Sevgili okurlar; neredeyse başka gündemimiz kalmadı. İktidar her yerde sadece “Kürt açılımı”nın konuşulmasını istiyor. Diğer bütün sorunların üstü örtüldü adeta. Ve en önemlisi Kürt açılımı adı altında başka bir terör rüzgârı estirilmeye başlandı. Kimileri içinse Kürt açılımı bir tür fetişizme dönüştü.Fetişizm nedir?Fetişizm aslında cinsel anlamı olmayan fakat birey için simgesel ve cinsel çekicilik kazanmış bir nesne ile cinsel doyum tutkusudur. Ama bunu toplumsal yaşama uygularsak şu tanım bence daha doğru olacak: Kendisinde olağanüstü nitelikler olduğu var sayılan kişi veya nesnelere aşırı sevgi ve saygı beslemek, onlara bağlanmak, tapınmak, kulluk etmek. Kürtler mi keşfedildi?Güneydoğu’da yıllardır akan kanın durdurulması elbette insan olan herkesin öncelikli dileğidir. Ancak Kürtleri sanki yeni keşfediyormuş gibi davrananlar adeta fetişist duygular içinde kendileri gibi konuşmayan herkesi lekeli, hain, namuzsuz ilan edecek kadar ileri gidebiliyor.Kürt hayranlığı gibiAçılım tartışmaları başladığından bu yana iktidar yanlısı bazı kesimler işi Kürt hayranlığına kadar vardırıyor. Karıştırılan zihinlere Kürtler, mazlum bir milletken Türkler tarafından katledilen, hakları elinden alınan, bin türlü eziyet edilen mağdurlar gibi gösteriliyor.Gerçek böyle mi?Peki durum gerçekten böyle mi? Kürtler dar bir bölgeye sıkıştırılmış, katledilen, ezilen, hiçbir hakkı verilmeyen mazlum bir millet mi? Bu sorulara cevap bulmak için milliyetçilik duygularını bir kenara bırakarak durumu irdelemeye çalışalım.Devletin elbette hatası olduDaha önceki yazımda anlatmıştım. 1923 yılında kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti devrimlerini gerçekleştirmek için çaba harcarken Kürtlerin başlattığı “gerici isyanlarla” şaşkınlığa uğramış ve refleksle bu isyanlar kanlı biçimde bastırılmıştı. O andan itibaren Kürtlere düşmanlık beslenmemiş ama hep temkinli davranılmıştı.Eşit vatandaşlıkAnadolu’da Türklerden de önce yaşadıklarını iddia eden Kürtler tarihte bir tek devlet bile kurmamışlardı ve devlet güvencesine ilk kez Türkiye Cumhuriyeti ile kavuşmuşlardı. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasası’nda belirtilen “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ilkesini Kürtlere de uygulamıştır.Her hakları varBu nedenle, ister kendisini Türk ister Kürt hissetsin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes eşittir. Bugüne kadar bir tek kişi bile özü Kürt olduğu için engellenmemiş, hakkı gasbedilmemiş, özgürlükleri engellenmemiştir. Kendisini Kürt hissedenler diğer Türk vatandaşlarının kullandığı her hakkı kullanmıştır.Peki sorun ne?Buna rağmen bir sorun var. Doğrudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra Doğu’da yaşadığı travma Kürt halkına yönelik endişeleri uzun süre taşıdı. Kürt kimliği ile her ortaya çıkış yeni bir “gerici isyan” korkusunu yüreklerde yaşattı.Resmi dil Türkçe’dirAnayasamıza göre resmi dil Türkçe. Bu sadece bizde değil, dünyanın hiçbir anayasasında resmi dili iki ya da daha fazla olan ülke yok. Ama her ülkede farklı diller konuşulabilir. Türkiye’de resmi dil Türkçe olunca elbette öğretim dili de Türkçe olacaktı. Nitekim Güneydoğu’daki bütün okullar da Türkçe eğitim yapıyor.Türkleştirme operasyonuAçılımcıların Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelttiği en önemli suçlamalardan biri işte buradan kaynaklanıyor ve Kürtlerin Türkleştirildiği söyleniyor. Bu amaç kısmen doğru olsa da sonuç alınamadığı ortada. Kürtlerin önemli bölümü Türkleşmedi ama Türklerden hiçbir eksikleri de olmadı.İstanbul’daki Kürt nüfusuKürt halkının ağır baskı altında olduğunu söyleyenler İstanbul’daki 3 milyona yakın Kürt kökenli vatandaşımızı görmek istemiyor. Eğer Kürtler gerçekten söylendiği kadar ağır baskılar altında tutuluyor olsa, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin her tarafında bu kadar çok Kürt kökenli vatandaş olabilir miydi?Bunları yazmak hoş değilSevgili okurlar, bunları yazmak aslında hiç hoşuma gitmiyor. Türkiye’de yaşayan herkesin eşit hakları olduğunu savunan biri olarak Kürtleri ayrı tutuyor görünmek hiç de hoş değil. Ama açılım adı altında öyle bir terör yaratılıyor ve zihinler karıştırılıyor ki, gerçekleri de ortaya koymak zorunlu oluyor.Sanatçı duyarlılığıGelelim kimi sanatçıların açılım desteğine. Sanatçılar toplumun diğer fertlerinden daha duyarlıdır. Akan kanın durdurulması konusunda aynı duyarlılığı göstermeleri son derece olağan. Ancak bunu yaparken herkesi aptal yerine koyup “Ben barış istiyorum” kolaycılığına kaçarak sorunu kamuoyunun gözünden kaçırmaya çalışmak en azından ahlaki değil.Kim barış istemiyor?Kürt fetişizmine ve bir tür teröre dönüşen “açılım baskısı” nedeniyle konuyu irdelemek isteyen, çözümün akılcı ve mantıklı yoldan sağlanması için yıllardır çırpınan insanları “barış karşıtı” veya “kan dökülmesinin devamını isteyenler” olarak nitelemeye kalkmak çözüme de çelme takmaktır aslında. Ve bunu ne yazık ki sanatçıların bazıları yapınca insanın kanına dokunuyor.Başbakan’ın tavrıAçılım konusunda 7 yıl bekledikten sonra birden atağa geçen Başbakan’ın her zaman olduğu gibi eleştirilere tahammülsüzlük gösterdiğine tanık olduk geçen haftanın sonunda. Başbakan açılım projesinin ABD baskısıyla yapıldığını söyleyenleri “alçaklık ve namussuzlukla” suçlardı.Buna hiç hakkı yokAçılım projesi ABD’nin arzusudur ya da değildir, ama Başbakan eğer söylediği gibi barıştan, kardeşlikten ve çözümden yanaysa en azından kendi üslubunu da buna göre ayarlamak zorundadır. Açılımın ne anlama geldiğini soranlara “alçak, namuzsuz” derseniz, açılımın beklenmedik bir sonucu ile karşılaştığınızda aynı duruma düşme tehlikesi var demektir.Asker ne diyor?Açılım konusundaki en büyük kafa karışıklığı ise askerin tavrı ve bunun yorumlanmasında ortaya çıkıyor. AKP’li ve dinci çevrelerle liberal maskeli faşistler her fırsatta askere ağır hakaretler yöneltirken, açılım konusunda hükümete destek veren askeri yere göğe sığdıramıyorlar.Asker gerçekten destek mi?Bu çevrelere göre açılıma asker de destek oldu, böylelikle açılım politikası devlet politikası haline geldi. Askerin açılıma köstek olacağını sanmıyorum ama MGK bildirisindeki “üniter yapı” vurgulamasını görmezlikten gelmeyin derim.Bu gece Habertürk’teyimBu gece Habertürk’te Yiğit Bulut’un yönetip sunduğu ve haftalardır süren açılım tartışmasının ele alınacağı programın konuklarından biri benim. Saat 21.00’de başlayacak programda bazı gazetecilerle yaşadığımız günleri ele alıp tartışacağız. Yine çok ilginç olacağını düşünüyorum.
