Kurtuluş Savaşı öncesi gibi

24 Mayıs 2009

Sevgili okurlar; Türkiye’de gündemi izlemek gerçekten çok zorlu hale geldi. Aynı anda o kadar ayrı konuda gündem açılıyor ki, yetişmek de dikkat etmek de gerçeken önemli bir efor istiyor. Geçen haftayı tabii ki büyük üzüntüyle geçirdik. Türkiye’ye faydalı işlerin çoğuna imza atmış muhteşem bir kadını ebediyete uğurladık.Maskeler düştüTürkan Saylan’ı yetiştirdiği çocuklar ve Türkiye’yi sevenler yüreklerine gömerken, Türkiye’yi çağ dışı dönemlere döndürmek isteyenlerin de maskesi düştü. Vefat eden birinin arkasından bile alçakça, şerefsizce konuşan ve yazanlar gerçek yüzlerini de gösterdiler. Ama bu aynı zamanda bazı çevrelerin halkın yükselen duygularından ne kadar endişelendiklerinin de göstergesiydi.Başbuğ’un sorusuGeçen hafta gözden kaçtığını hissettiğim bir konuya değinmek istiyorum. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ komutanlara bir konferans veren Prof. Justin McCarthy’e alışılmışın dışına çıkarak bir soru sordu. Başbuğ, “Batı basınının Türkiye’ye bakışını İstiklal Savaşı öncesine mi sonrasına mı benzetiyorsunuz?” dedi. Cevap önemli değilMcCarthy’nin cevabı değil soru önemli burada. Çünkü sorudan anlaşılıyor ki Genelkurmay Başkanı, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu Kurtuluş Savaşı öncesine benzetiyor. Tanımlama belki “dış basınla” ilgili ama aynı dönemde yerli basın da vardı ve nasıl davrandığını hepimiz biliyoruz.Cumhurbaşkanı’na davaGeçen haftanın flaş gelişmelerinden biri de Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili aldığı karardı. Mahkeme, Gül’ün milletvekilliğinin bittiğini, bu nedenle dokunulmazlığının olup olmadığının da anlaşılması gerektiğini belirtti. Konu AKP çevrelerinde derin bir paniğe neden oldu.Yargılanır mı?Tabii temel soru Gül’ün bu kararla yargılanıp yargılanmayacağı. Bence bunun fazla önemi yok. Önemli olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başında mahkeme tarafından “şüpheli” görülen bir ismin oturmasıdır. Mahkeme böyle bir karar alabilirdi, alamazdı türü tartışmalar sadece yapanları tatmin eder, ama hukuk kendi yolunda yürür.Erdoğan da kızdıGül’le ilgili karara Başbakan Erdoğan doğal olarak çok kızdı. Ama bu tavra artık Türkiye alıştı. AKP ve yandaşları hukuk kurallarını sadece kendilerine yaradığı sürece savunuyorlar. Eğer bir hukukî karar AKP’nin aleyhineyse hemen karşı çıkılıyor ve üstelik hukuk da yerden yere vuruluyor.Tıpkı demokrasi gibiAKP ve yandaşlarının bu tutumu sadece hukuk konusunda geçerli değil. Demokrasi de böyle kullanılıyor. Eğer AKP’yi destekliyor ve boyun eğiyorsanız demokratlıkta üstünüze yok. Ama eğer ki biraz eleştirir, biraz soru sorarsanız, özellikle kendilerine “liberal süsü” veren “faşistlerin” saldırısına uğruyorsunuz.Bir başka açıdanKonuya biraz da gülümseyerek noktayı koyalım. Diyelim ki hukuk AKP’nin dilediğinin aksine işledi ve Cumhurbaşkanı mahkemeye gitmek zorunda kaldı. Ama burada bir sorun var. Kural gereği cumhurbaşkanı bir yere giderse gittiği yere önce forsu çekilir. Demek ki mahkeme kapısına fors çekilecek.Hâkim ne yapacak?İkincisi; yine kural gereği eğer cumhurbaşkanı bir yere girerse herkes ayağa kalkmak zorunda. Bu durumda Abdullah Gül mahkeme salonuna girdiğinde hâkim ve savcının da ayağa kalkması gerek. Bu da hukukun ayaklar altına alınması demektir. O halde, Cumhurbaşkanı eğer yargı önüne gitmek zorunda kalırsa aynı zamanda istifa da edecektir.Sanatçıların yürüyüşüSevgili okurlar, geçen haftanın bence en önemli eylemlerinden biri sanatçıların Taksim’de yaptıkları yürüyüştü. 