İstanbul Erkek Lisesi bu yıl 125’inci kuruluş yılını kutluyor. Bu nedenle her yıl yapılan şenlikler ve pilav günü de başka bir anlam kazanmış. Pilav gününe Amerika’da olduğum için katılamadım. Bu nedenle bizden 5-6 yıl sonra okula giren Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile de karşılaşamadım tabii.
125’inci yıl etkinlikleri çerçevesinde geçen hafta beni de öğrencilerle sohbet etmek için okula davet ettiler.
Bizim 40 yıl önce yatakhane olarak kullandığımız, şimdi tekrar en eski haline yani tiyatroya dönüştürülen, harika manzaralı salonda okulun şimdiki öğrencilerine bizim günlerimizi anlattım.
İlgilerini çekti mi bilmiyorum ama pek güldüler. Artık beğendikleri için mi güldüler, yoksa bize çok keyifli gelen geçmiş günlerimiz bugünkü anlayışla gençlere absürd geldiği için mi bilemiyorum ama çok soru sordular.
Bu arada üniversite sınavı öncesi okulların kapanmadan önceki halini görmek de ilginç oldu benim için. Çünkü meğer okullar son bir iki haftaya sanki tatildeymiş gibi giriyormuş. Lise sonlar üniversite hazırlık için dershanelere koşuyorlarmış.
Çocuklarla konuşurken öğrendim ki daha ortaokuldan itibaren üniversite hazırlık kursları başlıyormuş. Yani çocuklar 4-5 yıl boyunca sadece üniversite hazırlığı için çalışıyor. Hem okul hem dershane birlikte gidiyormuş.
Tabii böyle olunca çocukların ne sosyal hayatı, ne eğlencesi, ne arkadaşlıkları oluyor. Hiç oyun oynamayan, arkadaşlarıyla eğlenmeyen, kitap ve bilgisayardan gözünü ayırmayan bir nesil yetişiyor.
Sonra bu çocuklar en yüksek puanlarla en iyi okulları kazansalar ne olacak ki? Bu kadar asosyal yetişen bir nesil çok iyi okusa da hayatta başarılı olabilecek mi? Ya da böyle bir hayatı yaşadıktan sonra gerçekten başarılı olan birini görüyor musunuz etrafınızda?
Açıkçası çok üzüldüm bu duruma. Hep duyuyordum çocukların böyle yarış atı gibi hazırlık yaptıklarını, ama durumun bu kadar vahim olduğunu tahmin etmiyordum. Tabii bizim çocuklar bu dönemi çoktan geçirdi, ama o zaman bu kadar vahşice değildi galiba üniversiteye hazırlık.
Şimdiki açıkça tam bir vahşet. Ana babalar yavrucuklarına nasıl kıyıyorlar da yıllarca hiç tatil yaptırmadan sadece ders çalıştırıyorlar.
Tabii sonuçta bir sınav her şeyin başı ya da sonu oluyor. Böyle adaletsiz bir dünya olur mu?
*****
OKULUMUN KISA FİLM YARIŞMASI
İstanbul Erkek Lisesi’ne sohbete gittiğim gün Liselerarası Kısa Film Yarışması’nın da ödül töreni vardı. İstanbul Erkek Lisesi Sinema Kulübü 6 yıldır bu yarışmayı düzenliyor ve Türkiye’nin her yerinden pek çok öğrenci bu yarışmaya katılıyor.
Kulüp üyeleri bu yıl yarışmaya 23 ilden 114 kısa filmin gönderildiğini söylediler.
“Kimler ne kazandı?” diye sordum. Cevabı şöyle:
1. “Karton Çocuk” adlı filmiyle Mesut Zümre.
2. “Sinan’ın Seçimi” adlı filmiyle Ozan Ali Korkut.
3. “Gözüm Üzerinizde” adlı filmiyle Serdar Tepeyurt.
Alfabetik sıraya göre mansiyon ödüllerini ise...
“Kelebek” adlı filmiyle Buse Delialioğlu.
“Kuşak” adlı filmiyle Şebnem Kassap.
“Oyun Bitti” adlı filmiyle Mahmut Aran.
