Sessiz sedasız içki yasağına geçiyoruz

7 Temmuz 2009

Başlığa aldanmayın, henüz “içki içmek yasaktır” gibi bir kanun çıkmadı. Ama içki üzerinde öyle operasyonlar yapılıyor ki “yasak olmasa” bile birçok kişi içki içemez hale geldiği gibi içki üretmek de “cehennem azabına” dönüştürülüyor.Bugün sizlere pazar günü aldığım bazı bilgileri aktarmak istiyorum. Üstelik sadece şarapla ilgili.Eski Turizm Bakanı, en eski arkadaşlarımdan Bahattin Yücel “Tekirdağ Mürefte’ye gelir misin?” diye sorunca “Hiç görmedim, tabii gelirim de ne var?” diye sordum. Yücel “Özel bir şey yok, çok sevdiğim bir dostum ısrarla davet ediyordu, ben de bu hafta zaman buldum, sen de gelirsen hem değişiklik olur hem de Mürefte şarap merkezi ve etrafla ilgili gezip biraz bilgi alırsın” cevabını verdi.Birlikte atlayıp gittik. Üstelik trafiğin daha rahat olduğu ana yoldan değil de Tekirdağ’dan saptığımız dağ yolundan.Bugüne kadar nasıl olup da buralara gitmemişim, kendime çok kızdım. Yamaç paraşütünün yapıldığı o sarp tepelerin, eşiz manzaralı uçurumların yanından geçerken yaşadığımız ülkenin güzelliğini bir kere daha hissetmek çok keyif verdi.Mürefte, Şarköy’e çok yakın şirin mi şirin bir belde. Bugüne kadar şaraplarıyla tanınıyordu ama üreticiler çok dertli.Şarap üreticilerinden biri “Örneğin” dedi, “Hiç görünmeyen bir engelimiz var. Bu iktidarla birlikte Türkiye’nin birçok yerinde üzüm üreticileri şarapçılara mal vermiyor.” Bu çok ilginç. Eskiden de dini nedenlerle şarap üreticilerine mal vermeyen bağcılar varmış ama sayıdaki artış dikkat çekiyormuş.Üreticiler, üretim aşamasındaki bürokrasinin de bellerini büktüğünü anlattı. Örneğin, kaçağı önlemek adına dökme denilen fıçıyla satılan markasız şarap üretimi yasak artık. Bu nedenle her üretici malını şişelemek zorunda.Daha önce ürettiği şarabı büyük şirketlere satan küçük üretici şimdi şişeleme yapıyor ama bu kez de karşısına pazar sorunu çıkıyor.Bunun dışında denetim adı altında yapılan uygulamalarda kesilen cezalar da artık fenalık getirmiş. Üreticiler “Sudan bahanelerle cezalar kesiliyor, bunun ne olduğunu anlıyoruz tabii ama ne yapabiliriz ki” diyor.Pazarlama konusundaki en önemli sorun ise vergiler. Şarap üzerinde o kadar çok vergi var ki inanılmaz.Konuştuğum şarap üreticilerinin ortak kanısı şu: “Şarap üreticiliği artık cazip değil. Kimse para kazanamıyor. Mürefte’de bile bağların yerine zeytin ağacı ya da başka ürünler ekiliyor. Bir süre sonra Türkiye’de kimse şarap üretemez. Piyasa tamamen yabancıların eline geçer. Oysa yabancıların gelmesiyle rekabet başlamış ve çok güzel şaraplar üretilmeye başlanmıştı. Bu bitiyor.” Ben de “Sanıyorum önce piyasa yabancılara geçer sonra ithalat çok zorlaştırılır ve şarap içilmesi kendiliğinden yasaklanmış gibi olur” diyorum.*****ŞARAPTAKİ VERGİYE BAKINŞarapta uygulanan vergiye dikkatinizi çekmek istiyorum. Gerçekten bu şartlarda nasıl üretim yapılabilir ki.Diyelim ki bir üretici 77 milyon litre şarap üretmiş. Bu şarabı vergisiz fiyatla satması halinde 51 milyon 900 bin lira toplayacak.Şimdi bunun üzerine gelen vergilere bakalım. 32 milyon lira ÖTV, 38 milyon lira KDV ve 172 milyon lira da asgari maktu vergi. Toplayın vergileri, 242 milyon lira ediyor. Bu vergiler direkt halka yansıtılıyor ve vergisiz üretim fiyatı 60 kuruş olan şarabın bir litresi 3 liranın üzerine çıkıyor. Buna tabii üreticinin kârını da koymak zorundasınız.Bu şartlarda bırakın küçük üreticiyi büyük şarap fabrikaları bile yurt dışı ile rekabet edemez.***** NE YAPIYORUZ?Yıldırım Tuna’dan: Doktorun biri çarşıda dolaşırken yolunu kaybetmiş 92 yaşındaki yaşlı adamı kontrol altında tutabilmek için çağırdığı ambulansa bindirip hastaneye götürürken adamın bilinç seviyesini ölçebilmek için “Beyefendi” demiş, “Şu anda biz ne yapıyoruz?” Yaşlı adam yavaşça doğrulup ambulansın penceresinden dışarı bakmış bakmış “Valla” demiş, “Sanırım 60 veya hadi bilemedin 70!” *****BU BASKILAR KAÇAĞI VE MERDİVEN ALTINI TEŞVİK EDERMürefte’den dönerken aldığım bilgileri Bahattin Yücel’le konuşuk. Hem çok eski bir turizmci hem de sektörün bakanı olarak içki konusunu çok iyi bilen Yücel “Turizmde en etkili gelirlerden biri içki satışlarıdır” dedi. Yücel “Ama bizde 4. Murat’ı bile aratır bir baskı nedeniyle turisti kaçıracağımız gibi onların ölümüne de neden oluyoruz” diye ekledi.Doğal olarak “Nasıl?” diye sorunca “Nasılı var mı” dedi Bahattin Yücel ve anlattı:“70 santilitre, 45 derece alkollü viski, konyak, brendi gibi içkilerin Doğu Akdeniz’in turistik yerlerindeki ortalama satış fiyatı 10-11 euro’dur. Bizde ise 30 euro. Bu kadar yüksek fiyata içki satmak zordur. O zaman ne oluyor, kaçak hortluyor. Ama daha da kötüsü merdiven altı dediğimiz kaçak içki üretimi başlıyor. Onların da çoğu metil alkolü ayarlayamadığı için içki zehirlenmeleri ve ölümler yaşıyoruz.” Bahattin Yücel içki konusunda en çok hükümete destek veren liberalleri anlamadığını söyleyerek “İçki konusunda ağızlarını açıp tek kelime söylemiyorlar. Oysa hem bu sektör öldürülüyor hem de inançlar sömürülüyor” dedi.İçkiyle ilgili yeni reklam kurallarını da eleştiren Yücel “Hele şarapla ilgili düzenlemeler korkunç. Şarap üretenler yörelerini bile tanıtamıyor, yöre yemeklerinden söz edemiyor. Böyle bir baskı olabilir mi?” diye sordu.*****GİZLİ ZAMMI ÇEKİNKent içi ulaşımda zaman zaman metro, metrobüs ve otobüsleri kullandığımı biliyorsunuz. Ama bu sistemli ve her gün olmadığı için herkesin kullandığı akbil yok bende. Bu nedenle akbil kullananların yaşadığı sorunları bilemiyorum.Bir okurumun gönderdiği mesajı okuyunca şaşırdım. Çünkü belediye toplu taşımaya yakışmayacak bir fiyat uygulaması yapıyormuş. Okurumdan gelen mesajı birlikte okuyalım:“Metrobüs birçok vatandaş tarafından kullanılıyor. Ve tabiki kimse tek vesait ile işine gidemediği için metrobüs öncesi ya da sonrası diğer ulaşım aracına aktarma yapıyor. Yakın zamana kadar ilk bastığımız akbil 1.50 TL sonrasındaki vesaite bastığımız akbil ise 0.75 TL alıyordu. Şimdi metrobüse bindiğimiz zaman bir sonraki vesaite yine 0.75 TL veriyoruz ama diğer vesaitten metrobüse geçtiğimiz zaman aktarma alamıyoruz, yani 1.50 TL veriyoruz. Kısaca önceleri günde 4.50 TL yol parasıyla 22 günden ayda 99 TL masrafımız olurken artık bu masrafımız 115.50 liraya yükselmiştir. Bu gizli zammın derhal geri çekilmesi için halkımızın uyanması gerekli, bunun içinde size güveniyorum. Lütfen bunu yazın. Bu halka yazık!” (T.S)

