Ya bu Amerikalılar güvenlikten anlamıyor ya da biz kazıklanıyoruz

19 Haziran 2009

Hiç hoşuma gitmeyen şeylerden biri ne biliyor musunuz? Alışveriş merkezlerine, otellere ya da büyük binalara girerken x-Ray cihazlarından geçmek.Hele buralarda tesadüfen “ötüp” kapıdaki görevli tarafından “Üzerinizde başka metal varsa çıkarıp tekrar geçin” diye uyarılırsam işte o zaman iyice bozuluyorum.İnanır mısınız sırf bu nedenle bu tür yerlere girmekten, zorunlu olmadıkça kaçınıyorum.Şimdi bu konu aklıma nereden geldi. Hatırlarsınız, Anadolu Grubu Başkanı Tuncay Özilhan’a Coca Cola ile başarılı ortaklığı nedeniyle verilen ödül töreni için Amerika’ya, New York’a gitmiştik. İşte orada tekrar çekti bu güvenlik konusu dikkatimi.ABD terör konusunda en hassas ülkelerden biri. Öyle ki terör korkusu paranoyaya dönüşmüş. Sokakta “paaat” diye bağırsanız herkes kendini yere atar.Ama ABD’de, en azından benim gezdiğim New York’ta hiçbir yerin girişinde bizdeki gibi x-ray cihazları, bununla da yetinmeyip üstünüzü başınızı arayan güvenlik görevlileri yok.Güvenlik görevlisi sayısı çok fazla, bunu görüyorsunuz, ama kimse rahatsız edilmiyor.Peki ABD bu güvenlik konusunu nasıl hallediyor. O 100 katlı gökdelenlerin bile kapısında x-ray yok. Bizi New York’ta dünyanın en önemli otellerinden biri olan Waldorf Astoria’da ağırladılar. Otelin içini görseniz merkez garaj zannedersiniz, 6 ayrı kapıdan yüzlerce insan girip çıkıyor ama tek x-ray cihazı bile yok.Belli ki güvenlik başka türlü sağlanıyor, çünkü buralarda hiçbir şey olmuyor.Peki bizde neden bu çirkin görüntü ve herkesi rahatsız eden “Bir daha geçin” uyarısı veya cihazla üst baş aranması. “Acaba” diyorum “ABD mi güvenlik işini bilmiyor, yoksa x-ray cihazı satanlar Türkiye’yi kazıkladılar mı?” Öyle ya girişinde x-ray cihazı olmayan tek bir otel, büyük bina, şirket, alışveriş merkezi yok. İnanılır gibi değil ama sadece bir market olan Carrefour’un girişinde bile x-ray var.Biri iyi zengin olmuştur herhalde. Konuya olumlu olumsuz yönleriyle yine devam ederim. *****KAYNAK AYNI BİLGİLER FARKLIİlginçtir, AKP ve yandaşları ortaya atılan belge konusunda müthiş bir tedirginlik ve telaş yaşıyor. AKP medyasında belge ile ilgili “ağır tanım” bulma yarışı var sanki. Biri “Millete müdahale belgesi” derken diğeri “İhanet belgesi” diyor örneğin.Tabii bir de belgenin doğru olduğunu yazma gayreti çok dikkat çekici. AKP medyası tıpkı Erdoğan gibi belgenin doğru olduğuna inanmış bir kere, yayınlar da o doğrultuda.Bu da demektir ki, geçen gün yazdığım gibi belgenin sahte olduğu kanıtlansa bile kimse yolundan dönmeyecek. İyi.Bu arada habercilik adına da müthiş gariplikler yaşıyoruz.Örneğin Albay Dursun Çiçek Ergenekon savcılarının davetine gitmeyip askeri savcıları mı gönderdi yoksa zaten Ergenekon savcıları Çiçek’e gelmemesini mi söyledi? Çözmek mümkün değil.Aynı şekilde Jandarma kriminal araştırma sonunda Çiçek’in imzasınının gerçek olduğunu mu yoksa sahte olduğunu mu belirledi.AKP medyasında hep ilk şıklar yazılıyor. Normal medyada ise ikinci şıklar var.Her iki haberde de kaynaklar aynı. Birinde Ergenekon savcıları, diğerinde jandarma. Bu kaynaklar AKP medyasına ayrı bilgi mi veriyor yoksa bu medya işine böyle geldiği için mi öyle yazıyor?*****FORMULA 1 PİLOTU NİCO’NUN GENÇ YAŞTAKİ ÜLKÜSÜKızım Begüm, Birleşmiş Milletler’in çocuklarla ilgili en önemli organı UNICEF’in “iyilik elçisi” olmasa Formula 1 yarışlarıyla herhalde hiç ilgilenmezdim.Ama Begüm, F1 pilotlarını dünya çocuklarına yardım amacıyla harekete geçirmeye çalışınca benim de gözüm ister istemez F1’e kaydı.İstanbul’da yapılan yarışlarda paddock denilen bölüme girdim. Bu yarışların asıl meraklıları bu bölüme girmek isterlermiş. Buradan yarış izlenemiyor, buna karşı tüm yarışçıları, teknik ekipleri, otomobilleri yakından görebiliyorsunuz.İşte bu paddock’ta F1’in yeni yıldızlarından Nico Rosberg ile sohbet ettim. Çünkü Nico, UNICEF’in yoksul çocuklara yardım ve çocuk hakları konularındaki çalışmalarına gönüllü olarak katılacak.Nico Rosberg bugüne kadar katıldığı F1 yarışlarındaki en iyi dereceyi İstanbul’da yaptı. Belki UNICEF’le İstanbul’da imzaladığı anlaşma uğurlu gelmiştir.Nico, F1 sayesinde çok iyi para kazandığını, Monte Carlo’da oturduğunu, hiçbir eksiği olmadığını söyleyerek “İçimde hep şu his vardı. Bu yaşta çok şanslıyım, çok iyi bir hayatım var ama bunu bir şekilde mutlaka paylaşmalıyım. Sadece bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum” dedi.Ardından da ekledi: “Singapur’da yoksul çocuklarla ilgili bir programa katılmıştım. Orada çocuklar bana amca diye seslendiler. Buna çok güldüm ve çocuklar için daha fazla şeyler yapmam gerektiğine inandım. Begüm’le tanışıp projelerini dinleyince de UNICEF’le çalışmanın en iyi yol olacağını düşündüm.” Nico Rosberg önümüzdeki 3 yıl boyunca UNICEF adına projelere katılacak. Henüz belirlenmiş program yok ancak bunlardan biri Türkiye’de olacak, diğerinin ise Kenya’da olması ihtimali var.***** FORMULA’DA ÇATIRTIDünyanın en ünlü otomobil yarışlarından Formula 1’de kargaşa yaşandığını öğrendim. Yeni kurallar nedeniyle sponsor bulmakta güçlük çeken bazı ünlü otomobil markalarının F1’den çekilecekleri belirtiliyor.İlk aşamada Ferrari, Renault, Toyota ve Mercedes önümüzdeki yıl yarışlara katılmayabilir.Özellikle Ferrari’nin çekilmesi ile F1’in büyük yara alacağı belirtiliyor. Ancak yarışlardan çekilecek olan otomobil markaları yine F1’e benzeyen başka bir organizasyon içinde olacaklar.Kısacası F1 bitebilir ama yerine başka bir sistem gelebilir.Yeri gelmişken, Türkiye’nin F1’den yeteri kadar yararlanamadığını da söylemeliyim. Eski yönetime hırs ve öfke duyarak F1’i sahiplenen İTO yönetimi, ilk yıldan sonra hem hata üzerine hata yaptı üstelik dünyada en çok seyirci toplayan bu yarışlara ilgiyi çekemedi.Biraz vizyon değişikliği ile F1 ya da benzeri bir yarışmanın Türkiye’ye çok kazandıracağından kimsenin şüphesi olmamalı.