Geçen hafta T Kanalı’nda Rana Elik’in hazırladığı “İntervizyon” programına katıldım. T Kanal aslında belki Kanal T olarak da söylenebilir ama, kanalın birinci yöneticisi Seyhan Soylu “Burası bir medya kanalı, bu nedenle logumuzdaki T’nin anlamı televizyon” dedi.Zaten ekranda da 15 saniyede bir T harfinin yanında “televizyon” ibaresi beliriyor.Rana Elik’le medya üzerinde biraz sohbet ettikten sonra o günün ilginç haberlerini konuşmaya sıra geldi. Bir haber çok hoşuma gitti ve ekranda “Buyrun size ilginç bir hukuk kavgası” dedim.Size de anlatayım. İşin içinden çıkın bakalım.Haber şu: Bursa’da bir hırsız dizüstü bilgisayar çalmış. Sonra bunu satmış. Kazandığı (!) para ile at yarışı oynamış. 170 bin lira ikramiye kazanmış. Hırsız daha sonra yakalanmış. Sonra da ilk iş olarak çaldığı bilgisayarın sahibine bedelinin tamamını ödemiş. Mahkeme sanığı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakmış.Haydi size bir soru: Hırsızlık yapıp bundan başka paralar kazanırsanız ve sonra da yakalanırsanız, elinizdeki para kimindir?Normal bir hırsızlık şöyle olur: Adam malı çalar. Sonra satar. Bununla da yaşar. Yakalanınca da hem cezasını hapiste çeker hem de çaldığı malların bedelini öder.Ama burada durum farklı. Adam 1000 liralık bilgisayarı sattıktan sonra parayı harcamamış, gitmiş at yarışına yatırmış. Çalınan para olmuş 170 bin lira.Peki malı çalınan kişi “Ben paranın tamamını isterim, çünkü bu adam benim bilgisayarımı çalıp satmasaydı at yarışı oynayamayacak ve bu parayı kazanamacaktı. Bu durumda at yarışında kazanan o değil benim” dese ne olacak.Ya da en azından “At yarışında kazanılan parada benim de hakkım var, ondan da pay isterim” diye tutturabilir mi?Türkiye’de bu mümkün değil anladığım kadarıyla. Ama ABD’de olsa durum çok farklı olabilir. Orada sokakta yürürken bastığı muz kabuğu yüzünden düşen, döner kapıya ayağı takılan, asansörde beş dakikadan fazla mahsur kalan kişiler becerikli avukatlar sayesinde davalar açıp hayli yüklü tazminatlar kazanıyor.Herhalde bu olay ABD’de olsa, becerikli avukatlardan biri mutlaka at yarışında kazanılan paradan da çok önemli bir pay almayı başarırdı. *** Lavabo musluğuAdnan Binyazar’ın Cumhuriyet’teki bir yazısından: Doğu Anadolu’ya atanarak bir ilçede ev bakan bir arkadaşa ev sahibi, musluklara ilişkin açıklama yapar: “Mutfak musluğu ile banyo musluğu kaçağa bağlı; lavabo musluğu su saatine.” Arkadaşı şaşkınlıkla sorar: “Neden ikisi kaçağa bağlı da, lavabo saate?” İşte yanıt: “Lavaboda abdest alıyorduk; haram karışmasın diye kaçağa bağlamadık.” *** Halılar kaça?Bir okurdan gelen mesajı aynen iletiyorum. Gerçekten Türkiye’de bazı olaylar tam fıkra gibi değil mi?Can Bey; “Pazarlık” konulu yazınızı okuyunca 10 yıl kadar önce tanık olduğum bir olay aklıma geldi. Zonguldak’ta bir yaz günü kahvehanenin önündeki sandalyelerde oturuyorduk. Omuzunda yolluk tipinde 3 halı olan bir satıcı geldi. Arkadaşın biri hemen oltaya takılarak “Halılar kaç para?” diye sordu. Satıcı “Üçü birden 100 milyon” diye cevapladı. Bizim arkadaşın almaya niyeti yok. Ama iş olsun diye “Hadi oradan, üçüne 10 milyondan fazla vermem” deyince satıcı halıları arkadaşın ayağının dibine yıkarak “Güle güle kullan, ver 10 milyonu” dedi. Bizimki şaşırıp “Git kardeşim ben halı malı almadım” dese de satıcı “Ben anlamam pazarlık yaptık sen 10 milyona bu halıları aldın” demez mi? Araya girdik de satıcıyı gönderip tatsızlığı önledik. (Aygün Ekici) *** Pazar fıkraları Her hafta tiryakisi olduğunuz Yıldırım Tuna’dan yeni gelen fıkralardan bir bölümünü yine sizlerle paylaşmak istiyorum:Hareketçi maymunAdam bara girmiş, ilk içkisini yudumlarken barmenin arkasından aniden peydahlanan bir maymun adama eliyle çok çirkin bir işaret yapmış ve kaybolmuş. Bardağı elinde donakalan adam “Aa?” demiş, “Nedir bu?” Sonra barmene dönüp “Pis işaret yapıp kaçan maymunu görmediniz mi?” diye sormuş sinirlenerek. “Efendim inanın görmedim” diye cevap vermiş telaşlanan barmen, “Ben bu barda yeniyim, siz en iyisi bunu piyanist arkadaşa sorun, o epeydir burada çalışıyor.” Adam sinir içinde piyaniste gitmiş ve “Siz bu barda eliyle çirkin işaret yapıp kaçan maymunu biliyor musunuz?” diye sormuş. “Valla ilk defa sizden duydum” diye cevap vermiş piyanist, “Ama eğer mırıldanabilirseniz belki çıkartabilirim!” *** Şeker yemekKüçük Timmy parkta oturmuş art arda satın aldığı şekerleri büyük bir keyifle yerken adamın biri gelip oturduğu bankın önünde çömelmiş, “Şeker iyi bir şey değil yavrum” demiş, “Yüzünde sivilce yapar, dişlerini çürütür ve şişmanlatır.” Timmy, “Dedem 107 yaşına kadar sağlıklı yaşadı” diye cevap vermiş. Adam merakla “Deden de böyle arka arkaya şeker mi tıkıştırırdı ağzına?” diye sorunca cevap gelmiş hemen: “Yok. Başkalarının işine burnunu sokmazdı!” ***4 içki birdenAdamın biri hızla bara dalıp 30 yıllık pahalı viskiden 4 duble istemiş. Barmen 4 kadehi barın üzerine özenle dizerek büyük bir hassasiyetle doldurmuş, adam art arda dördünü de fondiplemiş..“Fiyuuvvv!..” demiş barmen “Aceleniz var anlaşılan..” Adam “Bendeki durum sizde olsaydı aynısını yapardınız!..” demiş bileğinin tersi ile dudaklarını silerken..“Öyle mi?..” demiş merakla barmen, “Neyiniz var?..” Adam “Şeyy..” demiş, “Cebimde sadece 50 kuruşum var!..”
