Çözümden sonra nasıl bir Türkiye olacak?

26 Temmuz 2009

Sevgili okurlar; yaz dönemi, tatil, aşırı sıcaklar hiç fark etmiyor. İktidar dolu dizgin hemen her konuda, dur durak bilmeden yürüyor. Sanki bir acele varmış gibi, Kürt konusundan imam hatiplerin katsayısına, askerin dokunulmazlığını kaldırma bahanesiyle yargı sistemine hasar vermekten yargıyı tamamen ele geçirmeye, Ergenekon adı altında ülkenin aydın insanlarına uygulanan baskıdan Cumhuriyetle hesaplaşmaya kadar her konuda müthiş biri atakta.Acelenin nedeni!İktidarın bu kadar acele ile her konuda fırtınalar koparmasının bir anlamı olmalı. Öyle sanıyorum ki son yerel seçimler iktidarı ve bu iktidardan medet umarak kendi hedeflerine varmaya çabalayan bazı cemaatleri hayli korkuttu. Yerel seçim gibi iktidarların daha şanslı olduğu seçimlerde bile umulanın bulunamaması gözleri genel seçime çevirdi.Daha ağır bir yenilgiYerel seçimden bile hayal kırıklığı ile çıkmak, mantıken genel seçimlerde daha büyük bir oy kaybına neden olacaktır. Çünkü önümüzdeki sonbahardan itibaren ekonomik kriz kendisini daha fazla hissettirebilir. İşsizlik daha da artabilir. Okulların açılması, Ramazan’ın ve Bayram’ın gelişi ailelerinin bütçeleri çok sarsabilir. Bunlar da doğal olarak iktidarlara oy kaybettiren unsurlardır. AKP ilk seçimlerden ağır bir yenilgiyle de çıkabilir.Seçim yenilgisi bitirirŞurası çok açık bir gerçek ki, AKP ilk seçimlerde birinci olsa bile eğer tek başına iktidarı kaybederse, parti çok kısa sürede dağılır. Çünkü bir zamanların ANAP’ını andıran AKP aslında değişik kesimlerin “menfaate dayalı” bir koalisyonu. Bu tür koalisyonlar iktidarda olmadıktan ve iktidarın nimetlerinden yararlanmadıktan sonra bir anlam ifade etmezler. İktidar yoksa birlik ve beraberlik de olmaz.Her şeyi bitirmek gerekSanıyorum bunun farkında olan iktidar ve yandaşları, hem iktidarı elde tutmak hem de iktidarı kaybetmeleri halinde başa gelebilecekleri en aza indirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. İktidar ve yandaşları belli ki “Seçimlerde gidebiliriz. Ama ülkeyi öyle bir hale getiririz ki düzeltmesi yıllar alır. Bu da bize zaman kazandırır ve çıkacak kaostan yararlanarak tekrar iktidar olma şansı yakalarız” diye düşünüyor.Kürt açılımı nedir?İktidarın alelacele yapmaya çalıştığı ve adına “açılım” dediği konulardan biri olan Kürt konusundaki bazı meraklarımı paylaşmak istiyorum sizlerle bugün. Cumhurbaşkanı’ndan sonra Başbakan da “tarihi” fırsattan söz ediyor son birkaç gündür. Ama bu “tarihi fırsatın ne olduğu” hâlâ belirsiz. Ortalıkta bir yığın konuşma ve sözde plan var. Kürt konusuna ırkçı biçimde yaklaşan liberal maskeli faşistler de iktidarı yüreklendiriyor ama onlar da ortaya bir şey koyamıyor.Biri açıklasın artıkAçıkçası Kürt konusunun nasıl çözüleceğini artık merak bile etmiyorum. Çünkü sorunun ne olduğunu bile doğru dürüst anlatan yok. Bu köşenin sürekli okurları hatırlarlar, kim bilir kaç kere yazıp sordum “Kürtler ne istiyor? Çözüm diyenler ne kastediyor?” diye. Ama kimsenin cevap verdiği yok. Sadece kendisini akıllı ve entelektüel sananlarla liberal maskeli faşistler “çözüm de çözüm” yaygarası koparıyorlar. Peki neyi çözecekler, o yok ortada. İki farklı görüşAncak her konuda iktidara payanda olan liberal maskeli faşistlerle iktidarın çözüm konusunda bu kez biraz farklı oldukları görülüyor. Belli ki iktidar, ABD ile de varılan mutabakat sonucu Kürt sorunu dedikleri “şeyi” Barzani ve Talabani üzerinden bitirmek istiyor. Yandaşlar ise Apo ile görüşülmesini, sorunu terör örgütü liderinin çözebileceğini belirterek “Apo ile masaya oturulsun, Apo serbest bırakılsın, siyasete girsin” görüşünü üstü kapalı anlatıyorlar.Peki sonuç ne olacak?Şimdi bütün bu tür tartışmaları bir kenara bırakalım. Benim merakım çok basit. Kürt sorunu Kürt sorunu diye yeri göğü inletenlere ve ille de bir çözüm arayanlara şunu sormak istiyorum: Laf kalabalığı ile milletin aklını karıştırmayın ve kendi kafanızdaki çözümün sağlanması halindeki manzarayı bir tarif edin. Dikkat ederseniz sadece konuşanlar kamuoyuna sonucu hiç söylemiyorlar. Bir kere de bunu söylesinler. Deyin ki sorun çözüldü. Çözümden sonraki Türkiye’yi bir tarif edin.Bunu yapmayacaklarAncak inanın çözüm denilen şeyden sonraki manzarayı kimse tarif etmiyor. Aslına bakarsanız edemiyor, edemez de. Nedeni çok basit. Bugüne kadar TV ekranlarında bağırıp çağıran, gazete köşelerinde ağır yazılar döşenenlerden “çözüm” lafı dışında bir şey duydunuz mu? “Çözüm” diyorlar ama çözümün ne olduğunu söyleyemiyorlar. Çünkü asıl amaç var dedikleri sorunu çözmek değil Türkiye sevgisizliğini göstermek ve bu yolla Türkiye’nin huzurunu bozmak. Bir kere daha soruyorum: “Kafanızdaki çözümden sonra nasıl bir Türkiye olacağını söyler misiniz?” Erdoğan’ın yakınmasıBaşbakan Erdoğan geçen hafta içinde yaptığı bir konuşmada bugüne kadar pek çok engelle karşılaştıklarını, ama kararlı tutumları ile bu engelleri çıkaranların geri vitese taktıklarını ileri sürdü. Oysa çok merak ediyorum 7 yıllık iktidarı boyunca Erdoğan’a hangi engeller çıkarıldı? Bunlar nasıl aşıldı ya da aşılamadı hâlâ. Eğer gerçekten Erdoğan’a çok engel çıkarıldıysa, laikliğin ezilmesi, yargı bağımsızlığının katli, demokrasinin ayaklar altına alınması, hukuk devleti ilkelerinin keyfe göre uygulanması nasıl gerçekleşti? Askerin halkla ilişkileriSon zamanlarda hayretle izlediğim konulardan biri de Silahlı Kuvvetler’in halkla ilişkiler konusunda ne kadar zayıf olduğu. Hemen hiçbir konuda düzgün bir açıklama yapamayan, sorulara cevap veremeyen Genelkurmay, yeni keşfettikleri internet üzerinden halkı bilgilendirme sistemi ile şaşırtıyor. Son gariplik Somalili korsanlarla ilgili yapılan açıklama oldu. Genelkurmay yine internet üzerinden Somalili 5 korsana operasyon yapıldığını açıkladı. Önce gururlandıkAçıklamayı okuduğunuzda sanki korsanların ele geçirdiği geminin kurtarıldığını düşünüyor ve seviniyorsunuz. Hatta gururlanıyorsunuz. Meğer aslında kayıkla gezen 5 korsan yakalanmış. Güler misin ağlar mısın durumu yani. Orada koca gemi ve mürettebat rehin tutuluyor, bizimkiler de iş yapmış gibi bunu halka duyuruyorlar. Ayıp, bu tür açıklamaları hiç yapmamak gerek. Genelkurmay’da medya konusunda bilgili bir kişi bile yok mu?Bu haftanın olaylarıBu hafta belli ki yine tartışma ve “beklenmedik” gelişmelerle geçecek. Meclis başkanlığı seçimlerine önem verenler var, çünkü merak da ediyorlar. Ben hiç merak bile etmiyorum, Köksal Toptan’ın aday gösterilmesinin imkansıza yakın olduğunu biliyorum. Hafta içinde yazarım. AKP ve özellikle yandaşlarının Anayasa Mahkemesi’ne yönelik saldırılarını da hafta içinde ele almaya çalışacağım. İmam hatiplerin önünün açılmasının arkasından gelecek yeni oyunlarla ilgili bazı görüşlerimi de yine bu hafta sizlere yazmaya çalışacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Pazarın neşeli fıkraları

