Sevgili okurlar; iyi ki Amerika’da Birleşmiş Milletler toplantısı ile hemen arkasından gelen G-20 zirvesi yapıldı da, dünyada sadece bizim yaşamadığımızı, başka ülkelerin de büyük sorunlarla boğuştuğunu fark etme şansı bulduk. Geçen hafta gözler New York’ta olmasa yine kendi yarattığımız sorunları konuşacaktık yalnızca.Amerika çizgisiNew York ve Philadelphia’da yapılan toplantılarda Türkiye’nin bölge için çok önemli olduğu vurgulandı vurgulanmasına ama, bu arada Türkiye’nin de Avrupa hattından çıkıp Amerika çizgisine iyice yaklaştığı belirgin hale geldi. Özellikle yaşadığımız bölgesel sorun nedeniyle neredeyse Avrupa Birliği’nin adı bile anılmaz oldu.Açılımın hazmettirilmesiABD kaynaklı olduğundan artık neredeyse kimsenin şüphesinin kalmadığı Kürt açılımı konusu Erdoğan’ın Amerika gezisi ve Münevver cinayetine rağmen yine de en çok konuşulan konuydu. Medyada yoğun tartışmaların yapıldığı geçen hafta artık iyice ortaya çıktı ki; açılım giderek Cumhuriyet, Atatürk ve devrimleriyle hesaplaşmaya dönüyor.Barbar Türklerİktidar partisinin yarattığı “atış serbest” ortamı içinde sözde “barış” isteyen “anaların gözyaşları dinsin” diyenler ortak söylemine bir bakın bakalım. Kürt açılımı adı altında neredeyse tüm televizyonlarda Türklük karalanıyor, Türkler barbar gibi gösteriliyor. Tarih bilgisi ve ulusal değerleri kuvvetli olmayan pek çok kişi kendinden nefret eder hale getirildi adeta.Cumhuriyet’ten başlanıyorBuldukları her fırsatta sadece Türkiye aleyhine konuşmayı adet haline getirenler sanki daha önce Kürtlerle ilgili hiçbir sorun yokmuş gibi her şeyi Cumhuriyet’in ilanına bağlayarak “Kürtlerin korkunç bir baskı ve yıldırma politikası altında yaşadıklarını” ileri sürüyorlar. Öyle ki bilmeyenler Kürt halkının sadece küçük bir bölgede yaşadığını, hiçbir yere gidemediğini ve vatandaşlık haklarını bile kullanamadığını sanabilir.“Atatürk kandırdı” Hatta öyle ki, profesör unvanını taşıyan önemli bir isim Atatürk’ün Kürtleri özerklik vermek vaadiyle kandırdığını söyleyecek kadar ileri gidebildi. Ne gariptir ki bir bilim adamı, bilim adamı olma niteliklerinin aksine, sözlerinin tamamen yorum olduğunu, bununla ilgili elinde somut bir kanıt bulunmadığını belirtmeye de cesaret edebiliyor.Korkular ülkesiSon zamanlarda medya aracılığı ile yapılan propagandalarda Kürt halkının eşitlikten, özgürlükten, haklardan, kendi dili ve kültüründen yoksun bırakıldığı ileri sürülerek bütün bunlar “Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin baskıcı, faşist ve asimilasyoncu politikalarına” bağlanıyor. Kürtler rahat rahat yaşarken Cumhuriyet ilan edilmiş ve Kürtler düşman kabul edilmiş sanki.Sert bölücülükBu tavır ve “beyin yıkar gibi yapılan bu propagandalar” ardından bu kez “Ülke ikiye bölündü, asıl bölücülüğü Türkler yapıyor” yaygarası koparanlar bunca terör ve verilen kayıplara rağmen bugüne kadar aralarında hiçbir düşmanlık duygusu taşımayan halkları aslında birbirine düşman ettiklerinin farkındalar mı acaba, çok merak ediyorum. Kim bilir, belki de asıl amaç iki halkı gerçekten düşman edip çatıştırmaktır.Kısa bir tekrarBu hafta bir kere daha belirtmek istiyorum. Güneydoğu’da ciddi bir sorunumuz var. Bu sorunun bitmesi, terörün tamamen kurutulması hepimizin dileği ve amacıdır. Ancak ortaya hiçbir şey koymadan, sırf popülizm uğruna “açılım yapıyoruz” demek sorunu çözmez daha da derinleştirir.Arar gibi yapmakİktidar ve yandaşları bu popülist politikalarla güya herkesi elini taşın altına sokmaya çağırıyorlar. Oysa gördüğüm ve ısrarla yazmaya çalıştığım gibi asıl amaç soruna çare bulmak