Devamını Oku

Artık Çanakkale düşünülsün

6 Temmuz 2009

Yine Boğaz’a köprü tartışmaları içinde bulduk kendimizi. Yıllar önce, ilk köprü yapılırken de çok tartışılmıştı. Ama sonuçta köprüye karşı çıkmanın gelişmeye karşı olduğu da ileri sürülmüş, hatta köprüye karşı çıkanlarla yıllarca alay da edilmişti.Açıkçası ilk köprüye karşı çıkmak yanlıştı. Hatta ikinci için bile fazla itiraz edilecek bir şey yok. Ama ikinci köprü yapılırken başka bir yanlışa imza atıldı ve deniz yolu ile Boğaz’dan alt geçişler ihmal edildi.Şimdi sıra geldi üçüncü köprüye. Bu köprü gerçekten gerekli mi? İki köprüdeki trafik sıkışıklığını yaşayanlar için “gerekli” gibi görünebilir.Buna karşı, zaten daracık olan Trakya yarımadasının üç yerinden otoyol geçirilmesi, su kaynaklarını, doğal ve tarımsal zenginlikleri öldüreceği gibi, en önemlisi de nüfus sorunu yaratacaktır. Siyasetten yararlanıp rant sağlayacaklar ise cabası zaten.O halde İstanbul’a üçüncü köprü yapmak yerine önce en az iki metro geçişini sağlamak ve deniz taşımacılığını da artırmak zorundayız.Bunun dışında İstanbul trafiğine ağır yük getiren Avrupa trafiğini de İstanbul üzerinden almak neden hâlâ aklımıza gelmiyor bunu da anlamak zor.Oysa Yunanistan ve Bulgaristan üzerinden girip Anadolu’nun çeşitli illerine ya da Anadolu üzerinden diğer ülkelere gidecek trafik Çanakkale Boğazı üzerinden taşınabilir.İzmit Körfezi’ne “dünyanın en uzun ikinci köprüsünü” yapmak yerine Çanakkale’ye yapılacak bir köprü ile bütün Anadolu trafiğine de çare bulunabilir. İzmir’den doğu sınırımıza kadar yapılacak otoyol, nitelikli duble yollarla kuzey ve güney hattına dağıtım yapılarak kara ulaşımı sorunu kökünden çözülür.İstanbul ve İzmit-Adapazarı aksı rahatlatılır, özellikle İstanbul’da kent içi ulaşım sorunları da giderilir.Ama iktidar nedense ille de İstanbul’a üçüncü bir köprü, üçüncü bir otoyol, hiç gereksiz olarak körfeze köprü istiyor.Buraların rantı daha mı yüksek acaba?*****Fatih Sultan Mehmet Köprüsü neden karanlık?Boğaziçi Köprüsü ışıklandırıldı. Hava karardıktan sonra renkleri de sürekli değişen Boğaziçi Köprüsü ışıl ışıl görüntüsüyle görsel bir şölen sunuyor İstanbullulara.Yanılmıyorsam bir büyük şirketin sponsor olmasıyla ve 5 milyon dolarlık masrafla köprü ışıklandırılmıştı.Ama İstanbul’da bir değil iki boğaz köprüsü var.Bir köprü ışıklar içinde parlarken diğer köprünün sadece yol ışıkları yanıyor.Geçenlerde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ne bakan bir dostumuzun evine davetliydik. Evin sahibesi “Boğaziçi Köprüsü’ne kıskanarak bakıyoruz. Bizim köprümüzün ne günahı var da böyle karanlıkta?” diye sorunca konu hepimizin dikkatimi çekti. *****Atı alan Üsküdar’ı geçmiş olabilirAKP iktidarıyla çok ilginç “ilkler” yaşıyoruz. Belli ki işin ucunda bir kazanç varsa iktidarın da dur durak bilmesi mümkün değil.Son yaşadığımız olay üçüncü köprü ile ilgili. Ülkenin Ulaştırma Bakanı çıkıyor ve henüz projesi bile olmayan üçüncü köprünün yeri ile ilgili açıklamalarda bulunuyor, kendinde adeta alay eder gibi uyarılar da yapıyor.Üçüncü köprü Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün “kuzeyinde” olacakmış. Tarabya da olabilirmiş, Sarıyer de. Bakan Bey diyor ki “Sakın bunu göz önüne alıp da arsa spekülasyonu yapmaya kalkışmayın.” Bir bakan böyle konuşursa biri de çıkıp “Herhalde bu bölgede kimseye yer bırakmadınız” deme hakkını kendinde bulur.Sadece Ulaştırma Bakanı değil, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da aynı havada. Şaka gibi.Dedikodulara göre üçüncü köprünün ve bu köprüyü bağlayacak otoyolların geçeceği yerler birkaç yıl öncesinden beri kapatılıyor. Silivri’den Şile’ye binlerce dönüm arazinin el değiştirdiği ileri sürülüyor.Daha önce yapılan arazi oyunlarını, çıkarılan imar değişikliklerini göz önüne alınca insan yine “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş olabilir” diye düşünmekten kendisini alamıyor.*****4 yıl geriye giderek arsa alımları ortaya çıkarılsınÜçüncü köprü ile birlikte arsa ve arazi spekülasyonları konusunda yoğun dedikodular başladı.Ancak günümüzde bu tür dedikoduların önüne geçmek çok kolay. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, tapu kayıtlarını inceleyerek son dört yıl içinde, üçüncü Boğaz Köprüsü’nün geçeceği güzergâh ile bu güzergâha yakın bölgelerdeki arsa alım satımlarını ortaya çıkarır.Bu inceleme sonunda kimlerin yüklü miktarlarda arsa ve arazi aldıkları orta çıkar.Tabii bazıları “bu araziler, durum anlaşılmasın diye başkaları üzerine aldırılıyor” dedikodulara da yapılıyor.O zaman arazi alanların bu arazileri hangi paralarla alabildikleri sorgulanabilir. Maliye bu arazileri alanların ne kadar vergi ödediklerine bakar. Eğer arada tarifi imkânsız farklar varsa gerçek ortaya çıkar.Kısacası eğer AK Parti gerçekten AK’sa bu tür bir çalışmayı yapar ve sonucunu da çekinmen korkmadan kamuoyuna açıklar. Hatta eğer yakalarsa arsa spekülasyoncularını teşhir bile eder.Ama iktidar sözcülerinin bırakın arsa yolsuzlularını önlemeyi tam tersine körükler biçimdeki açıklamaları bu konudaki iyi niyetimi başından çürütüyor.*****Bu akşam Habertürk’teyimHabertürk’te Erdoğan Aktaş’ın yönetip sunduğu Türkiye’nin Nabzı programının bu akşamki konuklarından biriyim. Saat 21.00’de başlayacak programda Profesör Süheyl Batum, AKP milletvekili Burhan Kuzu ve Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca da olacağını öğrendim. Konu tahmin edeceğiniz gibi belgeden askeri yargıya güncel konular.*****İlaçlar tesirini kaybediyorYıldırım Tuna’dan: Adam geçirdiği ameliyat sonrası getirildiği hastane odasında ayılırken yatağın ucunda oturan karısını görüp “Ç..Çok güzelsin...” demiş ve tekrar bayılmış. Biraz sonra ayılıp “Hoşsun...” deyince “Aa?..” demiş karısı, “Önce ‘Çok güzelsin’, sonra sadece ‘Hoşsun’ ne oluyor öyle?..” Adam, “Görmüyor musun?..” demiş, “İlaçlar tesirini kaybediyor işte!..”