İstanbul’da skandal skandal üstüne. Daha önce de yazdım, okuyanlar hatırlar. İstanbul’a yapılacak üçüncü köprünün güzergâhının sır gibi saklanmasının ardında arsa ve arazi rantının olabileceğini söylemiştim.Tabii ki sadece ben öyle düşünmüyordum, iktidarın bugüne kadarki politikalarını izleyenler bu ihtimalin çok güçlü olduğu yolunda hemfikirdi.Ama bu tür dedikoduların ortaya çıkmasına rağmen iktidar mensupları hiç aldırmadılar bile. Sonunda CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin köprünün Tarabya - Beykoz arasında olacağını açıkladı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş sır gibi saklanan bu kararın doğru olduğunu açıklamak zorunda kaldı.Şimdi; daha önce yazdığım öneriyi tekrarlamak istiyorum. İktidar resmi söyleminde her türlü yolsuzluk, usulsüzlük, nüfuz ticareti ve hırsızlığa karşı olduğunu, iktidar olanaklarını kullanarak kimsenin şahsi varlığını artıramayacağını ileri sürüyor.O halde işte sınav şansı:Diyorum ki; bağımsız bir kuruluş, üçüncü köprü güzergâhı üzerinde son 4 yıldaki arsa ve arazi satışlarını araştırsın. Son 4 yıl içinde kaç dönüm arazi el değiştirmiş, fiyatlar neymiş ortaya çıkarılsın.Ayrıca bu arsa ve arazileri alanların alım gücü olup olmadıklarına da bakılsın. Çünkü Ferrarisi’ni bile korumasının üzerine yapanlar var bu ülkede.İktidar bu araştırmayı yaptırıp sonuçlarını açıklarsa, gerçekten her türlü yolsuzluk, usulsüzlük ve hırsızlığa karşı olduğunu da kanıtlamış olacaktır.Bu arada yeni öğrendiğimiz bilgilere göre Başbakan Erdoğan, henüz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken önüne getirilen üçüncü köprü projesine karşı çıkmış. Bu köprünün İstanbul’un kuzeyinden geçmesinin kenti mahvedeceğini saptamış.Oysa Kadir Topbaş’ın söylediğine göre Başbakan üçüncü köprünün yerini helikopterle geçerken belirlemiş.Şimdi son bir şey sormak istiyorum. Üçüncü köprü güzergâhı üzerindeki Silivri ve çevresinde, ayrıca Çavuşbaşı bölgesinde, şu anda devletin tepesinde oturan kişilerden bazıları Tayyip Erdoğan Belediye Başkanı iken arazi almışlar mıydı? Bu araziler sit alanı olmasına rağmen bazı kişiler buralara hatırı sayılır paralar yatırmışlar mıydı? *** Yeni rantlar için mi?İstanbul’a üçüncü Boğaz Köprüsü tartışmaları sürerken Başbakan’dan ilginç bir söz geldi. Diyor ki “Henüz tam karar verilmedi. Kararı önümüzdeki günlerde alacağız.” Milletle kafa bulur gibi. Gürsel Tekin’in açıklamasından sonra “Evet, köprü Tarabya ile Beykoz arasında olacak” diyen Kadir Topbaş’a da yalanlama gelmiş oldu.Ama bunun ötesinde başka vahim bir durum var. Zaten köprünün güzergâhı rant hesapları yüzünden tartışılıyor, şimdi yapılan açıklama ile sanki “Diğer güzergâhları da ihmal etmeyin, oralarda da rant çıkabilir” deniliyor.İktidar bu kadar tedbirsiz olabilir mi? *** ‘Belki kazara gol atar’ diye 14 milyon dolar verilen futbolcuFenerbahçe İsviçre’nin Sion takımını kendi evinde 2-0 yenerek UEFA ligine kalma ihtimalini neredeyse yüzde 95’e çıkardı.Cenevre’de çok iyi oynayan Fenerbahçe aslında farkı kaçırdı. Bu maçın sonucu tıpkı Galatasaray maçı gibi olabilirdi.Ama ne gariptir ki harika oynayan, inanılmaz paslaşan Fenerbahçe nedense gol aşamasında tökezliyor.Çünkü ilerideki adamı çok kötü. Medyanın çok tuttuğu, benimse geçen yıldan beri sürekli yazdığım Güiza, Sion maçında da saç baş yoldurdu. Efendim Güiza çok koşuyormuş, sürekli pres yapıyormuş, ama kendisine Alex gibi pas atan adam yokmuş.Yorumcular böyle diyor. Diyor demesine de sanki Güiza, Alex’in oynadığı her maçta gol atmış. Alex’le oynadığında da böyle değil miydi Güiza.Bu adam sadece bir maçta iyi oynadı. Türkiye’ye karşı İspanya forması giydiğinde. Onda da iki dakika sahada kaldı. Hiçbir Fenerbahçe maçında yapmadığını yaptı, topu kaptırmadan ceza sahasına yandan girdi ve golü attırdı.Güiza’ya 14 milyon dolar verilmiş. Belki bu yıl daha da verilmiştir. Yazık değil mi Fenerbahçe’nin parasına. Semih dururken nedir her topu kaptıran, boş kaleye bile gol atamayan bir adamı bu kadar tutmak? *** Durumu Başbakan da görmüşGeçenlerde Milas’tan Bodrum’a giden yolun otoyola benzetildiğini, yapılan uygulamanın pek gerçekçi olmadığını, sahil bandında bulunan turizm işletmelerinin sıkıntı yaşadıklarını belirtmiştim.Meğer aynı durum Başbakan Erdoğan’ın da dikkatini çekmiş. Aydın Ayaydın dünkü yazısında Erdoğan’ın bu yolla ilgili Karayolları Genel Müdürlüğü’nü uyardığını anlatıyordu.Bu yolun Başbakan’ın da dikkatini nasıl çektiğini düşündüm, sanıyorum kaldığı Rixos Oteli’nin sahibi konuyu anlatmıştır kendisine. Çünkü yolun bölünmesi Bodrum’un en lüks oteli Rixos’u da sıkıntıya sokuyor. Havaalanından gelen tur otobüsleri rahatlıkla otele girebiliyor da, aynı otobüsler dönerken uzun bir yol katediyor.Bodrum’dan Rixos’a gelenler içinse durum daha da kötü. Çünkü oteli geçip 6-7 kilometre gittikten sonra ancak geri dönebiliyorlar. Bu arada, benim de dikkatimi çeken ama yazmayı unuttuğum bir ayrıntıyı da Aydın Ayaydın yazmış. Rixos Oteli’nin çıkış kapısının karşısına dev gibi bir istinat duvarı yapmışlar ve üzerine kocaman Karayolları yazmışlar.Tam da Ayaydın’ın tahmin ettiği gibi Karayolları Genel Müdürü “Nasıl olsa Başbakan burada kalacak, çıkışta bizi görür ve ödüllendirir” diye düşünmüştür.*** MGK’dan destekDinci gazeteler 7 saatlik MGK’nın ardından “Kürt açılımına devam kararı çıktığını” belirterek “MGK da destek” başlıkları attılar.MGK, hükümetin ilgili bakanları, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ile Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanır. İktidarın ve Cumhurbaşkanı’nın Kürt açılımını yapmaya çalıştıkları biliniyor. Herkes askerin ne diyeceğini merak ediyordu. Demek ki asker de destek çıkmış. İyi de bunu “MGK da destek” diye vermek, bu kurumu sivillerin askere hesap verdiği bir kurul olduğunu söylemek anlamına gelmiyor mu?Bir taraftan askere dilediğiniz gibi saldıracaksınız, sonra da destek gelince göklere çıkaracaksınız. En azından ayıp. *** Saçma vaazYıldırım Tuna’dan: Rahip, pazar ayininden sonra kiliseden ayrılanların ellerini teker teker sıkarak yolcu ederken adamın biri durup “Peder..” demiş, “Hayatımda dinlediğim en saçma sapan, en berbat vaazdı.” Rahip şaşkın bir şekilde donup kalakalmış. “Onu dikkate almayın peder..” demiş adamın karısı telaş içinde “Kocam, önce bütün etraftakileri dinleyip onların fikirlerini sanki kendi fikriymiş gibi ileri sürer!”