Devamını Oku

Ya 10 milyon Türk gelirse

17 Haziran 2009

Gebeco Almanların kültür turları düzenleyen en önemli turizm acentalarından biri. Bu şirketin Türkiye ortağı ise IQ Travel. Bunun yöneticisi Tarık Haskan da benim okul arkadaşım.Bu girişten sonra neyi anlatmak istiyorum: Gebeco geçen hafta 9 önemli Alman gazeteciyi Türkiye’ye getirdi. Amaç Türkiye’nin kültür turizmini tanıtmak ve Alman medyasında Türkiye hakkında olumlu yayınlar yapılmasını sağlamak.Önce Kapadokya’ya giden gazeteciler burada iki gün kaldıktan sonra İstanbul’a geldiler. İstanbul’un önemli tarihi yerlerini gezen gazeteciler İstanbul müftüsünü de ziyaret edip Türkiye’de diğer dinlere karşı nasıl davranıldığı konusunda sorular sorduktan sonra ülkelerine döndüler.Tarık Haskan “Alman gazeteciler Türkiye ile ilgili bazı konuları sormak istiyorlar, seninle buluştursam konuşur musun?” diye sorunca “Tabii” dedim.Alman gazetecilerle Kuruçeşme’deki Park Fora’da buluştuk. Gece boyunca sordular da sordular, ben de cevapladım ve tabii bu arada ben de çok şey sordum.Alman gazeteciler en çok AB ile ilişkilerimizi merak ediyor. Biri “Ne yapacaksınız AB’de?” diye sordu örneğin. Ben şaşırınca “Diyelim ki girdiniz, 10 milyon kişi birden Avrupa’ya gelirse ne olacak, bu beni çok endişelendiriyor” dedi. Bunu elbette ilk kez duymuyorum. Zaten AB üyesi olsak bile serbest dolaşım hakkının daha sonra tanınacak olması bundan kaynaklanıyor. Ama şunu anladım ki Almanlar yabancılardan artık pek hoşlanmıyor. Bir zamanlar işçi yapmak için yalvararak getirdikleri yabancıları şimdi tehlike olarak görüyorlar.Birine “Hiç Türk dostunuz var mı?” diye sordum. “Yok, hiç de düşünmedim” dedikten sonra “Ancak bizim oradaki Türkler buradakiler gibi değil” dedi. Alman gazetecilerin diğer bir merakı Kürt konusu. Pek çok Avrupalı gazeteci gibi onlar da Kürtler’in sadece bir bölgede yaşadıklarını ve oradan dışarı çıkamadıklarını sanıyor.Sadece İstanbul’da 2.5 milyon Kürt olduğunu söyleyince çok şaşırdılar.*****Savcı neden bekledi? Taraf Gazetesi’nin yayınladığı belge Ergenekon savcılarının elinde. Çünkü bu belge Ergenekon operasyonunda ele geçti. Sonra her nasılsa Taraf’a sızdı. Belgenin bulunmasının üzerinden 10 günü aşkın süre geçti. Bu süre içinde Ergenekon savcıları nedense hiçbir işlem yapmadı. Ne belgeyi düzenleyip altına imzasını attığı ileri sürülen Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’i gözaltına aldılar ne de bu belgenin doğru olup olmadığını Genelkurmay’a sordular.Bunun da ötesinde Ergenekon savcıları Albay’ın ifadesini almayacaklarını da açıkladılar. Bunu da anlamak mümkün değil.Oysa daha önce birçok muvazzaf subay gözaltına alınıp sorgulandıktan sonra tutuklandı. Bu kez farklı bir işlem yapılması bana tuhaf geliyor. Bu da bir komplo ihtimalinin ağır basmaya başladığı yolunda kuşkuların arttığını hissettiriyor. Gerçeği eninde sonunda bütün çıplaklığı ile öğreneceğiz nasıl olsa.*****Vicdan ve ahlak Başbakan Erdoğan’ın “temiz adamdır” dediği RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın Almanya’dan getirttiğini söylediği belgenin sahte olduğu ortaya çıktı.Yine Deniz Feneri e.V. davasıyla ilgili çalışmalar yapan CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu’nun da PKK ile ilişkide olduğuna dair Almanlar tarafından düzenlendiği söylenen bir belge saçılmıştı ortaya. Bu belgenin de sahte olduğu anlaşıldı.Hepsi aynı çevrenin adamları. Hepsi “ak-pak” yani “tertemiz” adamlar. Ama bakıyorsunuz evrakta sahtecilik yapmayı ve bunu bütün kamuoyu ile paylaşmayı hiçbir ahlaki ve vicdani kaygı duymadan becerebiliyorlar. Zekâ seviyelerinin düşük olma ihtimali yok, çoğunu biliyoruz, ama çok küçük bir araştırma ile ortaya çıkacağı kesin olan bir sahtekârlığa nasıl cesaret ediyorlar; işte onu anlamıyorum. Demek ki arkalarındaki güce öyle güveniyorlar ki, hem cesaret kazanıyorlar hem de ahlaki ve vicdani duygularını köreltebiliyorlar.Tabii bu skandalın ortaya çıkmasına rağmen Zahid Akman’ın hâlâ istifayı düşünmemesi ise başka konu. Demek ki bu ak-pak adamlar hiçbir durumda ele geçirdikleri makamları boşaltmamaya programlanmış haldeler.Korkarım bu zihniyet seçim kaybetse bile gitmemek için çok ayak direyecektir.*****Sağlık turizmi Türkiye’nin önünü açabilir Geçen hafta cuma günü Vatan’ın manşetinde “Rabbim Türkiye desin” haberi vardı. Eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın eşi Ahsen Hanım’ın “Rabbim Cleveland dedi” sözlerine nazire olarak atılan başlık aslında Türkiye’nin sağlık turizminden büyük kazanç sağlayabileceğini anlatıyordu.Gerçekten ne zamandır benim de aklımda olan bir konuydu bu. Son yıllarda özel hastanelerdeki gelişme inanılır gibi değil. Gerek teknolojik yatırımlar gerekse uzman doktorlardaki kalite sağlık hizmetini çok ileri bir boyuta taşıyor. Geçen hafta yeni açılan Maslak Acıbadem Hastanesi’ndeydim. Hasta ve hasta yakınlarıyla, hastane çalışanları için düzenlenen ve “erken” kutlanan Babalar Günü için konuşmacıydım.Akın Öngör, Mudo, Osman Müftüoğlu, Ragıp Savaş ve Harun Erdenay ile birlikte “babalar ve çocukları” üzerine 2 saati aşan çok hoş bir sohbet ettik.Tabii bu arada hastaneyi gezme ve yeniliklerden bilgi alma şansı da buldum.Açık söyleyeyim hastaneyi gezerken gözlerime inanamadım. Bu konuda gerçekten çok ileri boyuta varmışız. Şaka bir yana insanın “hasta olası” bile geliyor.Özel hastaneler elbette pahalı. Eğer bir sağlık sigortası yoksa buralardan yararlanmak için bayağı varlıklı olmak gerek. Ama yeni sosyal güvenlik yasasıyla işçi, memur ve emekliler de bu hastanelerden yararlanabiliyor biliyorsunuz.Acıbadem Maslak’ı gezerken daha çok yurt dışından gelecek hastaları düşündüm. Nitekim hastane yetkilileri yurt dışından tedavi amaçlı gelen pek çok kişinin olduğunu söylediler. Eğer yabancıya yönelik sağlık hizmeti politikaları desteklenir ve özendirilirse, Türkiye sağlık turizminden çok büyük kazanç sağlar. Düşünsenize dünyanın en modern hastanelerine geliyorsunuz, üstelik bunlar İstanbul’da. Daha güzel bir reklam olur mu? Binlerce kişi Cleveland’a gidiyor örneğin, oralarda hastane dışında hiçbir şey yok ki. Burada bir de dünyanın incisi İstanbul var.