25 Temmuz 2009

Bu haftanın fıkraları her zaman olduğu gibi yine Yıldırım Tuna’dan:Büyücü Adamın biri bara gelmiş, “Barmen, iki duble viski!” demiş, “Biri bana diğeri en yakın arkadaşıma!..” Barmen, “İkisini de hemen mi istiyorsunuz yoksa arkadaşınızın gelmesini bekleyecek misiniz?” diye sormuş. “Oh! Hemen istiyorum! Arkadaşım cebimde!” demiş adam ve cebinden barın üzerine beş santim boyunda bir adam çıkartmış.. “Yani o kadar içebilir mi bu küçük adam?” diye hayretle sormuş barmen. “Tabii!” demiş adam ve küçük adamda barmenin koyduğu dublenin tamamını içmiş..“Harika!” demiş barmen, “Başka ne yapabiliyor?.. Yürüyebiliyor mu?” Adam barın sonuna madeni bir para koymuş, “Hey John!” demiş “Git o parayı getir!” Küçük adam koşmuş barın sonuna, bozuk parayı kucaklamış ve götürüp adama vermiş.. Barmen hayretler içerisinde “İnanılmaz!” demiş, “Başka.. Başka ne yapabiliyor?.. Konuşabiliyor mu?” Adam barmene şaşkınlıkla bakarak cevap vermiş: “Konuşmak mı? Tabii konuşuyor.. Hey John! Hani Afrika’nın içlerine gitmiştik.. Safariye.. Av yaparken.. Sen orada kaldığımız kabilenin önünde köyün büyücüsüne herkesin içerisinde ‘Beni büyülerine inandıramazsın dolandırıcı pezevenk!’ diye bağırmıştın.. Onu anlatsana..!” SeslerYaşlı kadın sinir bozukluğu şikâyetiyle psikiyatriste gitmiş. Doktor teşhis koyabilmek için hastasına “Sesler duyuyor musunuz?” diye sormuş. “Evet” demiş kadın üzüntüyle başını sallayarak:- Şu anda duyuyor musunuz?..- Evet?..- Sizce ne sesi bu?..- Aa?.. Delinin sorduğu soruya bak.. Tabii ki sizin sesiniz?..Vurup durmaJokey at yarışında atını kırbaçlamaya başlayınca “Popoma vurup durma öyle..” demiş at, “Görmüyor musun arkamızda başka kimse yok.” Ben beklerim3 idam mahkûmuna infazdan önce son yemek olarak ne arzuladıklarını sormuşlar. “Pepperoni pizza..” istemiş İtalyan, “Filet Mignon..” demiş Fransız, “Ben taze fındık isterim..” demiş bizim Temel. “Kardeşim mevsimi değil..” diye cevap vermiş yetkili, “Olsun” demiş Temel, “Biz de bekleriz!..”Kaynanaya iyi geceler Karı-koca cumartesi gecesini dışarıda geçirmek üzere hazırlanmışlar, ışıkları söndürmüşler, telesekreteri açmışlar, kuşun kafesinin üzeri kapatılmış, kedi arka bahçeye bırakılmış, yan duraktan taksi gelmiş, tam kapıyı kilitleyip çıkacaklarken kedileri kapı aralığından tekrar içeri girmiş..Evde kimse yokken kedi kuşu yemeye çalıştığı için evde kalmasını istememişler, kadın taksiye, adam da kediyi tekrar dışarı çıkartmaya gitmiş..Titiz kadın takside beklerken “Ne olur ne olmaz” diye düşünüp şoför evin bütün gece boş olduğunu bilmesin diye “Kocam da şimdi geliyor..” demiş, “Anneme iyi geceler demeyi unutmuş, o da çok kırılır bu tip şeylere, onun için gitti..” Birkaç dakika sonra kocası da taksiye binmiş.“Beklettim özür dilerim..” demiş nefes nefese, “Aptal fahişe geleceğimi bildiği için yatağın altına saklanmış, elbise askısı ile dürte dürte zar zor dışarı çıkardım, kaçmaya çalışınca ensesinden yakaladım, beni tırmalayıp zarar vermesin diye battaniyeye sardım, vurdum kıçına tekmeyi biz gelene kadar arka bahçede beklesin şıllık.” Şoför, park ettiği yerden çıkarken öndeki arabaya bindirmiş..50 dolar Polis müfettişi incecik güzel sekretere sormuş, “Patronun neden kendisini pencereden aşağı attı” diye.. “Bilemiyorum..” demiş fıstık kız, “Bana her zaman çok iyi davranırdı.. 2 ay önce bana çok pahalı bir vizon kürk aldı, geçen ay da spor bir araba.. Bugün 3 karatlık çok kıymetli pırlanta bir yüzük hediye etti ve sordu: Sana sahip olabilmem için daha ne bedel ödememi istersin?” - Peki, sen ne cevap verdin? - Ben sadece ‘Ofisteki diğer adamlar gibi bir saatliğine 50 dolar verseniz yeter’ dedim!..Araba sürme keyfi İki araba kullanmasını seven arkadaş sohbet ederlerken “Ben en çok sevgilimle dağların arasındaki virajlı yollarda araba kullanırken zevk alıyorum...” demiş, “Ya sen?..” Öteki “Ben..” diye cevap vermiş, “En çok kayınvalideyi şehirlerarası otobüs terminaline bırakırken mest oluyorum!..” Kendi öder Pencere satıcısı müşterisini telefonla arayarak “Selam efendim...” demiş, “Geçen sene evinizin bütün doğramalarını hava geçirmeyen 3 tırnaklı özel plastik doğramalarla değiştirmiştik, ancak aylardır bize tek kuruş ödeme yapmadınız?..” Adam “Aa?..” diye şaşırmış, “Ama siz bana göreceksiniz bu doğramalar 1 yıl içerisinde tutarı kendi kendine ödeyecek dememiş miydiniz?..”*****Kadın-erkek mutluluğuİlk bölümünü biliyordum ama ikinci bölümü bilmiyordum...Erkeklere 5 öneri1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan kadın bulman önemlidir.2- Esprili, nuktedan ve seni güldürmesini bilen bir kadın bulman önemlidir.3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir kadın bulman önemlidir.4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir kadın bulman önemlidir.5- Bu dört kadının birbirlerini tanımamaları çok çok önemlidir..Kadınlara 5 öneri1- Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan erkek bulman önemlidir.2- Esprili, nüktedan ve seni güldürmesini bilen bir erkek bulman önemlidir.3- Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir erkek bulman önemlidir.4- Yatakta iyi olan ve seninle aşk yapmayı seven bir erkek bulman önemlidir.5- Bu dört özelliği tek erkekte bulamayacağın için varmış gibi davranman çok önemlidir.