ART, programlarına katılmak için Ankara’ya davet ettikleri kişileri Büyük Anadolu Oteli’nde ağırlıyor. Bir ay kadar önce Lale Şıvgın’ın Beyin Fırtınası programı için gittiğimde ben de ilk kez bu otelde kalmıştım. Pazartesi akşamı yine Lale Şıvgın’ın programına katıldım, programın diğer konuğu Bülent Tanla ile yine aynı otelde kaldık.Otel Ankara’nın en büyük beş yıldızlı otellerinden, ama Ankara’nın içinde değil, hemen Esenboğa Havalimanı’nın yanında.Odaların penceresinden gördüğüm manzara şuydu: Karşımda çok büyük bir su parkı (aquapark diyorlar ya), dev bir bahçe, her taraf yemşyeşil, bahçenin bir kenarında yüzme havuzu, ayrıca bahçeyi boydan boya geçen bir süs havuzu.Otel ise devasa bir blok. İlk gittiğimde kendi kendime “Kim kalır ki burada, amma da para harcamışlar” dedim.Sonra kahvaltıda durumu anlamıştım, bir kalabalık ki sormayın, elimde tepsi oturacak yer bulmakta bile zorlandım.İşte ondan sonra anladım bu otelin ne olduğunu. Meğer Türk Metal Sendikası’nın oteliymiş. Otelde Türk Metal Sendikası’na üye işçiler ve aileleri tatil yapıyorlar. İki gün, üç gün ya da hafta sonu buraya gelen işçi aileleri beş yıldızlı konfordan yararlanarak gönüllerince eğleniyor. Para da ödemiyorlar. Ya da küçük bir katkı payı ödüyorlar.Kadınlara dikkat etim, yüzde 80’inin başı kapalıydı. Bir kısmı bildiğimiz türban, önemli bölümü türbana benzeyen ama bağlanışı ve omuz üzerine serbest bırakılmasıyla farklı.Gördüğüm kadarıyla AKP zihniyeti tarzı bir sembolik baş örtmekten ziyade, günün koşullarına uyum sağlamaya yönelik bir giyim tarzıydı bu.Bu defaki kalışımda çevremizi Bülent Tanla ile birlikte gözlemlemeye çalıştık. Tanla “Bu çok önemli bir sosyal hizmet. Başı kapalı kadınla, askılı elbise giyen kadın hiçbir yabancılık duymadan arkadaşlık ediyor. Bu manzara inançtan farklı olarak bir yaşam biçimi” değerlendirmesi yaptı.Özellikle ilk kaldığımda pek çok kadın hiç çekinmeden yanıma geldiler, sohbet ettik, birlikte fotoğraflar çektirdik. Yazılarımı büyük keyif ve heyecanla okuduklarını, çıktığım kanallarda nefes nefese izlediklerini söyleyenler oldu. Hoş bir anı olmuştu benim için.Bu kalışımızda ise ağırlıklı olarak duyma ve konuşma özürlü işçiler vardı. Aralarında nasıl hararetle konuşuyorlardı anlatamam. Tabii otelde sadece işçiler kalmıyor. Otelin hemen yanındaki dev konferans salonunda çeşitli kongre ve toplantılar yapılıyormuş. Ayrıca spor kulüpleri de kamp yeri olarak kullanıyormuş.Yalnız bir bilgisayar odaları yok. Bu büyük eksiklik. *** Liberal maskeli arkadaşım Bir iki gün önce yazılarımda “liberal maskeli” olarak nitelediğim kesimden bir isimle karşılaştım. Aslında “liberal maskeli” diye tanımladığım hatta “faşist” dediğim bu kişilerin pek çoğu ile yakından tanışıyorum. Çoğuyla birlikte uzun yıllar çalışmışlığım da var. Şimdi onlar farklı denizlerde yüzüyorlar.Karşılaştığım “liberal” arkadaşım belki diğerlerinden ayırdığım, kişi olarak çok da sevdiğim ve arkadaşım olmasından da keyif aldığım biri. Vaktimiz vardı ve biraz sohbet ettik. Laf eğitime geldi bir yerlerden.Katsayı konusunda yanlış düşündüğümü söyleyerek şöyle dedi: “12-14 yaşındaki bir çocuğun kendi aklıyla ya da ailesinin baskısıyla yöneldiği meslek eğitiminin sonucuna ömrünün sonuna kadar katlanmasını istemek özgürlükle bağdaştırılmaz, o çocuk neden dilediği bir başka eğitim dalına atlamasın?” Bunun üzerine “Bak hep böyle yapıyorsunuz, konuyu hemen genel meslek eğitimine getirdin, oysa ikimiz de biliyoruz ki konu meslek liseleri değil imam hatipler. İktidar eğitim seviyesi ve yaşam kalitesi düşük ailelerin çocuklarını imam hatiplere yönlendirmek, böylelikle dini eğitimden geçirilmiş bir neslin din hizmeti dışındaki alanlarda da etkili olmasını sağlamak istiyor. Ama maske olarak meslek liseleri kullanılıyor. Buradaki tehlikeyi nasıl görmüyorsunuz” diye sordum.Arkadaşım “Bunlar hep korkularınız, gelip sizi kesecekler zannediyorsunuz” deyince “Bunu bari bana söyleme, korku değil bu bir gerçek, nasıl görmezden geliyorsunuz aklım almıyor” demek zorunda kaldım.Ardından da “Özgürlükler konusunda hep Batı’yı söylüyorsunuz, peki Amerika’da Avrupa’da meslek eğitimi alan her öğrenci istediği üniversiteye gidebiliyor mu?” diye sordum.“Tabii gidiyorlar” dedi. “İyi düşün” diye üsteledim ve şunu söyledim: “Amerika’da üniversitelere kabul edilmenin ne kadar zor olduğunu bilmen gerek (çocuğu Amerika’da okuyor) çocuklar okul başarı ve davranış notlarının dışında kaç tane sınavdan geçiyor, onca lise ve kolejler varken meslek eğitimi veren bir okuldan mezun olan çocuğun üniversiteye kabulu imkânsıza yakın. Avrupa’da da aynı.” Bir şey demedi... *** Aman Can Bey fazla konuşmayalımTelevizyonlarda çok görününce doğal olarak sokakta gezerken pek çok tanıyan çıkıyor. Kimi dönüp bakıyor, kimi gülümseyip selam veriyor, kimi durdurup bir şeyler söylüyor.Ama ara sıra gerçekten yüreğimi buran, üzen şeylerle de karşılaşıyorum. Tabii ki bunlar asla kötü niyetle yapılmıyor, ama insanların yaşadığımız günlerin ağır baskıları yüzünden yaşanıyor.Birkaç kere geldi başıma. Sokakta yürüyorum, yaşlı bir çift durduruyor, yakınıyor, sonra da diyorlar ki “Aman fazla da konuşmayalım, sizi dinliyorlardır, bizim de başımız derde girmesin.” Ya da “Her gün size de bir şey yapmasınlar, hapse atmasınlar diye dua ediyoruz” diyor pek çok kişi.Gerçekten bunlara çok üzülüyorum, ama toplum üzerindeki baskı öylesine artmış, herkes o kadar yılmış ki. Ve en önemlisi toplumdaki milyonlarca kişi bugünkü iktidarı eleştirmenin, uygulama ve söylemlere karşı çıkmanın, demokrasiyi, hukuku savunmanın cezasız bırakılmadığını düşünüyor.***Borçlu AdamYıldırım Tuna’dan: Berber, piyasaya borcundan dolayı son derece umutsuz ve bitkin müşterisini traş ederken “Kafana takma” demiş, “Bir adam biliyorum 5 bin dolar borcu vardı, kullandığı aracı dimdik bir uçurumun tam ucuna getirdi, bir saate yakın ayak frende kımıldamadan durdurdu, bu durumun nedenini öğrenip endişeye kapılan vatandaşlar aralarında para topladılar, paraya kavuşup rahatlayan adam taktı geri vitese ve hayata döndü!..” Müşteri “İnanılmaz” demiş, “Kimmiş bu iyi insanlar yahu?” Berber cevaplamış: “Kullandığı otobüsün içindeki vatandaşlar!”