500’ün üzerinde sanatçı Atatürk Anıtı’na çelenk koyarak iktidarın uygulamalarından duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Sakın 500 kişi deyip geçmeyin, bir ülke ve sanatçılar “Yeter artık” diyerek sokağa dökülüyorsa, o ülkenin iktidarı için tehlike çanları fena halde çalmayı başlamış demektir.Yine Kürt açılımıHerhalde hiç değişmeyecek gündem maddelerinden biri de Kürt açılımı. Cumhurbaşkanı Gül “sihirli” bir formül bulduğunu söyleyerek “Çözüme hiç bu kadar yakın olmamıştık” dedi. Ama her nedense “çözümün” ne anlama geldiğini söylemeyi unutuyor. Nitekim “Çok yakınız” dedikten sonra çözümle ilgili bir açıklamada bulunmadı.Kim ne istiyor?Geçen haftaki bir yazımda da sormuştum. Ama bıkmadan ve ısrarla tekrarlamak istiyorum: Herkes Kürt açılımından ve çözümden söz ediyor. Peki; samimi olarak soruyorum, kim ne istiyor? Neden hiç kimse ne istediğini ve ne yapacağını açık açık konuşmuyor? Oysa herkes yüzündeki maskeyi indirse daha kolay anlaşacağız. Ama belli ki maksat çözüm üretmek değil Türkiye aleyhine sorunlar üretmek.Kürtler de açıklasınSamimi biçimde cevap bekliyorum; Kürtler ne istiyor? Lütfen maddeler halinde yazabilirler mi? Televizyonlara çıkıp, geçmişe gidip, nasıl ezildiklerini, işkence gördüklerini, jandarma postalı altında ezildiklerini, dillerini konuşamadıklarını falan değil ama. O günler geçti. Şimdiki somut talepler nedir?Bilen var mı hiç?Bırakalım kendilerine süper entelektüel süsü vererek her gece Kürt sorunu diye ekranlarda tartışanları bir kenara. Normal vatandaşlar olarak sormak istiyorum. Tüm okurlara sormak istiyorum: Kürtler ne istiyor, aranızda bilen var mı? Yorum yapmadan, siyasi tahlillerde bulunmadan “Şunlar isteniyor” diyebilecek bir kişi var mı?Devlet de aynı oyundaKürtler ne istediklerini söylemiyor da devlet tarafı söylüyor mu? Hayır. Aynı oyun orada da oynanıyor. İşte koca Cumhurbaşkanı “Çok yaklaştık” diyor da “neye çok yaklaştığımız” söyleyemiyor. Oysa Cumhurbaşkanı’nın korkacak bir şeyi yok, çıksın “çözümün ne anlama geldiğini” anlatsın. Herkes rahat bir nefes alsın.Çözülmek istenmiyorAma sevgili okurlar; benim anladığım kadarıyla aslında kimse bir şeyi çözmek falan istemiyor ki. Mevcut durum herkesin işine geliyor. Kürtler adına siyaset yapanlar mağduru oynuyor, asker sürekli silah ve mühimmat deniyor, uzman asker yetiştiriyor, PKK dağ kadrolarını diri tutabiliyor, devlet memurları çift kat maaş alıyor, bölge halkına inanılmaz yardımlar gidiyor, liberaller sözde demokrat olduklarını kanıtlamak adına sürekli konuşuyor.Çözümü ben söyleyeyimBütün bunların ışığında “çözüm” diye ortaya çıkanların söylemedikleri şudur: Asker bölgeden çekilsin, PKK’lı teröristlere af çıkarılsın, İmralı’daki de bundan yararlanıp serbest bırakılsın, siyasete girsin. Batı çok isterse ayrı bir Kürt devleti kurulsun, aksi halde bir Kürt özerk bölgesi oluşturulsun.Siyasette hareketlenmelerSeçime normal olarak iki yıl var. Ama siyasette hareketlenmeler başladı bile. Herkes güya dalgasını geçmeye çalışırken Cindoruk’un DP’nin başına geçmesinin ciddiye alınması gerektiğini yazmıştım. Şimdi memnuniyetle görüyorum ki pek çok kişi bu hareketlenmenin merkez sağa yeni bir açılım getirebileceğine inanmaya başlamış.Yeni partiler yoldaBu arada siyasi hayata hazırlanan yeni partilerin hazırlıklarının da ilerlediğini duyuyoruz. AKP’den ayrılan Abdüllatif Şener, Tayyip Erdoğan’ı taklit ederek ama “Ben ondan da daha fazla değiştim” diyerek partisini bugün açıklayacakmış. Şener’le Erdoğan arasında bir fark olabilir mi bilmiyorum. Mustafa Sarıgül’ün de parti kurma hazırlıkları olduğu çok konuşuluyor bu aralarda.Bana biraz izin lütfenBu hafta içinde kısa bir Amerika seyahatim var. Ben de fırsattan istifade çok kısa bir süre için izninizi rica ediyorum. Yıllık izin değil elbette ama sonuçta tabii ki ona sayılacak artık, ben çalışmış olsam da. Haftaya salı günü yine birlikte olacağız. Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Cihan Demirci’den laforizmalar

