Artık devletin tepesi türbanlı

4 Ağustos 2009

O yazımda “çok iddialı bir görüş ama” demiştim. “Çok iddialı görüş” Köksal Toptan’ın bir daha Meclis Başkanlığı için aday gösterilmeyeceğiydi. Nitekim öyle oldu. Toptan çok beklemesine rağmen Başbakan tarafından aday yapılmadı. Yapılmayacaktı zaten.Çünkü AKP’nin çekirdek kadrosundan gelmeyen Toptan’ın “miadı dolmuş” yani “son kullanma tarihi” gelmişti. İşin aslına bakarsanız Toptan’ın “son kullanma tarihi” bile yoktu, sadece toplumu ve muhalefeti kandırma operasyonunun bir parçası yapılmış ve iki yıl kendisine tahammül edilmişti.Miadı dolunca AKP “özüne” döndü.Artık devletin en tepesindeki üç isim de aynı kaynaktan gelen, aynı fikirleri paylaşan, aynı hedefe kilitlenmiş isimlerden oluştu.Türkiye teknik olarak bir “İslam Devletine” dönüşmedi belki ama görüntü fiilen öyledir.Devletin tepesi artık “türbanın güzelliği” ile taçlandırılmıştır.“Türkiye İran olmaz” diyenlere sadece şunu hatırlatmak isterim. İran olmak ille sokakların da İran gibi olması anlamına gelmez. Türkiye siyasal olarak artık İran’ı andırmaktır. Sokakları da İran’a dönüştürmek sadece bir süreçtir.AKP zihniyetinin bu “sabırlı” ve “kararlı” adımlarıyla kadınların tamamına yakınının yaratılan iklime uyarak “kendiliğinden” kapanması bundan sonra daha kolaydır. Üstelik bu “İranlaşma”nın İran’daki gibi adamların asılması, şiddet ve terörün hâkim kılınması yoluyla değil halkın “özgür iradesi” ve “demokratik tavrını” ortaya koyması sayesinde gerçekleştiği ileri sürülecektir.Şimdi AKP’deki Köksal Toptan gibilerin ne düşündüğünü çok merak ediyorum. Acaba Toptan Bey nasıl kullanıldığını şimdi daha iyi anlamış mıdır?Abdullah Gül’ün önünü açmak için kendisinin Meclis Başkanı yapıldığının ayırdına şimdi varmış mıdır? AKP’nin “demokrasi, özgürlük, insan hakları, hak, hukuk” gibi kavramları sadece kendi işine yaradığı zaman savunduğunu ve savunur göründüğünü fark etmiş midir?Hiç sanmıyorum. Köksal Toptan siyasi ikbal ve makam uğruna ve hatta son derece lüks bir otomobil uğruna iki yıllığına da olsa AKP’ye hiç hak etmediği bir paye verilmesine vesile oldu.Artık huzur içinde uyuyabilir.Bu arada çoğumuzun bir yanılgısını da dile getirmek istiyorum. Bugün Meclis Başkanı seçilecek Mehmet Ali Şahin’in yerel seçimlerden sonra bakanlıktan alınmasını Antalya yenilgisine bağlamıştık. Gerçi Şahin Erdoğan’a en yakın isimlerden biriydi, bu kadar kolay harcanması da garip geliyordu ama kimsenin aklına o günlerde Şahin’in daha üst bir makama çıkarılacağı gelmiyordu.Anlaşıldığı kadarıyla Antalya yenilgisi Erdoğan için fazla bir şey ifade etmemiş. Tüm Türkiye’yi götürdüğü yolda Antalya’da uğranılan “kaza” aslıda “hayırlara vesile” olmaktan başka bir şey değilmiş.*****Çankaya’dan internet yorumlarına gözaltıİnternet gazeteciliğinin yaygınlaşması ile daha önce hiç yaşamadığımız bir sorunla karşı karşıya kaldık. Yazılı ve sözlü basında yayınlanan her şeyin sahibi belli. İsmen ve cismen karşınızda.Ancak internet böyle değil. Kişiler kimliklerini gizleyerek de yayın yapabiliyorlar. İnternet ortamında çok önemli iddia ya da suçlamaların kim tarafından yapıldığı anlaşılmayabiliyor.İnternetin ilk yıllarında bu sorun çok daha vahimdi. Birbiri ardına açılan ve kimin yaptığı belli olmayan haber sitelerinde olmadık iddialar, inanılmaz dedikodular, şahsi hesaplaşmalar yayınlanıyordu.Geçen yıllarda çıkarılan bazı yasalarla internet ortamında işlenen suçlar ve yayınlanan ağır hakaretler azaldı. Ama henüz sorunlara çare olan ciddi bir internet yasamız olmadığı için bu medyada suç, dedikodu ve kişisel hakaretlerin önü tam alınamadı.Bunu belirttikten sonra yeni öğrendiğim bir konuyu paylaşmak istedim. Cumhurbaşkanlığı hukuk bürosu her gün tüm haber sitelerini tarayarak Abdullah Gül ile ilgili haberleri inceliyormuş.Çankaya hukukçuları özellikle haberlerle ilgili yorum bölümlerini mercek altına alıyormuş. Bu yorumlarda hakaret unsuruna rastlanırsa yazarıyla ilgili hemen dava açılıyormuş.Bunu yapmak eskiden daha zordu. Çünkü gerçek ismini saklayanların yakalanması pek kolay olmuyordu.Ama şu anda kim, nereden, hangi isimle olursa olsun bir mesaj attığında birkaç saniyelik işlemle yeri ve kimliği saptanabiliyor.Bilgisayar ortamında her kullanıcının IP denilen bir elektronik kimliği var. Herhangi bir internet cafe’den, sahte isimle bile mesaj atılsa, işlem saati saptanabildiği için o andaki kullanıcı da bulunabiliyor.Cumhurbaşkanlığı bu taramalar sonunda pek çok kişiye “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlamasıyla dava açmışlar.*****12 kahraman yaratmak Eski bir Türk filmi vardı. Yılmaz Güney’in filmiydi yanlış hatırlamıyorsam. 12 Kahraman Adam adında. Bir benzeri de Hollywood yapımıydı sanki. Geçmiş yıl, hafızayı zorlamak gerek.Devlet Bahçeli “12 Kötü Adam” deyince ister itemez aklıma geldi.Bahçeli’nin “12 Kötü Adam” dediği aslında 12 gazeteci.Ne oldukları bilinen 12 gazeteci.Bu 12 gazeteci her nedense Emniyet Genel Müdürlüğü’nün öncülüğünde ve ev sahipliğinde yapılan “Kürt Çalıştayı’na” katıldılar.Hangi akla hizmetle Kürt açılımı polis kontrolünde gerçekleştirilir o konu da çok kafa karıştırıcı. Mehmet Tezkan dün bu garabeti çok güzel anlatmıştı.Ancak Devlet Bahçeli’nin kimlikleri malum bu gazeteciler için “12 Kötü Adam” demesi “çok kötü” oldu.Çünkü bu 12 malum gazeteci bir yandan “hedef oldular” böylelikle “mağdur” duruma düşürüldüler, ama öte taraftan da “kahraman” yapıldılar.Ne olursa olsun medya “refleks” olarak kendi meslektaşlarını (ki bazılarının artık gazetecilikle ilgisi olmadığı, iktidar adına adeta tetikçilik yaptıkları bilinse de) savunacağı gerçeğini kimse göz ardı edemez.Bunun da ötesinde, bu malum gazetecilerin sözde fikirlerini ve davranışlarını eleştiren, bunları açığa çıkaran diğer gazetecilerin de eli ayağı bağlanmış oldu. “Hedef yapılmış” ve “mağdur edilmiş” bu malum kişiler bundan böyle her tartışmada, konuyu bu noktaya çekip üste çıkma becerisi göstereceklerdir.Bunun da ötesinde Bahçeli hiç yoktan kendisini çok zor bir duruma soktu. Şimdi bu 12 Adam’dan herhangi birinin ayağı kayıp yere düşse Bahçeli’den bilinecek.*****AtıcılıkYIldIrIm Tuna’dan: Trap milli takımı olimpiyatlardaki tüm atıcılık müsabakalarında “sıfır çekip” sonuncu olunca takımın kaptanı heyet başkanına başı önde gelip “Çok üzüntülüyüm efendim...” demiş, “İnanın kendimi vurup intihar etmek istiyorum!..” Başkan “Kendini mi vuracaksın? İyi fikir..” demiş dişlerini sıkarak, “Ama becerebilmen için yanına en az 5 kasa fişek almalısın!..”