Devamını Oku

Liberal faşistlerin maskesi düştü

5 Temmuz 2009

Sevgili okurlar; geçen haftaki sohbetimize şu cümleyle başlamıştım: “Çok tartışmalı bir haftayı geride bıraktık, ne olacağını kestirmenin güç olduğu bir haftaya girdik. Hatta belki çok iddialı olacak ama AKP’nin iktidarda olduğu 7 yılın en önemli haftalarından birini yaşayabiliriz diyebilirim.” Sanıyorum bu tahmin aynen gerçekleşti. Üstelik “en önemli hafta” görülüyor ki bir haftayla sınırlı kalmayacak, bundan sonrakiler de aynı şekilde gidecek bir süre.Zihniyet iflasıDemokrasi adına ama aslında Türkiye’yi bir İslam devletine götürmek amacıyla dincilerle kendilerine liberal diyen, özündeyse faşizme daha yakın çevreler arasındaki ittifak geçen hafta “zihniyetteki büyük itiraf ve çöküşün” de tablosunu çizdi. Türkiye’nin Atatürk çizgisindeki laik demokratik yapısını dönüştürmek isteyenler hiçbir ilkeye sahip olmadıklarını, savundukları görüşlerin palavradan ibaret olduğunu, öfkeye kapıldıkları an demokrasiyi ve hukuku fütursuzca ayaklar altına alabileceklerini gösterdiler.Yalana sarılmakTürkiye’yi dönüştürmeye çalışan bu kesim bir hafta içinde söyledikleri ve savundukları tüm fikirlere aykırı olan eylem ve davranışlarla kendi kendilerini ele verdiler. Önce insan haklarından ve hukuka saygıdan çok söz etmelerine rağmen bir fotokopi üzerinden yalanlar üreterek hem Silahlı Kuvvetler’i hem de ülkenin aydınlık insanlarını karaladılar. Aldıkları cevapları ise ne tartıştılar ne de objektif biçimde yayınladılar.Rejimin teminatı polis Başbakan Erdoğan rejimin teminatının polis olduğunu söyledi. Demokrasinin hiçbir kural ve tanımına uymayan bu sözlere adeta balıklama atlayan sözde liberaller aynı söylemi dile getirdiler. Bu aslında nasıl bir faşist zihniyet içinde olduklarının da itirafı ve kanıtıydı. Suça karşı örgütlenmiş, halkın can ve mal güvenliğini sağlamak üzere teşkilatlandırılmış bir silahlı gücü rejim teminatı olarak göstermenin absürtlüğüne bile aldırmadılar.Albaya tutuklama kutlamalarıİktidara Türkiye’yi din devletine dönüştürme yolunda payandalık yapan bu sözde liberal, özünde faşist kesim en önemli itiraflarından birini de Albay Çiçek’in serbest bırakılması üzerine yaptı. Askeri yargının taraflı olduğunu ve emir komuta zinciri altında çalıştığını ileri süren bu kesim albayın sivil savcılarca saatlerce sorgulanıp tutuklanması konusunda adeta bayram havası yaşamış ve “sivil yargının erdemlerini” anlatmak için gece yarıları televizyon kanallarını gezerek zafer kutlamaları yapmıştı.Sivil yargıya hakaretAKP yandaşlarının zafer çığlıkları, 18 saat sonra yine sivil mahkeme tarafından alınan bir kararla bir anda kesildi ve bu kez her şey tersine döndü. Bir saat öncesine kadar sivil yargının ne kadar önemli olduğunu anlatan bu kesim, albayın serbest bırakılması üzerine yargının bağımsız olmadığını, bir şeyler döndüğünü, şüpheli bir durum olduğunu anlatmaya başladılar.Bu nasıl bir anlayış?Bu olay iktidar ve yandaşlarının foyalarının ortaya çıkmasını da sağladı. İktidar ve yandaşları için hukuk ve demokrasi sadece kendi anlayışlarına hizmet ettiğinde geçerli. Eğer yargı beğendikleri bir kararı verirse, yargı iyi, yok tersi olursa yargı tu kaka. Böyle bir anlayışın ne demokraside ne hukuka saygıda ve en önemlisi ne de ahlakta yeri olduğu herhalde kabul edilir bir gerçektir. Ancak ne yazık ki bu zihniyet çok uzun zamandır yalan, dolan, ahlak ve vicdan dışı davranış, ilkesizlik konularında hep aynıydı. Değişen bir şey yok, ama sanıyorum bu kez beyinlerini yıkadıkları kişilerin bile bir an durup düşünmelerine neden oldular.İngiliz gazetesinin yazısıGeçen haftaki yazılarımdan biri, hiçbir ilkesi olmayan bu kesimlerde hayli hareket yarattı. Aslında bana ait olmayan, bizdeki tatlısu demokratlarının ve sözde liberallerinin çok sevdikleri bir İngiliz gazetesinin makalesiydi çok kızdıkları. Ama hepsi pek kurnaz olduklarından bu yazıyı cuntacı fikirlerim yüzünden sayfaya koyduğumu ileri sürerek ağır hakaretlerde de bulundular. Oysa bu konu demokrasinin belki de yeniden tanımlanması açısından çok önemliydi. Honduras gerçeğiİngiliz Independent gazetesi Honduras’ta Anayasa Mahkemesi kararını uygulayan askerlerin darbeci gibi göründüklerini ama demokrasileri yeni gelişen ülkelerde seçilmiş liderlerin bir süre sonra diktatörlüğe doğru kaydıklarını belirterek, bu tür bir müdahalenin belki de demokrasiye yararı olduğunu yazdı. Başka bir gazete olsa üzerinde durulmayabilir ama demokrasinin beşiği bir ülkenin tam demokrat bir gazetesi bunu yazınca iş değişiyor.Demokrasi tartışılacakDemokrasisi gelişme yolunda olan ya da siyasi görüşlerden ziyade etnik ve dini yapının öne çıkarıldığı ülkelerde demokrasiler zaman zaman bu tür sıkıntıları yaşıyor. Bir ülkenin çağdaşlığının sembolü olan demokrasi İran’da şeriat yönetimi olarak uygulanıyor. Aynı demokrasi anlayışı Filistin’de Hamas gibi bir terör örgütünü iktidara taşıyor. Venezuella’da başkana bu makamı ömür boyu sunuyor. Türkiye’de seçilmişlerin oligarşisine neden oluyor. Çağdaş anlayış, tüm halka değil belli kesimlerin hâkimiyetine ve zenginleşmesine yarayan bu çarpık demokrasi uygulamasını artık tartışacaktır.Gece yarısı baskınıBu haftanın en heyecanla beklenen konularından biri askeri yargıya darbe vuran gece yarısı yasası hakkında Cumhurbaşkanı’nın vereceği karar. Gül yasayı veto mu edecek onaylayacak mı? AKP sanki hukuka ve Çankaya’ya saygılıymış gibi davranırken, liberal faşistler “imzala” baskısını bütün şiddetiyle sürdürüyor. Ben hâlâ Cumhurbaşkanı’nın sağduyulu davranacağını sanıyorum. Çankaya’ya hukuki danışmanlık yapanların da akıl tutulmasına uğramadıklarını düşünüyorum.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Artık kelime ve kavramların yeni anlamları var