Devamını Oku

İçinden çıkılmaz hale geldi

16 Haziran 2009

Amaç da belki buydu; devletin en tepesini kilitleyip işin içinden çıkılmaz hale getirmek. Şüpheleri artırmak, şaibeleri güçlendirmek ve herkesin konuyu kendi açısından sömürebileceği bir ortam yaratmak.Açıkçası siyasete müdahale planı adı verilen konuyu tartışmak, üzerinde fikir yürümek bile tehlikeli artık. Can güvenliği açısından kastetmiyorum, konu öyle bir noktaya geldi ki, yanlış yapmak, farklı sonuçlara varıp sonra bunun altında ezilmek hepimizin ortak kaderi olabilir.Ancak şurası gerçek ki, bu olay AKP’nin “şimdilik” çok işine gelmiş görünüyor. Başbakan “sorumlu devlet adamı” görünümüyle devletin en tepesindeki bir çatışmayı önlemeye çalışıyor gözükse de ortaya atılan belgenin kesinlikle doğru olduğuna inandığını da saklamıyor.Genelkurmay Başkanı bu belgenin sahte olduğunu söylese de Başbakan bu konuda ikna olmuyor. Başbakan elbette Genelkurmay’ı suçlamayacaktır ama zihinlerde “Ordu içinde bir cunta var” şüphesi de oluşturulmuş durumda artık.Kısacası, “siyasete müdahale planı” adı verilen belgenin tümüyle düzmece olduğu ortaya çıksa bile AKP ve yandaşları bunu hep inkâr edecek, kamuoyundaki şüphenin hep diri kalmasını sağlamaya çalışacaktır.AKP ve yandaşları şunu biliyor ki, bu zihniyetin temel gıda maddelerinden biri mağduru oynamak ve darbe tehlikesini hep gündemde tutmak.Sonuçta ne olursa olsun bu belge ya da benzeri olaylarda asıl yıpranan taraf Silahlı Kuvvetler olacaktır. Silahlı Kuvvetler üzerine yapıştırılan “her fırsatta siyasete müdahale eder, demokrasi dışı yollarla seçilmiş iktidarları devirir” imajı daha da güçlü hale getirilecektir.Silahlı Kuvvetler’in bu kadar yıpratılmasının en son aşaması ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ve ilkelerinin tamamen ortadan kaldırılması için ortamın hazır hale gelmesidir.***** İNANILMAZ İDDİABu köşede daha önce de değinmiştim. Konu şuydu: Meriç Tumluer adlı vatandaşımız çok uzun yıllardan bu yana Atatürk’ün gizli bir vasiyeti olduğunu, bunun ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını istediğini ileri sürerek “Bu vasiyet neden açıklanmıyor?” diye soruyor.12 Eylül’den bugüne kadar her dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Genelkurmay Başkanları’na yazılı başvuran Tumluer hiçbir cevap alamamaktan yakınıyor.Tumluer geçtiğimiz aylarda da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuştu bu konuda.Ancak Meriç Tumluer bana göre en önemli atağını dün gerçekleştirdi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’a mektup yazan Tumluer “İktidar Atatürk’ün gizli vasiyetini açıklama konusunu bir şantaj aracı olarak kullanıyor” diyor.Tumluer’e göre, ünlü Dolmabahçe gizli görüşmesinde Erdoğan Büyükanıt’a bu gizli vasiyetin açıklanmamamış olmasının suç olduğunu söyledi, Büyükanıt da bu yüzden suspus oldu.Bu tabii çok ilginç bir iddia. Ancak Meriç Tumluer’in mektubu faksla Genelkurmay Başkanı’na ulaştı, mektup kayda alındı. İddia bile olsa en azından üzerinde durulması gerekiyor.Bakalım Tumluer bu kez bir cevap alabilecek mi? *****KREDİ KARTINDA KÜÇÜK HAKSIZLIKKredi kartı borcunu ödeyemeyip temerrüde düşenlere “bir kereye mahsus olmak üzere” borçlarını yapılandırma hakkı getirildi biliyorsunuz.Bu tür durumda olan 1 milyon 301 bin kişi varmış. Borçlarını ödeyemedikleri için hayatları kararan bu insanların imdadına yetişmek ve bir kolaylık sağlamak elbette bir görev.Ancak bu yapılırken başka haksızlıklara da meydan verilmemeli. Örneğin her koşulda borcunu ödeyip de temerrüde düşmeyen kart sahipleri isyan ediyor şimdi. Diyorlar ki “Biz zamanında ödeyerek enayiyik mi yaptık?” Elbette öyle değil. Gerek ekonomik krizler gerekse gelir adaletsizliği ve tabii ki bankaların sorumsuzca kart dağıtmaları böyle bir mağdur kesimi oluşturdu.İşi “Ben enayi miyim?” aşamasına getirmeden ve sosyal bir sorun yaratmadan çözme gayretine destek olunmalı. Haksızlık da olsa biraz sineye çekilmeli. Buna karşı diyorum ki; örneğin borçlarını yapılandıranların, borç bitimine kadar kredi kartı kullanmalarına izin verilmemeli. Ya da en azından 2 yıl boyunca kart kullanmaları engellenmeli.Hangi nedenle olursa olsun, borcunu ödemeyip temerrüde düşenler de bunu her aman hatırlamalı ve artık ona göre davranmalı.*****YANLIŞ SORUHer yıl yaşadığımız garipliği bu yıl da yaşadık. Öğrenci Seçme Sınavı’nda 5 sorunun hatalı olduğu ileri sürülüyor. Geçen yıl da, önceki yıl da, daha önceki yıllarda da mutlaka bir iki sorunun hatalı olduğu ortaya çıkardı.Bunun nasıl olduğunu anlamak mümkün değil. Koca bir bilim heyeti bu soruları hazırlıyor. Defalarca kontrol ediliyor, yine de yanlış soru çıkıyor.Peki bunun sorumlusu kimdir? Hatalı soru veya sorular nedeniyle hesap veren, cezasını çeken birileri var mı?Ben hiç duymadım. Bugüne kadar hatalı soru olduğu gerekçesiyle kimse hakkında bir işlem yapılmadı ya da en azından yapılsa bile bu açıklanmadı.*****KOLTUK DEĞNEĞİFıkra Yıldırım Tuna’dan: İki arkadaş uzun bir süre sonra karşılaşmışlar, biri koltuk değneği ile yürümekteymiş. “Hayrola?..” demiş biri, “Ne oldu sana böyle?” “Otobüs çarptı...” “Ne zaman?..” “6 ay oldu.” “6 ay? Hâlâ mı koltuk değneğiyle geziyorsun?” “Valla...” demiş adam, “Doktorum ’Bırak artık şunları’diyor, avukatım ’Katiyen’diye her gün tepemde!”