Devamını Oku

İmam hatiplerde patlama olur

24 Temmuz 2009

Üniversite giriş sınavlarında meslek liselerine yönelik uygulanan katsayının kaldırılmasından sonra dinci çevrelerin zafer turları devam ediyor. Her gece TV ekranlarını işgal eden dinciler ve yandaşları katsayının kaldırılmasını “özgürlük bayramı” olarak niteliyor.Kendisini mağdur hissedenlerin bu karara sevinmeleri elbette çok doğal. Ama yeni YÖK’ün bu kararı almasının arkasındaki gerçek niyeti de herkesin görmesi gerek. İmam hatip öğrencileri üzerinden siyaset yapan ve yalan söyleyenlerin asıl amacı, imam hatip sayısını çok artırmak olacaktır artık.Bu yıldan itibaren göreceksiniz; imam hatip liseleri sayısında patlama yaşanacaktır. Artık imam hatip lisesini bitirenlerle normal liseleri bitirenler arasında fark kalmadığı için imam hatip okulu açma yarışı başlayacaktır. Üstelik bunu Milli Eğitim yapmayacak, “hayırsever” vatandaşlar yaptırdıkları okulların “imam hatip lisesi olmasını” şart koşacaklardır.Böylelikle, eğer bu iktidar görevde kalırsa birkaç yıl sonra imam hatip lisesi mezunu sayısında çok ciddi artış olacak, doğal olarak üniversitelere giren imam hatip çıkışlı öğrenci sayısında da büyük artış görülecektir. Nihai olarak da lise eğitiminin imam hatip olması kimseyi şaşırtmasın artık.Zaten asıl amaç da bu. Dini eğitim verilerek çocuk yaşta yönlendirilen bir kitlenin devletin önemli birimlerinde görev almasını sağlamak, bu sayede de amaçlanan din devleti yapısına geçmeyi kolaylaştırmak.Tabii malum koro bunların yazılmasına da büyük tepki gösteriyor. Olayları duyarsızca izleyen bilgisi az kitleler de duygusal propaganda yöntemleri ile uyutuluyor. Düz mantıkla “İmam hatip mezunu doktordan neden rahatsız oluyorsunuz” ahlâksız saldırısı ile bu konuları yazanlar sindirilmeye çalışılıyor.Oysa kimse imam hatiplerden de, mezunlarından da, bu mezunların doktor, mühendis, siyasetçi olmasından rahatsız olmuyor, aklı başında kimse olmaz da. Ancak laik, demokrasi ve hukukun temel ilkelerine bağlı çağdaş eğitim vermek yerine, siyasi emellerin temelinin çocuk yaştakilerle atılmaya kalkışılmasına da müsamaha gösterilemez..Hele “dindar bir doktor, mühendis, öğretmen yetiştirmenin ne zararı var” sözünün nasıl bir bölücülük ve ayrımcılık olduğunu görmemek ve buna tepki göstermemek ülkeye sevgisizliğin de bir kanıtıdır. *** Liberal maskeli faşistlerZaman zaman yazılarımda “liberal faşistler” tanımlamasını kullanıyorum. Eski bir liberal siyasetçi aradı ve “Bu tanımlamanız yanlış. Çünkü sizin söz ettikleriniz liberal değil, liberal maskesini takanlar” dedi.Doğru söylüyordu. Çünkü demokratik bir ülkede liberal görüşlere sahip olanlar, Türkiye’de kendisine liberal diyenler gibi davranmazlar. Çağdaş ülkelerde liberaller özgürlüklerden yanadır. Özgürlüklerin kısıtlanmasından değil. Yine liberaller demokrasinin tüm kurum ve kurullarının engellenmeden çalışmasını isterler. Liberaller hukukun üstünlüğüne inanır. Hukukun iktidar tarafından işine geldiği gibi kullanılmasına ölümüne karşı çıkarlar.Oysa bizde kendilerine liberal diyenler iktidarın dinci hedeflerine ulaşması için payandalık yapıyor, hukukun katledilmesini körüklüyorlar, ülkenin gerçek aydınlarını, yurtseverlerini, demokrasi aşıklarını karalamak için iktidarla işbirliği yaparak devletin gücünden yararlanmaktan çekinmiyorlar. Ve en önemlisi bizdeki liberal kılıklılar devlet olanaklarını kişisel servetlerini artırmak için kullanmaktan da utanmıyorlar.Bu nedenle liberal faşistler tanımı yerine bundan sonra “liberal maskeli faşistler” diyeceğim. *** Emniyet şeritleri valiliğe serbestÇevre yollarındaki emniyet şeritlerinin (tabii olanların) tepe lambası olan kimi araçlar tarafından kullanılması hep tepki yaratır.Emniyet Müdürlüğü’ne sorduğunuzda ise bunun kesinlikle yasak olduğu, tepe lambası takan aracın kime ait olursa olsun emniyet şeridine girdiği an durdurulduğu ve ceza kesildiği açıklanır.Pazar günü bir tesadüf sonucu bu açıklamaların doğru olmadığını öğrendim. Yakın bir aile dostumuz Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ndeki bakım çalışmaları nedeniyle “kendisinin de sıkıntıya girdiğini” söyledi.Ben de “Zaten sıkıntılı değil miydi ki?” diye sorunca beni hayrete düşüren bir cevap verdi.“Hayır, daha önce emniyet şeridinden en fazla 12 dakika içinde karşıya geçebiliyordum. Şimdi tamir yüzünden herkes emniyet şeridine giriyor, polis de ses etmiyor, olan bana oldu” dedi.“Peki daha önce nasıl bu kadar rahat giriyordun emniyet şeridine?” diye hayretle sorunca “Valilikte de görevim var biliyorsun. Bize emniyet şeridinde gitmek serbest, tepe lambası takmamız da gerekmiyor” cevabını verdi.Biz istediğimiz kadar “kimseye ayrıcalık olamaz” ile çırpınalım, İstanbul’da meğer valilik kendisi için çalışanlara bu ayrıcalığı tanımış. Ama resmi söyleme gelince “yok öyle şey” demeyi biliyorlar. *** Su tasarrufu için ilginç bir önlemNevin Can taa ilk okul arkadaşlarımdan. Benim için önemli değil ama onun için önemli olabilir diye yılını yazmıyorum artık. Uzun yıllar sonra tamamen bir tesadüf sonucu karşılaştık, şimdi ara sıra konuşuyoruz.Nevin Can’ın ablası Nermin Can da Balıkesir’den Belediye Başkanlığı’na adaylığını koymuştu. O yazımı hatırlayan olabilir.Geçenlerde yine Nevin Can’la karşılaştık, “çok ilginç bir iş yapıyorum” dedi. Aslında yaptığı iş doğrudan pazarlama, bu nedenle işten çok ilginç olan pazarladığı cihazlar. Bu cihazlar inanılmaz bir su tasarrufu sağlıyor, üstelik hepsi hepsi de avuç içi kadar bir şey.İşin özü şu: Her musluğa uyan küçük bir cihaz, kullanılan suya basınç kazandırarak daha az tüketim yapılmasını sağlıyor. Sadece şu örnek bile fikir verir herhalde. Nevin evi için ödediği iki su faturası gösterdi. Biri nisan tarihli üç aylık fatura. Diğeri de temmuz tarihli üç aylık fatura. Birincisinde 9 ton su kullanılmış. İkincisi de ise 5 ton. Yani aynı ev, aynı sayıda kişi ve aynı ihtiyaçlar için su harcanmış. Arada 4 tonluk bir fark var.Her zaman yapmam elbette ama çocukluk arkadaşıma bir ayrıcalık tanımama izin verin, iş yerinin telefonunu da vereyim. (212) 327 77 84. Nevin Can’ın elinde çamaşırları ömür boyu yumuşatan cihaz da var, büyük yakıt tasarrufu sağlayan mutfak gereçleri de. Ama Nevin de kusura bakmasın hepsini burada yazamam artık.***Hâlâ giyilen elbiseYıldırım Tuna’dan: Karımla birlikte mezun olduğumuz okulun 30’uncu mezuniyet yılı toplantısına katıldık. Diğer erkekler hayli pahalı takım elbiseleri kocaman göbekleriyle dikkati çekiyorlardı.. Övünmem gerekirse ben köydeki taşlı tarlamla boğuşmaktan mezun olduğumuz kilomdaydım..“Bak...” dedim karıma, “Mezun olduğumuz gün giydiğim elbiseleri bu salonda tekrar giyebilecek yegane kişi benim...” “Haklısın...” dedi, kalabalığa şöyle bir göz gezdirdi, “Görünen o ki hâlâ onları giymeye tek mecbur olan da sensin!..”