4 Temmuz 2009

Yılmaz Dağdeviren, televizyon gazeteciliğinden ağabeyimiz. Şimdi emekliliğin tadını çıkarıyor ama yan gelip yatarak sadece keyif çatmıyor.Sürekli araştırıyor, inceliyor, yazıyor. Sonra da bu yazdıklarını herkesle paylaşmaya çalışıyor. Zaman zaman bana da gönderiyor, birkaç kez ondan gelen yazıları size de sunmuştum.Bu kez anlamı değişen bazı kelime ve kavramları yazmış Dağdeviren. Okuyun bakalım, itiraz edebileceğiniz bir “yeni tanım” var mı?KİŞİLİK: Her an değişen, her renge giren, güvenilmez.İLKE: Kişisel inanç, yarara dayalı, her an ayaklar altına alınabilen yorum, uygulama.HOŞGÖRÜ: Mahkemelerde “nitelikli dolandırıcı” kararı da çıksa, tecavüzcü de olsa dinci kisvesine bürünenleri sevgi ve saygıyla koruma. Bizden (!) olmayanlara düşmanlık. DEMOKRASİ: İktidardaysam eleştirinin, muhalefetin olmadığı kullar uygulaması.ÖZGÜR: Dini veya siyasi liderinin dediğini yapan.ÖZGÜRLÜK: Sadece uygun gördüklerime benim uygun gördüklerim.DÜRÜST: Her an yalan söyleyebilen demagok.DOĞRU/ GERÇEK: Mirimin, liderimin söyledikleri. YALAN: Bizimkilerin dışındakilerin söyledikleri.TARAFSIZ: AKP’ye üye olmadan onu destekleyen (Gizli üye olmasında hiçbir sakınca yok. Çünkü inkâr, yalan kavramlarının eski tanımları geçerli.)BAŞBAKAN: Devlet memuru olmayan, kendi yağcıları dışında herkesi azarlayan, düşman görüp yurt dışına gönderen.HUKUK: Guguk, muguk.ADALET: Aklı kıt, çeyrek miras alabilen, burkalı/ çarşaflı, tanıklık yapamayan eksikli kadın adı.ORDU: Laik ise yok olası, dinci ise her tür faşizmi yapma hakkı olan baştacı kuruluş.LİBERAL 2. CUMHURİYETÇİ: Yukarıdaki yeni tanımlara uyan Türk? Aydın?! Bazı istisnalar kuralı bozmaz tabii ki. *****10 ilginç bilgi 1) Einstein 9 yaşına kadar konuşamadı. Ebeveynleri gerizekâlı olduğundan şüpheleniyordu.2) Los Angeles’da insanlardan daha çok araba var. 3) Rüzgârlı bir günde bir arı tarafından sokulma olasılığınız, diğer günlere göre çok daha fazla.4) Bir insan günde ortalama 15 kere güler.5) Araştırmalara göre, sivrisinekler muz yemiş kişileri ısırmaya bayılıyor.6) Bir timsahın kafasını kesseniz bile birkaç hafta daha yaşayabilir.7) Beethoven, kafasından aşağı soğuk su dökmeden beste yapamıyordu.8) Kansas’da çıplak elle balık tutmak yasak.9) Çoğu ruj balık pulundan yapılıyor.10) Çoğu inek müzik dinlerken daha çok süt üretiyor.(Haftaya 10 bilgi daha var)*****Yıldırım Tuna fıkralarıYıldırım Tuna’dan bu hafta gelen fıkralardan bir demet. Haydi hep birlikte gülelim:Üç bilet“Hayatım harika bir gece geçireceğiz, üç tiyatro biletim var!” demiş genç adam nişanlısına...- Üç bilet mi? Kimler için?- Annen, baban ve kardeşin için.Kendi yatağıAdam üçüncü sınıf bir kasaba oteline gitmiş. “Gecesi onbeş dolar” demiş otelci, “Ama yatağınızı kendiniz yaparsanız beş dolar!” Adam “Tamam, ben yatağımı kendim yaparım!” demiş. “O halde!” demiş otelci, “Durun ben gidip biraz tahta ve çivi getireyim!..” DondurmaParkinson hastası ihtiyar sokaktaki dondurmacıya girmiş “Bana” demiş “Bir külah dondurma.” Dondurmacı “Tamam amcacığım” demiş “Neyli olsun?” İhtiyar “Fark etmez” demiş, “Nasıl olsa yere düşüreceğim!” Kayıp havlular- Yeni hizmetçinin eli biraz uzun galiba.. İki havlumuz da kayıp!- Aaaa!.. Hangileri?- Hilton’dan aşırdığımız büyük ile Sheraton’dan yürüttüğümüz sarı!..*****İltica talebiGeçmişte, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde pek çok kişi işkencelerden ve baskılardan kurtulmak için yurt dışına kaçmış ve Batılı ülkelerden sığınma hakkı istemişti. Sığınma için başvuranlar genellikle “Türkiye’de demokrasi olmadığını ve muhalif görüşleri nedeniyle takibata uğradıklarını” söylerlerdi. Yakında yine bir iltica furyası başlayabilir. Bu kez sığınma başvurularında “Türkiye’deki aşırı demokrasi” nedeniyle diye başlayan cümleler okunabilir.*****Klozet ve yıldönümü arasında ne benzerlik vardır? Erkekler ikisini de ıskalar...

