmasını BBC haber yaptığı için “ulusal çıkarlara aykırı davranmakla” suçlanmıştı. Ama kısa sürede bu yanlıştan dönüldü, BBC’nin doğru davrandığı kabul edildi. Çünkü gerçek gerçekti, saklanması ulusal çıkara aykırıydı.
Domuzlar Körfezi çıkarması
Çarpıcı örneklerden biri de Kennedy yönetiminin Küba’ya karşı düzenlediği Domuzlar Körfezi çıkarmasının bir gazeteye sızmasıdır. Başkan ağırlığını koyarak bu gazetenin haberi yayınlamasını “ulusal çıkarlar” adına engellemişti. Ama operasyon başarısız olunca Kennedy “Keşke haber yayınlansaydı. Belki biraz başımız ağrırdı ama bu hatayı da yapmazdık” demişti.
Gerçeği öğrenmek
Gazetecinin temel görevi, halkın gerçeği tüm ayrıntılarıyla öğrenmesini sağlamak, bunun için örgütlenmek ve çalışmaktır. Bir konunun ulusal çıkarı ilgilendirip ilgilendirmediği o haberi yapma kararındaki tek kriter olamaz. Ulusal çıkarları korumak devletin görevidir. Yasalar, düzenlemeler bunun için vardır. Gazeteci işini yaparken yalnızca “haber”i düşünür, “ulusal çıkara aykırlık” konusu devletin konusudur. Eğer bir aykırılık varsa devletin ilgili birimleri “hukuk çerçevesinde” harekete geçer.
Bostancı olayı
Bu tartışmaların alevlenmesine Bostancı’daki bir terör eylemi neden oldu. Polisin arama yapmak için kapısını çaldığı bir evden ateşle karşılık verince ortalık cehenneme döndü. Medya olayı haber aldı ve Bostancı’ya koştu. Ne yapacaktı başka?
Tabii ki canlı yayın
Televizyonlar hemen canlı yayına geçti. Polis bu sırada güvenlik şeritleri çekmiş, içeri kimseyi sokmuyordu. Tüm gazeteciler de bu güvenlik şeridine uydu, bir tek kameraman bile polisin işini zorlaştıracak biçimde davranmadı, şeridi aşmaya çalışmadı, ki görevi gereği bunu da yapması eleştirilemez, sadece engellenir.
Niye kimse uyanmadı?
Operasyon neredeyse 5 saat sürdü. Bu süre içinde televizyonlar sürekli canlı yayındaydı. “Medya içerideki teröriste de dışarıda olup bitenleri gösterdi” diyenlere “O sırada emniyet yetkilileri neredeydi, bu hiç akıllarına gelmedi mi?” diye niye sormuyorlar. Neden bu konuda medya sorumlu tutuluyor da bir operasyonun nasıl yapılması gerektiğini bilmesi gereken uzmanlara toz kondurulmuyor?
Batıdan örnekler
Sürekli söylenen bir yalan vardı: Neymiş efendim, Batı medyası ülke çıkarları aleyhine olan konuları ekrana taşımazmış. 11 Eylül olayından sonra tek bir kanlı görüntü çıkmadı ekranlara. Yalanın büyüğüne bakın. Amerikan medyası “çok sorumlu olduğu” için mi bu görüntüleri yayınlamadı yoksa “sansür” geldiği için mi? Tabii ki sansür geldiği için. Amerikan yönetimi zaten iki dev binanın yıkılışı karşısında acz içinde kalmıştı, bu nedenle ölü ve yaralı görüntülerinin yayınlanmamasını istedi. Medya da buna uydu.
RTÜK’ün işgüzar tavrı
Bostancı olayı nedeniyle kimileri RTÜK’ü alkışlayarak “Yayın yasağı koması doğru oldu” diyorlar. Yanılıyorlar. RTÜK, İçişleri Bakanlığı’nın panikleyerek isteği üzerine, bu yasağın yapılan beceriksizliği polis adına örtbas etmeye yarayacağını hesaba katmadan, derhal canlı yayınlara yasak getirdi. Buna hiç hakkı yoktu ve zaten bu anlamsız yasak bazı kanallar tarafından “tabiat görüntüleri” ile alaya alındıktan sonra delindi.
Bu yazının sonu
Medya tüm toplumun gözü önünde. Bu nedenle ilgili ilgisiz herkes kendisini medyayı eleştirmekte haklı görüyor. Elbette medyanın eleştirilecek pek çok yönü olabilir. Ama işini doğru düzgün yapan, gerektiğinde canını tehlikeye atan, gerçeğin ortaya çıkması için çırpınan gazetecileri bir de “ulusal çıkar” gibi subjektif bir kavramla yerin dibine batırmaya kimsenin hakkı olamaz.
SABAH’ta yazan kişi
SABAH Gazetesi’nin çok “eksantrik” bir yazarı var. Herkesin yazdığını okuduktan sonra herkesin yazdığının aksini savunarak “farklı gazeteci” olduğunu kanıtlamaya çalışır.
Hep merak ederim bu “eksantrik” yazar bazı olayları acaba hepimizle birlikte anında yorumlasa nasıl olur? Bilemiyorum, görmek isterim.
Bu yazar her şeyi kendisinin bildiğini düşünerek hiçbir eleştiri de kabul etmez. Eğer biri yanlışlıkla eleştirirse de onu “Meşhur olmak için benimle polemiğe giriyor” diye aşağılamaya kalkar.
SABAH’ın bu yazarı sanıyorum şimdi de beni “meşhur” etmek için kolları sıvamış. Birkaç defadır bana da hakaret etmeye ve herhalde cevap vermemi sağlamaya çalışıyor.
Bostancı olayı nedeniyle yazdığım yazı için bana yönelik herkese yaptığı gibi “dostum” diye başlayan ama “hayvan” diye biten bir yazı kaleme almış.
Yaşım kadar meslek hayatı olan bu eksantrik kişiye mesleğime saygımdan ötürü elbette cevap vermem. Ama yazısının son cümlesi için “kem söz sahibine aittir” dememi de herhalde mazur görürsünüz.