Geçen hafta yazdığım Başbakan Tayyip Erdoğan’a yönelik bir yazıda “Sayın Başbakan, Türkçeyi özensiz kullanıyorsunuz. Kelimeleri dikkatli kullanmayınca farklı anlamlar çıkıyor” demiştim.Bu yazıyı yazmama neden olan Erdoğan’ın “Binlerce gencimizi teröre kurban ettik” sözleriydi. Çünkü “kurban ettik” diyerek bunu bilerek, isteyerek yaptığımız yani terörün sebebi olduğumuz anlamı çıkıyordu. Doğrusu “kurban verdik” olmalıydı.İyi niyetle Başbakan’ın Türkçeyi özensiz kullandığını düşünmek istediğimi belirtmiştim.Ancak geçmiş gazetelere bakarken iki yıl önce Vatan’da yayınlanan bir haber dikkatimi çekti. Haber, Erdoğan’ın 1991 yılında hazırlattığı bir Kürt raporuyla ilgiliydi.Bu rapordan cümleleri okuyunca Erdoğan’ın son konuşmasında Türkçeye özensiz konuşmadığı, tam tersine bu cümleleri bilerek ve isteyerek söylediği hissine kapıldım.Çünkü 18 yıl önce hazırlanan raporda PKK terörüne karşı uygulanan devlet teröründen söz ediliyor. “1985’ten itibaren başlayan PKK saldırıları dolayısıyla bölge bir yanda devlet terörü, öbür yanda da PKK terörü arasında sıkışıp kalmaktadır. Bölge halkı PKK’ya bir biçimde arka çıktığı gerekçesiyle sürekli baskı ve işkence altında tutulmaktadır” deniliyor.Erdoğan’ın raporuna göre bölgenin, tarihin en eski devirlerinde Kürdistan olarak adlandırılan coğrafyanın içinde yer aldığı, Kürtçenin Türkçeyle ilgisi olmayan müstakil bir dil olduğu vurgulanıyor.İnsanlara bölgede gerektiğinde “bok” bile yedirildiği anlatılan raporda PKK’nın bölgedeki feodal yapıyı kırdığı ve giderek güç kazandığı da anlatılıyor.Erdoğan’ın raporunda bölgedeki terörle mücadele “Kemalist Devletin geleneksel zora ve silaha başvurma yöntemi” olarak niteleniyor ve “Bu artık iflas etmiştir” deniyor.Raporun öneriler bölümünde ise bugün kimsenin karşı çıkmadığı Kürtçenin serbest bırakılması, kültürel hakların tanınması, ana dilde eğitim hakkının verilmesi ve kardeşliğe vurgu yapılmasının altı çiziliyor.Erdoğan’ın o dönem Refah Partisi Başkanı olan Erbakan’a verdiği raporda PKK’nın yanı sıra devlet terörünün de eleştirilmesi gerektiği belirtiliyor, PKK’ya yönelik devlet üslubu olan “bölücü, terörist, ayrılıkçı” gibi tanımlamaların kullanılmaması öneriliyor. Erdoğan raporun sonunda Kürt halkına yakınlaşırken ortak inanç olan İslamiyetin de vurgulanması gerektiğini belirtiyor.Bu rapora göre Erdoğan’ın terör konusunda Türkiye’nin mağdur değil sebep olduğuna inanıyor. Galiba Türkçeyi yanlış kullanmamış. *****Bodrum’un iki yoluİki hafta kadar önce Bodrum’da yaşayan bir dostumun Bodrum Milas yolu ile ilgili şikâyetlerini anlatmıştım. Aradan biraz zaman geçti, yolum Bodrum’a düşünce bu yolu da bizzat gördüm.Bu yolun ve havaalanının yapımı için hayli emek sarf etmiş biri olarak şikâyeti yerinde görme fırsatı buldum.Eskiden Bodrum’a 10 kilometre kalana kadar 4 şeritli yol ortadan ayrılmamış ama neredeyse bir şerit genişliğinde bir güvenlik bandı bırakılmıştı. Şimdi bu bandı doldurmuşlar, yükseltmişler.Belli ki daha güvenli olsun diye yapılmış ama bu kez yol otoyola dönmüş, karşı tarafa geçemiyorsunuz geri dönemiyorsunuz. Oysa Güvercinlik - Bodrum arasının büyük bölümü sahil bandı ve burada iş yapanlar kan ağlıyor.Yolu otoyola çevirenler 8-10 kilometre arayla dönüş kavşakları yapmışlar. Bu da sahile gidenler için büyük eziyet ve yakıt açısından da büyük masraf.Dediğim gibi bunlar karayolları güvenliği için gerekli olabilir, yine de bir çare bulunabilirdi tabii, buna karşın otoyol gibi olan yolun güvenlik şeridi yok. Gece karanlığında lastiği patlayan veya bozulan bir aracın kenarda durması diğer araçlar için büyük tehdit oluşturuyor. Çizgiler silik. Kedi gözlerinin çoğu işe yaramıyor. Kavşaklar aydınlatılmamış ve dar tutulmuş, özellikle gece büyük tehlike yaratıyor.Bodrum’daki diğer yol ise Torba Kavşağı’ndan Yalıkavak’a kadar olan yol. Bodrum’a 30 yıl önce gitmiştim ilk kez. 30 yıldır aynı yol. Daracık, çizgi ve trafik işareti yok, yol kenarları keskin çıkıntılarla dolu. Oysa bu yolu yaz aylarında 1 milyonun üzerinde kişi kullanıyor. Karayolları kılını kıpırdatmıyor.*****Fenerbahçe Stadı’nda güvenlik zaafıFenerbahçe Sivas’la oynuyor. Birden sahanın ortasında bir adam beliriyor. Hiçbir engellemeye takılmadan Emre’ye kadar koşuyor, ayaklarına kapanıyor. Emre ne yapsın, adamın sırtını sıvazlayarak gülüyor. Adam bütün yılışıklığı ile Emre’nin bacaklarını öpüyor. Neredeyse bir 45 saniye geçiyor ki güvenlik görevlileri sahanın ortasına yetişiyorlar. Adamı karga tulumba dışarı çıkarıyorlar. Olay komik tabii. Seyirci de alkışlıyor zaten. Ama komik olmayan bir şey var ki, o da Fenerbahçe Stadı’nda müthiş bir güvenlik zafiyeti olduğu. Meczup olduğunu tahmin ettiğim bir adam tribünden atlıyor, 50 metre koşuyor, hedefine varıncaya kadar kimse durumu fark etmiyor bile.Oysa sahanın etrafı hesapta güvenlik görevlisi ile dolu. Niye görmüyorlar?Çünkü hepsi maç seyrediyor. Avrupa’dan maçları izleyin, orada güvenlik görevlilerinin sırtı sahaya dönüktür, hepsi tribünleri gözlerler. Kimse dönüp de sahaya bakmaz, bakamaz. O kişi bir meczup olmayıp gerçek bir saldırgan da olabilirdi. Bir futbolcuyu, hakemi, kenarda oturan diğer sporcu ve görevlileri yaralayabilir hatta öldürebilirdi. Adamın meczup oluşu, herkesin biraz da sempati ile gülmesi güvenlik sorunu olduğu gerçeğini örtemez. *****Ferrari’li bakan oğluDuyduklarıma inanamadım, size de anlatayım. Söz konusu olan bir bakanın oğlu. Bakan şu anda bakan olmayabilir, bir süre önce hükümetten ayrılmış olabilir, tam bilmiyorum. Bu bakanın oğlu babasının gücünü kullanmaya pek meraklı. Onun ismi sayesinde önemli işler yaptığı söyleniyor.Bakan oğlunun bir merakı da lüks otomobiller. Araba kullanmayı, sürat yapmayı pek seviyor.İşte bu genç, araba merakı ile kendine bir Ferrari almış. Ferrari dediğiniz 250 bin doların üzerinde fiyatla satılıyor. Dedikoduyu anlatan dedi ki “Ama bu bakan oğlunu arabayı kullanırken trafik polisi durdursa ve ruhsatını istese burada yazan ismin başka olduğunu görecektir.”“Niye?” diye sordum “Eee bakan oğlu olarak Ferrari sahibi olmak dikkat çeker diye düşündü herhalde, bu nedenle ruhsatı kimin üzerine yaptırmış biliyor musun?” dedi.Kimmiş biliyor musunuz 250 bin dolarlık otomobilin sahibi gözüken kişi. Bakan oğlunun yanında gezen koruması.Dedim ya, dedikodu. Bizde böyle bakan oğlu olması mümkün değil ki...