23 Mayıs 2009

Cihan Demirci yine sizler için “laforizmalarından” göndermiş. Hepsi güncel, hepsi taze taze. Birlikte okuyalım:* Başbakan “Kriz teğet geçti ama bazı sürtünmeler olabilir” dedi... İki taşı birbirine sürten insanoğlu ateşi buldu, iki vatandaş bir araya gelmesin, sadece cebi değil kıçı da ateş gibi yanabilir!..* Sata sata ülkede şirket bırakmayan AKP iktidarı son olarak “umudumuzu” yani Milli Piyango’yu da satışa çıkardı ama şimdilik satamadı... Elde kalan son “umudumuz” da satıldı satılıyor ey vatandaş, haberin olsun!..* Ağa düzeni adlı Güneydoğu Lokantasının kapısında şöyle yazar: “Aile içi töre şiddeti salonumuz vardır!..” * Gelişmiş ülkelerde insanlar dünyaya “canlı” olarak gelir. Bizim gibi cehaletini yenememiş, kan davalı toplumlarda ise dünyaya “kanlı” olarak gelinir... * Töre düzeninde kadın, erkeğin namusu filan değil resmen namlusudur! * Başını her kanlı vahşetten sonra kuma sokan aşiret düzeni kadının üzerine kuma getirir... Aşiret düzeninde esir yaşayan zavallı kadınların sonu belli: Kuma-terapi! * Şüpheli ölümlerde hemen DNA testi isteniyor. Şüpheli intiharlarda da artık KKB testi uygulanmalı. KKB testi nedir derseniz hemen açalım: Kredi Kartı Borcu!..* Maçlarda artık polisin yerine futbol takımlarının özel güvenliği görev yapacakmış... Korucuları deneseler ya... Olay çıkartmak için hazır bekleyen futbol seyircisinin kalitesine pek yakışır!.. * Rabbim “Akla ziyan bir ülkesin” demiş bir kere... Telefonlarımız o kadar dinlenir de, iş karşılıklı konuşmaya gelince kimse kimseyi dinlemez bu ülkede!..* Sperm bankasından aldığı spermle hamile kaldı... Gün geldi işleri bozuldu, banka hesaplarına el kondu tabii banka hesabı olarak görülen çocuğuna da!..* “Deniz Feneri davası”nın tercümesi hâlâ sürüyor ama bu tercüme Türkçe’den dünyada sadece birkaç kişinin bildiği diller olan; Hotangutanca’ya, Hanskritçe’ye ve Aşağı Tapua Yeni Gine’ceye çevriliyor... Dava dosyasının dünya üzerinde hiç bilinmeyen bir dile tercümesi için de acilen bu hiç bilinmeyen dili bilen bir tercüman aranıyor!..* Kentlerin “Gürültü Haritası” çıkarılacakmış... Bu haritanın gürültüye getirileceği şimdiden belli!..* Şu karşıda bir kuru dal, dala konmuş 40 milletvekili kartal, yolsuzluk artar, hırsızlık artar, ne zaman ki dokunulmazlık kalkar, o vakit o kurumuş dal onları nah tartar!..***** EN YENİ MİZAH DERGİSİMizah dergilerimize bir yenisi daha katılmış. Delidolu adlı dergi bir avuç idealist sanatçının katkılarıyla ve tabii binbir zorlukla yayınlanıyor. Sevgili dostumuz Cihan Demirci de bu dergiye katkıda bulunuyor. Mizahı sevenlere duyurmak istedim.*****OLMAYAN PARA İLE ÖDENEN BORÇLAR Ekonomi ve para çok ilginç kavramlar. Eğer sadece maaşa bağlıysanız, ultra paralar kazanma şansınız da pek yoksa ekonominin nasıl işlediği konusunda kafanız karışabilir.Parayı kısıtlı görenler için önemli olan nakittir. Elde avuçta tutulan paradır önemli olan. Ama büyük işler yapanlar, çok kazananlar çoğu kez nakit parayı görmezler bile. Hep yapılan espridir: “Falanca zenginin canı simit istemiş ama cebinde parası olmadığı için alamamış.” Parası olmayanlar bu espriye pek gülerler. Neyse, bu hafta aslında birçok kişinin bildiği bir hikâyeyi anlatmak istiyorum. İktisat fakültelerinde ilk ders olarak okutulan bu hikâye bilmeyenlere çok ilginç gelecektir:Orta halli bir Amerikan kasabasında otelin önünde duran lüks otomobilden takım elbiseli, güneş gözlüklü, elinde bond çanta taşıyan bir adam inmiş. Otele girmiş ve “Bir süre kalacağım, ama önce odaları görmem lazım” demiş. Otel sahibi odalardan birinin anahtarını vermiş. Adam bankonun üzerine 100 dolar bırakmış ve “Beğenirsem paramı buradan alırsın, beğenmezsem paramı geri alırım” demiş ve yukarı çıkmış.Otelci kasabada başka otel olmadığını bildiğinden “Adam çaresiz burada kalacak” diye düşünmüş ve 100 doları kaptığı gibi hemen yan taraftaki kasaba koşmuş. “Bu” demiş, “Aldığım etlerin parası.” Kasap alacağını tahsil edince hemen yan taraftaki manava gitmiş ve “Al sana 100 dolar borcumu getirdim” demiş. Manav çok sevinerek parayı almış ve 100 dolar borcunu ödemek üzere eletrikçiye gitmiş. Eletrikçi 100 doları alınca mallarını taşıyan kamyoncunun borcunu kapatmış. Kamyoncu da veresiye iş tuttuğu fahişenin parasını ödemiş hemen. Fahişe ise doğru otele koşmuş ve dinlenmek için birkaç gece kaldığı otele olan 100 dolar borcunu kapatmış.Otelci 100 dolarını aldığı sırada takım elbiseli adam yukarıdan aşağı inmiş ve “Yok” demiş, “Burada kalamam. 100 kilometre ötedeki şehre kadar gideceğim mecburen” ve otelcinin elindeki 100 dolarını alarak çıkıp gitmiş.Sonuç: Kasabaya hiç para girmedi. Ama sadece emanet bırakılan 100 dolarla neredeyse kasabalılar birbirlerine olan tüm borçlarını siliverdiler. Çözün şimdi denklemi.Demek ki neymiş; ekonomi ve paraya pek akıl sır ermezmiş. ***** YILDIRIM TUNA’DAN FIKRALARYıldırım Tuna uzun bir tatile çıktı. Güney Amerika’da bir yerde. Ama fıkra göndermeyi asla ihmal etmiyor. Gerçi bulunduğu yerden göndermek biraz sıkıntı yaratıyormuş ama nasılsa yine hallediyor işte:Ne çaldın?Hâkim sanık kadına ne çaldığını sormuş. “Ayva efendim” demiş kadın hayli üzgün bir şekilde. Hâkim “Pakette kaç tane vardı?” deyince “Sadece 6 tane efendim” demiş kadın. “Tamam o zaman” diyerek kararı açıklamış hâkim: “6 ay hapis!” Tam o sırada “Bir dakika hâkim bey” diye atılmış kadının kocası, “Çantasında bir tane de bezelye konservesi vardı efendim. Adalet açısından yani. Atlamayalım da...” Ortak noktaKadın arkadaşına kocasını çekiştiriyormuş... “Yahu anlattıkların inanılmaz” demiş arkadaşı, “Aranızda ortak hiçbir şeyiniz yok mu?” Diğeri cevaplamış: “Olmaz mı var. İkimiz de aynı gün evlendik!” Büyük ayaklarİki kız kardeş eve ağlayarak gelince “Ne oldu?” diye telaş içinde sormuş anneleri. “Benimle okulda ayaklarım büyük diye alay ediyorlar anne” demiş büyük olan. Anne “Saçmalıyorlar. Ayakların büyük falan değil” demiş ve dönmüş küçük kızına, “Sen niye ağlıyorsun peki?” diye sormuş. “Arkadaşlar karda kayalım dediler ama benim kayağım yok” demiş küçük kız hıçkırarak. Anne öfkeyle “Tamam tamam susun delirtmeyin beni.. Sen, git al ablanın ayakkabılarını katıl arkadaşlarına.” Yine sarışınlarVantrolog kasaba kasaba dolaşıp şovunu sergiliyormuş. Barlardan birinde her programında yaptığı gibi sarışın fıkraları anlatmaya başlamış. 4’üncü sırada oturan iri bir sarışın kız birkaç fıkradan sonra ayağa fırlamış, “Kes artık pislik herif” demiş, “Yeteri kadar sarışınlarla dalga geçtin... Nasıl bir düşmanlık, nasıl bir öç alma psikolojisi seni anlamak mümkün değil.. Komiklik yapacağım diye sarışınlar bu kadar aşağılanır mı?” Vantrolog “Afedersiniz” der demez “Sen karışma!” diye bağırmış sarışın, “Ben senin dizinde oturan o aşağılıkla konuşuyorum!”