Devamını Oku

Genç Cumhuriyet elbette endişelenecekti

3 Ağustos 2009

Sevgili okurlar; sizlere dün Kürt sorununun çözümü için ortaya çıkanların aslında samimi olmadıklarını, asıl amacın Türk kimliğini rencide etmek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni zedelemek olduğunu anlatmıştım. Bugün yakın tarihe doğru bir geziye çıkmak ve Kürt sorununu yaratan nedenleri özetle anlatmak istiyorum. Çünkü bugün yaşadıklarımızın temeli yıllar öncesinin şimdi pek konuşulmayan olaylarına dayanıyor.Osmanlı’nın çöküşüOsmanlı İmparatorluğu 1800’lü yıllardan itibaren hızla çöküşe geçti. Bu yıllar 1789 Fransız devriminden sonra ortaya çıkan milliyetçi akımların da başlamasına denk gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nda milliyet ayırımı yoktu. Devletin topraklarında yaşayanlar “Müslim- gayrımüslim” olarak ayrılırdı. Her iki kesimin yaşam biçimi, hukuku farklı-ydı. 1800’lü yıllarda başlayan milliyetçi akımlar emperyalist bir devlet olan Osmanlı’ya karşı bağımsızlık hareketlerine dönüştü.Büyük toprak kayıplarıBizim ortaokul ve lise sıralarında okuduğumuz tarih derslerindeki “çöküş” dönemi aslında Müslüman olmayan toplumların Osmanlı İmparatorluğu’na karşı açtıkları bağımsızlık savaşlarıdır. Bu savaşların çoğunda başarılı olan gayrımüslimler bağımsızlıklarını kazanmışlar ve devletlerini kurmuşlardır. Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan bu tür bağımsızlık savaşlarıyla ortaya çıkmışlardır.Kürtler MüslümanBu dönemde bağımsızlık savaşı vermeyenlerin başında Kürtler gelir. Çünkü Osmanlı ile din farkı olmayan Kürtler diğer milliyetçi akımlar gibi davranmamış ve Osmanlı tebaası altında kalmayı tercih etmiştir. Buna rağmen milliyetçi olmayan ama yine de bir tür bağımsızlık havası içinde yaşayan Kürt aşiretleri Osmanlı için hep sorun olmuştur.Hamidiye Alaylarıİşte bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu öncelikle Kürt aşiretleri ve Kürt eşkıyaları zapturapt altına almak ama aslında Doğu’da bağımsızlık hareketi başlatan Ermenileri önlemek için 1891 yılında padişah 2. Abdülhamit tarafından “Hamidiye Alayları” adı altında askeri bir güç oluşturulmuştur. Kürt aşiretlerinin başıboşlarını toplayan, çoğuna İstanbul’da eğitim verilen Hamidiye Alayları Ruslara ve Ermenilere karşı etkin görev yapmıştır.Ermeni olaylarıAslına bakarsanız Türkiye’nin hâlâ başında olan ve Batı’nın ısrarla “soykırım” dediği Ermeni olaylarının temelinde bu Hamidiye Alayları yatar. Hamidiye Alayları 1800’ün sonlarından 1915’lere kadar Ermeni köylerine yapılan baskınların ve katliamların başaktörü olmuşlardır. 1915’deki Ermeni Tehciri de Hamidiye Alayları’nın şiddete dayanan eylemleri sayesinde gerçekleşirilmiştir.Mustafa Kemal’in KürtleriKurtuluş Savaşı’nı küçültmek isteyenlerin çok sık başvurduğu tarihi bilgilerden biri de, bu savaşın Türk- Kürt ortaklığı ile yapıldığının anlatılmasıdır. Evet, bu kısmen doğrudur. Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra, Sivas ve Erzurum Kongreleri’nde ve 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açarken yanında Kürt aşiret liderleriyle birlikte bazı dini isimleri de tutmuştur.Atatürk sorun istemiyorduElbette Türkiye’yi hanedandan kurtarmaya çalışan Atatürk bu mücadele içinde hiçbir sorun çıkmasını istemiyordu. Din birliği olan Kürtlerin de Doğu’da sorun çıkarmaması gerekliydi. Dağınık ve aşiret düzeninde yaşayan Kürtler, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına destek verirken büyük ihtimalle aslında hanedanın savunulduğunu, padişahın kurtarılmak istendiğini düşünüyorlardı.Lozan - Musul - KerkükKurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından ve Cumhuriyet’in ilanından sonra genç Türkiye’nin en önemli işi Lozan’daki barış anlaşmasını bitirmekti. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının söylediğinin aksine Lozan çok büyük başarıdır. Bu anlaşmadaki tek sorun aslında Misak-ı Milli sınırları içinde yer alan Musul ve Kerkük’ün yeni Türkiye’nin dışında kalmasıdır. Burada İngiliz politikası çok ekili olmuş, Lozan tıkanma noktasına gelmiş, Mustafa Kemal Kerkük’ü sonradan çözeceğini umut ederek anlaşmayı bir an önce bitirmiştir.Musul-Kerkük nasılsa Türk Mustafa Kemal’in kafasında Musul- Kerkük’ün Türk ve Müslüman olmasından dolayı bir süre sonra Türkiye’ye katılacağı planı vardı. Bir diğer plan da Hatay’dı. Bu bölge de Türkiye dışında kalmıştı ama Atatürk buradaki halkın Türkiye’yi seçeceğine inanıyordu. Bu 1939’da, Ata’nın ölümünden bir yıl sonra gerçekleşti. Ama Musul ve Kerkük, altındaki petrol nedeniyle Batı’nın çok ilgisini çekiyordu ve İngilizler sinsi politikalarıyla bölgenin Türkiye’ye geçmesini engellediler.Kürtler isyan ediyor29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ve 1924 yılında yapılan Anayasa, Kürt aşiretlerini çok şaşırttı. Çünkü bunu beklemiyorlardı. Kürtler devletin laik değil hilafet devleti olmasını bekliyorlardı en azından. Ama yeni Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet olmayı tercih etmişti. Kürt aşiretlerinin bu huzursuzluğunu fark eden İngilizler, etkisi günümüze kadar olan sorunun fitilini alçakça yaktılar. Genç Türkiye Cumhuriyeti’ni zora düşürmek için “İngiliz siyaseti” denilen sinsi planı uygulamaya başladılar.Şeyh Sait isyanı1925 yılında Şeyh Sait isimli bir Kürt aşiret lideri İngilizlerin himayesinde olan sürgündeki Vahdettin’in kışkırtmalarıyla Ergani ilçesine bağlı Eğil bucağının Piran köyünde ilk isyanı başlattılar. Hilafeti geri getirmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin devrim ilkelerini yıkmak için isyanı genişlettiler. Diyarbakır’ı işgale kalktılar.İsyan kanla bastırılıyorElbette yeni kurulmuş bir devletin böyle bir kalkışmaya kayıtsız kalması beklenemezdi. Kürt isyanı şiddetli biçimde bastırıldı. Sıkıyönetim ilan edildi. İsyanın İstanbul’daki uzantısı Terrakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. Kurulan İstiklal Mahkemeleri pek çok kişiyi idama mahkûm etti.Devletteki endişeYeni kurulan bir devlete isyan eden, üstelik bunu din adına yapan ve devrimleri yıkmak isteyenlerin bulunması Türkiye Cumhuriyeti’nde tedirginlik yarattı. Genç devletin Cumhuriyet kadroları Kürt halkına kuşku ve endişeyle bakmaya başladı. Ama devletin temel politikaları belirlenmişti artık. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini Türkler oluşturuyordu. Buna karşın Türk olmayanlarla gayrımüslimlerin yaşam hakkı da teminat altına alınmıştı.Kalkınma başka yere kaydıGüneydoğu tabii ki Türkiye Cumhuriyeti toprakları içindeydi ama yeni ülkülerin, devrimlerin hayata geçirilmesi önce batıdan başladı. Doğu ise “sonradan bakılmak” üzere kenara kondu. Geçen yıllar içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından itibaren genlerine işleyen endişe hiç bitmedi ve Güneydoğu’ya pek sıcak bakılmadı.Hizmet hep gittiBuna karşı Güneydoğu’ya hizmet hiç eksik edilmedi. Devletin tüm olanakları kullanıldı. Yollar, fabrikalar yapıldı. Okullar açıldı. Cumhuriyet’in idealist gençleri hizmet adına görevlerine bu bölgelerden başladılar. Ama Cumhuriyet’in hemen kuruluşunda yaşanan hilafetçi isyan devletin aklından hiç çıkmadığı için güvenlik önlemleri sürekli ve sert biçimde uygulandı.Düşmanlık asla olmadıBu özet bilgiyi şöyle tamamlamak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti elbette kuruluş aşamasının getirdiği bazı korku ve endişeleri uzun yıllar içinde barındırdı. Kürtlerin bir din isyanı başlatacakları ihtimali hep göz önünde tutuldu. Ama Türkiye Cumhuriyeti Kürtleri asla düşman olarak görmedi. O günlerin koşullarında Kürtlerin Türkleştirilmesi politikası doğru gibi göründü devlete.Yanlış bir gün biterSonuç olarak her devlet özellikle kuruluş aşamasında, daha sonra üzüleceği bir takım uygulamalara imza atabilir. Bir devletin korunma içgüdüsüyle yaptığı yanlışları hemen düzeltmesi tarihin hiçbir döneminde mümkün olmamıştır. Bunlar da bir süreçtir ve Türkiye bu süreci yaşamıştır. Bugün Kürtlerin yaşadığı sorunların çok daha fazlası Türkiye’nin her tarafında yaşanıyor. Sorun Kürtlerin değil tüm Türkiye’nindir. Bunu çözebildiğimiz gün zaten Kürt sorunu diye bir şeyin varlığı da kalmayacaktır. Tekrar iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Türk olmaktan utanılacak günler yakında