Diğer ayrıntıları dileyenler www.ielsinema.com adlı internet sitesinden öğrenebilirler.
BURASI NERESİ
Yıldırım Tuna’dan: Yavru deve annesine “Bizim ayaklarımız neden 3 parmaklı?” diye sormuş. “Çölde yürürken yumuşak kumlara batmamamız için bebeğim” diye cevap vermiş annesi.
“Kirpiklerimiz neden bu kadar uzun?”
“Çöldeki kum fırtınalarından gözlerimizi korumak için aşkım..” demiş annesi.
“Pekii, neden hörgüçlerimiz var?”
“Çölleri geçerken su ihtiyacımızı sağlamak için bir tanem” diye cevap vermiş annesi.
“Tamam da anne” demiş yavru deve, “O zaman Atatürk Orman Çiftliği’nin Hayvanat Bahçesi’nde ne işimiz var?..”
SAKIN KAZA YAPMAYIN
Başlığa bakıp da “Kim ister kaza yapmayı, böyle saçma sapan başlık mı olur?” diyebilirsiniz, ama nedenini bir okuyun.
Neredeyse 20 yıldır benimle çalışan yardımcım İsmail Arslan dün sabah İstinye yokuşunu inerken inanılmaz bir kaza geçirdi.
Karşı şeritten gelen bir araç, her nedense kontrolden çıkmış, ortadaki refüjü aşıp adeta uçarak diğer tarafa düşmüş bu yoldan aşağı inen iki arabaya çarpmış, çarpılan araçlar da birbirlerine çarpıp kenara sıkışmışlar.
İşte çarpılanlardan birinde İsmail Arslan var. Neyse ki hepsi hurdaya dönen araçlardan herkes sağ salim çıkmış, hastanelik bir durum bile yok.
Ancak bakın ne oluyor? Kazaya neden olan aracın sürücüsü kadın bir süre sonra heyecanlanıp kriz geçiriyor. Bunun üzerine polis ambulans çağırıyor.
Meğer bir trafik kazasında bir kişi ambulansla götürülürse, o kaza yaralamalı kaza sınıfına girermiş. Bu durumda suçlu olsun olmasın kazaya karışan her sürücü mutlaka Adli Tıp’a alkol muayenesine gönderilirmiş.
Adli Tıp Yeni Bosna’da. İsmail Arslan ve kazaya karışan diğer üç aracın sürücüleri Yeni Bosna’ya gittiler. Gece trafik kontrollerindeki alkolmetre cihazına üflediler.
Peki bu işlem hemen olay yerinde yapılamaz mı, ya da en yakın hastaneye gidilemez mi? Hayırmış. Mevzuat böyleymiş.
Bürokraside birçok anlamsız uygulamayı kaldırdık, ama bazıları hâlâ yaşıyor. İstanbul trafik müdürlerinin dikkatine sunmak isterim, bu konuyu da çok kolay hale getirebilirler isteseler.
AVRUPALI’YA CEVAP
Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker anlattı: “Geçen hafta Brüksel’de Avrupa Komisyonu Genişlemeden Sorumlu biriminin Türkiye masası yetkilileri ile Türkiye’de hükümetin son birkaç yıldır ilerleme konusunda tek bir adım atmamış olduğunu tartışırken, Fransız yetkili, AKP’nin kendisine dikte ettiği gibi ‘İyi de ülkenizde reform yasalarının çıkmasına ve AB’ye tam üyelik konusunda ulusal bir görüş birliğine varılmasına muhalefet karşı çıkıyormuş’ dedi.
Ben de ‘İktidarları döneminde Kamu İhale Yasası’nı 17 defa değiştirip, ülkeyi uluslararası yolsuzluk endeksinde dünya 77’nciliğine taşırken, muhalefet sorun olmamış, ulusal görüş birliğine varılmış da, uyum yasası çıkartırlarken mi bu sorunlarla karşılaşıyorlarmış’ diye sorunca ‘Hmmmm’ diyerek önlerine baktılar ‘Her şeyin farkındayız aslında’ dediler ve konuyu değiştirdiler.”