Devamını Oku

Amaç halkı kendinden nefret ettirmek

22 Mayıs 2009

Atatürk’ü, Cumhuriyet ve ilkelerini, çağdaşlığı, hukuk devleti ve demokrasiyi yok etmek için uzun süredir savaş verenler, 19 Mayıs’ı bahane ederek kin ve nefretlerini daha da artırdılar.AKP yandaşı medyadaki kalemşorlar Atatürk’ün Samsun’a 19 Mayıs’ta çıkmadığından bugünün bayram ilan edilmesinin saçmalığına, Atatürk’ün Anadolu’ya aslında İngiliz ajanı olarak çıktığından 19 Mayıs’ların şehvet içinde kutlandığına kadar neler yazmadılar.Peki nedir buradaki sinsi amaç?Geçenlerde sevgili dostum Profesör Kerem Doksat’la birlikteydik. Psikiyatrlığın yanı sıra, bu tıp alanından yola çıkarak ülke sorunlarına da çözümler arayan Doksat, “Bütün amaç halkı kendinden nefret ettirmek” dedi.Doksat’a göre bir ülke halkının duygularını bozmak, aklını karıştırmak için yapılacak işlerin başında “demokrasi ve özgürlükler adına, kendisiyle yüzleşmesi gerektiği” fikrini aşılamak.Buradan yola çıkan Doksat “Örneğin, Ermenileri kestiğimizi, Kürtlere zulmettiğimizi, tarihimizin aslında başarılarla değil barbarlıklarla dolu olduğunu söylersiniz. Bunu da bilimsel bir kılıfa sokup güya tartışıyormuş gibi yaparsınız” dedi.Doksat şunu söyedi: “Bir bakıyorsunuz tüm televizyonlar ve gazeteler aynı anda Ermenilere soykırım uyguladığımızı anlatmaya başlıyor. Batı bunun üzerine harekete geçip ‘Tarihinizle yüzleşin, gerekirse özür dileyin’ diyor. Birileri çıkıp özür diliyor. Ardından Kürtlerin ezildiği söyleniyor. Çözüm açılımlarından söz ediliyor. Ne olup bittiğini anlamayan toplum bu konuda ikiye bölünüyor. Söylenen sözlerin belli bir mantık içinde olması ve söyleyenlerin tanınmışlığı kafaları iyice karıştırıyor. Bu psikolojik harbin en önemli kuralıdır.” Profesör Doksat artık sıranın Atatürk’e geldiğini ve sistemli biçimde Atatürk’ün yıpratılmak istendiğini belirterek, şöyle dedi: “Atatürk’ün annesinden, hastalığına, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmasından, yaptığı devrimlere kadar her şey aşağılanmak ve aslında Türkiye’yi geriye götüren unsurlar olarak gösterilmek isteniyor. Türk halkı bütün bu konularda uyanık olmalıdır. Çünkü bu sinsi oyunların amacı halkı kendinden nefret ettirmek, ardından da belki işi toprak verdirmeye ve Türkiye’yi küçültmeye kadar gitmektir.”*** Hiç bilmediğim bir dünya Önce babasını tanıdım. İsviçre’de yaşıyor. Türkiye ile bağlarını hiç koparmamış, internet üzerinden her şeyi izliyor, okuyor. Adı Ziya Kara. Türkiye’ye geldiğinde bana da uğramıştı, biraz sohbet ettik, müthiş doluydu.Sohbet sırasında oğlundan söz etti. Dünya müzik piyasalarında önemli bir yeri olduğunu anlattı. Ben de bir gün tanışmak istediğimi söyledim.Geçen hafta gazeteye geldi. Onun adı Gökay Kara. Ama uluslararası müzik piyasasında “Kara El Turco” olarak tanınıyormuş.Hiç anlamadığım ve bilmediğim bir müzik türlerinin önemli bir temsilcisi. Reggie, Rap ve Hiphop müziği yapıyor. Şimdi “Sen de amma cahilmişsin, isimleri bile doğru dürüst yazamıyorsun” diyenler olabilir. Haklılar, ama gerçekten hiç bilmiyorum.Meğer müthiş bir dünyaymış. Bu tür müziğin merkezi Latin Amerika. Özellikle Porto Rico. Gökay “Neredeyse ülke nüfusunun tamamı sanatçı, herkes bu müziği yapıyor” dedi.Gökay Kara’nın 4 albümü çıkmış bugüne kadar. Ama onun asıl ünü Amerika ve Latin Amerika’daymış. Söylediğine göre bir Amerikan albümünde Hiphop türü şarkısı olan tek Türkmüş.En yakın arkadaşları 50 Cent, Eminem, Rihanna, Beyonce, Jennifer Lopez.Bana albümlerini de bıraktı. Dinledim. Çok enteresan bir tarz. Benim gibi bilmeyenler için söyleyeyim, şu hiphop dedikleri müzik Vodafone reklamlarında kullanılıyor, “Fark var” diyor ya. İşte o şarkı Ceza adlı bir sanatçının. Ceza da Türkiye’de en tanınan isimmiş.İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor. Yani kimse geç kalmış sayılmaz. *** ‘O yemeklerin adını da tadını da bilmiyoruz’ Neredeyse tüm çok izlenen TV kanallarının gözde programlarının başında “yemek kavgası” programları geliyor. Hepsinin ismini bilmediğim için ben kısaca “yemek kavgası” diyorum, çünkü maşallah TV yöneticilerimiz bir yemek programını bile izlettirmek için özellikle kavga çıkarttırıyorlar.Hani klişeleşmiş “millet kavgadan, gerginlikten hoşlanmıyor” lafımız var ya, milletin kavgadan hoşlanıp hoşlanmadığını bu programların reytingine bakarak anlayın artık. Bu ayrı bir mesele.Gelelim konumuza. Dünyanın en büyük çocuklara yardım kuruluşu olan UNICEF’in Türkiye merkezine Van’daki çocuklardan bir mektup gelmiş.Çocuklar mektuplarında “Televizyonların hepsinde yemek programları var. Biz de mecburen izliyoruz. Ama inanın ki ne bu yemekleri tanıyoruz ne de tadını biliyoruz. Ayrıca biz et de yiyemiyoruz. Ekran başında yutkunarak o güzel yemeklere bakıyoruz. Masa başındakilerin yemekleri beğenmemesini de hiç anlamıyoruz. Biz burada bir lokma ekmek bulamazken oradaki ağabeyler ablalar tabakları geri gönderiyorlar. Hiç anlamıyoruz.” Evet; kavgalı yemek programları çok izleniyor da böyle bir etkisi de var. *** Melek AblaYıllar önce tanımıştım Melek Abla’yı. Bakırköy’ün iyilik meleği olarak anılıyordu. Yardımına koşmadığı, sorununa ortak olmadığı, bir küçücük iyilik için çırpınmadığı kimse yoktu.Şimdi öğrendim ki yakalandığı kanseri yenmeyi başarmış ama ne yazık ki bu kez eşi kansere yakalanmış. İyilik meleği Melek Abla, kendi direnciyle kanseri yenmiş ama eşi için ne yapacağını bilemiyor.Ama sorun sadece bununla sınırlı değil. Çünkü Melek Abla eşinin ihtiyacı olan bazı ilaçları bulamamaktan ve bulduklarının çok pahalı olmasından yakınıyor. “Sosyal güvenlik sistemi var diyorlar ama bizim ödememiz gereken miktar o kadar yüksek ki, varımı yoğumu harcadım yine yetmiyor” diyor.Karaciğerdeki büyüme nedeniyle bacakların şişmesini kontrol altına alan Human Albümin ilacı yokmuş piyasada örneğin. Olanların da karaborsa olduğunu söylüyor Melek Abla. Bunun da ötesinde devlet hastanelerinde ilaç üzerinden çok büyük oyunlar döndüğünü anlatıyor.Melek Abla bir cengâver gibidir. Söylediklerine inanmamak mümkün değil. Sadece Sağlık Bakanlığı’na çağrı yapmak istiyorum, “doktorlar olmayan ilaçları yazıyorlar mı, hastaneler iyi denetleniyor mu?”