2 Ağustos 2009

Sevgili okurlar; iki haftadır Kürt açılımı adı altında ne olduğu tam belli olmayan, ama yeni bir şey getirmediği de görünen bir tartışmanın içindeyiz. Birileri ısrarla “bir sorundan” söz ediyor ve “Çözelim” diye bağırıyor. Buna karşın önce sorunun ne olduğu tam ortaya konulmadığı gibi çözüm adına da bir şey söylenmiyor. AKP ve yandaşı liberal maskeli faşistler aslında “kimseye dilinden, dininden, ırkından, renginden dolayı ayrım yapılamaz” diyorlar ama sıra Kürt konusuna gelince bu ilkelerin hepsi ayaklar altına alınıyor.Türk demek ayıpKimse şaşırmasın ama inanın Türk olmaktan utanılacak günlere doğru hızla ilerliyoruz. Gerçi özellikle AKP yandaşı liberal maskeli faşistler zaten Türk kavramına olan alerjilerini her fırsatta ve artık hiç utanmadan, çekinmeden dile getiriyorlar. Nihai amaç ise kendisini Türk hissedenlerin de büyük bölümünde bir utanç yaratmak. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti devleti ağır bir tahribata uğrayacak ve dönüşümün gerçekleşmesi yolunda önemli adım atılacak.Kürtlere karşı olmak mı?Hemen yazının başında ve tekrar olarak belirtmeliyim. Kürt sorunu konusundaki yazdıklarım bazı çevreleri ve okuduğunu anlamayanları rahatsız ediyor. Ama söyleyecek bir şey bulamayanların her zaman saptığı popülizme sarılarak “Nedir bu Kürt düşmanlığı?” diyenler var. Bunların bazılarını internet sayfasındaki yorumlarda da görüyorsunuzdur. Oysa yazılarımı düzgün okuyan herkes biliyor ki tam tersine bir Kürt düşmanlığı değil Türk olanla Kürt olanı asla ayırmayan, aralarında fark görmeyen, kin ve düşmanlık tohumları atanlara lanetler yağdıran biriyim.Diyarbakır’da doğdumYine tekrarlayayım. Bundan elli küsur yıl önce anne ve babamın görevi gereği Diyarbakır’da doğdum. Annem bir fabrikada kimya mühendisi babam da Diyarbakır Lisesi’nde kimya öğretmeniydi. Daha sonra Şeker Fabrikaları’na geçtiler. Kardeşim de Erzincan’da doğdu. O yıllarda annem de babam da hiçbir düşmanlık görmeden ve bir düşmanlık beslemeden hayatlarının en keyifli günlerini yaşamışlardı.Hiç hata yapılmadı mı?Ben bunları ısrarla yazınca iyi niyetli kişiler “Yani eskiden her şey güllük gülistanlıktı da şimdi mi bozuldu?” diye soruyor. Elbette ki hayır. Ama ayrıntılarını yarın yazmayı düşündüğüm bazı tarihi gelişmeler nedeniyle o bölgede hep sorunlar yaşandı. Devletin elbette büyük hataları oldu. En azından o bölge hep geri kaldı, insanları iyi yetişemedi, kaçıp göç edenler kendilerini kurtardı. Demokratik çözümİktidar sorunun “demokratik” yollarla çözüleceğini söylüyor. Kürt konusunda daha ortada olan da demokrasiden dem vuruyor. Demokrasiyle hiç ilgisi olmayan liberal maskeli faşistlerin ağzından zaten demokrasi dışında bir kelime duyamıyorsunuz. Uygulaması olmadıkça ya da işine gelmeyeni demokrasi saymadığında ısrarla demokrasi demenin alemi yok elbette. Ama şaşırtıcı olan DTP’nin de demokratik çözümden yana olması.Ahmet Türk nerede konuşuyor?Şaşırtıcı deyince olumsuz algılamayın lütfen, ama şu açıdan da bakın. DTP’li Ahmet Türk “Demokratik çözüm istiyoruz” diyor. Bunu nerede söylüyor? Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında. Ahmet Türk, demokrasi olmasaydı bu sözleri parlamentodan söyleyebilir miydi? Ayrıca gidin Güneydoğu illerine. Neredeyse tamamının il merkezleri, ilçeleri ve beldelerinin belediye başkanları DTP’den. Demokrasi olmasaydı bu manzara gerçekleşebilir miydi?Sorunlar biter mi?Elbette kimse Türkiye’nin bir Kürt sorunu olmadığını söyleyemez. Ama Kürt sorunu bir dayatmaya dönüşürse giderek bunun antitezi de palazlanır ve ülke yeniden bir kaosa sürüklenir. Anlaşıldığı kadarıyla da asıl amaç bu. Kürt konusu dayatmaya dönüştürülerek bir taraftan devletin zaafa uğratılması, öte tarafta da halkın arasına husumet sokulması planlanıyor.İşte büyük tehlike buHerkes çok iyi biliyor ki PKK’nın yarattığı terör dışında Türkiye’de yaşayan insanlar arasında hiçbir kin ve düşmanlık yok. Ancak üzülerek ve tedirgin olarak görüyorum ki “Çözüm” adı altında “ne olduğu belirsiz” dayatmalar nedeniyle ezici çoğunluktaki Türkler arasında huzursuzluklar artıyor. Düne kadar “Kürtlerle hiçbir sorunu olmayan” pek çok kişinin Kürt halkına yönelik husumet duygularının arttığını fark etmemek mümkün değil. Sorunu çözelim derken sonu belirsiz bir düşmanlık ortamının doğması Türkiye için en büyük felakettir.İntikam duygularıKürt sorununu çözme yarışında olanların genel siyasi eğilimlerine ve fikir yapılarına baktığımızda birçoğunun ortak noktası olduğunu görüyorum. Hemen hepsi ya AKP’nin çekirdek kadrosundan, ya fikirdaş olmasa bile AKP yandaşı ya da liberal maskeli faşistler. Bunların hepsi de çözüm isterken aslında geçmişle hesaplaşmak ve intikam duygularını tatmin etmek istiyor. Dikkat ederseniz ekonomik ve sosyal konuları konuşan pek yok, varsa yoksa terörle mücadele dönemlerinde devlet görevlilerinin kimi zaman yetki ve sorumluluklarını aşmalarının hesabının sorulması gündeme getiriliyor. Faili meçhuller konusuBu kesimin en çok dile getirdiği konu ise faili meçhul olarak adlandırılan kayıpların yaşanmış olması. Bu konu mutlaka çözülmeli, devlet adına baskı ve zulüm yapan hatta adam öldürenler açığa çıkarılmalı ve cezalandırılmalı. Ancak bu konuyu en önde tutup “çözüm” diye aslında bunun intikamının alınmasını istemek terörle mücadele konusunun bütününü etkiler ki reaksiyonu daha büyük olur. Ama zaten çözüm diye ortaya çıkanların hemen hepsi bu intikamcı ve dayatmacı zihniyeti sürdürdüğü için Kürt sorunu konusu olduğundan çok daha fazla büyütülüyor.Ya diğer faili meçhuller?Faili meçhullerin hesabını sormak adına intikamcı ve dayatmacı tutumlarını üstelik demokrasi adına sürdürenlerin hiç değinmediği ve değinilmesini de istemediği bir de öteki yan var. Kürt kökenli olduğu bilinen 12 bine yakın insanımız öldürüldü, bunların failleri bilinmiyor. Ama 17 bin asker, polis, korucu, köylü, hamile kadınlar, üç aylık bebekler var. Bunların da faili yok. Ve bir gün biri çıkıp da “Faili meçhuller diyorsunuz ya, işte onlar diğer faili meçhullerin failleridir, gayrı nizami harp kuralları içinde yaşanmış kötü bir dönemdi o yıllar” derse kim ne diyecek?Devlet adam götürmezBu satırlardan sakın “kimi suçluların yasa dışı yöntemlerle cezalandırılmasına” iyi gözle baktığım anlamı çıkmasın. Ama terörün en vahşi biçimde sürdüğü yıllarda uygulanan olağanüstü hal koşulları altında yaşanan acı olayları devletin ya da Silahlı Kuvvetler’in tamamına mal edilmesi büyük haksızlık olur. Ne yazık ki bu tür olaylar sadece Türkiye’de değil, demokrasinin beşiği olarak kabul edilen bazı ülkelerde de yaşanmıştır geçmişte, başı sıkışanlarda hâlâ da yaşanmaktadır. Önemli olan bu tür acıların intikamını almak değil bir daha yaşanmamasını sağlamaktır.Bu gece Habertürk’teyimHabertürk’te bu gece Kürt konusu tartışılacak. Yiğit Bulut’un hazırlayıp sunduğu “Sansürsüz” programında Kürt konusunu enine boyuna tartışacağız. Bugüne kadar yazdıklarımı ve henüz yazamadığım bazı unsurları eğer fırsat bulursam bu gece anlatmaya çalışacağım. Programın sadece bir konuğunu biliyorum o da emekli Albay Erdal Sarızeybek. Diğer konuklar benim için de sürpriz.Ordu demokrasinin teminatıBu hafta pek çok gündem konusu var ama değinmek istediğim son nokta Başbakan Erdoğan’ın “Ordu demokrasinin teminatıdır” demesi. Daha önce “Polis demokrasinin teminatıdır” diyen Erdoğan’ın yandaşları tarafından Silahlı Kuvvetler’e ağır saldırılar yapılırken bunu söylemesi çok manidar. İnanarak mı söyledi, tıpkı Anıtkabir’e gitmesini “adet yerini bulsun” sayması gibi bir duygu içinde mi bilemiyorum.Yarın devam edeceğimSevgili okurlar, her hafta pazartesi günleri sizlerle yaptığım sohbete bu haftaya özel yarın da devam etmek istiyorum. Yarın sizlere Kürt sorununun biraz geçmişini anlatmak istiyorum. Çünkü özellikle genç nesil Kürt konusunu hiç bilmediği gibi fazla okumayanlar Türklerin Kürtleri katlettiğini sanıyor. Bu konuda bazı bilgiler vermek istiyorum.Hepinize iyi haftalar..