Devamını Oku

Sigara bırakma gerçeği

3 Temmuz 2009

Geçenlerde “gazeteciler.com” sitesinde benimle ilgili bir haber çıktı. Haberde “sigarayı bıraktığım” anlatılıyordu.Bu doğru. Ama bir düzeltme yapmam gerek. Çünkü bu yazıda benim “74’üncü defa” sigarayı bıraktığım iddia ediliyor. Tabii keyifli yazı olsun diye abartma var ama gerçeği söyleyeyim, bugüne kadar defalarca sigara bırakmış da sonra başlamış değilim.10 yıl önce bir kere bıraktım. Birkaç ay geçtikten sonra sadece geceleri olmak kaydıyla bir puro içmeye başladım.Bir-iki yıl böyle gitti. Sonra puro sayısı biraz arttı. Derken küçük puroları keşfettim, bu kez gündüz saatlerinde bunları içmeye başladım. Tahmin edeceğiniz gibi olmadı ve tekrar sigaraya dönmüş oldum. Bu seferki biraz farklı. Bir kere “Bıraktım” demiyorum, “İçmiyorum” diyorum. Psikolojik fark var arada. “Bıraktım” deyip bir tane içince her şey bitiyor. Oysa “İçmiyorum” sözü psikolojik olarak rahatlatıyor. “İstersem içerim” gibi bir duyguya kapılıyorsunuz ama asla içmiyorsunuz.En azından içmeyeli bir ayı geçti henüz hiç içmedim.Bu kez neden içmemeye karar verdim? Öncelikle sağlık tabii. Artık yaş 50’nin üzerinde. Merdiven çıkarken, yokuşlarda, biraz hızlı hareketlerde nefesim kesiliyor.Olmuyor böyle. Daha yaşanacak çok zaman, görecek çok şey var.İkincisi ise, gazeteciler.com benimle hafif dalga geçmek için işi Tayyip Erdoğan’a bağlamış. Hani yasağı o getirdi ya.Biliyorsunuz 19 Temmuz’a kadar iyi kötü pek çok lokanta, cafe, bar ve benzeri yerlerde sigara içilebiliyor. Oysa bu tarihten itibaren böyle yerlerin bahçelerinde bile sigara yasak.Bu durumda herkes dışarı çıkıp içecek. Ben de böyle bir durumun “maskarası” olmak istemiyorum. Kendi kendime “Yiğitlik sende kalsın” dedim ve sigara içmemeye karar verdim.Söyleyeyim, tavsiye ederim. Gerçekten sigarasız dünya daha güzel. Sadece karar verin.Sigarayı içmemek için ilaçlar, omuza veya kola yapıştırılan petler de kullanmıyorum. Bu işi beyinde başlayıp beyinde bitiyor.Zor gibi görünüyor ama karar verirseniz gerçekten zor değil.Benim gibi yapıp “Bırakmadım ama içmiyorum” derseniz inanın daha kolay oluyor.19 Temmuz’dan ibaren lokantaların, iş yerlerinin, otellerin kapısında “maskara olmak istemiyorsanız” gelin bırakın şu mereti.Ayrıca ekonomik katkısı da var. Günde bir paket, beş liradan 30 günde 150 lira eder.Sigarayı bırakıp da şişmanlamamak için spor yapabilirsiniz. İşte size kaynak. *** Albay sanık mı değil mi? Askeri savcıların “bir delil bulunamadı, belge denilen kâğıt parçasıdır, albay hakkında kovuşturmaya gerek yok” kararı verdiği ama Ergenekon savcılarının “terör örgütü üyesi” olduğu gerekçesiyle tutuklanmasını istediği Dursun Çiçek önce tutuklanıp sonra serbest bırakıldı.Tutuklanma ve serbest bırakılma gerekçeleri konusunda farklı bilgiler olmakla birlikte anlaşıldığı kadarıyla sivil mahkemelerden biri delilleri yeterli bulurken, diğeri bunları yetersiz buldu.Konu tabii ki gündemde kalmaya devam edecek ama, haberlerde bulamadığım ve öğrenemediğim bir konu var. Şu: Albay Dursun Çiçek bu durumda Ergenekon sanığı mıdır, değil midir? Bir kişi hakkında deliller yetersizse bile dava açılabilir mi?Dursun Çiçek bir kurmay albay ve basında yazılanlar yanlış değilse bu Yüksek Askeri Şûra’da amiralliğe terfi etme ihtimali var. Çiçek sanık olursa amirallik herhalde gerçekleşemez.Ama sanık olup da bir yıl iki yıl sonra beraat ederse heba edilen amiralliğini Çiçek’e kim verecek?Aynı şekilde sorgulanan 7 deniz albayın da amirallik için sırada olduğu belirtiliyor. Demek ki aynı sorun onlar için de geçerli. *** Halkın seçtiği vapurda bir nostalji gecesiMesleğe başladığımız yıllarda ve 90’lara kadar neredeyse gazetelerin tamamı Cağaloğlu’ndaydı. Cağaloğlu’nun tam ortasında da Gazeteciler Cemiyeti ve üst katında da gazeteciler lokali vardı. Cemiyet ve lokal hâlâ orada ama gazetelerin tamamı başka yerlerde.O zamanlar cemiyet lokaline sık sık uğrar, diğer gazetelerdeki arkadaşlarımızla görüşme, yemek yeme, bir kadeh içki içme şansını bulurduk.Gazeteciler, yöneticiler birbirini sıklıkla gördüğü için aramızda bir hukuk oluşurdu. Gazeteler arası kavgalar olsa da kişiler arasında pek kavga olmazdı, belki de bu hukuk yüzünden.Ne zaman ki gazeteler İstanbul’un uzak köşelerine dağıldı, plazalara taşındı, gazetecilerin bir araya gelme olanak ve şansları azaldı, gazete kavgalarından çok gazeteci kavgaları gündeme gelmeye başladı.Şimdiki zamanda birbirini hiç tanımayan, bir kere bile karşılaşmamış gazeteciler kendi sütunlarından akla hayale gelmeyecek suçlamalarda bulunup, karakter ve kişilik tahlilleri bile yapabiliyor.Bunları yazmak nereden aklıma geldi. Gazeteciler Cemiyeti geçenlerde bir Boğaz turu düzenledi. Cemiyetten arayıp “Uzun süredir faaliyetlere katılmıyorsun, bu geziye mutlaka gel” deyince, göremediğim pek çok arkadaşımı görürüm umuduyla ben de gittim.Çok da iyi etmişim. Çünkü taa mesleğe başladığım 1976 yılından bu yana, dönem dönem birlikte çalıştığım pek çok meslektaşımı gördüm. Kimi yaşlanmış, kimi emekliliği seçmiş, kimi sektör değiştirmiş, kimi de hâlâ aktif biçimde çalışıyor.Gece boyu hasret giderdik, bol bol konuştuk.Bu arada kısaca İDO’nun bize tahsis ettiği gemiden söz edeyim. Halkın oylarıyla seçilip inşa edilen yeni vapurlardan biriydi, Fatih Sultan Mehmet. Güzel ve şık. Ancak birkaç eleştirim var.Üst katlara çıkan merdivenler çok dik ve yüksek. Yaşlı ve özürlü olanların üst katlara çıkıp hava almaları çok zor.Kapıları zor açılıyor ve çok ağır; yine yaşlı, kadın ve özürlüler kapı açıp kapayamaz. Tuvaletlerin yeri biraz zor bulunuyor ve çok dar, ama eskilerine göre çok temiz. *** İşte cevapYıldırım Tuna’dan: Bir profesyonel fotoğrafçıyı yemeğe davet etmişler... Yemek sırasında çektiği birkaç fotoğrafı ertesi gün jest olsun diye evin hanımına hediye olarak getirmiş fotoğrafçı..“Çok güzel fotoğraflar bunlar..” demiş evin hanımı, “Kameranız çok iyi olmalı.. Teşekkür ederim..” Fotoğrafçı, “Rica ederim..” diye yanıtlamış, “Dün geceki yemekleriniz harikaydı.. Sizin de tencereleriniz harika olmalı!..”