Devamını Oku

Büyükanıt konuşmak zorunda

22 Temmuz 2009

Mustafa Mutlu “Büyükanıt konuşmalı” başlıklı kampanyasına başlayalı bir ayı geçmiş. Yazısının kenarına numeratör gibi sayı koyduğu için kaç gündür yazdığını anlayabiliyoruz.Mustafa Mutlu’yu bu ısrarlı takibinden ötürü kutlamak istiyorum.Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a gelince, eninde sonunda konuşmak zorunda kalacak. Çünkü etrafındaki çember daralıyor. Başbakan Erdoğan’a her ne söz verdiyse, bunun karşı tarafça tutulmadığını herhalde yakında görecektir. Nitekim zaten hakkında suç duyurusu yapıldı. Bu suç duyurusunu işleme çevirecek savcı çıkacaktır. O zaman emekli paşa zaten konuşmak zorunda.Zamanında da yazmıştım. Başbakan Erdoğan devlet içinden gelmediği için devlet ciddiyetini öğrenmesi ve devlet adamı gibi davranması belki zaman alabilir. Bu nedenle devlette gizliliğin ne anlama geldiğini henüz bilmiyor olabilir.Genelkurmay Başkanı sıfatı taşıyan bir ismin ise devlet ciddiyetini bilmemesi mümkün değil. Ama eğer o da bu konuda bilgisiz olan Başbakan gibi davranıp “gizlilik” konusunu kendi kafasına göre uygulamaya kalkarsa bu işte bir yanlışlık var demektir.Devlette hiçbir şey gizli olmaz. “Gizli” tanımı “hiçbir kayda alınmayan” anlamına gelmez. Devletin gizliliği de mutlaka kayıt altındadır. “Gizli” sadece ilgili olmayanların öğrenmemesi anlamına gelir.İki kişi arasında bile olsa “gizli” denilen bilgi ya da belge mutlaka kayıt altına alınır, tutanak tutulur. Devletin en tepesindeki kişiler resmi olarak bir araya gelip hiçbir kayıt tutmadan görüşme yapamazlar ve görüşmelerini “gizli” olarak niteleyemezler.Ama ne yazık ki eski Genelkurmay Başkanı devletin bu çok basit kuralını görmezden gelerek, herkesin gözü önünde yapılan bir görüşmenin gizli ve kayıt dışı olduğunu ilan etmiştir. Bununla da kalmamış görüşmenin “mezara kadar” gizli kalacağını bile söylemiştir. Devletin hiçbir gizli bilgisi mezara kadar gidemez. Devlet geleneği gereği bir sonra gelene aktarılır.Büyükanıt’ın devlet geleneğini bildiğini varsayarak iyi niyetle düşünürsek Erdoğan- Büyükanıt görüşmesi kayıt altına alınmadıysa demek ki devlet işleri görüşülmedi. Peki Büyükanıt’ın “mezara kadar” saklamayı düşündüğü gizlilik neyin nesidir? Özel bazı konular mı konuşuldu? Daha sonra alınan 1 milyon liralık Audi dörtçekerin bir ilgisi var mı?Mustafa Mutlu her gün zorlamaya devam edecek. Büyükanıt mutlaka konuşacak.*****Medyada yeni trend: Ben söylemiyorum İktidarın 7 yıldır medyaya akıl almaz baskılar uyguladığı bilinmedik bir gerçek değil. Merkez medya korkutularak sindirilirken, iktidar kendisine bağlı olmasının da ötesinde bizzat sahip olduğu bir medya da yarattı.Bu medya aracılığı ile iktidar muazzam bir propaganda ve beyin yıkama şansı yakaladı. Zaten pek bilgili olmayan Türk halkının zihni Göbels dönemini andıran bu propaganda bombardımanı altında karmakarışık hale geldi.İktidarın yarattığı bu iklim medyada yeni bir trendin başlamasına da neden oldu. Son birkaç yıldır özellikle haber kanallarında “tarafsızlık” ve “objektiflik” adına yapılan bir uygulama var.Kanallar iktidar korkusu nedeniyle ya da iktidara yaranmak adına birilerini ortaya sürüp onları konuşturuyorlar. Sonra da “Bakın biz söylemiyoruz, şu söylüyor, biz sadece naklediyoruz” bahanesi arkasına sığınıyorlar. Bu uygulamaların “şahikalarından” biri biliyorsunuz Kanada’da yaşayan ne idüğü belirsiz bir adamın söylediklerinin Türkiye’yi karıştırmasıdır.Ortada ne bir belge ne bir kanıt varken TRT ekranına bile çıkarılan bu kişi canının istediğini söyledi günlerce (hâlâ da söylemeye devam ediyor) Türkiye de buna inandı.Bu abuk kişiyi ekrana çıkaranlar ise “Biz bir şey söylemiyoruz ki, bunlar adamın iddiaları, biz iddiaları yansıtıyoruz, kim üzerine alınırsa onun söyleyeceklerini de yayınlarız” diyorlar.Aynı şekilde zamanında kendi dava arkadaşlarına ihanet edip cinayet işlemiş birileri yurt dışından bulunuyor, onların söyledikleri de aynen yayınlanıyor. Bahane aynı “Biz bir şey demiyoruz ki, adam öyle söylüyor.” İyi güzel de medyanın görevi ortaya çıkıp konuşan herkesin sesini hiç düşünmeden, doğru olup olamayacağını araştırmadan yayınlamak mıdır?Bu yöntem haberlerin dışında magazin programlarında da kendisini gösteriyor. Geçenlerde bir kanalda Erol Büyükburç’u canlı yayına çıkarmışlardı. Büyükburç kızı öldüğünde hiç üzülmemiş, bunu tartıştırıyorlar. Yılların sanatçısı gözyaşlarına boğularak “Kızım öldüğünde ben de yoğun bakımdaydım. Evet aramız bozuktu konuşmuyorduk, ama bir baba kızının ölümüne nasıl üzülmez” diye kıvranıyor. Programın sunucuları “Biz bir şey söylemiyoruz” mantığı ile telefona birini bağladılar. O kişi “Meribaaa” diye başladığı konuşmasında Büyükburç’a “Sen de baba mısın” diye sormaz mı. Zavallı Erol Büyükburç deliye döndü, sonunda elindeki bardağı fırlattı, program da bitti.Sanıyorum kanalın müdürü “Ne reyting yaptık ama, üstelik biz de bir şey söylemedik sorumluluğumuz yok” diye ellerini ovuşturmuştur. Doğru, programın reytingi yüksek olmuştur. Ben bile izledim. Kanım çekilerek... *****Bir de İETT şoförünü dinleyelimOkurlardan gelen iki ayrı mektup yayınlamıştım bir süre önce. Biri akbillerle metrobüslerde aktarma yapılamadığından şikâyet ediyordu. Diğer mektup ise İETT şoförlerinin akbili olmayanlardan 20 kuruş fazla para aldıklarını belirtiyordu. Bu mesajlardan sonra bir de İETT şoförü okurumdan mektup aldım. O da bu suçlamaya karşı çıkıyor ve adeta isyan ediyor. Şimdi de o mektubu okuyalım:“Sayın Can Ataklı Bey, ben İETT şoförüyüm. Bizim 1.70 kuruşa akbil basmamız yanlış. Peki İstanbul’da yaşayan, her gün toplu taşımayı kullanan vatandaşın akbil alıp cebine koymaması yanlış değil mi? Bu kullandığımız akbiller bizim yakınlarımız için kullandığımız şahsi akbillerimizdir. Parası olmayana istersem bedelsiz kullandırırım, parası olandan para karşılığı kullandırırım. Benim tasarrufumdadır. Aslında biz bu işi yapmak istemiyoruz. Fakat vatandaş mağdur olmasın diye basıyoruz. Bakın size bir örnek vereceğim. Geçen arabama 4 kişilik bir Alman aile bindi. En küçük çocuk 6 yaşında var ya da yok, öbürü 8 yaşlarında. Öndeki ufak olan cebinden akbil çıkarttı. Boyu da yetmediği için ayaklarının ucunda yükseldi, akbili bastı. Ben, annesi ve babası için de kullanacağını zannettim. Ama arkadaki 8 yaşındaki oğlan da akbilini kullandı, karı koca da ayrı ayrı kullandı. 4 kişi 4 akbil alıp koymuşlar ceplerine. Hayretler içerisinde kaldım. İşte Avrupalı farkı da bu oluyor her halde. Saygılarımı sunar gözlerinizden öperim. H. Levent Koşansu.”