Devamını Oku

Uyumayın Tayyip Bey Abdullah Bey at biniyor

1 Ağustos 2009

Dediler ki “Cumhurbaşkanlığı sitesine gir. Sayın Cumhurbaşkanımız ve değerli eşleri first hanımefendinin at binerken çekilmiş çok güzel videosu var.” Hemen açtım interneti. Eeee 3G’ye girdik ya nasıl olsa şıp diye ulaşacağımı sandım. Ama ne mümkün, eskisi daha iyiydi, şimdi iyice yavaşladı.Hemen “Kardeşim hattın ve cihazın 3G’ye uygun mu?” diye soracaksınız. Vallahi bilemem bağlı olduğum GSM operatörü (Reklam diye kızanlar var adını yazmıyorum, haksız rekabet de olmasın. Ama onlar kendilerini biliyor) içinde data hattı bulunan bir minik laptop sattı bana. Herhalde 3G uyumludur. Ayrıca 3G’ye geçince arayıp sordum “Benimki çok yavaş hâlâ, bir sorun mu var?” diye “Sorun yok. Ama herkes 3G’ye yüklenince sistem biraz sıkıntı çekiyor” dediler. Sonuç şudur ki bu 3G’den hiçbir şey anlamadım, benim içinde data hattı bulunan laptop çok yavaş. Hani 60 kat hızlanacaktı.Neyse, uzun bekleyişten sonra Cumhurbaşkanlığı sitesi açıldı. İçindeki at binme videosunu görüyorum ama o hiç açılmıyor, bekle bekle olmadı bir türlü, sıkıldım.Baktım ki Hürriyet Gazetesi birinci sayfasına fotoğraf koymuş. Gerçekten de Cumhurbaşkanımız at üstünde.Tabii akla hemen Sayın Başbakanımızın at binmeye kalkması ama atın her nedense “Nereden çıktı bu adam” diyerek kendisini yere fırlatması ve terbiyesizce tekmelemesi geliveriyor.Oysa Cumhurbaşkanımız atın üzerinde ve düşmemiş. Kim bilir belki at haplanmıştır.Daha da güzeli Sayın First Hanımefendi de atın üzerinde. Üstelik o ne güzellik, o ne zarafet. Dapdaracık bir at pantolonu, yine dapdaracık bir ceket. Tabii zarif başlarındaki türbanı da eksik değil. Yalnız o türbanın üzerine takılan koruma kaskı havada gibi duruyor. Maazallah düşse o türbanlı başı nasıl koruyacak merak etim.Sonuç olarak at binmede Cumhurbaşkanımız Başbakanımıza fark atmış durumda.O halde önce tabii ki mutlaka second hanımefendinin bir at tedarik edip binmesi gerek. Yalnız koruma kaskı üç numara büyük olmalı ki türbanı da içine alsın. Ardından, geniş güvenlik önlemleri alınarak ve tabii ki yine durgun bir ata Sayın Başbakanımızın da binmesi caiz olur. Aksi takdirde at binme yarışında Çankaya 1-0 öne geçer. Bu da istikrarımız açısından hayırlı olmaz.*****Çocuğu olan bilir Çocuklar, hayatımızın en büyük keyfi, neşesi ve mutluluğu. Ama çocuklar genellikle öyle şeyler de yaparlar ki, yaşadığınız sırada bu mutluluğu tatmadığınızı sanırsınız. Sonra yıllar geçer, zamanında sizi sıkıntıya sokan her şey tatlı bir anı olarak belirir gözlerinizin önünde. Okuyun bakalım aynı kanıya varacak mısınız: 1. Çocuklar, siz yeni bir okul kıyafeti aldıktan hemen sonra boy atar.2. Çalar saatler, çocuğu olmayan insanları uyandırmaya yarayan bir alettir.3. “Çocuğun elinden şekerini almak kadar kolay” deyişini kullananlar, bunu hiç denememiştir.4. Çocuklar, onlara öğrettiğiniz güzel davranışları öğrenmekte çok kabiliyetsizdir. Ama sizi taklit etmek onlar için çocuk oyuncağıdır.5. Çocuklar uyumaz, şarj olur.6. Çocuklar bir teyptir. Ağızlarından çıkanlar kelimesi kelimesine işittikleri şeylerdir.7. Çocuklar evdeyken evi temizlemek, kar fırtınası devam ederken yoldaki karı kürümeye benzer.8. Torunlarınız, çocuklarınızı öldürmemek için kendinizi birçok kez tutmanızın bir karşılığı olarak, Allah’ın bir mükâfatıdır.9. Çocuk yetiştirmek diye bir olay olmasaydı, hiçbir dilde “emek” diye bir kelime olmazdı.10. Çocuklar yuvaların aydınlığıdır. Ne ki -Allah rızası için- bir dakika bile sönmezler.11. Çocuklarınız sayesinde “sızdırmaz termosların” aslında su sızdırabildiğini görürsünüz.12. Çocuğunuz varsa ve evde bir şey kaybettiyseniz; onu en ulaşılamayacak, en akla gelmeyecek yerlerde arayın. Yerinden oynamayan devasa dolapların duvara sıfır olduğu yüzleri, tuvaletin yıllardır açılmayan rezervuarı gibi...(Devamı haftaya)NOT: Bu yazının kaynağını bilmiyorum, başka bir yerde de yayınlanmış olabilir ama çok hoşuma gitti, defalarca okunabilir diye düşündüm.*****Pazar fıkraları Yıldırım Tuna’dan bu hafta çok fazla fıkra geldi. Ama hepsini koyamıyorum ne yazık ki. Mamafih Tuna hafta içinde de genellikle bizle birlikte biliyorsunuz:Sigaraİki bebek süpermarketin sebze bölümünde pusetlerinde sohbet ediyorlarmış.. “Ayy!” demiş biraz büyük olan, “Annem kereviz aldı.. Pişince kokusu berbat!.. Sen ne güzel hâlâ meme emiyorsun.. Keşke ben de meme emseydim!..” Öteki “Geç kardeşim!” demiş, “Günde iki paket sigara içen bir adamla aynı memeyi paylaşmak ne demek biliyor musun?” TitanikLondra’da tuvalette bir prezervatif makinesi gördüm. Makinenin altında “İlgili İngiliz resmi kurumlarınca gerekli emniyet ve güvenlik testleri yapılmıştır..” yazıyor..Birisi de altına el yazısıyla eklemiş: “Titanik de öyleydi!..” Çıldırtma- Karınızı nasıl çıldırtırsınız?- Onunla yapmayı hayal ettiğiniz erotik fantezilerinizi anlatıp karınızı yatağa bağlayın.. Sonra da maça gidin!Trompet dersiİki korkusuz kâşif Amazon’un geçit vermeyen ormanlarının tam ortasında karşılaşmışlar.. Biri “Ben buraya tabiat ile tanışmaya değişik oluşumları araştırmaya ve ufkumu genişletmeye geldim..” demiş ve sormuş, “Üstad, siz neden geldiniz?” Diğeri “Karım..” demiş, “Karım trompet derslerine başladı da...” Harika kadınJill- Tırnaklarıma oje sürüyorum diye eski kocam birden deli gibi bağırmaya başlamaz mı?..Mary- Aa.. İyi ki ayrılmışsın kızım ondan.. Manyak mı ne?..Jill- Vallahi.. Hem de o sırada seks de yapıyorduk!.. İleri saat“Yahu ne söylenip duruyorsun..” demiş adam karısına, “Daha geçen hafta sevişmemiz 1 saat 5 dakika sürmedi mi?..” Karısı “Aman.. Aman..” demiş sinir içinde, “O saatlerin ileri alındığı günden bahsediyorsun!..”