Devamını Oku

Honduras’taki darbeye “Independent” yorum

1 Temmuz 2009

İngilizlerin en önemli ve saygın gazetelerinden The Independent (Gazetenin adının Türkçe karşılığı, bağımsız) dünkü başyazısını Honduras’taki darbeye ayırmıştı. Türkiye’deki AKP yandaşları tarafından dile dolanan Honduras darbesiyle ilgili yazıyı, yorumunu sona saklamak üzere sizlerle paylaşmak istedim. Okuyun ve karar verin:“Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya’nın ordu tarafından devrilmesi, uluslararası toplumun birçok üyesince demokrasinin ayaklar altına alınması olarak kınandı. Fakat askeri darbelere yönelik doğal bir nefrete karşın, ordunun aslında Honduras demokrasisine hizmet etmesi gibi bir ihtimal söz konusu. Zelaya kendisine anayasayı değiştirme yetkisi verecek bir referandum düzenlemeyi planlıyordu. Fakat önerilen değişikliklerin muğlaklığı tehlike arz ediyordu, ki muhalifler de Zelaya’yı dört yıllık başkanlık görevi süresini ortadan kaldırmaya çalışmakla suçluyordu. Ülkenin mahkemeleri ve kongresi oylamanın yasa dışı olduğunu ilan etmişti. Gelişmekte olan demokrasilerde bu sık rastlanan bir durum haline geliyor: Seçilmiş bir lider sınırlı bir görev süresiyle yüz yüze geliyor, ülkenin kendisi olmadan yapamayacağına karar veriyor ve iktidarı elinde tutmak için şüpheli önlemlere başvuruyor. Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez de şubatta anayasayı değiştiren ve görev süresi sınırlarını ortadan kaldıran bir referandumu kazandı. Şimdi 2030 sonrasına uzanan bir iktidardan söz ediyor. İktidarı devretmeyi reddeden seçilmiş liderler aşağı Sahra Afrikası’nın da on yıllardır belası. Bazıları rüşvete, göz korkutmaya veya basitçe hileye başvuruyor - iktidarı elde tutmak için ne gerekiyorsa yapıyor. Bu rahatsız edici gidişat, zengin Sudanlı cep telefonu müteşebbisi Mo İbrahim’i, gönüllü olarak görevi bırakan Afrikalı liderlere yılda 5 milyon dolar ödül teklif etmeye itmişti. Özgür seçimle iktidar devirlerini birleştirmeyi başaran Afrika ülkelerinin sayısı da giderek artıyor; Mozambik, Senegal, Gana böyle yapınca daha güçlü ve yatırımcılar için daha cazip hale geldiklerini gösterdi. Nijerya ve Kenya’ysa seçimlerle demokrasinin aynı yere varmadığı gerçeğini gösteren örnekler.” TÜRKİYE YORUMU: Şimdi gelin bu makaleyi bir de ülkemiz açısından değerlendirin. Polisi “rejim bekçisi” ilan edip, hukuku da “benden yana ise” bağımsız sayan ve en az 150 yıllık geleneği olan askeri yargıyı hiçe sayıp bir gece yarısı, en sıradan memurun bile izinle yargılandığı bu ülkede Genelkurmay Başkanı’nı bir imzasız mektuba dayanarak ifadeye çağırma gücünü savcılara vermenin hangi yönü demokratikleşme ve sivil siyaset olarak değerlendirilebilir ki? *****Yanlış anladınİKİ eski arkadaştılar. On yıldan sonra tekrar karşılaştılar. “Yeni bir şey var mı?” dedi biri. Diğeri cevap verdi: “Sorma birader. Karım beni aldatıyor...” Arkadaşı başını salladı: “Sen sorumu yanlış anladın. Ben yeni bir şey var mı diye sormuştum.” *****Nereden nereye..Tayyip Erdoğan 2002 seçimlerinden önce Deniz Baykal’la birlikte Uğur Dündar’ın programına çıkmıştı. Her iki lider de bu programda seçimden sonra dokunulmazlıkları kaldıracakları konusunda söz vermişti.Ancak seçimlerden tek başına iktidar olarak çıkan Erdoğan, 5 ay sonra başbakan olduğunda bu sözünü unuttu.Aslında unutmadı da ipe un serdi. Dedi ki “Öyle sadece milletvekilliği dokunulmazlığı ile olmaz, tüm dokunulmazlıklar kaldırılmalı.” Erdoğan’ın kastettiği askerlerdi. Ama sırf askere karşı olmasın diye bürokrasiyi de işin içine sokmuştu. AKP’li Adalet Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu ise; “dokunulmazlıklarla ilgili dosyalarda yargıya güvenmediklerini, bu ortamda kaldırılmasının doğru olmadığını” söyleyerek konuya açıklık getirdi.Erdoğan 7 yıldır tek başına iktidarda olmasına, sayısal çoğunluğunun yetmesine rağmen ne milletvekili ne de diğer dokunulmazlıklarla ilgili bir şey yaptı. Düne kadar yargıya güvenmeyen Erdoğan bir gece yarısı bu kararından vazgeçti ve Genelkurmay Başkanı dahil komutanların “dokunulmazlıklarını” ellerinden alıverdi. Milletvekili ve bürokratların dokunulmazlığı ise aynen duruyor. Sonra birileri çıkıp bunu demokrasinin zaferi, sivilleşmenin tamamlanması diye anlatmaya çalışıyor. Ayıp oluyor aslında da, terbiyesizlik diz boyu olunca söylenecek laf kalmıyor.

