Mustafa Mutlu “Büyükanıt konuşmalı” başlıklı kampanyasına başlayalı bir ayı geçmiş. Yazısının kenarına numeratör gibi sayı koyduğu için kaç gündür yazdığını anlayabiliyoruz.
Mustafa Mutlu’yu bu ısrarlı takibinden ötürü kutlamak istiyorum.
Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a gelince, eninde sonunda konuşmak zorunda kalacak. Çünkü etrafındaki çember daralıyor. Başbakan Erdoğan’a her ne söz verdiyse, bunun karşı tarafça tutulmadığını herhalde yakında görecektir. Nitekim zaten hakkında suç duyurusu yapıldı. Bu suç duyurusunu işleme çevirecek savcı çıkacaktır. O zaman emekli paşa zaten konuşmak zorunda.
Zamanında da yazmıştım. Başbakan Erdoğan devlet içinden gelmediği için devlet ciddiyetini öğrenmesi ve devlet adamı gibi davranması belki zaman alabilir. Bu nedenle devlette gizliliğin ne anlama geldiğini henüz bilmiyor olabilir.
Genelkurmay Başkanı sıfatı taşıyan bir ismin ise devlet ciddiyetini bilmemesi mümkün değil. Ama eğer o da bu konuda bilgisiz olan Başbakan gibi davranıp “gizlilik” konusunu kendi kafasına göre uygulamaya kalkarsa bu işte bir yanlışlık var demektir.
Devlette hiçbir şey gizli olmaz. “Gizli” tanımı “hiçbir kayda alınmayan” anlamına gelmez. Devletin gizliliği de mutlaka kayıt altındadır. “Gizli” sadece ilgili olmayanların öğrenmemesi anlamına gelir.
İki kişi arasında bile olsa “gizli” denilen bilgi ya da belge mutlaka kayıt altına alınır, tutanak tutulur. Devletin en tepesindeki kişiler resmi olarak bir araya gelip hiçbir kayıt tutmadan görüşme yapamazlar ve görüşmelerini “gizli” olarak niteleyemezler.
Ama ne yazık ki eski Genelkurmay Başkanı devletin bu çok basit kuralını görmezden gelerek, herkesin gözü önünde yapılan bir görüşmenin gizli ve kayıt dışı olduğunu ilan etmiştir. Bununla da kalmamış görüşmenin “mezara kadar” gizli kalacağını bile söylemiştir. Devletin hiçbir gizli bilgisi mezara kadar gidemez. Devlet geleneği gereği bir sonra gelene aktarılır.
Büyükanıt’ın devlet geleneğini bildiğini varsayarak iyi niyetle düşünürsek Erdoğan- Büyükanıt görüşmesi kayıt altına alınmadıysa demek ki devlet işleri görüşülmedi. Peki Büyükanıt’ın “mezara kadar” saklamayı düşündüğü gizlilik neyin nesidir? Özel bazı konular mı konuşuldu? Daha sonra alınan 1 milyon liralık Audi dörtçekerin bir ilgisi var mı?
Mustafa Mutlu her gün zorlamaya devam edecek. Büyükanıt mutlaka konuşacak.
Medyada yeni trend: Ben söylemiyorum
İktidarın 7 yıldır medyaya akıl almaz baskılar uyguladığı bilinmedik bir gerçek değil. Merkez medya korkutularak sindirilirken, iktidar kendisine bağlı olmasının da ötesinde bizzat sahip olduğu bir medya da yarattı.
Bu medya aracılığı ile iktidar muazzam bir propaganda ve beyin yıkama şansı yakaladı. Zaten pek bilgili olmayan Türk halkının zihni Göbels dönemini andıran bu propaganda bombardımanı altında karmakarışık hale geldi.
İktidarın yarattığı bu iklim medyada yeni bir trendin başlamasına da neden oldu. Son birkaç yıldır özellikle haber kanallarında “tarafsızlık” ve “objektiflik” adına yapılan bir uygulama var.
Kanallar iktidar korkusu nedeniyle ya da iktidara yaranmak adına birilerini ortaya sürüp onları konuşturuyorlar. Sonra da “Bakın biz söylemiyoruz, şu söylüyor, biz sadece naklediyoruz” bahanesi arkasına sığınıyorlar. Bu uygulamaların “şahikalarından” biri biliyorsunuz Kanada’da yaşayan ne idüğü belirsiz bir adamın söylediklerinin Türkiye’yi karıştırmasıdır.