Devamını Oku

Bir belge ya vardır ya yoktur

15 Haziran 2009

Genelkurmay Başkanlığı’nı anlamak gerçekten çok zor. Bir kesimin çok şiddetli karalama ve küçük düşürme kampanyasına karşı en küçük tepki bile veremeyen Genelkurmay, kanıtlanması ya incelenmesi çok basit olaylar karşısında bile ne yapacağını bilemez halde.Dün gün boyunca haber kanallarında Genelkurmay’ın Taraf Gazetesi’ye verdiği cevap konuşuldu, siyasi çevreler bu konuyu tartıştı.İşin özeti şu: Taraf Gazetesi üç gün önce Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlandığını ileri sürdüğü bir belgeyi yayınladı.İddiaya göre Genelkurmay AKP’yi ve Fethullah Gülen’i bitirmek için bir plan hazırladı. Bu planda adeta yok yok. Fethullah Gülen yandaşlarının evlerine silah konmasından, medyaya yalan haber servisi yapılmasına, AKP içindeki hainlerin harekete geçirilmesinden Kurtlar Vadisi dizisinin kötülenmesine kadar her şey var.Haber doğal olarak büyük yankı yarattı. Çünkü böyle bir haberin gerçek olması ne kadar vahimse, yalan olması da aynı şekilde vahimdi.Genelkurmay, konuyu çok basit biçimde çözebilecekken önce “yayın yasağı” koyarak tüm şüpheleri üzerine çekti. Ardından bütün hafta sonunu bekleyerek geçirdi. Sonunda ancak dün bir açıklama yapıldı.Ama ne açıklama. En aptal insanı bile tatmin etmeyecek, adeta “Ben böyle bir plan hazırladım, yakalandım, şimdi örtbas etmek için zamana ihtiyacım var” diye düşündüren bir açıklama.Demokrasiden, insan haklarına, hukuktan adalete her şeye yer verilmiş bildiride. Üstelik insanı sıkacak kadar da uzun.Oysa bu garip bildiriyi yayınlamak yerine böyle bir planın olup olmadığını açıklamak çok daha basit ve doğru olacaktı.Sonuçta Taraf’ın haberinde gizli saklı bir şey yok. Bir deniz albayının imzasını taşıyan andıç söz konusu olan.Genelkurmay, laf kalabalığı yapacağı yerde sadece bu albayı çağırıp “Nedir bu?” diye sorsa gerçek ortaya çıkacak. Bu kadar basit.Genelkurmay’ın kanıtlanması ve cevaplandırılması böylesine kolay bir konuda bile elinin ayağının dolanması çok üzüntü verici.Genelkurmay Başkanı Başbuğ basın toplantısında Silahlı Kuvvetler’e sızmaya çalışan bir cemaatten söz etmişti. Bunun Fethullah Gülen cemaati olduğunu herkes anlamıştı. Anlaşıldığı kadarıyla, yıllardır süren çalışmalara rağmen cemaat Silahlı Kuvvetler içinde yapılanmış ve Başbuğ’un yakınmasından bile daha etkin bir konuma gelmiş.*****DAVA EDİLMEZ GÖREVDEN ALINIRBaşbakan Erdoğan “AKP’yi ve Fethullah Gülen’i bitirme” planının üzerine hiç tereddüt etmeden atladı. Belli ki bu konu çok sömürülecek.Tabii Tayyip Erdoğan’ın elinde çok önemli bir koz da var. Kendisi her ne kadar “gereken yapılacak, dava açarız” diyorsa da aslında yapacağı tek şey Genelkurmay Başkanı ve komutanları hemen görevden almaktır.Erdoğan bu kozu değerlendirip, bunda da “ilk” olmak isteyebilir. Hele plan gerçekten Genelkurmay tarafından hazırlanmışsa, görevden almaların önüne de kimse geçemez.Bunun yanı sıra Erdoğan’ın bundan önceki başbakanlara göre bir başka gücü daha var. İlk kez Çankaya’da da Başbakan’la aynı görüşleri ve idealleri paylaşan bir Cumhurbaşkanı oturuyor.Yani Erdoğan, Genelkurmay Başkanı ve diğer kuvvet komutanlarını emekli eden kararnameleri Çankaya’ya gönderdiğinde, onay imzasını hemen alacaktır.***** EN İYİ MUHALEFETBaşbakan Erdoğan Urfa’da konuşuyor. Yine CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a veryansın ediyor. Erdoğan böyle sert konuşunca salondan “Baykal istifa sesleri” yükseliyor.Bunu duyan Erdoğan “Aman, aman sakın istifa etmesin. Öyle muhalefete can kurban, dursun, dursun ” diyor.Tabii salondan kahkahalar yükseliyor. Erdoğan da yaptığı espriden pek mutlu, tebessüm ederek salonu dinliyor.İyi güzel de acaba hangisi doğru. Muhalefet AKP’yi hiç rahatsız etmeyecek kadar kötü mü? Eğer Erdoğan ve AKP’liler öyle düşünüyorsa CHP ve Baykal’a bu kadar ağır eleştiriler yöneltmenin alemi var mı?Madem muhalefet bu kadar kötü ve etkisiz, hiçbir şey söylemezsin olur biter. Ama Erdoğan’ın kürsülerden söyledikleri ile “ciddiye almıyormuş” havası vermesi müthiş bir tezat.Aslında herkesin de gördüğü gibi Tayyip Erdoğan giderek kendisini bulan Baykal ve CHP muhalefetinden çok korkuyor ve bu nedenle “en iyi savunma saldırıdır” mantığı ile sadece CHP ve liderine yönelik ağır sözler sarfediyor.***** TÖRE CİNAYETİ DE MİLLİ İRADE MİDİR?Demokrasiyi sadece “sayısal çoğunluk” olarak gören zihniyet bugün iktidarda. İktidarın destekçileri de bu sayısal çoğunluğun arkasına saklanarak halkın kandırıldığını, avantalarla oy toplandığını söyleyenlere “halk düşmanı” yaftasını yapıştırarak “Milli iradeye saygılı olun” söylevleri veriyorlar.Madem sayısal çoğunluk “demokrasi” sayılıyor ve “milli irade” böyle tanımlanıyor, o zaman şunu sormak isterim: “Özellikle Güneydoğu bölgesinde yaşanan töre cinayetlerini nereye koyacağız?” Çünkü, inanıyorum ki, eğer bu bölgede bir referandum yapılsa, töre cinayetlerine destek yüzde 50’nin üzerinde çıkacaktır.Peki bu durumda “Halk böyle düşünüyor ve oyunu da bu yönde kullanıyor, o halde töre cinayetlerine karşı çıkmak milli iradeye de karşı çıkmaktır” denirse ne olacaktır?Yoksullaştırılıp yardıma muhtaç hale getirilen, basit çıkarlar uğruna oyunu satan kitlelere yönelik “cehalet bunu yaptırıyor” eleştirilerine “Siz kim oluyorsunuz da halkı küçük görüyorsunuz” diyenlerin, işlerine gelmediği için töre cinayetlerini işleyen halka “cahil” demesi işin başka ironik yönü.***** DEĞİŞİM RÜZGÂRI Gerçekten çifte standartlar konusundaki davranışlarımız fıkra gibi. Bakın şu İran seçimlerine.İran’da seçimleri “diktatör” olarak tanımlanan Ahmedinecad kazandı yine. “Reformcu” olduğu söylenen Musevi ise seçimlere hile karıştırıldığını ileri sürüyor. Başta Tahran olmak üzere ülkedeki pek çok kentte gösteriler yapılıyor.Bizim dinci ve AKP’li çevreler doğal olarak Ahmedinecad’ın yanında yer aldılar. Oysa sorsan hepsi yenilikçi, hepsi reformcu ve değişimden yana. Ama sıra İran’a gelince reformlar, değişimler, yenilikler unutuluveriyor. Diktatörlüğü temsil eden Ahmedinecad’a övgüler yağdırılırken, reformcu rakibi Musevi alay konusu ediliyor.