Devamını Oku

Kurtlar Vadisi hangi gözle izleniyor?

20 Mayıs 2009

Televizyonların en çarpıcı, en çok izlenen, en tartışılan dizilerinin başında Kurtlar Vadisi geliyor. Elbette çok uzun soluklu pek çok TV dizisi var ama aralıklarla neredeyse 7 yıldır süren Kurtlar Vadisi’nin ulaştığı “izlenme” başarısına hiçbiri ulaşamadı.İki Kurtlar Vadisi Aslına bakarsanız diziyi ikiye ayırmak gerek. Biri bildiğimiz “Kurtlar Vadisi” dizisi. Yanılmıyorsam 96 bölümde bitmişti. Sonra uzun metrajlı bir sinema filmi yapıldı. “Aşırı” bir Amerikan düşmanlığı içeren bu filmin gösterimine Amerika’nın bazı yerlerinde izin bile verilmedi. Sonra dizi “Kurtlar Vadisi-Terör” adıyla yeniden başlatıldı.Anında engellemeAncak Kurtlar Vadisi-Terör hem aşırı Amerikan aleyhtarlığı hem de PKK terörüne destek verebileceği savıyla engellendi. RTÜK dizinin yayınlanmamasını istedi. Diziyi yayınlayan kanal endişeye kapıldı ve dizi yayından kaldırıldı. Bir süre sonra ise aynı dizi yine aynı karakterlerle “Kurtlar Vadisi-Pusu” adıyla yeniden gösterime girdi.İlk dizi neydi?İzlenme rekorları kıran dizinin ilk 96 bölümünde “Susurluk çetesi” olarak adlandırılan oluşuma büyük övgü düzülüyordu. Dizinin kahramanları, adını herkesin bildiği Abdullah Çatlı, Alaattin Çakıcı, kimi ülkücü tetikçiler, medya, banka ve holding sahiplerini canlandırıyordu. Türkiye’deki mafya düzeni anlatılıyordu aslında ama izlediklerimizin neredeyse tamamı gerçekti.‘Atladığımız bir şey var mı?’Bu dizinin yarısına yakınını hiç izlememiştim. Fakat bir gün dönemin üst düzey bir emniyet görevlisi ile sohbet ediyordum, “Bana müsade, Kurtlar Vadisi’ni seyretmeye gideceğim” deyip, kalktı. Bunun üzerine “Hayrola siz de mi dizikolik oldunuz?” diye sorduğumda “Atladığımız bir şey var mı diye bakıyorum” dedi. Ben de meraklanıp izlemeye başladım. O andan itibaren gördüm ki dizideki her şey neredeyse yaşadıklarımızla bire bir aynı.Temel felsefeSusurluk çetesine övgü niteliğindeki ilk bölümün temel özelliği şuydu: Ortada Türkiye’nin kanını emen bir mafya var. Bir de devlet tarafından mafyaya sızdırılmış bir ajan. Bu ajanın görevi tipik mafya yöntemlerini kullanarak mafyayı alt etmesi ve Türkiye’yi kurtarması. Sonunda bu ajan mafyayı temizledi.Ya ikinci bölümKurtlar Vadisi-Pusu olarak çekilen ikinci bölüm ise tamamen farklı. İlk bölümde Susurluk çetesini temsil eden isimler, bu kez “darbecilere karşı” eylem içinde ama gariptir ki birinci bölümde övülen kim varsa bu kez yerin dibine batırılıyor. Karakterler tamamen karıştı. Dizi adeta Ergenekon savcılarının ön hazırlık çalışması haline geldi. Çünkü dizide ne oluyorsa bir süre sonra bu gerçekleşiyor.Kafaları karıştırıyorKurtlar Vadisi-Pusu’nun iki önemli karakteri var. İkisi de devlet adına çalışıyor. İkisi de mafya yöntemleri kullanıyor. İkisi de her türlü kaçakçılığı yapıyor. İkisi de adam öldürmeyi hakkı biliyor. İkisi de memleketi kurtarmak istiyor. Ama senaryo bunlardan birini sempatik diğerini antipatik gösteriyor.Anlaşılmayan noktaİşte benim anlamadığım şu: Bu diziyi izleyenler herhalde ilk bölümleri de çok severek izleyenler. Peki aynı kişiler, karakterler değişmese de ikinci bölümdeki olayları nasıl değerlendiriyor? Sosyologların, psikiyatristlerin incelemesi gereken bu. Böyle bir bilimsel araştırma, sanıyorum, Türk halkının yeni dönem davranış biçimlerini çözmekte çok yararlı olacaktır.*****DENİZ OTOBÜSLERİNDE SADECE AKP’NİN KANALI VARŞovmen Mehmet Ali Erbil canlı yayında dile getirince çok kızmışlardı. Erbil bindiği deniz otobüsünde sadece Kanal 24’ün açık olduğunu, yolcuların gelecek AKP seçim otobüsünü beklediğini belirtmiş ve “kimse tepki göstermezse koyun gibi oyuruz” demişti.Geçenlerde Bursa’daydım. Uludağ Üniversitesi, Nilüfer Belediyesi ve Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin “Aydınlarla Yüzyüze” toplantısına katıldım. Diğer konuşmacı da Cumhuriyet’ten Mehmet Faraç’tı. Çok güzel birkaç saat geçirdik Bursa’da. Öncelikle uzun süredir görmediğim meslek büyüklerimden Saruhan Ayber geldiğimi duyunca beni buldu, yıllar sonra sıcak bir sohbet imkânı bulduk.Toplantıyı izleyenlerin ilgisi ve sordukları sorular da bizi hem sıkıştırdı hem de ufkumuzu açtı. Bu arada Bursa Gazeteciler Cemiyeti’ni de çok kıskandım. Müthiş bir hizmet binası yapmışlar, hem sürekli gelirleri var hem de özellikle eğitime önemli katkılarda bulunuyorlar. Bu bir günlük gezi için doğal olarak Deniz Otobüslerini kullandık. Gidişte de gelişte de gerçekten bütün salonlarda Kanal 24 açık. Sordum, hep böyle olduğunu söylediler.Kanal 24, AKP’nin yayın organı bir haber kanalı. Demek ki İDO bu tür bir hizmetle iktidara yararlı olmaya çalışıyor.Ancak bırakın keyfi bir uygulama olmasını hiçbir demokratik ve ahlaki ilkeye de sığmıyor bu TV izletme dayatması.Halka açık bir hizmet alanında eğer bir TV yayını da yapılacaksa bu devlet kanalı olur. TRT de AKP’nin yayın organı belki ama en azından nitelik olarak doğru bir seçimdir bu. Ama bana göre doğrusu ihale açmaktır. TV’ler de izlenmek için reklam yapıyor. Dersiniz ki “Deniz otobüslerimizde TV hizmeti vereceğiz, en yüksek parayı ödeyen kanalı sürekli açık tutarız.” ***** ASIL SORUN, KİM NEDEN DİNLENDİ? Yargıtay, Adalet Bakanlığı’nın telefon dinlemelerle ilgili yönetmeliğinin durdurulmasına karar verdi. Elbette bu kararın yansımaları çok ilginç sonuçları da beraberinde getirecektir.Ancak benim başından beri merak ettiğim ve ısrarla yazdığım konuya bir türlü açıklık gelmiyor. O da şu: Bakanlık açıklamasına göre 70 bin kişi dinlenmiş. Bunların hepsi için izin alınmış olması gerekiyor. Demek ki ilgili birimler 70 bin kişi hakkında çok ciddi şüpheleri içeren belgeleri hâkimlerin önüne koydular, hâkimler de bu belgeleri inceleyerek “dinleme” kararlarının altına imzalarını attılar.Bu kararlarla dinlenen pek çok kişi gözaltına alındı, tutuklandı, hakkında dava açıldı. Ama ne gariptir ki biz bilmediğimiz gibi bu nedenle sanık olan hiç kimse de “hangi nedenle şüpheli durumuna düşürüldüğünü ve hangi belgelere dayanarak izlenip dinlerdiklerini” bilmiyorlar.Bir hukuk devletinde böyle bir uygulamanın olması mümkün değildir. Ama Türkiye’de olduğu gibi bütün hızıyla da devam ediyor.İnsanların özel konuşmalarını “bilinmeyen” belgelere dayanarak dinlemek ve bu kayıtlardan “suç çıkarmaya” çalışmak en hafif deyimiyle hukuku katletmektir.