Devamını Oku

Fatih Terim’in şansı

31 Temmuz 2009

Şans ve şanssızlık aslında aynı şeyler. İyi ya da kötü olduğunu bizler öyle düşündüğümüz için öyledir. Her ikisinde de başımıza “bir şey” gelir. Bundan memnun olursak kendimizi “şanslı” sayarız. Eğer başımıza gelenden mutlu değilsek “şanssız” olduğumuza inanırız.Bazen “Milli Piyango’dan bana hiçbir şey çıkmıyor” diye yakınanlara şöyle derim: “Milli Piyango’da 70 milyonda bir kişiye büyük ikramiye çıkıyor. Tabii o bir kişinin kendimiz olmasını isteriz. Ama bir de şöyle düşün: Otoyolda kurallara uygun hızda ve yine kurallara uygun biçimde giden bir araca karşı yönden gelen kamyonun fırlayan tekerleğinin çarpması da 70 milyonda bir kişiye oluyor. Şansı hep maddi olarak bir şeyler kazanmak olarak algılamamak gerek. Yaşamakta oluşumuz da bir şans değil mi?” Felsefeye dalmadan bu konu nereden aklıma geldi hemen söyleyeyim. Birkaç gün önce bizim gazetenin manşetinde parmağı kopan bir çocuğun yürek burkan öyküsü vardı. Küçük çocuk kesik parmağı ile 4-5 hastane gezmiş ama parmak yerine dikilememişti.Haberde müthiş bir kıyaslama da yapılmıştı. Hatırlarsınız bir süre önce Bodrum’da Fatih Terim’in de parmağı kopmuş ve denize düşmüş, kopan parmak dalgıçlar tarafından bulunmuş, Terim İstanbul’a getirilmiş ve parmak yerine dikilmişti.Bizim gazete haberinde bu çocuğun Fatih gibi şansı olmadığı yazıyordu. Hem doğru hem değil.Yine dönelim felsefeye, şans ve şanssızlık faktörü iç içe gördüğünüz gibi. Fatih Terim’in parmağının kopması şanssızlık değil mi? Dikilmesi ise şans. İyi de, dikilse bile o parmak ömür boyu Fatih’e sorun yaratmayacak mı?Peki bir şanssızlığın şansa dönüşmesinin nedenlerine bakalım bir de.Fatih Terim’in şanssızlığı nasıl şansa dönüştü?Üç faktör var bunda etkili olan. Birincisi Fatih Terim maddi olarak çok güçlü. Parmağı kopuyor, anında dalgıçlar geliyor parmak bulunuyor, hemen Bodrum’daki bir hastaneye götürülüyor, parmak burada dikilemiyor, özel uçak tutuluyor İstanbul’a getiriliyor, tam teşekküllü bir ambulansla hastaneye götürülüyor, bu hastane parmağı dikemiyor ama ikincisi dikiyor, Terim özel bir odaya alınıyor, 10 gün boyunca belli bir ısıda ve steril olarak tutulan odada dikişlerin iyileşmesi bekleniyor.Dikkat edin buradaki her adım para.İkinci faktör, Fatih Terim çok ünlü, sokağa çıktığında hemen herkes tanıyor. Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde ünlü isimlere yönelik bakış her zaman farklıdır. İnsanlar ünlü kişiye yönelik ilgiyi ve yardımı ayrıcalık olarak görmezler, bunda bir tür kendini tatmin de vardır.Üçüncüsü ise Fatih Terim çok seviliyor ve sayılıyor. Bizzat yaşadım, tanık oldum, Fatih Terim’in ne kadar sevildiğine. Hele yurt dışında, özellikle İtalya’da. Türkiye’de sevmeyen elbette vardır, kimi rakip takımdan olduğu içindir kimi yöntemlerini beğenmiyordur. Ama saygı duyanların oranı sevenlerden de yüksek.Bu nedenle Fatih Terim’in başına gelen bir kaza onu seven ve saygı duyan herkesi alarma geçirir. Hatta öyle ki bu sevgi ve saygının yaratacağı ivme, Fatih’in her şeye yetecek parasının bile çok üzerine çıkar.Şimdi gelelim Terim şansına. Evet, Fatih Terim o küçük çocuğa oranla çok daha şanslı biçimde içine düştüğü şanssız durumdan kurtuldu. Peki Fatih Terim’i bu kadar şanslı konuma getiren zenginliği, çok tanınması, çok sevilip sayılması da bir şans mıydı?Fatih Terim durup dururken zengin olmadı, durup dururken şöhrete kavuşmadı, durup dururken sevilip sayılmadı.Terim tüm bu özelliklerini alnının teriyle, bıkmadan usanmadan çalışmasıyla, disiplinli yaşantısıyla, ailesine verdiği önemle kazandı. Evet şans çok önemli, ama bu şansı yaratmak için verilen mücadeleler daha da önemli. Bunu unutmamak gerek. *** Devlet-TCBazı görüş ayrılıkları, farklı davranış biçimleri olduğu gibi bazı husumetler ve düşmanlıklar açık açık söylenemediğinde semboller ya da anlamı başkalaşmış tanımlar girer devreye.Bakarsınız ki aynı anlama gelen farklı kelimeler kullanılıyor. Örneğin bir zamanlar sağcılar “milli” solcular “ulusal” derdi. İkisi de aynı aslında ama söylenenin kimliğini anlardınız böylelikle.İktidardan hiç hoşlanmayanların Ak Parti demesi zordur, AKP derler.Terör örgütünden yana olanlar Pekeke der örneğin, karşı olanlara göre örgütün kısa adı Pekaka’dır.Son zamanlarda iktidar yanlısı dinci basında ve liberal maskeli faşistlerin söylemlerinde bir TC lafıdır gidiyor. TC yani Türkiye Cumhuriyeti. Terör örgütü çok uzun yıllardır Türkiye ya da devlet kavramını kullanmaz ve TC der Türkiye için.Şimdi dinciler de kullanıyor bu tanımı. Anladığım kadarıyla bugünkü iktidarın yönettiğine “devlet” demeyi seviyorlar da 2002’den öncesini TC olarak tanımlıyorlar. Çünkü onlara göre bütün kötülüklerin anası Türkiye Cumhuriyeti. Çünkü bu Cumhuriyet onların değil.Şu anda olanı da mecburen idare ediyorlar ve dönüştürmek için de ellerinden geleni yapıyorlar.Dikkat edin, Türkiye sevgisizliğini giderek yaygınlaştırıyorlar. Yakın bir gelecekte Türkiye demek de istemeyecekler. *** Demirtaş AğabeyÖlümünü büyük bir acı ve üzüntü ile öğrendim. Çok erken ayrıldı aramızdan, bu kadar erken gitmeyi hak etmiyordu.30 yılı aşkın süre önce tanıdım Demirtaş Ağabey’i. Mesleğe ilk girdiğim yıllardı. Şimdiki gibi Vatan Gazetesi’nde başlamıştım. Demirtaş Ceyhun Vatan’a yazılar yazıyordu.Hep doğru, hep dürüst, hep düzgündü. Mesleğin çaylağı olmamı hiç yüzüme vurmadan “yılların gazetecisiymişim” gibi davranırdı bana. Sadece bana mı, herkese.Vatan’dan sonra çok sık görüşemedik. Ama bağlantımız hiç kopmadı.Demirtaş Ağabey’in neyini çok severdim biliyor musunuz? Karşılaştığımızda klasik “ne var ne yok, görüşemiyoruz” gibi giriş muhabbetini hiç yapmadan “Biliyor musun” der ve anlatmaya başlardı. “Atatürk Cumhuriyeti ilan etmeye karar verdiğinde halkın buna...” diye başlardı örneğin ve o güne kadar hiç duymadığım bir bilgiyi anında aktarırdı.Demirtaş Ağabey’in “geyik muhabbetine” vakti yoktu, sürekli düşünen, düşündüğünü de hiç frenlemeden anlatan biriydi.Türkiye çok önemli gerçek bir aydınını yitirdi. *** Ona anlatınYıldırım Tuna’dan: Amerikan Hava Kuvvetleri’nin Nevada’daki ‘Ultra Gizli’ 51. Bölge adı verilen son derece yüksek güvenlikle korunan hava üssüne bir sabah küçük bir pervaneli uçak inmiş.. Hemen soruşturma odasına almışlar, adam Vegas’tan kalkıp kaybolduğunu, benzininin bitmesi nedeniyle mecburi iniş yaptığını söylemiş..Hava Kuvvetleri, FBI’ı devreye sokmuş. Washington’dan gelenlerin bütün gece sabaha kadar çapraz sorgulaması sonucu adamın söylediklerinin doğru olduğu ortaya çıkmış, kendisine geri kalan hayatını hapiste geçirirsin tehdidi ile ‘Gör-dük-le-ri-ni-U-nu-ta-cak-sın’ brifingi verilmiş ve adam geri gönderilmiş..Ertesi gün aynı hava üssüne yine aynı uçak iniş yapmış, koruma timi hemen uçağın etrafını sarmış, ama bu sefer uçakta iki kişi..Aynı adam aşağı inmiş, “Bana istediğinizi yapabilirsiniz!..” demiş ağlamaklı bir yüzle, “Karım uçakta.. Allah aşkına dün gece nerede olduğumu ona anlatın!..”