Devamını Oku

Yine 79 yıl kıyaslaması

21 Temmuz 2009

Sayın Başbakan;Bu kaçıncı yazım oldu bilmiyorum, ama belli ki siz ısrarla söylemekten vazgeçmedikçe ben de ısrarla yazmaktan vazgeçmeyeceğim. Çünkü ilk başlarda bir “dil sürçmesi” ya da “iktidarınıza şevk vermek” amacıyla söylediğinizi iddia edeceğiniz bir cümle, Atatürk ilkelerine ve Cumhuriyet felsefesine yürekten bağlı olan beni ve sanıyorum aynı duyguları paylaşan milyonlarca insanı son derece rahatsız ediyor.Pazar günü Ankara’da yapılan il kongrenizde yine başarılarınızı anlatırken, konuşmanızı “79 yılda yapılan ortada, bizim yaptığımız ortada” tanımlamalarıyla süslediniz. Belki ilk duyulduğunda fark edilmeyen 79 yıl, siz de biliyorsunuz ki 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in iktidara geldiğiniz güne kadar olan yaşı.Neden kimse bugüne kadar “başarılarını” tüm Cumhuriyet önemi ile kıyaslamayı düşünmedi de, ısrarla siz “Cumhuriyet’in şu kadar zamanda yaptığından daha fazlasını yaptık” demek ihtiyacı duyuyorsunuz?Ayrıca Sayın Başbakan, bu konuda doğruyu söylemiyorsunuz. Çünkü başarı diye ortaya koyduklarınızın önemli bir bölümünü zaten Cumhuriyet döneminde yaratılan değerleri satarak sağladınız. Geri kalanlar ise sadece Türkiye için geçerli değil. Bilim ve teknolojinin sağladığı avantajlarla, siz değil hangi iktidar başta olsa aynı başarılar sağlanacaktı.Bütün bunların dışında, Cumhuriyet dönemi ve Atatürk ilkeleri ile bu kadar sorununuzun olması çok şaşırtıcı. Hem yaşınız hem yaşadığınız kent açısından bugüne kadar yaşadıklarınızı, siyasetteki başarılarınızı ve Başbakan olmanızı Atatürk Türkiye’sinin sağladığı olanaklara borçlu olduğunuzu unutmuş olamazsınız herhalde. Laikliği yok etmeyi, Cumhuriyet ilkelerini ortadan kaldırmayı, Türkiye’nin ortak değerlerini tahrip etmeyi düşünüyor olsanız bile bu özgürlüğünüzü Atatürk Türkiyesi’nin yarattığı o müthiş iklimden alıyorsunuz. Artık lütfen ne kadar önemli olduğunuzdan söz ederken kendi döneminizi sizden önceki 79 yılla kıyaslamayın. Gerçekten çok sevimsiz oluyor.*****ŞİİİŞŞŞT ENGİN ARDIÇ SAKİN OLSevgili dostum Engin Ardıç. Kim bilir kaç yıl birlikte çalıştık. Türkçeye en hâkim yazarlardan biri olduğunu, her yazından ayrı keyif aldığımı yüzüne söyleyen nadir kişilerden biriyim sanıyorum. Gerçi son zamanlardaki yazıların için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sanıyorum sana maaş verenlerin fikir ve görüşlerine uygun olsun diye başta Atatürk olmak üzere devrimlere, Cumhuriyet ilkelerine, demokrasi ve hukuk düzenine sürekli ağır hakaretlerle saldırıyorsun.Seni sevenlerde, gerçek Türkiye sevdalısı, demokrasi ve hukuk düzenine yürekten inananlarda büyük hayal kırıklığı yarattığını ve milyonların nefretini kazandığını herhalde biliyorsun, ama bu senin sorunun.Bugüne kadar, sana olan saygımdan bu anlaşılmaz tavrına yönelik tek kelime bile etmedim. Ama görüyorum ki, sana maaş verenlere daha da şirin gözükmek için herhalde durup dururken bana bulaşmışsın. Neymiş, ben pazar günlerini fıkralarla geçiştiriyormuşum. Yıldırım Tuna sağ olsunmuş. Tabii ki Yıldırım Tuna sağ olsun. Ne var bunda? Haftanın diğer günleri yazdıklarımı etkiler mi?Bırak insanlar haftada bir gülsünler. Ayrıca sandığın gibi “tembellikten” ötürü pazar günlerini fıkralara ayırmıyorum. Tam tersine mizahın çok ciddi olduğunu bilerek zorlanıyorum bile. Ayrıca her hafta fıkra dışında siyasi mizah da yapmaya çalışıyorum. Bunun başarılı olup olmadığına elbette okurlar karar verir.Sevgili dostum. Lütfen bu yazıyı bir polemik olarak algılayıp cevap vermeye kalkma. Bu bir dost uyarısıdır, benim üzerimden birilerine hoş görünmeye çalışma. Sanıyorum ilk karşılaşmamızda sana tatsız biçimde sitem edeceğim. ***** HIZLI ZENGİNLEŞMEYE BAHANE: GERÇEK BURJUVAYIZİktidar ve çevresi birkaç yıl öncesine kadar kendilerini “Türkiye’nin ezilmişleri, itilmişleri” olarak göstermeye çalışır ve bundan da prim yapardı. Atatürk devrimlerinin ve Cumhuriyet’in egemenlerine (!) karşı yoksul halkın zaferi olarak tanımlamıştı iktidar seçim zaferlerini.Yoksulluk egemenlere başkaldırmış ve gerçek millet iradesi kurulmuştu.Ama bir baktık ki kısa zamanda “gerçek millet” olan bu yoksullar anormal zenginleşti. Düne kadar taksiye binmeyi bile lüks sayanlar, kendisine zavallı süsü verenler, altlarına yüz binlerce dolarlık arabalar aldılar, bahçeli gecekonduları saray kabul edenler milyon dolarlık villalara taşındılar. Hacca gidemediği için karalar bağlayanlar, Mekke yerine Paris, Londra, New York’a koşup dünyanın en pahalı mağazalarının mümtaz müşterileri arasına girdiler.Tabii bu aşırı zenginlik ve lüks ister istemez dikkat çekti. Bu arada yolsuzlukların, suiistimallerin de ayyuka çıkması zenginliklerini gölgeler oldu. Ama bu kesimin kurnazları kendi aralarında bile tartışma konusu olan zenginleşmelerine hemen bahane buldular. Meğer Türkiye’de gerçek burjuvazi iktidara gelmiş. Bu burjuvalar çok kazanıp zenginliklerini de göstererek yaşıyorlarmış. Zenginsen bunda utanılacak bir şey yokmuş.Hepsi güzel de bu zenginliğin kaynağı da ortaya çıkarsa o zaman burjuva tanımı belki doğru olabilir. Çalışarak mı kazanıldı bu servet yoksa...*****ADAMIN BİRİAra sıra televizyonlarda görüyorum. Genellikle dinci kanallarda boy gösteriyor. Yine dinci ve AKP’li gazetelerin birinci sayfalarından girip tam sayfa yayınlanan röportajları da dikkatimi çekiyor.AKP ve yandaşlarının işine ne geliyorsa onları söylüyor. Geçmişe ağır sözler söylüyor. 12 Mart döneminin önderlerini suçluyor. Bugünkü iktidarı övüyor. Çok yararlı işler yaptıklarını, Türkiye’yi AB’ye sokacaklarını, demokrasiyi yerleştirdiklerini ileri sürüyor.Ergenekon davası nedeniyle pisliklerin ortaya çıktığına inandığını belirtiyor. Bugünkü iktidarı alkışlayıp askeri dönemlerin hesabının sorulacağını söylüyor.Her gün bir yerde görüyorum bu adamı. İsmi bir türlü aklımda kalmıyor. Sadece ekranda adının altında yazan “SHP Genel Başkanı” unvanı zihnimde yer etmiş.Üzülüyorum izlerken veya okurken. Akıl tutulmasının geçmişle, eğitimle, bilgiyle falan alakası yok anlaşılan.*****KADINSILIKFıkra tabii ki Yıldırım Tuna’dan: Homoseksüel Bob, bara gidip orada Johnny adında çok çekici bir gençle tanışmış.. Akşama kadar sohbet etmişler, gece yarısına doğru Johnny onu evine davet etmiş. Bardan çıkıp otoparktaki Johnny’nin üstü açık eflatun renkli arabasına binmişler. Parktan çıkarken Johnny 2-3 arabaya çarpmış, yine evinin önüne gelince apartman sakinlerine ait 3-4 otomobile çarpa çarpa park etmiş. “Biliyor musun hayatım” demiş Bob, “Senin bu kadınsı yönüne bayıldım!..”