değil, dış kaynaklı bu açılım projesine herkesi körü körüne ortak etmek ve ortaya çıkacak sonucun maliyetini herkese yüklemektir.Bu nasıl açılım?Sevgili okurlar; olayın bir de başka boyutu var. Dikkat ediyor musunuz, son günlerde Güneydoğu illerinde birbiri ardına olaylar yaşanıyor. Hakkari’de, Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Batman’da, Eruh’ta hemen her gün sokağa dökülmeye itilen vatandaşlarla güvenlik kuvvetleri arasında çatışmalar çıkıyor.Devlet orada yok gibiTelevizyonlarda görüntüleri hep birlikte izliyoruz. Ellerinde Apo resimleri olan gruplar 1984’te yapılan ilk terör saldırısını temsili olarak canlandırıyor, kürsüden bizzat tetik çekenler anılarını anlatıyor, kalabalıklar Türkiye aleyhine bağırıyor, ama kimse sesini bile çıkarmıyor. Sanki devlet ortadan kalkmış gibi.Askere, DTP korumasıHakkari’de Suriye kökenli iki PKK teröristinin cenazesini bahane edenler sokaklara dökülüyor. Kalabalıkların askeri birliklere ve lojmanlara saldırmasını DTP’liler önlüyor. Aynı şekilde emniyet binasının önü de DTP korumasına alınıyor. Güçlü bir devlette kim olursa olsun bunu yapmaya cesaret edecek bir kişi çıkar mı?Beklentiler yükseliyorElbette Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları etnik kökenleri ne olursa olsun eşittir. Hak ve özgürlüklerini diledikleri gibi kullanırlar. Ancak Kürt açılımı adı altında ortaya hiçbir şey konmazken; psikolojik ortamda beklentiler çok yukarı çekiliyor. Bu da hangi tavizi verirseniz verin kimseyi tatmin edemeyeceğinz anlamına gelir.Ne istiyorlarsa verinİş o hale geldi ki ekranlara çıkanlar “Bunun çözümü için tek yol var. Soracaksınız Kürtlere, ne istiyorlarsa vereceksiniz” diyecek kadar kendilerinden geçebiliyor. Vatandaşlık bilinci, devlet kavramı, tarih ve siyasal devrimlerden habersiz bu kişiler sonuçta hak arama adı altında aslında “ırkçılık” bataklığına düşmüş oldukları da görmüyorlar.Talepler bitmez kiİktidarın “içi boş” bir açılım yapmaya kalkması sorunu yıllardır terörle çözmeye çalışan bir kesim Kürtlerin sonsuz isteklerine yol açacaktır ki açıyor da zaten. Israrla sorulan bir soru var: “Ne isteniyor?” Bu soruya bugüne kadar kendilerini Kürt sözcüsü kabul edenler dahil doyurucu cevap veren hiç kimse çıkmadı.Söylenmeyen taleplerOysa Kürt konusunu siyasi olarak kullanan ve “ırkçı” bir tavırla Türkiye’ye cephe alanların en önemli talebi toprak. Bunu şu anda dile getirmeyi uygun bulmuyorlar. Bu nedenle dolaylı yollardan ve kendilerine destek veren kimi maskeli libarellerin ağzından “asıl muhatap İmralı’daki kişidir” mesajını yayıyorlar. Amaç başka çare kalmadığını göstermek ve Türkiye’yi açmaza sokmak.Etnik kimlik sorgulamasıBugün geldiğimiz noktada artık cin şişeden çıktığı için bir geri dönüş ya da normalleşme mümkün değil. Ülkenin başbakanı seçildiği günden beri Türkiye’nin etnik kimliklerini saymaktan adeta keyif alıyor. Türk kavramını da tıpkı diğerleri gibi “etnik bir kesim” olarak sergiliyor. Bunun sonucunda da Kürt kesimi Türkiye’yi bir terör örgütüyle masaya oturtmak densizliğini yapma cesaretini kendinde buluyor.Bu gece Habertürk’teyimSevgili okurlar bu gece Habertürk ekranlarında son gelişmeler ve özellikle basın özgürlüğü konusunda bir tartışma programı var. Programı hazırlayıp sunan Yiğit Bulut beni de davet etti. Sansürsüz programı bu akşam saat 20.00’de başlayacak. Habertürk bugün yeni yayın dönemine başlıyormuş, bu nedenle tartışma programları da 21.00’den 20.00’ye alınmış.