Devamını Oku

Bozulan kavramlar dolandırılan zihinler

14 Haziran 2009

Sevgili okurlar; Türkiye görülmemiş bir propaganda bombardımanı altında. Kavramlar karmakarışık edildi. Bilgi yoksunu gençlerin beynine anlamını bile bilmedikleri tanımlar yükleniyor. Yüz binlerce kişi farkına varmadan çok büyük bir oyunun parçası olarak adeta piyon durumunda.Anlamsız kavramlarSon yıllarda ciklet gibi çiğnenerek kullanılan bazı kavramlar var. Sevgi, hoşgörü, kutuplaşma, oteki, birlikte yaşamayı öğrenme hemen ilk akla gelenler. 12 Eylül’ün cahil, bilgisiz, ilgisiz neslinin aklını alıp giden bu kavramlar, aynı zamanda beyin yıkama operasyonunun da önemli halkaları aslında.Büyük sahtekârlıkÖrneğin sevgi ve hoşgörü kavramları o kadar ayaklar altına alınıyor ki, Türkiye’nin en sevgisiz insanları neredeyse “kutsal” mertebelere taşınacak. Hele hoşgörü; kendisini egemen sayan güçlerin, karşısındakini ezmek için kullandığı bu kelime neredeyse günümüzün sihirli anahtarı. Din siyaseti güden ve Türkiye’yi bir İslam devleti yapmak isteyenler büyük bir sahtekârlıkla bu kavramın arkasına sığınıyor.Kime hoşgörü?Altı doldurulmadığı için hoşgörü sözcüğü toplumun çeşitli kesimlerinde ilgi de görüyor. Cahil ve bilinçsiz kitleler, kendilerini kandıran akıllıların oyununa gelerek hoşgörüyü farklı görüşlerin bir arada yaşaması olarak tanımlıyor beyninde. Çünkü öyle anlatılıyor. Oysa hoşgörü karşılıklı değildir, güçlü olanın zayıf olana tahammülüdür.Öteki’nden başlıyor“Hoşgörü sahtekârlığı” aslında “öteki” kavramından yaratıldı. Birileri Türkiye’ye adeta hançer vurarak “öteki” diye bir kavram icat etti. Öteki kavramını yaratanlar bunu “cahil, bilgisiz, görgüsüz” kitleler için kullanıyordu. Bir tarafta eğitim görmüş, kentte yaşayan, parası olanlar. Diğer tarafta ise bu cahiller ordusu. Öteki’nin yeni sahipleriBu kavramı icat edenler, “ötekilerin” güçsüz olduğu için ezik ve sinik kaldığını, diğerlerinin de bundan yararlanarak canlarının istediği gibi davrandığını ileri sürüyordu. Ama bir gün “öteki” kavramını Türkiye’de bir İslam Cumhuriyeti kurmak isteyen, Atatürk ve Cumhuriyet ilkeleriyle kavgalı, laikliği varlığı için tehlike olarak gören çevreler sahiplendi.Beyaz Türkler’e karşıKendilerine “Beyaz Türk” diyenlerin yarattığı “Öteki” kavramı bu dinci kesimin elinde “dinine inanan, bu nedenle Cumhuriyet’in ağır baskısına maruz kalmış, itilmiş, kakılmış, yoksul bırakılmış” halkın adı haline getirildi. Bu zihniyete göre dine inananlar Atatürk devrimleri altında ezilmişler, hep bir kenarda tutulup sadece hizmet işinde kullanılmışlardı.AKP’nin ortaya çıkışıİşte AKP bu “öteki” kavramını çok iyi kullandı. Seçimi kazanmasını ülkenin itilmiş, kakılmış, ezilmiş kesiminin baş kaldırışı gibi sundu. Kavramlar iç içe sokulup, anlamları değiştirilerek, düşünmeyi pek sevmeyen sözde okumuş yazmış kesimin de aklı karıştırıldı.Din ve demokrasiBuradaki en büyük saptırma, inançlarla demokrasi aynı kefeye konarak yapıldı. Bilgisiz, cahil ya da yarı cahil kesimlere inançlarla fikirler aynı şeymiş gibi empoze edildi, inançların savunulması ve uygulanması da demokrasinin gereği gibi anlatıldı. Bu konularda hiç bilgisi olmayan yüz binlerce insan dini bir kuralın aslında demokrasi olduğunu zannetmeye başladı.En büyük kötülükDinci kesim kendisini legal göstermek ve üste çıkmak için “öteki” kavramını ısrarla söyleyerek bunu toplum üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıyor. Oysa yapılan çok açık ve nettir. Öteki adı altında Türkiye iki kutba ayrılmaktadır. Dinci kesim bunu inananlar inanmayanlar olarak uygulamaktadır. Bu Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür.Farklılık hep vardıSevgili okurlar; kimse yanılmasın, Türkiye var olduğundan bu yana farklılıklar hep vardı. Ve biz binlerce yıldır bu farklılıklarla birlikte yaşıyoruz. Bugünün “ötekicileri” büyük bir sahtekârlıkla Atatürk ve cumhuriyet ilkelerine inananların kendilerinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamamak istedikleri yalanını yayıyorlar.Tek görüş isteyenlerOysa, kendilerinden başka hiç kimseye hayat hakkı tanımak istemeyenler bizzat bu “öteki” kavramına yapışan ve bunu büyük bir sahtekârlıkla savunanlar. İktidara geldiklerinden bu yana “kendilerinden olmayan” bir kişiyi bile işbaşına getirmediler. Liyakat, başarı, bilgi birikimi, deneyim bir kenara bırakıldı. Tek kriter olarak “bizden” olmasına bakıldı. Aksini söyleyebilen bir kişi çıksın eğer bu doğru değilse.Vicdan ve ahlakBurada çok önemli noktalardan biri de şu: Böyle bir büyük bir kadrolaşma ile aslında geride kalan herkes dışlanıyor. Bu bir tür “cihat” anlayışı. Böyle olunca kendilerinden olmayanlara karşı vicdani ve ahlaki sorumluluk da duymuyorlar. “Cihat”ta sizden olmayan küffardır. Küffara karşı yapılanların da ahlaki veya vicdani olması diye bir şey söz konusu olmaz zaten.Cumhuriyet’le hesaplaşmaTürkiye çok tehlikeli biçimde bölünüyor. İnsanları “inananlar, inanmayanlar” olarak bölmeye çalışanların temel amacı Cumhuriyet ve laik ilkeleriyle hesaplaşmaktır. Bu hesaplaşmayı yapabilmek için öncelikle gücün artırılması ve toplumun önemli bir bölümünü pasifize edilmesi gerekir. Şu anda yapılan budur.Çok başarılı olunduTabii hakkı da teslim etmek gerekir. Cumhuriyet’le hesaplaşmak için uzun yıllardır sinsice örgütlenen, her yere sızıp bekleyen dinci kesim bunda çok başarılı oldu. Birer robot gibi çalışan, teknolojiyi iyi kullanan, kurnazlıkla her türlü oyunu oynayan ve ahlaki-vicdani hiçbir değeri olmadığı için her türlü sahtekârlığı yapabilenler halkın önemli bir bölümünün de beynini yıkamayı başardı.Hep böyle gitmezAma unutulan bir şey var; cahil ve beyni yıkanmış kitleler iki tarafı keskin bıçak gibidir. Bilinçsizce davrandığı için şu anda bir tarafı alkışlayan bu kesimler, zoru gördüklerinde, başları sıkıştığında, aç kaldığında bir anda ters tarafa geçer. O kandırdığınızı zannettiğiniz kitleler bir anda öyle bir silkinir ki neye uğradığınızı şaşırırsınız.Haftanın olaylarıSevgili okurlar; bu haftaki sohbetimiz belki diğerlerinden biraz daha farklı oldu. Haftanın olayları üzerine konuşmak yerine sahtekârca oynanan oyunları ve bu oyunlarda kullanılan “sihirli” sözcükleri paylaşmak istedim sizlerle. Lütfen herkes iyi düşünsün. Çok parlak gibi görünen fikirlerin, söylemlerin arkasında aslında neler yatıyor herkes bilmeli.Biraz düşünce ileTürkiye’de oynanan oyunu görmek için çok akıllı olmaya gerek yok. Biraz izan, biraz sağduyu, biraz bilgi ile herkes oynanan oyunları çözebilir. Sadece söylenen her şeye inanmak veya umursamamak yerine biraz düşünmek yeterli. Biraz düşününce, biraz uyanık olunca her şeyi görüyorsunuz. Türkiye’nin gerçek sağduyulu halkı, üzerinde oynanan oyunları mutlaka bozacaktır.Asil kanda mevcutBüyük önder Atatürk hiçbir konuşmasını boşa yapmamış. Bundan 80 yıl önce bile bugün olabilecekleri düşünmüş, ona göre yol göstermeye çalışmış. “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” derken ne olursa olsun Cumhuriyet’in gerici ellere teslim olmayacağını söylemişti zaten.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Yıldırım Tuna’dan seçmeler