Hillary Clinton Amerikan Anayasa Mahkemesi'ne sordu:Yılmaz Polat 1979 yılından beri Amerika’da, başkent Washington’da gazetecilik yapıyor. Yıllarca devletin ajansı AA’da çalıştı, çeşitli gazetelerin Washington temsilcisi oldu, şu sıralarda ART için haber yapıyor.Polat’ın kanalına geçtiği son haber çok ilginç. Çünkü bu haber Amerikan yönetiminin PKK ve Kürt konusuna nasıl baktığını gösteriyor.Haber şu: ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve Adalet Bakanı Eric Holder, ABD Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak PKK’ya herhangi bir hizmet eğitimi ve danışmanlık hizmeti verilmesinin Anayasa’ya uygun olup olmayacağını sordu.Amerika’da 11 Eylül saldırısından sonra bir “vatanseverlik kanunu” çıkarılmıştı. Buna göre yabancı terör örgütlerinin faaliyetleri yasaklandığı gibi bunlara her türlü yardımın da önüne geçiliyordu.Amerikan İnsani Hukuk Projesi Örgütü Başkanı emekli hâkim Ralph Fertig bir süre önce bu nedenle Sri Lanka’da faaliyet gösteren Tamil gerillaları ile Kürt haklarını savunduğunu iddia eden PKK’ya yönelik yardım ve hizmetlerin de önünün kesildiğini belirterek yasanın iptali için dava açmıştı.Ralph Fertig, terör örgütleri listesinde olan PKK’yla yürüttükleri barışçı faaliyetlerin engellendiğini, PKK’ya insan hakları politikaları ve barış yapmak taktikleri konusunda danışmanlık yapmak istediklerini öne sürmüştü.Davaya bakan federal hâkim Audrey Collins, yabancı terör gruplarına her türlü destek ve yardımı suç sayan Terörizmle Mücadele Yasasını ve Vatanseverlik Yasasını yönetimin terör örgütü olarak ilan ettiği PKK ve Tamil Kaplanları lehinde bozmuştu. Davacılar, PKK’nın Kürtler için yaptığı çalışmaları, siyasi örgütlenme, Kürt mültecilere sosyal hizmetler ve insani yardım sağlamak olarak savunuyor.İşte ABD Dışişleri ve Adalet bakanları şimdi Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak yeni oluşan durumda PKK’ya yardım etmenin anayasaya aykırı olup olmadığını öğrenmek istiyorlar.Tam da Kürt açılımı tartışmaları sırasında ABD yönetiminin bu girişimi hayra alamet mi acaba?*****Açılımda temel hedef ümmetçilik Avrupa Birliği işin tam neresinde o belli değil ama “açılım” çabasının arkasında ABD’nin olduğu çok açık bir gerçek.Yeni ABD yönetimi Irak politikasında köklü değişikliklere gidince Türkiye’nin önemi tekrar gündeme geldi. ABD bölgede oluşacak boşluğun Kuzey Irak’taki Kürtlerin aleyhine olacağını bildiği için Türkiye’yi göreve zorluyor.Kuzey Irak’taki huzur ve güvenliğin sağlanması için de Türkiye’nin bir “Kürt açılımı” yapması, terörün oluşturduğu gergin havanın yumuşaması gerekiyor.Sonuçta özerkleşecek ya da devlet kuracak olan Kürtler, Türkiye’nin sağlayacağı ortam sayesinde petrol ve diğer enerji yollarının güvenliğini ABD’nin istediği doğrultuda koruyacak.İyi niyetle bakarsanız bu Türkiye’nin de aleyhine bir durum değil. Sorun 25 yıldır süren ve on binlerce insanın canına mal olan terör ve bunu yaratan terör örgütünün de tasfiyesinde yaşanıyor.Çünkü ABD, PKK’yı tasfiye etmek gibi görünse de, aslında PKK’yı elinde tutmayı, özellikle İran’a yönelik politikalarda kullanmak istiyor.İktidar Amerikan planına kayıtsız şartsız uymak istiyor elbette ama PKK’nın tasfiye edilmemesi ihtimali endişe yaratıyor.AKP, Kürt sorununa bir ulusal kimlik olarak değil, din birliği olarak bakıyor. Bu nedenle asıl politikası bölgedeki din faktörünü daha etkin hale getirmek ve bu sayede bölgenin en büyük hatta tek partisi olmak.Çünkü Kürtlerin yakın tarihine bakıldığında devlete karşı bütün başkaldırıların din temelinde yaşandığı, Kürtlerin kimlik mücadelesi değil “dini kurtarma!” isyanları başlattıkları biliniyor. Bu nedenle AKP bölgede dini ağırlıkları olan feodal yapıyla ve Kuzey Irak’taki aşiretlerle daha sıkı işbirliği içinde olmayı tercih ediyor.Buna engel ise feodal yapıya da başkaldıran, laik tarafı ağır basan DTP ve onun arkasındaki güç olarak görünen PKK. Cumhuriyet döneminde Kürtlerin başlattığı isyanların sadece biri, PKK’nın ortaya çıkışı din kaynaklı değil, kimlik kaynaklı.İşte Apo’nun İmralı’dan “Yol haritası” açıklamaya kalkmasının nedeni budur. Apo, Amerikan planı sonunda her şeye rağmen PKK’nın tasfiye edileceğini ve Kürt kimliğinin de yine arka plana atılacağını düşünüyor ve kendilerinin dışlanmasını önlemeye çalışıyor.Apo bu uğurda “Fethullah Gülen’den rahatsızlık duymadığını” bile söyleyerek destek bulmaya çalışıyor. Apo bu yolla iktidarın planını bozmaya çalışıyor.*****‘Hainler sahnede’AKP yandaşı dinci medyaya akıl sır erdirmek mümkün değil. Çünkü bu medyanın neredeyse hiçbir ilkesi yok. Durum neyse ona göre yayın yapıyorlar ve hiçbir kaygı da duymuyorlar.AKP içinin ne olduğu belli olmayan bir Kürt açılımı yapıyor ya, düne kadar bu konuda en şahin olanlar bile birden “açılımcı” kesildiler. Ortak bir sesle “terör” konusu adeta unutuldu, bunun yerine sanki Türkiye, Kürtleri imha ediyor, her türlü haklarını ellerinden alıyor gibi bir hava yaratılıyor.Bir tür “Türklük’ten nefret ettirme” dönemi sanki.Sonra PKK teröristleri bir polisimizi şehit ediyor, bu medyanın manşetlerine bakıyorsunuz “Hainler sahnede” diyor. Çünkü refleksleri aslında böyle. Bir taraftan Türkiye’yi suçlayacaksınız, öte tarafta yine hainler edebiyatı.“Açılım” diye yeri göğü inletenlere “Siz önce terörün durdurulması için bir şeyler söyleyin” dediğimizde ise aynı koro bu kez “Vay statükocular, ulusalcılar, Ergenekoncular” diye saldırıyor. İlke ve bunu sağlayacak fikir olmayınca bunu yaşıyoruz işte.*****CHP’ye büyük haksızlık yapılıyor AKP’ye laf söyleyemeyenler yine 7 yıllık hastalığımızı ortaya çıkararak “muhalefete muhalefet” ediyorlar. Son günlerin moda muhalefeti “Kürt açılımı konusunda CHP’yi suçlamak” oldu yine.İktidar ortaya “açılım” diye çıkıyor ama “açılımın” ne olduğunu söyleyemiyor, buna karşı AKP’den çekinenler CHP’ye “Sen niye açılıma destek olmuyorsun?” diye saldırıyor.Üstelik kamuoyu araştırmaları (!) yaptırarak “Eğer CHP açılıma destek olmazsa AKP yüzde 50’yi geçer, CHP de yok olur” diyerek bu kampanyaya sözde bilimsel destek de veriyorlar.Oysa CHP’yi “Neden açılıma destek vermiyorsun?” diye eleştirmek yerine “Neden meydanı sadece AKP ve yandaşlarına bırakıyorsun?” diye sormak gerek.CHP’nin yapması gereken, bu sorunun giderilmesi için ne yapılması gerektiğini ayrıntılı bir basın toplantısıyla açıklamak, AKP’nin oyununu ortaya koymak, bu konudaki dış baskıları da kamuoyuna duyurmaktır.Türkiye’nin gittiği sonu belirsiz yolu aydınlatacak olan CHP’nin tavrı olacaktır.