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Pazar FıkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bir demet yine. Tuna hayranlarının sayısının giderek arttığını da bu vesile ile belirtmek isterim *****Her ne kadar insanoğlu türlü akılsızlıkları eşeklikle nitelendirse de en güzel gözlere sahip bu sevimli hayvan, yerine göre çoğu insandan daha akıllıdır...Örneğin “Eşek, iyi bir yol mühendisidir. Yokuşları en fazla yüzde yedi eğimle ve kısa mesafelerde virajlar alarak çıkar.” Buna inanmayan bir mühendis nivelman yani topoğrafik aletle ölçüm yaptırmış, sonuç şaşırtıcı biçimde tam yüzde 7 çıkmış.Hani bu konuda çoğumuzun bildiği meşhur bir Anadolu fıkrası vardır: 1950’li yıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş Türkiye’ye. Bir kısım imar çalışmalarına rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda yol güzergâhını belirleyecek alet yok, eleman yok. Türk mühendisler eşeği yokuşa sürüyorlar, arkasından elemanlar şeritmetre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış. Bunu gören Amerikalı mühendis, pratiği kavrayamamış ve sormuş:- Ne yapıyorlar böyle?- Rampada yolun güzergâhını belirliyorlar.- Nasıl yani, anlayamadım?- Eşek yüzde 7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz. Amerikalı katılarak gülmeye başlamış. Yatışınca da sormuş:- Peki, eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?Aldığı cevap müthişmiş: “O zaman Amerika’dan mühendis getirtiyoruz.” ***Eşek iyi bir kılavuzdur: Gittiği bir yolu hiç unutmaz ve o yoldan şaşmaz. Bu nedenle deve veya katır kervanlarının önüne daha önce bu yoldan gitmiş bir eşeği kılavuz olarak koyarlarmış.***Evet, eşek akıllıdır... Düştüğü çamura bir daha, asla düşmez. “Eşek bir defa çamura düşer!” deyimi bundandır. Peki eşekler düştükleri çamura bir daha düşmezken insanlar neden hep aynı çamura düşmekten kurtulamıyor? *****Tuğlacı mıyım?Adam gece sevgilisiyle ana caddede yürürken kız vitrinde bir pırlanta yüzük görüp “Vaaay” demiş, “Ah şu benim olsaydı.” Adam “Ne demek” diyerek kaldırımın köşesinden bir tuğla sökmüş, fırlatmış vitrinin camına, “şangırrr” diye kırılan camın içinden almış yüzüğü, uzatmış sevgilisine.Biraz sonra geçtikleri başka bir vitrindeki deri ceketi gören kız “Ayy” demiş, “Şuna sahip olmak için neler vermezdim.” Adam “Sorun değil” demiş, yerden tekrar bir tuğla almış indirmiş vitrinin camına, almış deri ceketi oradan, sunmuş tekrar sevgilisine.. Mutlu bir şekilde eve dönerlerken tam Mercedes bayiinin önüne düşmüş yolları, iç çekip “Ahhh, şunlardan biri benim olsa” demiş kız, “Aaaa, ne sanıyorsun sen?” diye artık sinirlenmiş adam, “Kızım benim tuğla fabrikam mı var?” *****Hâkimin müjdesiAylardIr süren adamın aleyhine açılmış babalık davasındaki son karar duruşmasında Adli Tıp raporunu sessizce okuduktan sonra hâkim siyah cübbesinin ceplerini karıştırıp bir adet sigara bulmuş. Diğer cebinden de çıkarttığı çakmağı davalıya uzatmış “Tebrikler” demiş gözlüğünün üzerinden bakarak, “Şu anda baba oldunuz!”*****İnek muhabbeti İkİ inek çayırda otlarken bir tanesi “Möööö” demiş. “Hiii” demiş diğeri, “Ay kız vallahi şimdi aynı şeyi ben söyleyecektim!..”*****Kedi yedi Adam eve gelip yeni evlendiği karısını hüngür hüngür ağlar vaziyette bulunca “Aşkım, ne oldu?” diye koşup sarılmış. “Sana biftek pişirmiştim” demiş karısı, “Kedi gelip onu tavadan kaptı ve yedi.” Adam “Aaa, üzüldüğün şeye bak” demiş, “Şimdi gider bir kedi daha alırız bitanem!”*****Yalnız başına BİR patates cipsi, bir dondurma, bir kek, bir yoğurt, bir kutu süt almış adam. Güzel kasiyer kız ona gülümseyip “Yalnız yaşıyorsunuz değil mi?” diye sormuş.“Evet” diye cevap vermiş adam güzel kızın ona gösterdigi ilgiden heyecanlanarak ve sormuş “Nasıl anladınız?” Kız “Anlaşılmayacak ne var” diye cevap vermiş, “O kadar çirkin ve tipsizsiniz ki!”*****SolucanDİn öğretmeni öğrencilerine Nuh peygamberin aylar süren gemi yolculuğunda hayatta kalabilmek için neler yemiş olabileceğini sormuş..“Balık yemiş olamaz öğretmenim” demiş öğrencilerden biri.. “Aaa, neden?” diye sormuş öğretmen, “Elinde sadece 2 solucanı vardı da, ondan.”