Devamını Oku

Bu kadarına da pes artık

20 Temmuz 2009

Türkiye sevgisizliğini doruğa çıkaran bir gazetenin dünkü manşetlerinden biri şöyleydi: “Binbaşıyı ordu öldürdü.” Haberin diğer başlığı şöyle devam ediyordu: “Hanefi Avcı JİTEM davasındaki ifadesini anlattı. Binbaşı Ersever’in katili JİTEM.” Sözde demokrasi, hukuk ve sivilleşme adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütününe “katil” diyecek kadar kendinden geçmeyi anlamak da çok zor. AKP iktidarının yarattığı korku ve dehşet ortamının herkesi susturmasından, sindirmesinden cesaret alan AKP yandaşı faşist çevreler Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tamamen etkisizleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.Düne kadar “ordu içindeki cuntalardan” veya “darbeci subaylardan” söz edecek cesareti bulanlar, belli ki artık ortalığın tamamen rahatladığını görerek “cuntacıları, darbecileri” bir kenara bırakıp Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tamamını hedef alıyorlar.Türkiye’de demokrasiye ve hukuk sistemine gerçekten inananlarının bu kavramlara olan saygısı ve nezaketi konunun tartışılmasını da engellemektedir ne yazık ki. Çünkü faşist zihniyete karşı her şeye rağmen demokrasi ve hukuk sistemi içinde kalmayı tercih eden Türkiye’nin aydınlık insanları bu çirkinlilere gereken cevabı da verememektedir.Oysa artık gün korkma, saygı duyduğumuz, değer verdiğimiz kavramları korumak için inançlarımız altında ezilme günü değil, bu saldırılara cevap verme günüdür. Artık AKP ve yandaşı liberal faşistlerin “Siz demokrat değil misiniz, siz hukuka saygı duymuyor musunuz, siz sivilleşmeden yana değil misiniz” türünden demagojileri karşısında kimse sinmemelidir. Türkiye’nin aklı başında, ülkesini seven aydınlık insanları her yerde ve her fırsatta gereken cevapları vermelidir.Tüm bu saldırılara karşı hiç sesini çıkarmayan Silahlı Kuvvetler’in de artık hukuk yoluyla kendini göstermesi gerekir. Küçücük bir kelimeyi bile hakaret kabul edip dava üzerine dava açmayı bilen AKP ve liberal faşist yandaşlarına aynı şekilde davranılmalıdır.Artık çok açık bir gerçek şudur: Türkiye olağanüstü bir dönemden geçiyor. Bu şartlar 80 yıl öncesinin şartlarından bile ağır ve tahrip edicidir.***** İÇİM ÇOK RAHATLADIHürriyet Gazetesi’nin kurumsal sözcülüğü görevine de atandığı anlaşılan bir yazar yüreğimi çok rahatlatan enfes bir yazı yazmıştı cumartesi günü. Yeni RTÜK Başkanı Davut Dursun hakkında fazla fikrim yoktu.Ama daha önceki RTÜK Başkanı’nı biliyordum elbette. Daha önce bu Hürriyet yazarı ile dinci Kanal 7 ekranlarını paylaşıyordu ana haber bülteni için. RTÜK Başkanı olduktan sonra televizyonlara “dini görüşlerini ön plana alarak” ahlak ayarı yapmaya çalışmıştı.Ama asıl sürprizi daha sonra öğrenecektik. Televizyonlara ahlak ayarı yapan bu kişi hakkında dolandırıcılık suçlamasıyla Almanya’da takibat yapılmıştı. En yakın arkadaşları ise dolandırıcılık ve halkı kandırıp paralarını çalmaktan mahkûm edilmişti.Hakkındaki onca dosya ve takibata rağmen eski RTÜK Başkanı en basit ahlaki kurala bile uymayıp görevini bırakmadı. Hâlâ da bırakmış değil, artık RTÜK Başkanı değil ama, ahlak ayarı yapan kurumun üyesi.Yeni gelen RTÜK Başkanı’nın dinci Kanal 7 yerine dinci Yeni Şafak Gazetesi’nden olduğunu öğrenince, ister istemez “Bu başkan da eskisi gibi” diye geçirdim içimden. Ama ne zaman ki Hürriyet’in yazarını okudum, çok yanlış düşündüğümü anladım. Meğer yeni başkan Hürriyet yazarının çok iyi tanıdığı biriymiş. Kibar, anlayışlı, sempatik ve empatikmiş. Dediği dedikçi değilmiş. Cahil de değilmiş, okumuş, profesör bile olmuş.Fanatik de değilmiş yeni başkan, yeni açılımlara açıkmış. Hayret ki ne hayret “hele dinci” hiç değilmiş. Demokratik değerlerden yana muhafazakârmış. Mehmet Altan’ın laikliği, demokratlığı, cumhuriyetçiliği bu yeni başkanın yanında sade suya tirit kalırmış.Eh yazan ikide bir “döndüğünü” söyleyen biri olursa bu tanımlamalara inanmamazlık edemeyiz. Kendi payıma içim çok rahatladı. Artık RTÜK’ün emin ellerde olduğunu biliyorum.*****GİT GEL KONYA 6 SAATBaşbakan gerçekten harika. Kasımpaşalı olma vasfını sürekli korumak için hemen her konuşmasında seviyesi yüksek olmayan ya da argoya kaçan cümleler kurmaya bayılıyor. Ama bazen bunun ölçüsü kaçıyor, söylediği bir yanlış laf siyasi hayatı boyunca boynuna asılacak bir gaf halini alıyor.Öfkelendiği çiftçiyi “Ananı da al git” gibi veciz ifadeyle azarlaması, “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” demesi, “Açım böbreğimi satıyorum” diyen adama “Ben sakatatçı mıyım?” diye haddini bildirmesi akıllardan çıkmadığı gibi Erdoğan’ın boynunda hep kalacak.Erdoğan pazar günü Ankara İl Kongresi’nde konuşurken lafı Konya’ya yapılacak hızlı trene getirdi ve “Git gel Konya altı saat değil artık. Git gel Konya 2.5 saat” dedi.Bu deyim uzun yıllar önce Ankara-Konya arasındaki uzun ve dümdüz, tekdüze yolun yarattığı sıkıntıyı anlatmak için Ankaralılar tarafından kullanılmış. Ama asıl kullanım alanı bu değil. 1970’li yıllarda sinema dünyasını saran pespaye seks filmlerinin en rağbet gören deyimlerinden biriydi bu.Sahnede en iğrenç cinsinden bir seks sahnesi başlar, filmin erkeği “git gel Konya altı saat” diye hönkürder.Deyimin seks filmlerinin tabii sonra da argonun vazgeçilmez repliklerinden biri olduğunu bilmeyen bir gazete espri olsun diye bu başlığı atmıştı, geçen hafta. Tayyip Bey de kabadayı ya, atlamış bu argo sözün üzerine.*****NE OLACAK ŞİMDİ?Silahlı Kuvvetler’i “cinayetler işleyen” örgüt gibi göstermek için geçmişin itirafçılarının gizli tanık yapılarak konuşturulduğu açığa çıktı. Hürriyet yazarı Saygı Öztürk ordunun cinayet işlediğini söyleyen gizli tanıkların verilen sözler tutulmadığı için ifadelerini geri çektiğini yazdı dün. Oysa AKP’li ve dinci basın günlerdir bu itirafları yayınlıyordu. Meğer bu itirafçılara “sizi yurt dışına göndereceğiz, estetik yaptıracağız, paranız da olacak, siz sadece adınızı koyun gerisine karışmayın” denmiş. Bu gizli tanıklar da boş kâğıtları imzalamışlar, üstünü birileri doldurmuş. Ama itirafçılar bekledikleri ikramiyeleri alamamışlar. Bunun üzerine gerçeği söylemişler. Haydi şimdi ayıklayın pirincin taşını.NOT: İtirafçıların beyanlarının sahte çıkması, geçen gün yazdığım “itirafçı kullanırken düşünecektiniz” başlıklı yazının anlamını değiştirmiyor.