Sevgili okurlar; geçtiğimiz haftayı ağırlıklı olarak “Kürt açılımı” ile geçirdik. Önümüzdeki hafta bu konuda daha da hareketli geçecek. En azından İmralı’daki teröristin hükümete sunacağı “yol haritası” bazı kesimler tarafından “heyecan ve umutla” bekleniyor. Bu açıklamadan sonra daha sert tartışmalara hazır olmak gerekiyor.Zülfü Livaneli’nin yazısıAncak bu konudan önce cumartesi gününe damga vuran Zülfü Livaneli’nin yazısına değinmek istiyorum. Solcu, demokrat, eski CHP milletvekili, sanatçı ve yazar Livaneli bu yazısında “Fikir mi önemli yoksa söyleyen mi” diyerek “AKP’nin her söylediğine körü körüne karşı çıkmanın” doğru olup olmadığı sorguladı.AKP bir parti mi?AKP’nin birçok icraat ve söylemine karşı görüşler belirten bir gazete yazarı olarak Zülfü Livaneli’nin temel mantığına katıldığımı belirtmek istiyorum. Ancak bu görüş, şu anda iktidarda olan partinin, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi parti tanımına uyup uymaması ile doğru orantılıdır. Bence temel soru şudur: AKP bir siyasi parti midir?Klasik parti değilAKP demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan klasik bir siyasi parti değildir. Demokratik hayatımıza giren CHP, DP, AP, MHP, DYP, ANAP ile AKP’yi aynı kefeye koymak, yöntem ve uygulamalarını da, bilinen, çağdaş demokratik sistemin içinde kabul ederek tartışmak ve değerlendirmek yanlış olur.Türkiye’de demokrasiTürkiye’de demokrasinin gerektiği gibi uygulandığını söylemek elbette mümkün değildir. Ama bu, Türkiye’de demokrasi olmadığı anlamına da gelmez. 600 yılını şeriat yönetimi altında geçiren, yüzyıllar boyu aydınlanma yaşamayan, başında Atatürk’ün olduğu bir avuç idealist sayesinde çağdaş dünyaya adım atan Türkiye’nin demokrasi alanında sıkıntılar çekmesi çok normaldi.Lokomotif kesimlerBuna rağmen Türkiye her koşulda hatta askeri darbelerle kesintiye uğratıldığı dönemlerde bile demokrasiyi yaşatmak için elinden geleni yapmıştır. En azından Türkiye’nin lokomotif görevi yapan kesimleri her seferinde demokrasiye sahip çıkarak sistemin yürümesini sağlamışlardır.AKP’nin iktidara gelişiAKP 2002 yılında demokrasinin sıkıntılar yaşadığı, günün koşulları nedeniyle siyasetin çıkmaza girdiği, ne yazık ki hırsızlık ve yolsuzluk olaylarının çok arttığı bir sırada tamamen halkın öfke selinin yarattığı iklimden yararlanarak iktidara geldi. Çekirdek kadroAKP ortamdan yararlanarak iktidara gelirken gözden kaçan bir nokta vardı: Partinin çekirdek kadrosu, Türkiye’nin yüzde 5’lik bir kesimini temsil ediyordu. Oysa parti iktidar olunca bu yüzde 5’lik güç ülke yönetiminin yüzde 95’ini ele geçirmiş oldu. Bu çekirdek kadro ikinci seçim zaferinden sonra hem parti hem ülke yönetimine daha da egemen oldu.Bir tür takiyeAKP’nin çekirdek kadrosu iktidara gelmelerini çevrelerinde oluşan menfaat halkalarının sağladığını ve buradan hareketle kendilerine destek olan menfaat çevreleriyle birlikte kendilerine karşı olan kesimleri rahatsız etmeyecek politikalar izlemek zorunda olmaları gerektiğini elbette biliyordu. Yani bir tür takiye yapıldı.Şaşırtıcı çıkışlarİşte AKP’nin çekirdek kadrosunun zihniyetinin Türkiye’ye zarar vereceğine inananları şaşırtan, kafalarını karıştıran temel neden bu takiyedir. AKP hızla devlet çarklarının kontrolünü ele geçirmiş, kadrolarını yerleştirmiş, iktidarını sağlamlaştırmak için de “asla inanmadığı” fikir ve görüşleri ortaya atmıştı.Bu kesinlik neden?Bunu kesin bir dille söylüyorum bu garip gelebilir. Ancak dinlendiğinde kulağa çok hoş gelen söylemlerin hayata geçirilmediğini, AKP’nin demokrasi, hukuk, özgürlükler konusunda hiç de iyi not almadığını yaşadığımız örnekleriyle biliyoruz. Hangi demokrasiDemokrasinin temel direklerinden biri eleştiri ve sorgulama hakkıdır. Oysa demokrasi kahramanlığı yapan AKP’lilerin en küçük bir eleştiriye, kendilerine olumsuz gelen soruya tahammülleri yok. İktidar medyayı baskı altında tutarak, her türlü eleştiriyi demokrasi dışı davranış olarak ilan etmekten hiç çekinmedi bugüne kadar.Hukuka inanmıyorlarİktidarın hukuk konusunda söyledikleriyle icraatları da çok farklı. Suç icat edip sonra insanları (resmi rakam 67 bin) dinlemek, izlemek, kameraya çekmek sonra bunları suç kanıtı olarak göstermek herhalde çağdaş hukukun asla kabul edemeyeceği şeyler.Yolsuzluklara ne yapılıyorHırsızlık ve yolsuzlukların ayyuka çıkmasının yarattığı öfke ile başarı kazanan iktidar kendi döneminin yolsuzluklarını bırakın soruşturmayı üstünü örtmek için elinden geleni yaptı. Türkiye’yi dünya çapında rezil eden Deniz Feneri e.V davası için bile kılını kıpırdatmak istemiyor bu iktidar.Avrupa BirliğiSeçildiği günün ardından iktidarda yıpratılmamak için AB’yi hedef seçen iktidar ilk 3 yıl bu konuda falso yapmadı. Zaten yapmazdı da, çünkü zaten bu üç yıl sadece katılım tarihi almak için verilen mücadeleyle geçti. İktidar asıl görüşmelerin başlayacağı tarihe kadar AB için çok asıldı. O kadar.Türban kararı bitirdiNe zamanki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi türbanla ilgili iktidarın hoşuna gitmeyen kararını aldı, AB hevesi de sönmeye yüz tuttu. Şu anda AB görüşmecileri temasların çok iyi gittiğini söylüyorlar ama uygulamalar ve sonuçlar bunun böyle olmadığını gösteriyor.Sıfır terörle devraldıAKP iktidara geldiğinde Güneydoğu’daki PKK terörü neredeyse sıfır noktasındaydı. Erdoğan iktidarının ilk yıllarında Güneydoğu açılımı yapmaya çalıştı, umut verdi ama arkası kesildi. 2006’nın ortalarından itibaren PKK terörü yeniden hortladı ve giderek tırmandı.İktidar sessiz kaldıPKK terörünün tırmanışı, arka arkaya yapılan karakol baskınlarıyla onlarca şehit vermemiz noktalarına kadar vardı. Erdoğan, Silahlı Kuvvetler’in operasyon ısrarlarına aldırmadı ve konuyu görüşmek adına Washington’a Başkan Bush’a gitti. Döndüğünde PKK’nın bitirilmesi içi Amerika ile anlaştıklarını söyledi.DTP’yi yok saymaErdoğan, 2006 seçimlerinden zaferle çıktıktan sonra halkın oylarıyla Meclis’e gelen DTP milletvekillerini tıpkı Genelkurmay gibi yok saydı. “PKK’yı terör örgütü olarak kabul ettiklerini açıklamadıkları sürece DTP ile görüşmem mümkün değil” dedi. Buradaki demokrasi dışı tutumu gariptir ki ne partilileri ne de liberal maskeli yandaşları tarafından eleştirildi.Birden Kürt açılımıBaşkan Bush’la anlaştığını söyledikten sonra Kürt konusuna fazla girmeyen Erdoğan birkaç ay önce birden “açılım” yapmaya karar verdi. Görüşmediği DTP’lileri “görüşmemesine neden olan hangi koşulların değiştiğini” bile açıklama zahmetine kapılmadan kabul etti. Bu görüşmelere ilişkin hiçbir somut bilgi verilmedi.Muhalefete hamasi saldırıİktidar ve yandaşları bir anda Türkiye’nin tek kurtuluşu olarak “Kürt açılımını” gösterirken, çözüm için ne yapılması gerektiği ise adeta sır gibi saklıyor. Kendi sır vermiyor ama muhalefetin ne olduğu belirsiz açılıma sıcak bakmamasına da çok öfkeleniyor. Erdoğan herhalde kamuoyunda oluşması muhtemel bir huzursuzluğa muhalefeti ortak etmek istiyor.İşin özü nedir?Şimdi çok kısaca yazmaya çalıştığım bazı noktaları bile göz önüne aldığınızda bu iktidarın söylemlerinde samimi olmadığı hissi ağırlık kazanıyor. Bu durumda kimseyi “İyi bir atılıma, AKP söylüyor diye karşı çıkıyorsunuz” suçlaması yapılamaz. Asıl amacının ne olduğunu bildiğimiz bir partinin kulağa hoş gelen ama içeriğini bilmediğimiz, bildiklerimizde de uygulamasını görmediğimiz söylemlerine kuşku ile bakmamız çok normaldir.Niyet okumak mı?AKP ile ilgili bazı eleştirilere karşı “bunlar niyet okuma” diyenler var. Hayır, burada niyet okuma yok. Gerçekleri görmek var. Tıpkı Ziya Paşa’nın “Âyinesi iştir, kişinin lafa bakılmaz şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” dizelerindeki gibi.
Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralarla bu hafta da pazar günümüze neşe katalım...SakinleştiriciDoktor, psikolojik problemleri olan çocuğun annesine “Siz de çok yıpranıyorsunuz” diye düzenli olarak almasını sıkı sıkı tavsiye ederek bir sakinleştirici vermiş. Sonraki ziyaretinde de sormuş “Sakinleştiricilerin faydasını görüyor musunuz?..” diye. “Evet” diye cevap vermiş kadın uykulu bir ifadeyle gülümseyerek. Doktor yeniden sormuş: “Pekiii, oğlunuz şimdi nasıl?..” Kadın “Bana ne?..” demiş, “Kimin umurunda ki?..”Resim satışı Galerİ sahibi ressamı arayıp “Sana bir iyi bir de kötü haberim var..” demiş, “İyi haber şu ki bu sabah bir müşteri geldi, ressamın ölümü halinde eserlerinin fiyatının birden artıp artmadığını sordu, ben ‘Evet’ deyince sizin 15 tablonuzun tamamını satın alıp gitti!..” Ressam “Harika..” demiş, “Peki, kötü haber nedir?..” Galeri sahibi “Şeyy..” demiş, “O müşteri sizin son tahlillerinizi yapan doktorunuz!..” Rektal dereceAdam evine dönünce karısını hüngür hüngür ağlarken bulmuş.. Telaşla sormuş.. “Eczacı” demiş karısı içini çekerek, “Telefonda bana küfretti!” Adam öfkeyle eczaneye koşmuş.. “Sen ne dedin benim karıma” diye saldırmış eczacıya..“Durun!” demiş eczacı, “Bir de beni dinleyin!.. Bu sabah saatin alarmı çalmayınca hayli geç kalkabildim.. Kahvaltı etmeden kapıdan fırladım ki evin ve arabanın anahtarlarını içeride unutmuşum. Pencerenin camını kırarak anahtarları aldım.. Geciktim diye biraz hız yapınca yolda ceza yedim.. Yarı yolda lastiğim patladı.. Eczaneye geldim ki kapıda bir sürü insan bekleşiyor.. Kapıyı açarken telefon yerinden fırlarcasına çalıyordu.. Birinin parasının üzerini vermek için hamle yaptığımda paralar yere saçıldı.. Ellerimin ve dizlerimin üzerinde paraları toplarken telefon hâlâ çalıyordu.. Ayağa kalkarken kasanın açık çekmecesine başımı vurunca yere yuvarlandım. Telefon hâlâ çalıyordu.. Hamle yaparken ortadaki rafa çarptım. En pahalı parfümler yerlere düşüp kırıldı.. Telefon hâlâ deli gibi çalıyordu.. Sonunda açtım.. Karınız arıyormuş.. ‘Rektal termometreyi nasıl kullanacağım?’ diye sordu.. Beyefendi size yemin ederim kendisine sadece doğruyu söyledim!” Süpürge nerede?Yaşlı karı - koca yaptıkları hayli sert ve kırıcı bir münakaşadan sonra kavganın dumanı hâlâ tüterken “Süpürgemi gördün mü?..” diye sormuş kadın. “Hayır.. Neden?..” diye cevap vermiş adam, “Bir yere mi gideceksin yoksa?..” Nasıl başardın? İKİ kadın doktorun bekleme odasında otururlarken “Hayatta en çok istediğim şey bir bebek sahibi olmak ..” demiş biri, “Ama sanırım bu imkânsız..” Diğeri “Ben de sizin gibi umutsuzdum” diye cevap vermiş, “Ama bakın 3 ay sonra anne olacağım..” - Nasıl başardınız?- Şu köşedeki falcıya gittim.- Ayy, biz onu da denedik.. Kocam ve ben tam 1 yıl boyunca düzenli gittik olmuyor, olmuyor.- Hayatım.. Bir dahaki sefere yalnız gitmeyi dene!..62 model araba1962 model bir Maserati aldım.. Yürütmek için kimi arasam parçalarından eser yoktu.. Son bir umut bizim Recai ustayı aradım, “Ustam” dedim, “Sende 1962 model Maserati’ye uyacak herhangi bir şey var mı?” Telefonda uzun bir sessizlikten sonra “Var” dedi. “Ne var?” diye sordum. Cevap verdi: “Motor yağı.” Tanrı’ya duaÇocukken Tanrı’ya yeni bir bisiklet vermesi için her gece dua ederdim.. Daha sonra işin bu şekilde yürümediğini fark ettim, gidip bir bisiklet çaldım ve her gece Tanrı’ya beni affetmesi için dua etmeye başladım!..*****BAYILIYORUM KADINLARIN UCUZ PAZARLARDAKİ PAZARLIKLARINAKadınlar pazarlığı çok sever. Nasıl yaparlar, nasıl söylerler bilemem. Ben bir şey almak için fiyatını sorarım. Eğer almaya karar verdiysem, ne fiyat söylerse onu öderim. Kadınlar öyle değil, fiyat ne olursa olsun mutlaka daha düşük bir fiyatı önermekten hiç çekinmiyorlar. Ben açıkçası pazarlık yapmaya utanıyorum. Ayıp olduğundan değil, çekingenliğimden herhalde. Bir de tuhaf geliyor. Adam fiyatını söylemiş işte. Daha düşük fiyata satabilse satacak.Ama öyle değil. Her seferinde yanılıyorum. Çünkü benim hiç pazarlık yapmadan aldığım bir şeyi, benden sonra gelen kadın yarı fiyatına alıveriyor.Tatillerde bulunduğum yerlerin pazarlarına gitmeyi çok severim. Yine öyle yaptım ve özellikle kadınların pazarlık yöntemlerini gözlemlemeye çalıştım.Beni en çok ne şaşırttı biliyor musunuz, kadınlar, üstelik hayli varlıklı kadınlar bile lafı edilmeyecek fiyatlardaki mallar için pazarlık yapmaktan çekinmiyor.Köyden gelmiş kadın kendi işlediği bezleri satıyor. Soruyor bizim zengin kadın “Kaça?” diye. Köylü cevaplıyor “1.5 lira.” Bunu duyan alıcı “Aa, olur mu, biraz aşağıda 1 lira bunlar.” İyi de be güzel hanımefendi, arabanı bırakmışsın pazarın girişindeki otoparka, 10 lira alacaklar senden, 1.5 liralık bezi 1 liraya almak istemek de neyin nesi. Beze 1.5 lira verip terini silsen, sonra da atıp gitsen bile zararın yok.Tabii satıcı böyle bir cevap vermiyor, “Onun kalitesi düşüktür” diyor. 50 kuruşluk farkla ne kalitesi oluyorsa artık.Adamcağız 2.5 liraya kahvaltı kapları satıyor, bizim kadın tutturmuş “2 liraya olmaz mı?” diyor. Adamcağız ağlamaklı “Abla vallaha zaten 25 kuruş kazanıyorum” diye dert yanıyor. Yahu kardeşim bu kaplardan 100 tane satsan 25 lira kârın olur ki, o kadar kap alacak kişi gelmiyor ki pazara. Bu da ayrı konu.Kadınları izleyince cesaretlendim kendi kendime “İlk yerde ben de pazarlık yapacağım” dedim. Yolda güzel bir kız çocuğu önüne koyduğu tezgâhta birkaç çeşit reçel satıyor. Belli ki ev yapımı. “Kaça?” dedim kendime güvenerek. Kız çocuğu “10 lira” deyince pazarlık yapacağım ya “Aaaa sen pahalı satıyorsun. Bunlar markette 7.5 lira” diyerek ilk pazarlığımı yaptım.Hay yapmaz olaydım, hayatımın en ilginç derslerinden birini aldım. Kız çocuğu vicdanları rahatsız eden bir sesle “Ama onları annem yapıyor” diye fısıldadı, “Hem siz marketten aldığınız reçellerdeki zararlı katkı maddelerini biliyor musunuz?” Hay ben senin o güzel sesine kurban olayım. “Ver” dedim “Şuradan bir ayva bir de çilek.” 20 lirayı ödedim, reçelleri de yarım saat elimde gezdirdim.Bundan sonra yine pazarlık yapamam, yanımda kadınlar olursa onlardan rica ederim ben uzaktan izlerim sadece. -