Devamını Oku

Garanti Bankası Genel Müdürü sözünü tuttu

29 Temmuz 2009

Üç hafta önceydi. Sevgili dostlarımız Tilda- Erol Tezman çiftinin Büyükada’daki evlerindeydik. Hoş bir pazar günü geçirdik. Konuklar arasında Garanti Bankası’nın başarılı Genel Müdürü Ergun Özen de vardı.Böyle keyifli günlerde genellikle siyasetten ve işten konuşmayız pek. Aslında o gün de hemen hemen hiç siyaset ve iş konuşulmadı, sadece bir ara sohbet ettiğim Ergun Özen’e “Bir şikâyetim var, hazır sizi bulmuşken bunu söylemeliyim, çünkü benim gibi pek çok kişinin derdi bu” dedim.Şikâyetim şuydu: Bankalar müşterilerini faturalarını ödemeleri konusunda “otomatik öemeye” yönlendiriyor. Eğer bankada hesabınız varsa faturalarınızı verdiğiniz bir talimatla bu hesaptan ödüyorsunuz. Böylelikle telefonlar, elektrik, doğalgaz, kira, kredi kartı gibi ödemelerin günlerini takip etmekten ve bazen bunları kaçırmaktan kurtuluyorsunuz. Ancak burada küçük bir sorun var. Eğer kazara hesapta paranız kalmamışsa ve bir otomatik ödemenin günü gelmişse, banka bunu ödemiyor doğal olarak. Ama ödemediği konusunda size bir bilgi de göndermiyor.Başıma geldiği için biliyorum. Benim de maaşım Garanti Bankası’ndaki hesabıma yatıyor, bütün faturalarımı da buradan otomatik olarak ödüyorum. Tedbirli biri olduğum için ödemeleri ve bankada para olup olmadığını hep kontrol ederim.Ama geçen aralık ayında hesapta yeterli para kalmamış ve evin elektrik faturası ödenmemiş. Uyarılmadığım için haberim de olmamış. Aradan geçmiş 6-7 ay. Kapı çalındı, elektriği kesmeye gelmişler, ayrıca icraya da vermişler. “Aman nasıl olur” dedim, sağ olsunlar durumu anladılar, çünkü aralıktan sonraki bütün faturalar ödenmiş, otomatik ödeme talimatını da gösterdim, bir iki saat zaman tanıdılar, aralık ayı faturası ödendi ve elektrikler kesilmekten kurtuldu. Ama bu süredeki faiz ödendi tabii.İşte Ergun Özen’e bu durumu anlatım. Özen “Bunun farkındayız, ama bunun için bir program yazılması gerekiyor. Hazırlığımızı yapıyorduk ama uyarınız iyi oldu, hızlandırılması talimatını vereceğim” dedi.Bu hafta Garanti Bankası’ndan çok güzel sesli bir kadın aradı, “Genel Müdürümüze ilettiğiniz şikâyet konusunda çalışmalarımızı hızlandırdık. Bir iki hafta içinde ödenmeyen otomatik ödemeler konusunda müşterilere bilgi notu geçecek program bitmek üzere. Devreye girmeden önce ilk size haber vereceğiz” dedi.Teşekkürler Ergun Özen. Ve teşekkürler Tezmanlar, davetinizle bu şikâyetimi aktarma şansı yarattığınız için.*** Ordu direndi, selden kurtulduSel felaketi ne yazık ki Karadeniz bölgesinin büyük bölümünü etkiledi. Giresun neredeyse tamamen sular altında kaldı, afet bölgesi ilan edildi. Diğer sahil kentlerinde de durum hiç de iç açıcı değil.Ancak bu bölgede sadece Ordu selden etkilenmemiş. Çünkü o bölgede sadece Ordu’nun sahilinden Karadeniz yolu geçmiyor. Zamanında halk direndi. Gösteriler yaptı ve bu yolu kentin önünden geçirmedi. Dün Ordu’dan Demet Erel’den gelen mesajı sizlerle paylaşmak istiyorum:“Can Bey selam; Yolları yazmışsınız. Karadeniz sahil yolu rezaletini de bekliyoruz sizden. Ordu hariç tüm kentler sular altında bildiğiniz gibi. Doğaya aykırı işler olunca doğa başkaldırıyor. Rezaletin daniskası yaşanıyor. Şehir içleri sular altında.Giresun’da sel hiç olmazdı. Şimdi oluyor. Çünkü yol için dere yataklarına set çekilmiş. Su denizle kucaklaşamayınca isyan ediyor maalesef. Mühendislik okullarında ders olmalı bu rezalet. Eserleriyle övünsünler. Giresun başta, diğer Karadeniz illeri de uyudu maalesef. Demek ki ev sahibinin de suçu var. Biz Ordu olarak meğer ne büyük iş başarmışız şimdi bir kez daha anladık bunu.” *** Muhteşem (!) başlık, muhteşem (!) vurguİktidarın yayın organlarından bir gazetenin dünkü manşeti muhteşemdi! Bir niyet, varılmak istenen sonuç, bir başlıkla ancak bu kadar anlatılır.Başlık aynen şuydu: “Yargı yola geldi” Konu Ankara’daki Akay Kavşağı’nın trafiğe kapatılması ile ilgili.Özeti şu: Akay Kavşağı yapılırken bir takım usulsüzlükler yapılmış. CHP şikâyetçi olmuş. Mahkeme de kavşağın yıkılması konusunda karar almış.Ankara’nın “kurnaz” başkanı da “Yıkım kararı alındı, ben hukuka bağlı bir başkanım, kavşağı kapatıp yıkıyorum” diyor.O kavşağın kapatılması demek Ankara merkez trafiğinin de durması demek.Tabii etekler tutuşuyor. Üst mahkemeye gidiyor ve bu mahkeme de yürütmeyi durdurma kararı alıyor.İşte iktidarın yayın organı gazete bu haberi duyuruyor ve başlığında da “Yargı yola geldi” diyor.Sorarsanız her zamanki kurnazlıklarıyla “Tamamen bir kelime oyunu, yol kapanacaktı, yargıya gidildi. Yargı yola gelip durumu gördü ve kapatmayı durdurdu” gibi abuk bir savunma yapacaklar. Hukuken bir dava açılmasını önlemiş olacaklar.Bana kimse “niyet okuma” masalını anlatmasın, ama bu başlığın tek anlamı vardır. “Yargının gerçekten yola getirilmesi.” Yola getirme Türkçemizdeki bir deyimdir. Sürekli karşı çıkan birine haddini bildirip istediğiniz şeyi yaptırdığınızda “yola getirmiş” olursunuz.Bugünkü iktidarın en önemli hedeflerinden biri “yargıyı yola getirmek”tir. Bu amaç doğrultusunda çok mesafe alındı, kalan bir tek yüksek yargı.O da “şöyle ya da böyle” mutlaka “yola getirilecek”. Plan bu. Kendine gazeteci süsü verenler bu niyeti belirtme coşkusu içindeler. İçlerindeki duygu böyle fışkırıyor işte. *** Elinizi tutan yokİçişleri Bakanı Beşir Atalay “Kürt açılımının” ipuçlarını verdi dün. Her zamanki söylem yine öndeydi: “Bu sorunu demokrasi ile çözeceğiz.” Güzel de. Kimse iktidarın elini tutmuyor ki. Çözün, kimse karşı çıkmıyor zaten.Kaç gündür yazıyorum, hâlâ kimse bir şey söylemiyor. Bir, “Sorun nedir?” İki, “Çözümden kastedilen nedir?” Bir yerde okudum liberal maskeli biri “Kürtlerden özür dileyelim” demiş. Dile o zaman.İktidarın bu “çözüme çok yakınız” kalkışması belli ki 15 Ağustos’ta terör örgütünün liderinin yapacağı açıklamadan önce bir şeyler söylemiş olma telaşından kaynaklanıyor.İmralı’daki zatın sırtında yumurta küfesi olmadığından devletin en tepeleriyle dolayı kurulan ilişkilerden söz ediyor. İktidar ise bu tür bir gerçeğin kamuoyu tarafından pek hoş karşılanmayacağını bildiğinden manevra yapmaya çalışıyor.Hepsi budur. İçişleri Bakanı’nın yeni bir şey söylemediği zaten medyaya da öfke göstermesinden anlaşılmıyor mu?