Devamını Oku

Ergenekon mektupları

19 Mayıs 2009

Son 15 gün içinde 4 ayrı kişiden muktaplar aldım. Mektupların ortak yanı Ergenekon davası ile ilgili olmalarıydı. Mektupların üçü bu dava nedeniyle mağdur edilen, ağır haksızlığa uğrayanlardan, biri de bu haksızlıkların hesabını sormak isteyen milletvekilinden geliyordu. Bunları sizlerle de paylaşmak istedim.TUTUKLU REKTÖRLER: Halen Silivri’de tutuklu olan rektör Mustafa Yurtkuran ve Ferit Bernay el yazılarıyla yazıp imzaladıkları ortak mektupta onur ve haysiyetlerinin ayaklar altına alınmasından yakınıyorlar. Mektubun üzerindeki “Silivri 4 Nolu L tipi Kapalı Ceza ve İnfaz Kur. Müd. Mektup Okuma Komisyonu” damgası yüreğimi burktu. Türk eğitimine başarıyla hizmet etmiş rektörlerden gelen bir mektubun üzerindeki bu damga bile Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun bir ibret belgesi gibi.Rektörler diyorlar ki: “Biz şehirlerimizin A protokolünün içinde, güvenlik güçlerinin gözetiminde, 24 saat şeffaf yaşamak durumda olan kişileriz... Görevlerimizi şahsımıza yönelik hiçbir suçlama olmadan tamamladık... Şu anda neyle suçlandığımızı bile bilmiyoruz.” Yurtkuran ve Bernay görevleri boyunca yüksek düzeyde sivil ve askeri görevlileri tanıma şansı bulduklarını, davet edildikleri brifing, yemek, kokteylere katıldıklarını belirterek “Buralarda bulunmamız bile çarpıtılarak bir kuşku bulutu oluşturulmak isteniyor” diyorlar.Rektörler bulundukları konum nedeniyle gizli saklı hiçbir şeyleri olmadığının da bilindiğini kaydederek en azından tutuksuz yargılanma haklarının bile gasbedilmesinin yanlış olduğunu vurguluyorlar.İki tututlu rektör mektubun sonunda “Adaletin sonunda gerçekleşeceğine inanıyoruz ama bunun gecikmesinden kaygılıyız” diyorlar.ÜMİT ÖZDAĞ: Ergenekon konusunda “mağdur edilen” isimlerden Prof. Ümit Özdağ’dan da bir mektup geldi. Özdağ bir dönem MHP Genel Başkanlığı’na aday olmuştu. Ancak adaylığı parti içinde de çalkantılara yol açmış. Özdağ salona sokulmamıştı.İşte bu olayın Ergenekon iddianamesinde yer alması ve kendisinin Ergenekon sanıkları adına böyle bir girişimde bulunduğunun anlatılması Prof. Ümit Özdağ’ı çileden çıkarmış.Özdağ adının kasıtlı olarak Ergenekon davasına sokulduğunu belirterek ne amaçlandığı konusunda şu yorumu yapıyor: “...Türkiye Cumhuriyetimiz’in kuruluş esasları ortadan kaldırılırken, bir yandan da hegomik tek parti rejimine doğru sürükleniyor. Bence amaç etnikleştirilmiş, federalleştirilmiş bir Türkiye’nin Orta Doğu-Avrasya ekseninde Amerikan jeopolitiğinin ihtiyaçlarına daha rahat cevap verebilecek hale gelmesidir.” KEMAL ANADOL: CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol ise mektubuyla birlikte gönderdiği dosyada Ergenekon davası sürecinde medyaya yasa dışı olarak sızdırılan bilgileri sorguluyor. Anadol, hiç uyulmayan gizlilik ve yayın yasakları konusunda çok sayıda soru önergesi vermiş devletin ilgili birimlerine. Ancak şu ana kadar tatmin edici bir cevap alamamış.Anadol’un yazdığına göre devlet gizli olması gereken soruşturma tutanaklarının kimler tarafından basına sızdırıldığını bulamıyor ama “incelemeler” sürüyor.*****Gül’ün açıklaması mahkeme ifadesi gibiGündemimizde taptaze bir konu var. Cumhurbaşkanı Gül, kayıp trilyon davası nedeniyle sanık durumuna düşer mi düşemez mi? Anayasa’dan anlayan anlamayan herkes şimdi bu soruya cevap vermeye çalışıyor.AKP, Türkiye’yi “kendinden olan ve olmayan” olarak ikiye böldüğü için bu konuda kesin bir sonuca varmamız zor. Ama ne olursa olsun yargı kararı sonunda kesin olacaktır.Tabii tartışmanın en can alıcı noktası şu: Cumhurbaşkanı Anayasa’nın 105’inci maddesine göre vatan hainliği dışında bir suçla itham edilemiyor.Ancak merak ettiğim de şu: Bu madde Cumhurbaşkanı seçilen kişinin tüm yaşamını mı kapsar yoksa sadece görev süresi için mi geçerlidir?Eğer Cumhurbaşkanı seçilmeden önce bir suç işlediyse, 105’inci madde geçerli midir, değil midir?Bu konuda kesin bir fikir belirtmek istemiyorum, çünkü Anayasa konusunda uzman değilim, mantık da yürütmek istemiyorum.Buna karşın şunu söyleyebilirim: “İlk kez Çankaya’daki makamda şüpheli bir kişi oturuyor” durumuna düştü Türkiye. Bunun da tez elden çözülmesi gerek herhalde.Bunun dışında Cumhurbaşkanlığı Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararından sonra yaptığı açıklamada pek çok ayrıntıya yer vererek aslında bir tür mahkeme ifadesi vermiş oldu.Gül adına yapılan açıklamada uzun uzun olayın hukuki durumu anlatılıyor ve Cumhurbaşkanı Gül’ün, bu makamda oturmasa bile bir sorumluluğu olmadığı kanıtlanmaya çalışıyor.Bu çaba bende verilen karardan çok endişe edildiği ve Cumhurbaşkanı’nın ciddi biçimde telaşa kapıldığı izlenimini yarattı. Çünkü yargı kararı 105’inci maddeye göre uygulanır hale gelirse, Gül’ün seçilme şartları ortadan kalkmış olacak ki bu Cumhurbaşkanlığı’nın düşmesi demektir.Ayrıca Çankaya açıklamasında “Cumhurbaşkanlığı’nın şüpheli gibi gösterilmeye çalışılmasının da iyi niyetle bağdaşmadığı” belirtiliyor ki bu da çok dikkat çekici.Demek ki bazı makamların şüpheli hale düşürülmesi pek iyi bir şey değil. Ama o zaman Cumhurbaşkanı’na sormak gerek; bu ülkenin Genelkurmay Başkanı suçlu gibi gösterilmek istendiğinde ne yaptınız? Kuvvet komutanları tutuklanırken de ortada yoktunuz. Türkiye’nin en büyük üniversitelerinin rektörleri sabahın köründe gözaltına alındığında da sesiniz çıkmadı. Oysa bu makamlar da Cumhurbaşkanlığı’nın onuru kadar önemli makamlar.Ne yazık ki çifte standartlar ülkesi Türkiye’de ancak başınıza bir şey gelince tepki veriyorsunuz.*****Bayar: “Çalık yakın arkadaşım” DP’de genel başkanlık için yarışan Mehmet Ali Bayar, dünkü yazımda geçen “Çalık’ın önemli adamı” tanımı için arayarak “Ahmet Çalık çok yakın arkadaşım ama hiçbir maddi bağlantım yok, yanında çalışmıyorum” dedi. Bayar, bir kişiyle çok yakın arkadaş olmanın ille onunla bir maddi bağı olacağı anlamına gelmediğini söyleyip “Biz seninle de çok eski ve yakın arkadaşız” diye konuştu.*****Yeri hep kalbimizdeTürkan Hoca’nın umarsız bir hastalığa yakalandığını uzun süredir biliyorduk. Yakalandığı amansız hastalığı yıllar önce direnci ile yenmeyi başarmış ama sonunda artık takati yetmemişti.Türkiye’yi karanlıklar içine çekmek isteyen çevreler yargıya yaptıkları ihbarlar sonucu Türkiye’nin bu güzide insanını ömrünün son günlerinde taciz etmeye kalktı.Ama bu çirkin plan tutmadı, Türkan Hoca inancının ve sevgisinin verdiği güçle bu oyuna direnmeyi başardı, dimdik ayakta durdu, kitlelere örnek oldu.Aramızdan ayrılan, Türkan Saylan’ın bedenidir sadece. Aslolan onun fikirleri, yaptığı çalışmalar, gerçekleştirdiği projeler ve yarına bakış açısıdır ki işte onu öldürmek, yüreklerden söküp atmak mümkün değildir.Türkan Saylan artık milyonlarca kişinin kalbinde yaşayacaktır. Yetiştirdiği çocuklar Türkiye’nin geleceğinin de teminatıdır. Bunu kimse unutmasın.