Devamını Oku

Beka sorunu nedir?

30 Haziran 2009

Genelkurmay Başkanı basın toplantısında “kâğıt parçası” dediği yazı ile ilgili görüşlerini açıklarken “Bu konu bizim için beka sorunu olmuştur” demişti.Bu çok ilgimi çektiği için ertesi günkü yazımda ağırlıklı olarak bu konu üzerinde durmuştum. Beka yani devamlılık, varlığını sürdürme, eğer Genelkurmay için en önemli konu haline gelmişse bu çok önemliydi.Ancak ertesi gün hiçbir gazetede ve köşe yazısında ve hatta ekranlarda bu konunun işlenmediğini hayretle gördüm. Kendi kendime “Acaba ben mi yanlış anladım” diye de düşündüm.Dün, artık aktif görevde olmayan, bir dönemin çok önemli yöneticilerinden biri aradı. “Beka konusuna bir tek sen değindin ama askeri kavramları bilmediğin için eksiklikler vardı” dedi.Ardından anlattı: Milli güvenlik ulusal stratejisine göre Silahlı Kuvvetler’e göre 4 ana menfaat grubu var:1- Vatan savunması2- Bölgesel menfaat3- Ekonomik menfaat4- Milli değerlerBu menfaatlerin korunması için de 4 yoğunluk derecesi bulunuyor:1- Önemli2- Çok önemli3- Hayati4- BekaSilahlı Kuvvetler en önemli yoğunluk olarak bekayı görüyor. Eğer bekanın tehdit altında olduğu algılanırsa bu, vatan savunması olarak kabul ediliyor. Bu amaçla milli olan tüm güçler bu tehdidin bertaraf edilmesi için seferber ediliyor.Siyaset vasıtaları denilen bu savunma refleksleri de şöyle sıralanıyor:1- Kısmi seferberlik2- Seferberlik3- Askeri güç kullanma4- Topyekûn savaşKonuyu anlatan emekli yüksek görevli “Bunlar dış tehdit karşısında alınan önlemlerdir. Komutanın beka sorunundan söz etmesi çok önemli bir uyarıdır. Başbuğ son gelişmeleri gerektiğinde en üst düzey önlemlerin kullanılacağı beka sorunu olarak tarif ediyorsa, demek ki Silahlı Kuvvetler çok ciddi bir rahatsızlık yaşıyor. Bu uyarıya mutlaka kulak verilmesi gerekir” dedikten sonra şunu ekledi: “Bana göre sanki son raunda çıkılıyor, ne yazık ki iktidar ülkeyi böyle bir sıkıntının eşiğine getirdi.”*****MUZ CUMHURİYETİ GİBİGenelkurmay Başkanı iki hafta içinde iki kez Başbakanlık binasına giderek Başbakan’la görüşme yapıyor.Her ikisinden sonra da kamuoyuna en küçük bir açıklama bile yapılmıyor. Her şey büyük gizlilik içinde.Oysa toplantılar kamuoyunun gözü önünde yapılıyor. Başbakan muhteşem Mercedes arabasıyla makamına geliyor. 50’ye yakın koruma görevlisinin perdelemesi ile arabasından inip binaya giriyor.Arkasından Genelkurmay Başkanı da aynı seremoni ile geliyor. Ama görüşmeden sonra hiçbir açıklama yok.Sanki muz cumhuriyetinde yaşıyoruz. Sanki Türkiye’nin padişahı ile harbiye nazırı oturup konuşmuşlar.Hiçbir demokratik hukuk devletinde bu çaptaki bir toplantıdan sonra kamuoyu böylesine bilgisiz bırakılmaz.Eğer bırakılıyorsa şüpheler ve endişeler artar, fısıltı gazetesi devreye girer. Elbette devletin üst yönetimi konuştukları her şeyi kamuoyu ile paylaşmak zorunda değildir. Ama bu kadar bilgisiz bırakmaya da kimsenin hakkı olamaz.*****GÜL SON YASAYI VETO EDEBİLİRTürkiye’de kimse “Askerler yargılanmasın, siviller askerlere dokunamaz” demiyor. Ama yalanı bir sanat haline getiren ve kendilerine demokrat diyen bir kesim yine halkın kafasını karıştırmak için Meclis’ten geçen son yasayı “darbelere karşı” diye sunup, bunu eleştirenleri de “darbeci” diye suçlamayı sürdürüyor.Burada karşı çıkılan yasanın geçiriliş biçimidir. Valinin, genel müdürün, bürokratın yargılanması için bakan, Başbakan izni aranırken sivil savcılara Genelkurmay Başkanı’nı yargılama hakkı veriyorsanız bunu gece yarısı bir milletvekilinin eline tutuşturulan değişiklik önergesi ile yapamazsınız.Böyle bir şeyi yapmayı kimse aklına getirmediği için muhalefetin farkına varmamasıyla da dalga geçemezsiniz. Hele “Ben canımın istediği her şeyi yapabilirim, uyanık ol” diye demokrasiye ve hukuka tamamen karşı üslubu da hiç benimseyemezsiniz.Askerin siviller tarafından yargılanması ciddi bir konudur ve mutlaka tartışılması gerekir.Öyle sanıyorum ki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sağduyulu davranacak ve yasayı tamamen bu amaçla veto edecektir. Yasa daha sonra bu haliyle tekrar geçebilir belki ama ne yapıldığı da herkes öğrenir. ***** SAHİ MİLLİ SAVUNMA BAKANI NEREDE Kİ?Silahlı Kuvvetler’i ilgilendiren bunca olay yaşanıyor. Bir kere ortada bir kâğıt dolaşıyor, kimi “ihanet belgesi” diyor kimi “millete darbe belgesi” diyor. Genellikle söylenen askerin darbe yapacağı ve bu belgeyi hazırladığı yönünde.Sonra albaylar darbeye teşebbüsten Ergenekon mahkemesine çağrılıyor. AKP gece yarısı, yangından mal kaçırır gibi askerleri çok yakından ilgilendiren bir yasayı geçiriyor, kıyamet kopuyor.Genelkurmay Başkanı üst üste iki kere Başbakan’la görüşme ihtiyacı hissedip makama geliyor.Bütün bunlar olurken bir kişi var ki, hiç ortalarda görünmüyor. O da sözde hükümetin askerlerle ilgili bakanı. Yani Milli Savunma Bakanı.Nerede olduğunu, bütün bu gelişmeler karşısında ne düşündüğünü, ne yaptığını bilen var mı? Örneğin son yasadan haberi olmuş mudur? Hatta bakanın adını hatırlayan var mı?