13 Haziran 2009

Yaz sıcaklarının hepten kendisini gösterdiği bugünlerde Türkiye gündemi de adeta kaynıyor. Zahid Akman’ın RTÜK üyeliğinden Dolmabahçe görüşmesine, iktidar muhalefet atışmalarından önce teğet sonra da sürtünüp geçen ekonomik krize kadar pek çok konu gündemdeki yerini koruyor. Ancak her pazar olduğu gibi bu pazar da sıcak gündemin dışına çıkarak esprili yazıları sizlerle paylaşıyorum. Bu haftanın pazar yazısını ise sadece beni çok güldüren Yıldırım Tuna fıkralarına ayırdım. Keyifli pazarlar...Mumba yılanıAdam hastanede her tarafı paramparça yatan arkadaşına sormuş, “Nasıl oldu?..” diye.. Arkadaşı zorla konuşarak “Meşhur Mumba yılanını yakalamak için ormana gittim..” demiş, “Derisinde enlemesine sarı-siyah çizgileri olan, çok ender bulunan bir yılandır Mumba.. Ancak cangıl patikalarına uzanıp güneşlenirken avlayabilirsin onu.. Bir elinle kuyruğunu, aynı anda öbür elinle ensesini yakalaman şart!.. Yoksa ölürsün..” “Eee??..” “Cangılda sessizce ilerlerken sarı-siyah yılanı patikada upuzun güneşlenirken gördüm.. Baş kısmı çalılıkların arasındaydı.. Aynen tarif edildiği gibi sol elimle kuyruğunu tutarken sağ elimle yeşilliklerin arasında kaybolmuş başını bulabilmek için hayvanın vücudunu baş parmağım önde hızla sıyırdım..” “Eee?.. Bu parça parça halin?..” “Sen hiç erkek kaplanın kıçına hızla parmak attın mı?..” İtebilir misiniz?Sabaha karşı 03.00’te evin kapısı acele acele çalınmış. Adam yatağından fırlamış, bakmış ki kapıda bir yabancı “Afedersiniz acaba biraz itebilir misiniz?..” diyor. “Yahu kardeşim, saat kaç?..” diye sinirlenerek kovalamış adam, yatağına dönmüş ve olanları karısına anlatmış... Çok üzülmüş karısı, “Doğru hareket etmemişsin canım...” demiş, “Hatırlasana gençken arabamız bozulmuştu, gece yarısı bir kapıyı çalmıştık, bize yardım etmişlerdi, o iyiliği senelerce ikimizde unutmamıştık değil mi?.. Hadi bir tanem...” Adam mahcup bir şekilde kalkmış yatağından, üzerine bir palto alıp açmış kapıyı, “Heyy...” demiş karanlığa doğru “Hâlâ orada mısın?..” Cevap “Evet...” diye gelmiş, “Yan bahçenizdeyim, salıncakta oturmuş sizi bekliyorum, on dakika itseniz yeter!..” Bir düzine gülDelikanlı çiçekçiye girmiş, onun tereddüt dolu bakışlarını yakalayan yaşlı tezgâhtar “Nasıl yardım edebilirim?..” diye nazikçe sokulmuş yanına. “Sevgilim yarın 19 yaşına giriyor” diye cevap vermiş delikanlı, “Karar veremiyorum, bir düzine gül mü alsam yoksa geçirdiği her yaşı için bir gül diye 19 gül mü hediye etsem, bilemedim...” Yaşlı tezgâhtar “O bugün senin 19 yaşındaki kız arkadaşın olabilir...” demiş, “Ama bir gün belki 50 yaşındaki karın da olabilir...” Delikanlı sonuçta bir düzine gül yaptırmış...Ağır işiten 3 güzelHayli ağır işiten üç yaşlı güzel bir mayıs günü golf oynarlarken “Ne kadar rüzgâr var değil mi?..” demiş biri, “Hayır...” demiş diğeri, “Bugün perşembe...” Üçüncüsü “Ben de...” demiş, “Hadi o zaman birer soğuk bira içelim!..”Organik sebzeKarım sebze ve meyve almam için beni manava gönderdi ve “organik” olmalarını özellikle sıkı sıkı tembih etti... Arayıp bulamayınca yorgun bakışlı yaşlı satıcıya yanaşıp “Karım için sebze ve meyve alacağım...” dedim elma ve taze fasulyeyi göstererek, “Bunların üzerinde zehirli tarım ilaçları falan var mıdır?..” Satıcı etrafını göz ucuyla kontrol etti ve kısık bir ses tonuyla “Yok” dedi, “O işi siz evde kendiniz ayarlayacaksınız!..” Küvete çiş yaparsa...Adam arkadaşını nefes nefese koşarken görünce “Hayrola ne oldu?..” diye sormuş. “Güvenlik görevlilerinden kaçıyorum...” diye cevap vermiş arkadaşı.“Neden?.. Ne yaptın ki?..” “Duş küvetinin içine çişimi yaptım ondan...” “Aa?.. Ama bu kanuna aykırı bir şey değil ki...” “Tamam da” demiş arkadaşı, “Sen gel bunu yapı malzeme fuarındaki yetkililere anlat!..” Napoleon farkı Kız: Napoleon Bonaparte’a benziyorsun...Erkek: Di mi?..Kız: Ama ondan önemli bir farkın var...Erkek: Ne.. Nedir o?..Kız: Elini kendi bluzunun içine sokmalısın!..Kız annesiKız çocukları evlenecekleri erkeği babalarına benzer özellikler taşıdıkları için seçerlermiş.. Düğünlerde annelerinin ağlamaları bu yüzden!..*****Bugün Ruhat Mengi’nin programındayımStar TV’de yayınlanan Ruhat Mengi ile Her Açıdan programının bugünkü konuklarından biri de benim. Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok ve Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever ile son günlerin tüm konularını ele alacağımızı sanıyorum. Her Açıdan saat 12.30’da başlıyor, kaçırmayın derim.*****- Dört ayağı ve bir kolu olan şey nedir?- Mutlu bir Pitbull..