Devamını Oku

‘500 bin kişiye iş’ aldatmacadır

18 Mayıs 2009

Krizin “teğet geçtiğini” ileri sürerek zamanında önlemlerini almayan, bu nedenle krizin daha şiddetli hissedilmesine neden olan iktidar, 500 bin kişiye iş verileceğini açıkladı.Peki kimler için bu iş? Kağıt üzerinde “herkes” dense de asıl hedef niteliksiz, eğitimsiz ve mesleksiz kişiler.İşi kabul edenlere günde 25 lira yevmiye verilecek. Ama sigorta yapılmayacak.İşte işin püf noktası da burada. İktidar 500 bin kişiye “güya” iş yaratmış görünecek. Peki işi kabul eden var mı? Pek yok.Nedeni basit; niteliksiz, eğitimsiz ve mesleksiz kişiler “iş bulma” telaşı içinde değil. Çünkü bu kesim zaten gerek devletin sosyal fonlarından gerekse AKP’li belediyelerin kaynak dağıtımından fazlasıyla yararlanıyor.Kadınlara çocuk parası veriliyor, işsizlik sigortasından erkekler nasipleniyor, akşam kapılarına erzak bırakılıyor, kömürlerini alıyorlar.Bu kesimin asıl sorunu sosyal güvence. “İşsiz” denilen adam aslında hayatından o kadar da şikâyetçi değil. Eğer devletin 30 gün çalışması halinde vereceği 750 lirayı alırsa büyük ihtimalle diğer yardımlar kesilecek. Ama bu adamın sıkıntısı hastalanan karısını, çocuklarını, annesini, babasını hastaneye götürememek. Yeşil Kart var ama o adam da biliyor ki eğer SSK’lı olursa çok daha rahat edecek. Bu nedenle de işi kabul etmiyor. Bugün işsizlikte dünya rekoru kırıyoruz. Ve işsizlik nedeniyle asıl kırılan kesim orta düzeydekiler. Çünkü işlerini kaybedenler onlar. Yeniden bir iş olanağı bulamayan onlar. Niteliksiz ve eğitimsiz kişilere verilen işleri yapamayacak olanlar da onlar.Çünkü bu insanların maaşlarından başka gelirleri yok. Belediyelerden yardım, hükümetten fon alamıyorlar. Kaçak evlerde oturamıyorlar, ya kira ödüyorlar ya da uzun vadeli ev sahibi olmak için krediler alıyorlar. Belli bir yaşam standardını tutturmak, ona göre giyinmek, yemek, gezmek zorundalar.İşsiz kaldıklarında yardımlarına ailelerinden başka koşacak kimseleri yok. Ekonomik kriz sürdükçe, büyüme hızı eksiye doğru gittikçe de yeniden iş bulma şansları neredeyse hiç yok.İktidar ise bu gerçeği görmeyip, toplumun en niteliksiz, eğitimi en düşük ve mesleksiz kesimlerini hedef alıp “güya” iş bulduğu balonuyla halkı kandırmaya çalışıyor.*****İŞSİZ KALANA MAAŞ AMA NE ZAMAN? Bir taraftan işsizlik en büyük sorun haline geliyor, öte taraftan işsiz kalanlara bir süre maddi destek sağlanıyor. Ama işsiz kalmış birine maddi destek sağlarken bile eziyet çektirmeden duramıyoruz galiba.İşte bir okurdan gelen mesajı birlikte okuyalım: “Can Bey; 2 Mart’ta kriz nedeniyle işten çıkarıldım. 8 Nisan’da Ümraniye’deki İşkur’a işsizlik maaşı için başvurdum. İşlemler yapıldı. Mayısın ilk haftasında tekrar gelmem söylendi. 4 Mayıs günü Ümraniye İşkur’a işsizlik maaşımı almak için gittim. Maaşı PTT’den almam için belge verdiler. Bu belge ile Ümraniye PTT’ye gittim. PTT memuru belgeye baktı. ‘İlk maaş ödemesi 31 Mayıs’ta’ dedi. Yani ayın sonu... Ben Mart başında işten çıkarılıyorum, İşkur bana 31 Mayıs’ta maaş veriyor. Peki ben bu arada ne yiyip ne yapacağım?” ***** AKP, CİNDORUK KORKUSUNDA HAKSIZ DEĞİL Tam tahmin ettiğim gibi oldu. Hüsamettin Cindoruk siyasi bir ikbal beklentisi ve hırsı içinde değil, artık büyük ihtiyaç haline gelen merkez sağı toparlamak adına DP’nin başına geçtiğini gösterdi. İlk etapta Genel İdare Kurulu listesine giren isimler yakında pek çok sürpriz ismin bu partiye çekileceğini gösteriyor.Cindoruk’un kazandığı listedeki bazı eski isimler merkez sağın dinamiklerini harekete geçirebilir. Şu anda “Merkez sağda yeni oluşum” demek belki mümkün olmayabilir ama bu hareketin gelişeceğine yönelik kuvvetli hislerim var.AKP’nin ve yandaş medyanın Cindoruk konusunda gösterdiği endişe de zaten bu hislerimi güçlendiriyor. Özellikle AKP’ye payanda olan bazı çevrelerin çıkar ilişkileri içnde olduğunu söyleyebiliriz ama bu onların akılsız ve mantıksız olduğunu göstermez. Bu kadar telaş içinde olmaları tehlikenin de işaretidir ki, demek ki önümüzdeki günlerde merkez sağdaki birleşmelere karşı çok aktif bir mücadele de başlayacaktır. Şimdilik “darbecilik” suçlamasıyla sürdürülen kampanya önümüzdeki günlerde çok daha çetin hale gelecektir. Buna “küçük olsun benim olsun” zihniyetiyle DP içinde garip bir mücadele bayrağı açanların da katkısı olabilir. Özellikle kongre öncesi dinci kanalları gezerek 367’den, Ergenekon’a, 28 Şubat’tan Anayasa değişikliklerine kadar pek çok konuda AKP ile bire bir örtüşen konuşmalar yapması pek hoş olmadı.Bu arada Tansu Çiller’in de dışarıdan hâlâ etkili olmaya çalışması merkez sağdaki birleşmeye darbe vurabilir. Çiller daha önce de yazdığım gibi Cindoruk’un 28 Şubat’taki tavrı nedeniyle haklı gibi görünebilir, ama bütün ısrarlara rağmen dışarıda kalıp “gölge başkanlık” yapmaya çalışmayı, gelinen bu noktadan sonra sadece zarar verir. Bu arada Çalık Grubu’nun en önemli adamı olup da merkez sağda birleştirici olmaya soyunan ve son derece agresif tavırlar içine giren Mehmet Ali Bayar’ı da anlamak pek mümkün değil. *****EUROVİSİON’DA EN BAŞARILI YILIMIZ Kim ne derse desin Hadise, Türkiye’yi çok başarılı biçimde temsil etti ve çok iyi bir sonuç aldı. Elbette Eurovision’da birinci olan Sertab Erener’in hakkını yemek istemem ama Hadise’nin kazandığı dördüncülük en az o kadar önemli ve değerli.Çünkü Sertap’ın kazandığı yarışmanın oylama sistemi ile bu yıl uygulanan sistem farklıydı. O yıl sadece halk jürilerinin sonuçları esas alınmıştı. Bu nedenle önemli Avrupa kentlerinde yaşayan Türkler sayesinde birçok ülkeden tam puan almayı başarmıştık.Oysa bu yıl yarı halk yarı otorite jürisi değerlendirme yaptı. Türkiye buna rağmen müzik konusunda ileri gitmiş tüm ülkelerden tam ya da yüksek puanlar aldı.Bu arada çok eleştirilen komşuların komşulara oy vermesi olayını bu yıl da yaşadık. Ne yazık ki Kuzey’in iç içe geçmiş 3-5 milyon nüfuslu ülkeleri sonucu belirleyebiliyor.Gerçi biz Azerbaycan’a, onlar da bize tam puan verdi diye eleştirenler çıkabilir. Ama en azından iki ülke de yanlış değerlendirme yapmadığını gösterdi, çünkü Azeriler üçüncü biz dördüncü olduk. *****Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı hepimize kutlu olsun...