Devamını Oku

Kürt açılımı=Bölgeyi AKP’lileştirmek

28 Temmuz 2009

Anlaşıldığı kadarıyla “işin sonuna” geliniyor. Tamam geliniyor da “neyin sonunun geldiği” hâlâ anlaşılmıyor. Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a, gazetecisinden iş adamına, yabancı güçlerden Apo’suna kadar herkes “tarihi fırsat” diye bir şey tutturmuş. Güzel de “sorun nedir” bunu anlayabilen pek yok.Neredeyse bütün gazetelerin Kürt ve AKP uzmanı yazarları var. Bizim Vatan dahil bu uzmanların “Kürt açılımı” ve “tarihi fırsat” konusundaki yazılarını günlerdir (aslında yıllardır) okuyorum, hiçbir şey anlaşılmıyor.Nedir bu “tarihi” fırsat ya da nedir bu “sonuca en yakın” açılım?Öncelikle aklımın asla almadığı ve almasının da mümkün olmadığı “barış” vurgusu var. Bu hem gururumu rencide ediyor hem de içimi acıtıyor.Lütfen herkes elini vicdanına koysun ve düşünsün.Türk ve Kürt halkları düşman mı?Türk ve Kürt halkları savaşıyor mu?Güneydoğu’da ya da Türkiye’nin herhangi bir yerinde Türklerle Kürtler arasında herhangi bir çatışma çıktı mı bugüne kadar?“Barış” diyorsanız demek ki bir “savaş” vardır. O halde “barış” derken hangi savaştan bahsediyorlar?Yine elinizi vicdanınıza koyun ve düşünün. PKK ortaya çıkıncaya kadar Türkiye toprakları üzerinde yaşayan bir tek kişinin bile yüreğinde bir düşmanlık, bir ayrımcılık, bir kin ve nefret var mıydı? Ve bütün yaşananlara rağmen bugün de Türk ve Kürt halkı arasında bu tanımlara uyan bir durum söz konusu mu?Ne olduğu anlatılmıyor ama öyle bir hava yayılıyor ki sanki Kürt denilen bir millet Anadolu’nun küçük bir yerine sıkıştırılmış, her türlü haktan mahrum biçimde sömürülüyor, eziliyor, öldürülüyor. Gerçek bu mu? Değil elbette. “Çözüm” çığlıkları atanlar da bunu biliyor.Gerçek çok farklı. Kürt halkı Türkiye’nin azınlığı, itilmişi, öldürüleni değil.Kendisini Kürt gören herkes Türk vatandaşlığı şemsiyesi altında herkesle eşit hak ve özgürlüklere sahip.Kürtler diledikleri yerde oturur, diledikleri mesleği seçer, diledikleri okula gider, diledikleri partiye oy verir, diledikleri gibi milletvekili olur, diledikleri gibi yurt dışına çıkar, diledikleri gibi dillerini konuşur, televizyonlarını izler.Kürt olmak herhangi bir haktan mahrum kalmak, hukuk önünde eşitsiz durumda tutulmak, özgürlüğünü dilediği gibi yaşamamak değildir. Hatta tam tersine son yıllarda artan duyarlılık sayesinde Kürt olmak avantajlı duruma bile geldi.Gerçek aslında şudur: ABD Irak’tan çekiliyor. Kuzeyde devlet kurmaya hazırlanan aşiretler ABD’siz ne yapacaklarını bilememektedir. Bu durumda AKP Barzani- Talabani ikilisiyle işbirliği yapmayı, bu devlete yeşil ışık yakarken “Kürt sorununu çözmüş” bir iktidar olarak Güneydoğu bölgesindeki egemenliğini ilan etmeye hazırlanıyor.Amaç, olmayan bir Kürt sorununu çözmek değil, Güneydoğu’daki Kürt halkını AKP şemsiyesi altında tutmak, tüm Kürtleri AKP’lileştirmektir. Terörün bugün vardığı aşamanın Türkiye’ye gelecekte vereceği zararlar ise şimdilik bir kenara bırakılmak istenmektedir. *** Terör zafer bayrağını diktiDaha önce de yazmıştım, şimdi terörün başı tarafından da ilan edildiği ve büyük kabul gördüğü için tekrarlamak istiyorum.Kimse terör için kötü demesin. Kimse terörü lanetlemeye kalkmasın. Çünkü terör en önemli güç olduğunu ve eninde sonunda herkesin buna boyun eğdiğini bir kere daha gösterdi.PKK’lı teröristlerin kanlı köy baskınlarını, karnında bebeği ile öldürülen kadınları, şehit edilen askerleri, polisleri Türkiye sevgisizleri dışında herhalde kimse unutmamıştır.Terör yıllarca lanetlendi. Gazeteler “Hainler, alçaklar, köpekler, bebek katilleri” manşetleriyle çıktı. Devlet yetkilileri terörün akıttığı kanda boğulacağını, teröre bel bağlayan hiç kimsenin başarılı olmadığını söyledi defalarca.Oysa tam tersi oldu. Terör bir kere daha en üstün güç olduğunu gösterdi herkese. Terörden çok çektiğini söyleyen Türkiye bugün terörün her istediğini kabul etmiş durumda.Teröristlerin lideri Apo, zafer bayrağını dikmeye hazırlanırken İmralı’dan mesajlar veriyor. Apo devletin en tepeleriyle dolaylı görüşmeler yaptığını belirterek yakın bir zamanda kendi projesini de kamuoyuna aktaracağını söylüyor.Ve Apo’nun Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile pazarlığa oturacağını ilan ettiği tarih 15 Ağustos. Yani PKK’nın ortaya çıktıktan sonra ilk kanlı eylemini gerçekleştirdiği günün yıldönümü.Terörün Türkiye’de zafer kazandığını söylemek için daha güzel bir gerekçe bulunabilir mi? *** Bodrum otoyolu zarar veriyor Bodrum’da uzun zamandır tatil yapan bir arkadaşım aradı, “Herkes gittiği Bodrum’la ilgili bir şeyler yazıyor. Lütfen bu anlatacağımı sen yaz, çünkü yazılan pek çok konunun yanında bu önemli” dedi.Arkadaşımın anlattığı şu: Yazılarımı eskiden beri izleyenler bilir. Bodrum havaalanı ile Bodrum’a giden yolun yapımı için çok çaba harcamıştım zamanında. Şimdi öğreniyorum ki Milas’tan Bodrum’a giden 4 şeritli yolu ikiye bölmüşler, araya da zakkumların dikildiği geniş bir aralık bırakmışlar. Duble yol olmuş mu otoyol gibi?Arkadaşım “Bu hiç iyi olmadı, bu yol üzerinde oturanlara da iş yapanlara da büyük eziyet çektiriyor” diyor.Diyelim ki Bodrum’dan geliyorsunuz, bir yerde denize girmek istediniz, beğendiğiniz yere gidebilmeniz için en az 8-10 kilometre sonra henüz bitirilmemiş olan bir kavşaktan geri dönmeniz gerek.Güya trafik kazaları azaltmak için yapmışlar ama örneğin 4 şeritli yolun emniyet şeridi yok, lastiği patlayan, bozulan araçlar büyük tehlike yaratıyor. Ayrıca Bodrum Milas arası özellikli bir yer. Hemen her adım başında ya bir lokanta ya bir plaj var. Bunlara gitmeye kalktığınız zaman fazladan 10-15 kilometreyi göze almanız gerek.Örneğin, Güvercinlik’ten az ileride bir lokanta ve plaj var. Sahilinde de havuz içindeki yunuslar çocuklarla yüzüyorlar. Buraya çok turist geliyormuş.Buranın sahibi “Günde en az 10 kez Güvercinlik’e araba göndermek zorundayız. Her seferde 6’şardan 12 kilometre fazla yol yapıyor araba. Yani günde 120 kilometre beyhude yere benzin yakıyoruz. Bu dövize çok yazık” diyormuş. Ayrıca bir kaza ya da yangın anında gelecek kurtarma ekiplerinin de yolu uzayacağı için can güvenliği bu açıdan da tehdit altında.Sanıyorum iktidara yakın bir müteahhit adeta otoyola dönüştürülen bu yoldan çok iyi para kazanmıştır. *** Bu da başka akbilSon 10 gün içinde akbillerle ilgili iki okur mesajına yer verdim. Biri akbili olmayanların otobüse bindiklerinde şoförlerin 20 kuruş fazla para almalarından şikâyet ediyordu. Bu mektuba cevaben mektup yazan bir İETT şoförü akbil taşımayanlardan 20 kuruş fazla alınmasının yolsuzluk gibi gösterilmemesi gerektiğini söylüyordu.Ama son mesaj direkt İstanbul Belediyesi Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden geldi. Onlar çok farklı ve şaşırtıcı biçimde bakıyor olaya.Gürkan Okyar adlı okurum akbili olmayanlardan fazla para alınmasının nedenini sormuş belediyeye. Cevap aynen aşağıdaki gibi gelmiş:“Akbil ve biletin önceden temin edilmesi esastır ve de bunu yolcularımızın çoğunluğu zaten yapmaktadır. Ancak istisnai olarak bir kısım yolcunun telaşla, aceleyle veya başka bir mazeretle evinden tedbirsiz çıkması ve bu kişiler ile şoför personelimizin yolda kalmamaları için akbillerini belirlenen 1.70 krş karşılığında kullandırmaları otobüslerimizde cezalı akbil uygulaması kapsamında devam etmektedir.” Buyrun bakalım.