Devamını Oku

Benim savcıma dokunmayın, başkasına güvenemem

19 Temmuz 2009

Sevgili okurlar; AKP ve yandaşlarının Türkiye’yi dönüştürme çabaları yaz sıcağı bile dinlemiyor. İktidar, hedefine giden yolda demokrasi, hukuk ve ahlaki değerleri hiçe sayarak, vura kıra, döke saça yürüyor. Üstelik Başbakan, “bunların bir şey olmadığını, önümüzdeki günlerde konuşacağını” söylüyor. AKP ve yandaşlarının şu anda seçtikleri hedef yargı ve yargının bağımsızlığı.Yine yakalandılarDemokrasi ve hukuk konusunda her türlü yalana ve çifte standarda bel bağlamaktan çekinmeyen AKP ve yandaşları geçen hafta adeta suçüstü yakalanmıştı. Sivil savcının talebi üzerine yine sivil mahkeme tarafından tutuklanan albay olayını “zafer çığlıkları” ile kutlayan ve sivil yargıyı “kutsal” ilan eden AKP ve yandaşları, aynı kararın yine sivil mahkeme tarafından bozulması üzerine gerçek yüzünü göstermiş ve yargıya ağır hakaretlerde bulunmuşlardı. Aynı kesim bu hafta da Ergenekon davası nedeniyle yine “itiraf” ederken yakalandı.Atama kararnamesiGeçen haftanın önemli gelişmelerinden biri Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yaz atamalarını hâlâ yapamamış olmasıydı. AKP ve yandaşlarına göre “bazı çevreler” Ergenekon savcılarıyla hâkimlerini değiştirmek istiyordu. AKP medyası aynı anda, aynı cümleler ve aynı başlıklarla yargıya karşı müthiş bir sindirme harekâtına başladı. İddiaya göre hükümet Ergenekon ve Diyarbakır’da bazı önemli olaylara bakan mahkemenin hâkim ve savcılarının değişmesine karşıydı. Ama “Ergenekoncular” buralarda operasyonlar yapmak istiyorlardı.Ergenekon haklı mı?Bugün ikinci iddianamesinin duruşmalarının başlayacağı Ergenekon davasının hukuka ve hakkaniyete pek uymadığının en güzel kanıtı AKP ve yandaşlarının son birkaç gündür çıkardıkları yaygaradır. Ne diyor iktidar ve yanlıları “Ergenekon savcıları değiştirilmek isteniyor, hâkimleri başka yerlere atanmak isteniyor.” Oysa iktidar ve yandaşları dışında kimse hangi hâkim ve savcıların atanmak istendiğini bilmiyor. Dinci medya tek yanlı olarak bir yayın yapıyor herkes de bunun arkasını izliyor. Ama merak edip HSYK üyelerine soru soran yok.Deyin ki değiştilerOlması pek iyi değil belki ama, deyin ki Ergenekon savcıları ve hâkimlerinden bazıları değişti. Peki ne olur o zaman? Yeni gelenler “suçluları bilerek ve isteyerek serbest mi bırakır?” Sivil yargı bağımsız ve tarafsız değil mi? Eğer ortada sabit bir suç varsa, hâkim ve savcı şu kişi olmuş, bu kişi olmuş ne fark eder? Etmemesi gerek.Oyun ortaya çıkıyorAma iktidar ve yandaşlarının telaşına bakınca Ergenekon davası konusundaki kuşkuların gerçek olduğu izlenimi güçleniyor. AKP ve yandaşları “korku ve telaş” içinde aslında şunu itiraf ediyorlar: “Bu dava bu hâkim ve savcılarla yürüyebilir ancak. Eğer bunlar değişirse iddianamedeki hukuksuzluklar, haksız yere suçlananlar, eziyet çektirilenler bir bir ortaya çıkar, bugüne kadar ustalıkla getirdiğimiz plan bozulur, hedefe giden yolumuz tıkanır.” Savcı ve hâkimlerin değişmesi ihtimaline bu kadar gürültü çıkarılırsa aklınıza başka bir şey gelir mi?Bir şey fark etmezOysa eğer Ergenekon gerçekten bir terör örgütüyse, sanıklar Türkiye’de darbe yapmak ve buna hazırlık için de terör olayları yaratmak istiyorlarsa, bu savcı ve hâkimler gider başkaları gelir sonuç değişmez. Diyelim ki silah zoruyla bir bakkalı soymaya kalkarken yakalanan bir kişiyi yargılıyorsunuz. Mahkemenin hâkimi dava sırasında bir şekilde ayrıldı. Yerine gelecek hâkim soyguna kalkışan kişiye başka ceza mı verecek? Anlaşıldığı kadarıyla iktidar ve yandaşları hâkim ve savcıların değişmesi ihtimaline karşı dehşet bir korku içindeler. Bu arada bir daha tekrarlayayım, şu aşamada böyle bir değişiklik yanlış olur.Bir de komik eylemBu olayla ilgili son bir not. AKP’nin gençlik kolları gibi çalışan Genç bilmem neler diye bir örgüt var. Belli ki iktidar öylesine bir telaşa kapılmış ki bu genç bilmem neler “savcıma dokunma” sloganlarıyla yürümüşler. Bunlar hukukun üstünlüğüne çok saygılı olduklarından Ergenekon davasını sadece bu savcıların yürütebileceğine inanıyor. Ya da davanın ancak bu savcılar sayesinde aynı adaletsizlikle yürütüleceğini biliyorlar. Sahtekârlık ve ahlaksızlık diz boyu olunca Türkiye bu komiklikleri görmezden geliyor.Katsayı meselesiGeçen haftanın önemli gelişmelerinden biri de YÖK Başkanı’nın artık hiçbir engel tanımadan eğitimi de genel siyasi hedef doğrultusunda dönüştürme çabaları için kolları sıvaması oldu. Önce din eğitimini tarikatların vermesini isteyen YÖK Başkanı katsayı konusunun da önümüzdeki yıl çözülmüş olacağını söyledi. Katsayı sorunu dediği imam hatip liselerinden mezun olanlara bütün üniversitelerin açılması demek. İktidarın emrindeki YÖK Başkanı bir yandan kurumun bütün yapısını değiştirirken öte yandan üniversite eğitimine de düzeltilmesi çok güç hasarlar verme cüreti içinde yürüyor.Yalan ve sahtekârlıkİmam hatip liselerinden mezun olanlara tüm üniversitelerin yolunun açılması bu iktidar için çok önemli. Çünkü “arka bahçemiz” dedikleri imam hatiplerle kendi ideolojilerinin ve insan kaynaklarının alt yapısını kuruyorlar. İsimlerinin önünde “profesör” unvanı olan bazı sözde aydınlar ise büyük bir aymazlık içinde katsayı konusunu bir “eşitlik” ilkesi olarak görüp göstermeye çalışıyor. Oysa katsayı konusunun ve imam hatiplere yönelik girişimlerin eşitlikle hiçbir ilgisi yok. Bunun altında büyük bir sahtekârlık var.Özgürlük neredeymiş?Halkı artık iyice aptal yerine koyanlar “Efendim, meslek lisesine giden bir öğrenciyi nasıl olur da üniversite yolundan alıkoyarsınız” diyorlar. Bu kendini akıllı sanan yandaşlar, konunun sadece imam hatiplileri ilgilendirmeğini ve konunun aslında tüm meslek liselerinin sorunu olduğu yalanını söylüyorlar. Ahlakı müzede bile saklamaktan korkan zihniyet, meslek liselerinden mezun olanların üniversiteye giremedikleri yalanını yayıyorlar. Düşünmekten ziyade biat etmeye daha yakın hale getirilen halkımız da, cahilliği nedeniyle bu yalana kanıyor.Yalanın büyüğüOysa herhangi bir meslek lisesinden mezun olan her öğrenci dilediği üniversiteye gidebiliyor. Fark şurada. Bu öğrenciler öncelikle eğitimini gördükleri bilimlerin yüksek bölümüne yönlendiriliyor. Ama elbette özgür bir ülkede motor sanatını öğrenen bir öğrenci hukuk ya da tıp fakültesine de gidebilir. İşte böyle bir arzusu olursa, aldığı puanla ilgili bir katsayı uygulaması yapılıyor. Bunun temel amacı da öğrenciler arasındaki eşitliğin sağlanması. Elinde bir mesleği olan öğrenci ile normal liseden mezun olup elinde hiçbir meslek olmayan öğrenci aynı olmamalı. İşte katsayı bu eşitsizliği gidermeyi amaçlıyor.İmam hatibin işleviBuna karşı, iktidar imam hatip mezunlarından başka bir işlev bekliyor. İktidar dini eğitim almış, bu arada normal lise müfredatını da görmüş, böylelikle genç yaşta “eğilmiş ağaçları” kendi ideolojisi doğrultusunda devletin önemli birimlerine yerleştirmek istiyor. AKP ve bu zihniyetin ağababaları bu politikayı yıllardır sürdürüyorlar. Şu anda imam hatip kökenli çok sayıda hâkim, savcı, kaymakam, emniyet mensubu devletin önemli köşelerinde oturuyor. İktidar artık geldiği noktayı da aşmak ve konuyu tamamen kendi kontrolünde tutmak istiyor. 1973’te başlamıştıSon bir bilgi de vermek istiyorum. İmam hatiplerin belli bir işlevle Türkiye’nin dönüştürülmesi için kullanılması planının geçmişi 35 yıl öncesine gidiyor. 1973’te Ecevit’in kurduğu CHP-MSP iktidarı, imam hatiplerin önünü açan karara imza atmıştı. Ecevit o günlerin koşullarında bu sinsi planın yıllar sonra Türkiye’ye getireceği zararı anlayamamış ve “sözde hakkaniyet” adına imam hatiplerin önünü açmıştı. O tarihten itibaren 20 yıl boyunca imam hatip mezunları öncelikle Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesine yönlendirildi. Sonuç bugün ortada işte.Sayısal verilerBu arada AKP yandaşları bazı sayısal verilere dayanarak imam hatip konusunun abartıldığını ileri sürüyorlar. Bu yıl sınava giren imam hatip mezunlarının 12 bin olduğunu bunun genel toplamda bir anlamı olmadığını söylüyorlar. Hiç de öyle değil. 12 bin kişinin 5 bini devletin önemli noktalarına getirildiğinde ne olacağını herkesin düşünmesi gerek.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Başı açık kadınlar Türkiye’nin imajını bozuyor