Devamını Oku

Terör zafer bayrağını dikiyor

17 Mayıs 2009

Sevgili okurlar; son günlerin en çok tartışılan konusu Kürt sorunun çözümü. Devlet bir yandan, kimi sivil toplum kuruluşları bir yandan, AKP ile yandaşları bir yandan Kürt sorununu çözmek için seferber olmuş durumda. Ben de yıllardır yazdığım yazılarda bu soruna dikkat çekmeye ve çözüm önerileri üretmeye çalıştım. Ancak geldiğimiz noktada çok vahim sonuçlar doğuracak unsurlar da var.Terör kötü mü?Yıllardır bıkmadan usanmadan tekrarladığımız bir slogan var. “Terör akıttığı kanda boğulur.” Bu sloganı terörün ne kadar kötü oluğunu vurgulamak ve terörle hiçbir yere varılamayacağını anlatmak için kullanıyoruz. Peki durum bu mu? Terör gerçekten hiçbir sonuç vermeyen, sadece insan canına kıyan vahşi bir eylem biçimi mi? Yoksa aslında terör hedefe giden yolda çok önemli bir unsur mu?Teröre saygıSamimi olarak oturup şunu düşünün: Yıllardır PKK terörünü lanetliyoruz. Bütün kötülüklerin anası olarak terörü görüyoruz. Kürt sorununun çözümü için öncelikle terörün bitmesi gerektiğini söylüyoruz. Sorum şu: Peki, PKK terörü olmasaydı Kürt sorunu Türkiye’nin gündemine girer miydi? Bugünkü gibi pek çok kişi sorunun çözülmesi için çırpınır mıydı?Sonuç; teslimiyetAslına bakarsanız terörün hiçbir sonuca varmayacağı tamamen bir yalan. Sadece bizde değil dünyanın tüm ülkelerinde terör çok can almasına rağmen sonuçta daima terörü yaratanların lehine sonuçlanmıştır. Türkiye’de de durum budur. 1984 yılında başlayan PKK terörü, o sırada hiç kimsenin aklına bile gelmeyen Kürt konusunu gündeme getirmiştir ve bugün de zafer bayrağını dikmek üzeredir.Kiminle çözümBugün herkes Kürt sorununun çözümünden yana. Herkes “terörün bitirmesi, öncelikle PKK’nın tasfiye edilmesi” gerektiğini söylüyor. Çözüm için gerçek adımlar da ondan sonra atılacakmış. Peki, PKK terörü tasfiye edilirse sorunun tarafı kim olacak? Bunu kimse söylemiyor. Söylenmeyen, teröre bizzat katılsın katılmasın, bu terör ortamı sayesinde konuyu bugüne getirenlerin muhatap alınacağıdır. Bu bir süre sonra bizzat Abdullah Öcalan bile olabilir.Örtülü girişimlerKimse kendisini kandırmasın ve dolambaçlı yollara sapmasın. Türkiye artık terör örgütü ile pazarlık masasına oturmuş durumdadır. Bunun açık biçimde yapılmıyor olması sadece şartlar gereğidir. Türkiye’yi içten ve dıştan sıkıştıran güçler yakın bir gelecekte hiç çekinmeden bunu açıkça yapacaklardır.Mandela muamelesiGüney Afrika’nın efsane lideri olarak bilinen Mandela, zamanında ırkçı beyaz azınlık tarafından “terörist, eli kanlı cani, bebek katili” sıfatlarıyla tanımlanıyordu. Bu tanımlamaların size bir şeyi hatırlatması gerek. Mandela tutuklandıktan sonra yargılandı ve mahkûm edildi. Ama normal bir hapishane yerine bir adadaki özel hapishaneye konuldu.Aynısı isteniyorGeldiğimiz noktada içte ve dıştaki güçler İmralı’daki teröriste Mandela gibi davranmak istiyor. Mandela adada uzun süre kaldıktan sonra anakaradaki bir çiftliğe alınmıştı. Önce mahkûm gibi tutulan Mandela bir süre sona çiftliğin sahibi gibi davranmaya başlamış, ardından da kendisini karşılayan bir milyon kişinin katıldığı törenle serbest bırakılmıştı. İşte arzulanan budur artık.Kürtler ne istiyor?Şimdi yine samimiyetle kendinize sormanızı istiyorum: “Çözelim dediğiniz sorun nedir ve Kürtler ne istiyor?” Bu konuda teoriler üretenler pek çok şey söyleyecektir. Ama konuyu basitleştirelim. Dillerini konuşuyorlar, kitaplarını okuyabiliyorlar, özgürce seyahat edebiliyorlar, diledikleri yere yerleşebiliyorlar, istedikleri işe girebiliyorlar, milletvekili seçilebiliyorlar, Kürtçe televizyonları da var. Müthiş propagandaDaha önce sürdürülen baskıcı politikalar artık tarihe karışırken, akıl almaz propaganda yöntemleriyle Türkiye halkının da kafası karıştırılıyor. Şu sırada yükselen trendimiz “Kürtlük” tür. En ünlü sanatçılar ille de Kürtçe şarkı söylemekte, yarışmalarda Kürt kimliğini öne çıkaranlar en yüksek oyu almakta, Kürt olmak bir taraftan mağdurluk sembolü haline getirilirken diğer taraftan Kürtlük yüceltilmekte. Peki daha ne isteniyor acaba?PKK yok olsa!Daha da basitleştireyim. Diyelim ki PKK kendisini lağvetti. Ya da Amerika’nın da desteği ile tüm PKK militanları etkisiz hale getirildi. O zaman ne olacak? O zaman sorun ve çözümü diye ortaya neyi koyacağız? Zaten demokratik hak ve özgürlük anlamında verilmemiş ya da esirgenmiş bir hak yok. Kürtler şu anda Türk vatandaşı olarak hangi alanda kısıtlılar? Böyle bir şey yok. Demek ki bunun arkasında başka bir şey var.Terörle uzlaşmaBu işin sonu terörle uzlaşmadır; ki gördüğüm kadarıyla iç ve dış güçlerin asıl istediği de budur. Sözde lanetlenen terör Türkiye’de zafer kazanmıştır ve sıra başta İmralı’daki olmak üzere tüm teröristlerin affına gelmiştir. Köy basan, askerleri pusuya düşüren, yollara mayın döşeyen, büyük kentlerde bomba patlatıp masum insanları öldüren, suikastlar düzenleyen herkes “çözüm” adı altında legalleşecektir.Yapmayalım mı peki?Denebilir ki “Devlet bazı zamanlarda büyüklüğünü gösterir ve toplumsal barışı sağlamak için tavizler verebilir.” Elbette, çok doğru. Ama burada dürüstlük ön koşul olmalı. Devlet sorunun Kürt sorunu mu yoksa terör sorunu mu olduğu konusunda net tavır takınmalı. Şu anda “Kürt sorunu” diye anlatılan aslında terördür. Ve devletimiz güya “barış ve çözüm” adı altında teröre inanılmaz prim vermektedir.Herkes yürekli olmalıSevgili okurlar, bugün Kürt sorunu ve açılımı adı altında aslında Kürt olmayan herkese yönelik müthiş bir baskı ve sindirme operasyonu sürdürülüyor. Kürt sorunu konusunda kafası karışanların büyük çoğunluğu yaratılan korku iklimi yüzünden sorulması gereken soruları soramıyor, cesaretle ortaya çıkamıyor. Oysa herkes yürekli olmalı, sorularını sormaktan kaçınmamalı. Bu ülke hepimizin ve huzur içinde yaşamak istiyoruz.Çözüm çok basitSonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Kürt sorunu diye önümüze sürülen konuyu çözmek çok zor değil... Önce siyasi muhatabın örgütlü parti olduğunu kabul edin. Çağırın ne istendiğini sorun. Söyleyeceklerinin çok büyük bölümü zaten gerçekleşmiş durumda. Size kalan kademeli olarak asker azaltmak, seçimlerdeki ülke barajını düşürmek, Kürtler adına Kürtçülük yapmamak, mağdur edebiyatını körüklememektir.. O zaman kimsenin elinde kullanacağı koz olmadığını göreceksiniz.Muhteşem mitingAnkara’da yapılan Cumhuriyet mitingi tek kelimeyle muhteşemdi. Atatürk ilke ve devrimlerine, Cumhuriyet kazanımlarına inanan, demokrasi ve hukuk devleti âşığı yüz binlerce kişinin doldurduğu Ankara caddeleri ve Anıtkabir manzaraları Türkiye’yi karanlık Orta Çağ dönemine çekmeye çalışan zihniyete ve yardakçılarına herhalde bazı ipuçları vermiştir. Hepinize iyi haftalar...

Devamını Oku