Devamını Oku

Köksal Toptan’ın miadı doldu, aday gösterilmez

27 Temmuz 2009

Meclis Başkanlığı seçimleri ağustos ayı içinde yapılacak. Başbakan Erdoğan AKP Grubu’nda anket yöntemiyle bir eğilim yoklaması yaptırıyor. Milletvekilleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak kimi görmek istiyorsa o aday desteklenecek. Görünüm son derece demokratik.Oysa ben bu konuda şüpheliyim. Çünkü bu “demokratik görünüm” altında kararı yine Genel Başkan Erdoğan verecek. O kimi istiyorsa Meclis Başkanı seçilecek. Peki AKP Grubu’nda yapılan eğilim yoklamasından Köksal Toptan adı çıkabilir mi? Mümkün değil. Zaten Erdoğan da Toptan’ı Meclis Başkanı yapmak istemediği için eğilim yoklaması yaptırıyor. Aslına bakarsanız iddialı bir görüşü savunuyorum. Köksal Toptan’ın yeniden Meclis Başkanı olmayacağını, olamayacağını söylüyorum. Buna rağmen Toptan aday olur ve seçilirse ne derim?Diyeceğim basit. Yanıldığımı, AKP’nin daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın beni yanıtlığını söylerim ve özür dilerim. Ayrıca “bu yanılgımdan” ötürü de sevinirim, çünkü eğer yanılırsam AKP’nin demokrasiye giden yolda olumlu bir adım atmış olduğu gerçeği ortaya çıkar ki bundan Türkiye kazanır. Ama yine iddiayla söylüyorum ki ne Toptan seçilir ne de AKP demokrasiye giden yola doğru bir adım atar. AKP’nin “demokrasiye” yani “Erdoğan’a” yürekten bağlı milletvekilleri Genel Başkan’ın işaret edeceği bir ismi başkan seçerler.Köksal Toptan 2007 seçimlerindeki yüzde 47’lik seçim başarısından sonra Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı yapmak için planlanan bir manevra sonucu Meclis Başkanı seçilmişti.Erdoğan, eşinin başı açık, kendisin de laik olması ihtimali bulunan Köksal Toptan’ı aday yaparak topluma “Herkesin başbakanı” imajı sunmak istedi.Bu manevra muhalefeti de pasif hale getirdi. Toptan’ın Meclis Bakanlığı AKP’nin yüzde 47 oyuna rağmen daha uzlaşmacı, daha demokrasiye bağlı, devlet geleneğine daha saygılı gibi görünmesine neden oldu. Toptan’ın seçilmesi AKP dışındaki çevrelerce alkışlandı. Aynı yöntemin Cumhurbaşkanlığı seçiminde de uygulanacağı sanıldı.Oysa amaç bu değildi ve AKP Çankaya’ya eşinin başı türbanlı birini oturttu. Bu kazanılacak en büyük zaferdi.Artık Çankaya’da eşinin başı türbanlı bir cumhurbaşkanı var. Başbakanın da eşinin başı türbanlı. Artık gelinen noktada devletin en önemli üç makamının da türbanlı olması gerekiyor.Köksal Toptan’ın AKP’li olmayan biri olarak sunduğu hizmet bitti. Kısacası Toptan’ın miadı doldu, ona ihtiyaç kalmadı. İşte bu nedenle eğilim yoklamasından çıkmayacağı gibi Erdoğan’ın da onu aday göstermesi olanak dışıdır.*****Bu kadar vicdansız olmanın âlemi yok Hiç isim vermeyeceğim. Bir tümgeneral. Kuvvet Komutanlığı’na giden yolda önü açık. Askeri Şûra yaklaşırken beklenmedik biçimde istifa ediyor. Herkes şaşırıyor. Aradan biraz zaman geçiyor. AKP’nin yayın organlarından dinci bir gazete bir manşet atıyor. Diyor ki “Bu general yasak aşkı yüzünden istifa etti.” Habere göre general bir kadınla otele gitmiş. Polis, kadını uyuşturucu kuryesi olduğu gerekçesiyle izliyormuş. Generalin bu kadınla kaldığı otele baskın yapılmış. General götürüldüğü karakolda hüviyetini açıklamak zorunda kalmış doğal olarak. Bu gelişmeden sonra elbette Genelkurmay da generalin gizli aşkını öğrenmiş. Tümgeneral hemen kararını vermiş istifa etmiş. Herhalde “Biraz zaman kaybedersem başıma gelenler kamuoyuna da aktarılır. O zaman hem ordumu zor duruma düşürürüm hem de kendi hayatım altüst olur.” Böyle bir durumda kalan general başka ne yapabilir ki?Ama “öyle olmaz” diyen AKP’nin yayın organı dinci gazete için generalin istifası yetmiyor. Onun iyice rezil edilmesi, bu sayede orduya da leke sürülmesi amaçlanıyor herhalde. Yoksa kurumunun ve kendisinin onuru için muhtemel bir kuvvet komutanlığını bir saniye düşünmeden terk eden bir kişiye öyle vicdansızlık neden yapılır?Şimdi insanın aklına şu takılıyor: O kadın gerçekten bir uyuşturucu kuryesi mi? Polis, kadının yanındaki kişinin bir tümgeneral olduğunu bile bile mi baskın yaptı? Dinci gazete bu bilgiyi müthiş bir gazetecilik çalışmasıyla mı ortaya çıkardı, yoksa her haber gibi bu da servis mi edildi?*****Kaş yaparken Cumartesi günü ilkokul arkadaşım Nevin Can’ın su tasarrufu sağlayan cihazından söz etmiştim. Sonra da “bir ayrıcalık olsun artık eski arkadaşıma” diyerek telefon numarasını vermiştim. Bazen kaş yaparken göz çıkarmakta üstüme yok. Telefonun alan kodunu 216 yerine 212 yazınca kimse bulamamış tabii. Neyse ki 212’li numara kullanımda değilmiş, üstüne üstlük başka birine rahatsızlık verecektim. Doğru numara: (216) 327 77 84.*****Asker aradı Bu köşede dün çıkan “Okurla Sohbet” yazımda değindiğim Somali’de yakalanan korsanlarla ilgili Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak aradı. Doğal olarak “üzüntülerini” belirtti ve rehin tutulan gemiye neden operasyon düzenlenmediği konusunda açıklamaları olduğunu bildirdi.Rehin tutulan geminin sahiplerinin mürettebatın güvenliği açısından şimdilik bir operasyon istemediği biliniyor.Tuğgeneral beş korsanın yakalanmasının ise başarılı bir operasyon olduğunu söyledi. Ben de yanlış anlaşıldığım için üzüldüm haliyle. Çünkü amacım Silahlı Kuvvetler’i başarısız göstermek değildi, ki böyle bir şey yazmak hiç aklıma bile gelmez.Beklentinin daha yüksek olduğunu belirtmeye çalışmıştım sadece.Ama burada dikkat çeken başka bir şey var. Belki inanmayacaksınız ama Silahlı Kuvvetler’le ilgili onlarca yazı yazmama rağmen bugüne kadar ilk kez arayıp bilgi verdiler. Buna çok şaşırdım aynı zamanda. Çünkü bugüne kadar neden zengin çocuklarının hiç Güneydoğu’da şehit olmadıklarını, Türkiye’nin 6.5 milyar dolarlık denizaltıya ihtiyacının gerçekten olup olmadığını, F-16 uçaklarının neden çok sık düştüğünü, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Fethullah Gülen raporu hazırladığı için mi yolsuzlukla suçlandığını, bunca hakarete rağmen neden Genelkurmay’ın hiç dava bile açmadığını da sormuştum ama kimse arayıp bilgi vermemişti.Basit bir korsan yakalanması olayıyla ilgili gösterilen hassasiyet ise şaşırtıcı olduğu kadar sevindirici de benim için. Kim bilir belki Genelkurmay artık iyi niyetli sorulara olduğu kadar saldırılara da cevap vermeye başlayacaktır artık.*****Kim şanslı?Yıldırım Tuna’dan: Kızın biri meşhur falcıya gidip “İki oğlan birden bana âşık ve evlenmek istiyor” demiş, “Acaba hangisi şanslı?” Falcı önce “Şakir seninle evlenecek” demiş ve sonra eklemiş: “Şanslı olan ise Mahir.”

Devamını Oku