18 Temmuz 2009

Olayı bir de şöyle düşünün: Devlet büyüklerimizin gittiği yurt dışı gezilerinde pek çok fotoğraf çektiriliyor. Tabii bu fotoğraflarda devlet büyüklerimizin değerli eşleri de yer alıyor.Ama bakıyorsunuz devlet büyüklerimizin değerli eşleri başlarındaki türbanla poz verirken yanlarındaki diğer Türk kadınlarının başları ise açık.Özellikle devlet memuru statüsündeki dışişleri çalışanları ile yabancı ülkelerdeki elçilik temsilciliklerimizde çalışan kadınların başlarının açık olması ortaya garip bir tablo çıkarıyor.Devlet büyüklerimizin eşleri başlarındaki türbanla yabancı ülkelerde “demokrasi ve özgürlükler” açısından müthiş bir tablo çizerken, başları açık Türk kadınları ise Türkiye’nin imajını bozuyor.Başı açık Türk kadınları yüzünden bazı yabancı ülkelerin kamuoyunda “Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin ayaklar altına alındığını” zannediliyor. *** PAZAR FIKRALARIYıldırım Tuna’nın bu hafta içinde gönderdiği fıkralardan seçtiklerimi gelin birlikte okuyup gülelim:Çok sıkıyorİki arkadaş iş çıkışında evlerine gitmek üzere kalabalık otobüse binmişler. Ayakta zor tutunarak giderlerken “Eve girer girmez ilk işim karımın çoraplarını ve külodunu çıkartmak!” demiş biri... Öteki “Şu anda birden bire nereden esti böyle?” diye sormuş. Cevap gecikmemiş: “Konçların ve bel kısmının lastiği o kadar sıkıyor ki.. Vallahi bütün gün öldürdü beni!..”Doğruları öğretİki ortak küçük kasabadan şehre yeni taşınmış, muhteşem güzel sekreteri işe almışlar... Biri “Mary çok güzel bir kız” demiş, “Bize hayli yararı olur... Ama çok saf.. Ona neyin doğru neyin yanlış olduğunu neden öğretmiyoruz?” Diğer ortak “Harika bir fikir..” diye cevaplamış, “Sen doğruları öğret!..” Eksik ne?Sanık, hâkime “Bu tamamen bir yanlış anlaşılma efendim...” demiş, “Olayın teşhircilikle falan alakası yok... Bu hanımefendiyle barda sohbet ederken bana ‘Bizim sizden ne eksiğimiz var?’ diye sordu, ben de kendisine bizzat gösterdim efendim!..”Sır saklamaBir kokteylde bir erkek ve bir de kadın hararetli bir şekilde tartışıyorlarmış. “Hiçbir kadın sır saklayamaz...” demiş adam.Kadın “Çok bilmişsiniz siz...” diye cevap vermiş, “21 yaşımdan beri kaç yaşında olduğumu ağzımdan kimse alamaz!..” Romatizma mı?Orta yaşlı adam beli bükük ve yüzü acı içinde doktorun muayenehanesine girer girmez “Ah haa!..” demiş. Resepsiyondaki yaşlı hemşire hemen atılmış, “Tipik ağrılı eklem romatizması...” Karısı sinir içinde kocasına bakarak, “Hayır...” diye cevap vermiş, “Kendim ettim, kendim buldum vakası, tek başına salakça kaldırılan çimento torbası!..” AspirinAdam eczaneye girip “Sizde asetilsalisilikasit var mı?..” diye sormuş... “Asprin mi demek istediniz?..” demiş eczacı. “Hah!.. Evet!..” demiş adam, “Yahu o tuhaf kelimeyi bir türlü aklımda tutamıyorum..!” *** AKP’de yine demokrasi kazandıGazeteler ve televizyonlar “sevinçle” duyurdular ki bugün yapılacak AKP Ankara İl Başkanlığı konusunda uzlaşmaya varılmış ve seçimlere “tek aday” ile girilmesi konusunda karar alınmış.Başbakan Erdoğan daha önce Ankara İl Başkanlığı için birden fazla aday çıkmasına sinirlenmiş ve il kongresini ertelemişti.Medya, il kongresinin birden fazla aday çıktığı için ertelenmesini haber yapınca siniri şiddetli öfkeye dönüşen Erdoğan “Size ne benim il kongremden” demişti.Geçen süre içinde parti içindeki demokrasi işledi ve demokrasiye kesinlikle aykırı olan “çok adaylılık” sorunu giderildi. Aday olmaya çalışanlar ikna edildi.Tayyip Erdoğan’ın seçtiği Murat Alpaslan dışında aday olmaya kalkanlar adaylık vazgeçti. Yanisi şu ki; AKP Ankara İl Kongresi bugün demokratik biçimde toplanacak, il delegeleri Genel Başkan Tayyip Erdoğan’ın itinayla seçtiği tek adaya oylarını verecek.Konuştuğum bazı delegeler “Demokrasi çok güzel bir şey. Keşke genel seçimleri de öyle kavgasız dövüşsüz yapabilsek. Genel seçimler de tek adayla olsa kafamız karışmaz, yanlış birini seçme korkusundan da kurtuluruz” dediler. *** Yasağın ilk fıkrasıMalum yasak dün gece yarısından sonra başladı biliyorsunuz. Yıldırım Tuna bu yasakla ilgili harika bir fıkra göndermiş: Okyanus üzerinde gece uçan bir uçak.. İki fısıltı.. Biri kadın, diğeri erkek:- Herkes uyudu hadi gidelim!.. (Ayak sesleri..)- Bu tuvalet boş.. Buna girelim.. Kimse bakmıyor..- Sen önce gir!..- Biraz heyecanlıyım.. Ben oturabilir miyim?- Prezervatifin var değil mi? Haydi tak! (Derin nefes sesleri..)- Ah parfüm de var.. Her şeyi de düşünürsün!..- Ooh! Harika.. (Uzun sessizlik..)Birden uçağın hoparlörlerinden sert ve dinamik bir ses gelir:- Dikkat dikkat! Kaptanınız konuşuyor!.. Arka tuvaletteki iki kişi size sesleniyorum! Ne yaptığınızı biliyoruz.. Bu yaptığınız uçuş kurallarına aykırıdır.. Şimdi lütfen sigaralarınızı söndürün ve duman alarm sensörüne taktığınız prezervatifi çıkarın!

Devamını Oku