Devamını Oku

Amerika’da darbe olsa

29 Haziran 2009

Hepimiz işi gücü bıraktık askeri yargı-sivil yargı kavgası yapıyoruz. AKP’li oldukları için sadece kendilerini demokrat zannedenler “askeri yargıya karşı çıkarak” daha da demokrat olduklarını göstermeye çalışıyor.Pek çok ülkede askeri mahkemeler var. Bazılarında askeri yargı da var. Bizde ikisi de var.Ama herhalde bizden başka hiçbir ülkede askeri yargının olmasının demokrasiyi yıkmak anlamına da geldiği tartışılmıyor.Bizim sözde demokratlar ne kadar demokrat olduklarını göstermek için şimdi de askeri yargıyı yerden yere vuruyor.Amaç belli tabii, askeri nereden olursa olsun vurmak, küçük düşürmek ve etkisiz hale getirmek. Böyle olunca hedefe giden yoldaki engeller tamamen kaldırılmış olacak.Son tartışma ise geceyarısı geçirilen bir yasa maddesi. Buna göre asker kişiler de ağır cezalık bir suç işlerlerse sivil mahkemelerde yargılanacak.AKP ve yandaşları sevinç ve zafer çığlıkları atarak “darbelere karşı büyük bir demokratik darbe vurulduğunu” ileri sürüyorlar.Darbecilerin sivil mahkemede yargılanacağı yolunda yasalar çıkarın. Darbeyi kafasına koyan için ne fark edecek? Darbe başarılı olursa o yasaların hiçbir anlamı kalmaz, darbeci kendi yasasını yazar, millete de onaylattırır.Yok zaten darbe başarısız olursa, sivil mahkemelere bile gerek yok. Başarısız darbe yapanın kellesi de gitmiyor mu?Örneğin bugün Amerikan ordusu yönetimi ele geçirmek için darbeye kalkışsa kim engel olabilir? Polis teşkilatı mı, FBI mı, CIA mi, NSA mi? Hiçbiri. Amerikan ordusunun yapacağı bir darbeyi yine Amerikan ordusu önleyebilir!Bu bizde de, İngiltere’de de, İtalya’da da, Fransa’da da, dünyanın tüm demokratik ülkelerinde de böyledir. Çünkü elinde silah tutan asker darbeye kalkıştığında “Darbe yapanı sivil mahkemede yargılarım” diyerek bunun önüne geçemezsiniz.Darbe, gerçek anlamda demokrasi ve hukuk devletini kurduğunuzda zaten kendiliğinden ortadan kalkar. Bu nedenle Batılı demokratik ülkelerde kimsenin aklına darbe gelmiyor.Bu nedenle geceyarısı yasalarla oynamak ne demokratlıktır ne de darbeleri önler.Yargıyı iki başlı olarak niteliyor ve bunu düzeltmek istiyorsanız yangından mal kaçırır gibi yasalar çıkarmak yerine ortak akılla, dengeleri bozmadan, kurumları rencide etmeden ve ettirmeden sorunu çözersiniz. *** İstanbul’da farklı bir vali yardımcısı Geçen hafta “Çorumlular” bir araya geldik. “Çorumlular” dediğim, gerçekten bu güzel Anadolu kentinde doğanlar değil, birkaç ay önce Hitit Üniversitesi’nin düzenlediği panele katılanlar.Çorum’un başarılı halkla ilişkilercisi Meryem Özel, Çorum’la ilgili yeni projeleri konuşmak için İstanbul’a gelmiş. Çorum’daki panele katılan bizleri aradı. Deniz Adanalı, Vural Gökçaylı ve ben Malta Köşkü’nde bir araya geldik. Nevval Sevindi, İstanbul dışında olduğundan Mehmet Altan ise trafiğe takıldığından bize katılamadı.Bu buluşmada Meryem Özel bizi İstanbul’a yeni atanan Vali Yardımcısı Orhan Öztürk’le tanışırdı. “Nasıl olur, Çorum’dan gelen biri sizi İstanbul Vali Yardımcısı ile mi tanıştırdı?” demeyin, çok normal çünkü Öztürk bir dönem önceki Çorum İskilip Belediye Başkanı’ymış. Öztürk çok ilginç bir kişi. Uzun yıllar efsane vali Recep Yazıcıoğlu’nun yardımcısı olarak görev yapmış. Erzincan ve Denizli’de birlikte olmuşlar.Yazıcıoğlu elim bir kazada öldükten sonra Öztürk, AKP’nin teklifini kabul ederek İskilip’e belediye başkanı olmuş. Başkanlığı sırasında tıpkı Recep Yazıcıoğlu gibi ilçede birçok yeniliğe imza atmış.Ama seçim dönemi gelince bir daha belediye başkanı olmak istememiş. Tekrar devlet görevine geri dönmüş. İstanbul’a Vali Yardımcısı olarak atanmış.Orhan Öztürk 17 vali yardımcısından biri olarak Darülaceze’den sorumlu. Bu göreve başladığı birkaç ay içinde bile Darülaceze’ye yenilikler getirmiş. Yakın bir gelecekte ziyaret etme ve Darülaceze’yi yakından görme sözü aldım. *** Bayılıyorum (!) bu yalanlaraÜlkenin neredeyse çivisi çıkmış durumda, ama devletin en tepesinde oturanlar “kurumlar arasında hiçbir anlaşmazlık olmadığın” söyleme yarışı içinde.Gördüğümüz her şey sanal, aslında devletin tepesi adeta “tek vücut, tek yürek” halinde.Genelkurmay Başkanı açıklama yapıyor. Başbakan inanmadığını ima ediyor, savcılar anında harekete geçip albay operasyonu yapıyor.Meclis demokrat olmayı askere tokat atmak olarak görüp geceyarısı yasa çıkarıyor, nezaketen muhalafete de ilgili kuruma da bilgi vermiyor.Ama sorarsanız devletin tepesinde her şey son derece normal. Her şey normal olduğu için dün Başbakan da Genelkurmay Başkanı da ne konuştuklarını halka da açıkladılar değil mi? *** İskilip dolmasıİstanbul’un yeni Vali Yardımcısı Orhan Öztürk, Çorum İskilip Belediye Başkanı’yken çok ilginç bir projeye imza atmış. İskilip’in çok ünlü “İskilip dolması” için Türk Patent Enstitüsü’nden patent almış.Artık İskilip dolması patentli bir ürün, kimse bu yemeği İskilip’in elinden alamaz.Hep duyardım da, İskilip dolmasının nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum. Onu da öğrendim.Bu yemek koca bir kazanda yapılıyor. Et, soğan, biber gibi malzemeler kazanın içine konuyor. Bunun üzerine yerleştirilen üç ayaklı bir dayanak üzerindeki bir tencereye pirinç konuluyor. Sonra kazanın ağzı sıkıca kapatılıyor ve kısık ateşte 12 saat pişiriliyor.O etler 12 saatte ilik gibi olurken, et suyunun buharı da pilavı pişiriyor. Pilav et rengini alıyormuş piştikten sonra.İnsanın yazarken bile ağzı sulanıyor. Çorum’a ilk gidişimde mutlaka yiyeceğim.

Devamını Oku