Devamını Oku

Başbakan’ın hayırlı işleri

12 Haziran 2009

Başbakan Erdoğan yine medyadan yakındı. Yazarlara öfke saçarak “Bu Başbakan’ın yaptığı hiç hayırlı iş yok mu ya? Hakaretten başka sizin yazılarınızda yer alacak başka bir şey yok mu?” diye sordu.Bu sözlerin muhatabı kim acaba? “Hakaret” diyor Başbakan ama hakaret eden yazar yok ki. Bırakın hakareti zaten Erdoğan’ı eleştiren yazar sayısı bir elin parmaklarını geçmez.Geri kalan yazarlar Başbakan’a övgü yağdırmaktan başka bir şey yapmıyor. Sadece birkaçı ara sıra sırf “Hep övüyorsun” eleştirisinden kaçmak için, “eleştirir” gibi yapıyor o kadar.Ama belli ki Başbakan’ın buna bile tahammülü yok.Aslına bakarsanız medyanın tamamına yakını Erdoğan’ın kontrolünde. Bazılarının bizzat sahibi gibi, geri kalanı üzerinde de devletin gücünü kullanarak baskı oluşturuyor. Tüm bunlara rağmen birkaç kişi yazılarında eleştiriyor diye tam 7 yıldır yakınıyor.Bu bir propaganda yöntemidir. Nasıl Başbakan “Öfke de bir ifade biçimidir” diyorsa “Bana herkes karşı, bütün medya bana yükleniyor” söylemi de bir ifade biçimi.Türkiye’de pek çok iş tersine çalışıyor. Her ülkede medya hükümetleri, başbakanları eleştirirken Türkiye’de Başbakan medyayı eleştiriyor, yerden yere vuruyor ve hedef şaşırtıyor.Böylelikle kimi başarısızlıkların üstü örtülüyor, gündem saptırılıyor, yolsuzluklar, usulsüzlükler unutturuluyor.Başbakan hemen her gün “genel olarak” medyadan yakınmak yerine örnek göstersin. Kim hangi konuda haksız yere eleştirmişse bunu söylesin. Hakaret edenleri duyursun kamuoyuna.Ayrıca medyanın büyük bölümü her gün Tayyip Erdoğan’ın “hayırlı işlerini” övmekten asıl işini yapamıyor. Birkaç kişi de bu “hayırlı işleri” görmeyiversin ya!..*****BÜYÜKANIT GİDEREK BATIYOR Başbakan Erdoğan birer gün arayla katıldığı iki TV programında da eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la yaptığı gizli görüşmeyi dile getiriyor.Erdoğan her iki konuşmasında da “Ben konuşmam, ama Büyükanıt konuşursa ben de açıklarım” diyor. Erdoğan’ın bu üslubundan bir parça “tehdit kokusu” alıyorum. Yani sanki Tayyip Bey demek istiyor ki “Benim bir korkum yok, ama bu gizli görüşme açıklanırsa Yaşar Paşa sıkıntıya girer.” İki üç gündür medyayı izliyorum, her nedense kimse Dolmabahçe toplantısının gizli olamayacağının üzerinde durmuyor. İki kere yazdım yine tekrarlamak istiyorum. Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında yapılan gizli Dolmabahçe görüşmesi hem devlet adabı hem de demokrasi hem de hukuk devleti açısından tam bir skandaldır.Devlette gizlilik elbette vardır ama iki kişi arasında kalacak bir gizlilik olamaz. Hele bu iki kişi devletin en tepesindeki isimler olursa bu daha da büyük skandal olur. Tayyip Erdoğan’ın devlet geleneği olmadığı için bu tür gizlilik kavramlarını kendi mantığına göre anlaması mazur görülebilir. Ama devletin kurallara en fazla uyan kurumunun başındaki bir kişi eğer aynı mantıkla gizlilik anlaşması yapıyorsa kamuoyundan olduğu kadar silah arkadaşlarından gizlediği bir şey var demektir. Büyükanıt emekli olduğundan bu yana batıyor. Boğulup gitmese bari. *****ANNE YÜREĞİ Okan Paça’dan: Çocuk annesine sorar: “Anne sen beni nasıl dünyaya getirdin?” Anne böyle bir soruyu cevaplamakta güçlük çekince “Bir akşam yatmadan yastığın altına şeker koydum kalktığımda sen vardın” der. Çocuk da aynısını denemeyi düşünür ve akşam yastığının altına şeker koyar. Sabah kalktığında yastığın altına bakar ki karıncalar doluşmuş. Çocuk karıncaları avucuna toplar ve konuşmaya başlar: “Sizleri öldürürdüm ama ana yüreyi dayanmaz ki buna.” ***** AKP PAYANDALARININ BAŞINA DA BU GELEBİLİR Başbakan Erdoğan “hiç gereği yokken” Yaşar Büyükanıt’la yaptığı gizli görüşmeyi kamuoyu gündemine taşıdı. Ve yine “hiç gereği yokken” Büyükanıt’ı “bir şeyler saklamak zorunda” gibi gösterdi.Şimdi herkes merak içinde. Acaba o ünlü Dolmabahçe görüşmesinde neler oldu? İki taraf da “Ben konuşmam” diyor ama...Bu iş diş macununun tüpten çıkması gibi bir şey. Artık laflar söylendi. Bir hafta on gün içinde bu gizli görüşmeyle ilgili bazı ayrıntıların ortalığa saçılacağından hiç şüphem yok.Çünkü, “hiç gereği yokken” diyorum ama, Tayyip Erdoğan’ın bunu bilerek ve isteyerek yaptığını düşünüyorum.Demokrasiyi de “hedefe giden yolda binilen bir tramvay” olarak niteleyen ve zamanı gelince inileceğini açıklayan Erdoğan elbette hedefe gitmek için verdiği sözleri de tutmak zorunda hissetmiyordur. Çünkü bu zihniyet kendinden olmayan herkesi dışlar. Kendinden olmayanı bir tür düşman gördüğü için ahlaki ve vicdani sorumluluk altında hissetmez kendisini.Bugün Büyükanıt yarı yolda bırakılıyor. Ama çok kısa bir süre sonra, AKP’ye AKP’lilerden bile fazla destek veren sözde liberaller de aynı akıbete uğrayacaktır.Sözde liberaller, ama aslında dünyaya faşist gözlüklerle bakanlar AKP’nin hedefe gidilen yoldaki tramvay arkadaşlarıdır. Erişilen durakta bu zihniyet inecek ve kendisine payandalık yapanları kendi başlarına bırakacaktır.Siz o zaman kopacak gürültüyü görün hele. ***** ARINÇ NE YAPACAK? Zahid Akman da yerinde duruyor. Bülent Arınç da. Arınç kendisini ağırlıklı zannederek Zahid Akman’ın istifa etmesi gerektiğini söyledi. Düşündüğü herhalde Akman’ın da zaten istifa edecek olmasıydı.Ama belli ki Tayyip Erdoğan’ı hesaplamamıştı. Erdoğan Akman’ın “tertemiz” olduğunu söyledi. Bu durumda mahkemeye de gerek kalmıyor.Ama Bülent Arınç bunların farkında bile değil.Hafta içinde yazdığım gibi, Bülent Arınç bulunduğu makamın ağırlığını taşıyamıyor. Çok yaralandı çok yıprandı.Yapması gereken, istifa etmektir. O dürüstlük, namus ve dobralık ancak böyle geçerli olabilir.Aksi takdirde Bülent Arınç da “klasik politikacılar” kervanındaki yerini alacaktır.