Ortada ne bir belge ne bir kanıt varken TRT ekranına bile çıkarılan bu kişi canının istediğini söyledi günlerce (hâlâ da söylemeye devam ediyor) Türkiye de buna inandı.
Bu abuk kişiyi ekrana çıkaranlar ise “Biz bir şey söylemiyoruz ki, bunlar adamın iddiaları, biz iddiaları yansıtıyoruz, kim üzerine alınırsa onun söyleyeceklerini de yayınlarız” diyorlar.
Aynı şekilde zamanında kendi dava arkadaşlarına ihanet edip cinayet işlemiş birileri yurt dışından bulunuyor, onların söyledikleri de aynen yayınlanıyor. Bahane aynı “Biz bir şey demiyoruz ki, adam öyle söylüyor.”
İyi güzel de medyanın görevi ortaya çıkıp konuşan herkesin sesini hiç düşünmeden, doğru olup olamayacağını araştırmadan yayınlamak mıdır?
Bu yöntem haberlerin dışında magazin programlarında da kendisini gösteriyor. Geçenlerde bir kanalda Erol Büyükburç’u canlı yayına çıkarmışlardı. Büyükburç kızı öldüğünde hiç üzülmemiş, bunu tartıştırıyorlar. Yılların sanatçısı gözyaşlarına boğularak “Kızım öldüğünde ben de yoğun bakımdaydım. Evet aramız bozuktu konuşmuyorduk, ama bir baba kızının ölümüne nasıl üzülmez” diye kıvranıyor.
Programın sunucuları “Biz bir şey söylemiyoruz” mantığı ile telefona birini bağladılar. O kişi “Meribaaa” diye başladığı konuşmasında Büyükburç’a “Sen de baba mısın” diye sormaz mı. Zavallı Erol Büyükburç deliye döndü, sonunda elindeki bardağı fırlattı, program da bitti.
Sanıyorum kanalın müdürü “Ne reyting yaptık ama, üstelik biz de bir şey söylemedik sorumluluğumuz yok” diye ellerini ovuşturmuştur. Doğru, programın reytingi yüksek olmuştur. Ben bile izledim. Kanım çekilerek...
Bir de İETT şoförünü dinleyelim
Okurlardan gelen iki ayrı mektup yayınlamıştım bir süre önce. Biri akbillerle metrobüslerde aktarma yapılamadığından şikâyet ediyordu. Diğer mektup ise İETT şoförlerinin akbili olmayanlardan 20 kuruş fazla para aldıklarını belirtiyordu. Bu mesajlardan sonra bir de İETT şoförü okurumdan mektup aldım. O da bu suçlamaya karşı çıkıyor ve adeta isyan ediyor. Şimdi de o mektubu okuyalım:
“Sayın Can Ataklı Bey, ben İETT şoförüyüm. Bizim 1.70 kuruşa akbil basmamız yanlış. Peki İstanbul’da yaşayan, her gün toplu taşımayı kullanan vatandaşın akbil alıp cebine koymaması yanlış değil mi? Bu kullandığımız akbiller bizim yakınlarımız için kullandığımız şahsi akbillerimizdir. Parası olmayana istersem bedelsiz kullandırırım, parası olandan para karşılığı kullandırırım. Benim tasarrufumdadır. Aslında biz bu işi yapmak istemiyoruz. Fakat vatandaş mağdur olmasın diye basıyoruz. Bakın size bir örnek vereceğim. Geçen arabama 4 kişilik bir Alman aile bindi. En küçük çocuk 6 yaşında var ya da yok, öbürü 8 yaşlarında. Öndeki ufak olan cebinden akbil çıkarttı. Boyu da yetmediği için ayaklarının ucunda yükseldi, akbili bastı. Ben, annesi ve babası için de kullanacağını zannettim. Ama arkadaki 8 yaşındaki oğlan da akbilini kullandı, karı koca da ayrı ayrı kullandı. 4 kişi 4 akbil alıp koymuşlar ceplerine. Hayretler içerisinde kaldım. İşte Avrupalı farkı da bu oluyor her halde. Saygılarımı sunar gözlerinizden öperim. H. Levent Koşansu.”