Devamını Oku

Üniversite sınavı yarışı öğrencileri perişan ediyor

10 Haziran 2009

İstanbul Erkek Lisesi bu yıl 125’inci kuruluş yılını kutluyor. Bu nedenle her yıl yapılan şenlikler ve pilav günü de başka bir anlam kazanmış. Pilav gününe Amerika’da olduğum için katılamadım. Bu nedenle bizden 5-6 yıl sonra okula giren Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile de karşılaşamadım tabii.125’inci yıl etkinlikleri çerçevesinde geçen hafta beni de öğrencilerle sohbet etmek için okula davet ettiler.Bizim 40 yıl önce yatakhane olarak kullandığımız, şimdi tekrar en eski haline yani tiyatroya dönüştürülen, harika manzaralı salonda okulun şimdiki öğrencilerine bizim günlerimizi anlattım.İlgilerini çekti mi bilmiyorum ama pek güldüler. Artık beğendikleri için mi güldüler, yoksa bize çok keyifli gelen geçmiş günlerimiz bugünkü anlayışla gençlere absürd geldiği için mi bilemiyorum ama çok soru sordular.Bu arada üniversite sınavı öncesi okulların kapanmadan önceki halini görmek de ilginç oldu benim için. Çünkü meğer okullar son bir iki haftaya sanki tatildeymiş gibi giriyormuş. Lise sonlar üniversite hazırlık için dershanelere koşuyorlarmış.Çocuklarla konuşurken öğrendim ki daha ortaokuldan itibaren üniversite hazırlık kursları başlıyormuş. Yani çocuklar 4-5 yıl boyunca sadece üniversite hazırlığı için çalışıyor. Hem okul hem dershane birlikte gidiyormuş.Tabii böyle olunca çocukların ne sosyal hayatı, ne eğlencesi, ne arkadaşlıkları oluyor. Hiç oyun oynamayan, arkadaşlarıyla eğlenmeyen, kitap ve bilgisayardan gözünü ayırmayan bir nesil yetişiyor.Sonra bu çocuklar en yüksek puanlarla en iyi okulları kazansalar ne olacak ki? Bu kadar asosyal yetişen bir nesil çok iyi okusa da hayatta başarılı olabilecek mi? Ya da böyle bir hayatı yaşadıktan sonra gerçekten başarılı olan birini görüyor musunuz etrafınızda?Açıkçası çok üzüldüm bu duruma. Hep duyuyordum çocukların böyle yarış atı gibi hazırlık yaptıklarını, ama durumun bu kadar vahim olduğunu tahmin etmiyordum. Tabii bizim çocuklar bu dönemi çoktan geçirdi, ama o zaman bu kadar vahşice değildi galiba üniversiteye hazırlık.Şimdiki açıkça tam bir vahşet. Ana babalar yavrucuklarına nasıl kıyıyorlar da yıllarca hiç tatil yaptırmadan sadece ders çalıştırıyorlar.Tabii sonuçta bir sınav her şeyin başı ya da sonu oluyor. Böyle adaletsiz bir dünya olur mu? ***** OKULUMUN KISA FİLM YARIŞMASIİstanbul Erkek Lisesi’ne sohbete gittiğim gün Liselerarası Kısa Film Yarışması’nın da ödül töreni vardı. İstanbul Erkek Lisesi Sinema Kulübü 6 yıldır bu yarışmayı düzenliyor ve Türkiye’nin her yerinden pek çok öğrenci bu yarışmaya katılıyor.Kulüp üyeleri bu yıl yarışmaya 23 ilden 114 kısa filmin gönderildiğini söylediler. “Kimler ne kazandı?” diye sordum. Cevabı şöyle:1. “Karton Çocuk” adlı filmiyle Mesut Zümre.2. “Sinan’ın Seçimi” adlı filmiyle Ozan Ali Korkut.3. “Gözüm Üzerinizde” adlı filmiyle Serdar Tepeyurt.Alfabetik sıraya göre mansiyon ödüllerini ise...“Kelebek” adlı filmiyle Buse Delialioğlu.“Kuşak” adlı filmiyle Şebnem Kassap. “Oyun Bitti” adlı filmiyle Mahmut Aran.Diğer ayrıntıları dileyenler www.ielsinema.com adlı internet sitesinden öğrenebilirler.***** BURASI NERESİ Yıldırım Tuna’dan: Yavru deve annesine “Bizim ayaklarımız neden 3 parmaklı?” diye sormuş. “Çölde yürürken yumuşak kumlara batmamamız için bebeğim” diye cevap vermiş annesi. “Kirpiklerimiz neden bu kadar uzun?” “Çöldeki kum fırtınalarından gözlerimizi korumak için aşkım..” demiş annesi. “Pekii, neden hörgüçlerimiz var?” “Çölleri geçerken su ihtiyacımızı sağlamak için bir tanem” diye cevap vermiş annesi. “Tamam da anne” demiş yavru deve, “O zaman Atatürk Orman Çiftliği’nin Hayvanat Bahçesi’nde ne işimiz var?..” ***** SAKIN KAZA YAPMAYINBaşlığa bakıp da “Kim ister kaza yapmayı, böyle saçma sapan başlık mı olur?” diyebilirsiniz, ama nedenini bir okuyun.Neredeyse 20 yıldır benimle çalışan yardımcım İsmail Arslan dün sabah İstinye yokuşunu inerken inanılmaz bir kaza geçirdi.Karşı şeritten gelen bir araç, her nedense kontrolden çıkmış, ortadaki refüjü aşıp adeta uçarak diğer tarafa düşmüş bu yoldan aşağı inen iki arabaya çarpmış, çarpılan araçlar da birbirlerine çarpıp kenara sıkışmışlar.İşte çarpılanlardan birinde İsmail Arslan var. Neyse ki hepsi hurdaya dönen araçlardan herkes sağ salim çıkmış, hastanelik bir durum bile yok.Ancak bakın ne oluyor? Kazaya neden olan aracın sürücüsü kadın bir süre sonra heyecanlanıp kriz geçiriyor. Bunun üzerine polis ambulans çağırıyor.Meğer bir trafik kazasında bir kişi ambulansla götürülürse, o kaza yaralamalı kaza sınıfına girermiş. Bu durumda suçlu olsun olmasın kazaya karışan her sürücü mutlaka Adli Tıp’a alkol muayenesine gönderilirmiş.Adli Tıp Yeni Bosna’da. İsmail Arslan ve kazaya karışan diğer üç aracın sürücüleri Yeni Bosna’ya gittiler. Gece trafik kontrollerindeki alkolmetre cihazına üflediler. Peki bu işlem hemen olay yerinde yapılamaz mı, ya da en yakın hastaneye gidilemez mi? Hayırmış. Mevzuat böyleymiş.Bürokraside birçok anlamsız uygulamayı kaldırdık, ama bazıları hâlâ yaşıyor. İstanbul trafik müdürlerinin dikkatine sunmak isterim, bu konuyu da çok kolay hale getirebilirler isteseler. ***** AVRUPALI’YA CEVAPLiberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker anlattı: “Geçen hafta Brüksel’de Avrupa Komisyonu Genişlemeden Sorumlu biriminin Türkiye masası yetkilileri ile Türkiye’de hükümetin son birkaç yıldır ilerleme konusunda tek bir adım atmamış olduğunu tartışırken, Fransız yetkili, AKP’nin kendisine dikte ettiği gibi ‘İyi de ülkenizde reform yasalarının çıkmasına ve AB’ye tam üyelik konusunda ulusal bir görüş birliğine varılmasına muhalefet karşı çıkıyormuş’ dedi. Ben de ‘İktidarları döneminde Kamu İhale Yasası’nı 17 defa değiştirip, ülkeyi uluslararası yolsuzluk endeksinde dünya 77’nciliğine taşırken, muhalefet sorun olmamış, ulusal görüş birliğine varılmış da, uyum yasası çıkartırlarken mi bu sorunlarla karşılaşıyorlarmış’ diye sorunca ‘Hmmmm’ diyerek önlerine baktılar ‘Her şeyin farkındayız aslında’ dediler ve konuyu değiştirdiler.”

Devamını Oku