İktidar partisinin uluslararası çapta destek arayışı için çok ünlü kişilerden yararlanma projesine eski ABD Başkanı Bill Clinton’u da dahil edeceğini öğrendim.Clinton 2 Kasım’da Türkiye’ye gelerek bir konferansta konuşma yapacak.Aynı konferansta eski Almanya Başbakanı Schroeder’in de bir konuşma yapacağı konusunda da bilgiler aldım.AKP ekim ayındaki kongresinde gövde gösterisi yapmak, uluslararası alanda çok etkin olduğunu ve dünyanın her yanından da destek aldığını tabanına kanıtlamak için bir süre önce ünlü isimleri Türkiye’ye getirme kararı aldı.Parti adına yetki alan Edibe Sözen önce THY reklamları ile gündeme gelen Kevin Costner’ın kongre sırasında Türkiye’de olup olamayacağını öğrenmeye çalıştı. Ancak Costner’ın bu tarihte çıktığı Avrupa turnesinin Almanya durağında olacağı anlaşıldı. Burada Sözen’in imdadına şansı yetişti, çünkü Costner, THY’nin sponsorluğunda 16 Ekim’de Türkiye’ye konser vermek için gelecekti. Edibe Sözen ünlü Amerikalı film yıldızının “demokratik açılım konusunda ne düşündüğünü” öğrenmek istedi. Sanatçının menajerinden “Kevin Costner demokrat bir yapıya sahiptir, demokratik her açılımın da arkasında olur” mesajını aldı.Sözen de bunun üzerine Costner’ın “demokratik açılımı desteklemek üzere” Türkiye’ye geleceğini açıkladı.Kevin Costner konser verdikten sonra Başbakan Erdoğan’la da bir görüşme yapacak. Görüşmenin, Başbakan’ın o sırada programı olduğu belirtilen İstanbul’da gerçekleşeceği belirtiliyor.AKP’ye ikinci sürpriz ise Bill Clinton’dan gelecek. Başkanlığı bittikten sonra kurduğu vakıf aracılığı ile dünyanın çeşitli ülkelerinde konferanslar veren Clinton, 2 Kasım’da Türkiye’de olacak.Bu konferans için organizasyonu Ahmet San - Cüneyt Ortam ikilisinin yaptığını öğrendim. San ve Ortam, İstanbul ve Türkiye’nin itibarını artırmak adına her yıl çok önemli isimlerin konuşmacı olacağı bir konferans düzenlemeyi düşünmüşler.Davos’un da böyle bir girişimle başladığını belirten ikili konferansların ilgi görmesiyle birlikte İstanbul’un birkaç yıl sonra Davos gibi uluslararası toplantıların yapıldığı bir yer olmasını hayal ediyormuş.Aslına bakarsanız bu iyi olur. Başbakan “Bi daa da Davos’a gelmem” demişti. Alternatif Davos yaratılır bu sayede, Erdoğan da bu toplantılara gider gönlünce. Clinton’ın bu konferansa katılmak adına vakfı için 400 bin dolar ile kendi masraflarının karşılanmasını istediğini öğrendim. Bu arada AKP’nin bu “ünlü açılımı” çeşitli çevrelerde esprilere de neden oluyor. “Ünlü açılımı” için sadece erkeklerin davet edilmesinin yanlış olduğunu söyleyenler dünyaca ünlü çok güzel kadınların da davet edilmesini istiyorlar.Sharon Stone, Monica Bellucci, Charlize Theron, Angelina Jolie bu esprileri yapanların aklına gelen isimler.*****U2’nin parasını kim ödeyecek?Dünyanın en ünlü müzik gruplarının en başında gelen U2 nihayet Türkiye’ye de gelecek. Devlet Bakanı Egemen Bağış Başbakan’la birlikte gittiği New York’ta grubun solisti Bono ile buluştuğunda “Türkiye’ye gelmesini teklif etmişti.” Bağış bunu söyledi söylemesine ama zaten Bono, Türkiye’ye gelmeye karar vermişti. Hatta bunu resmi internet sitesinde de ilan etmişlerdi o sırada. Ama bu önemli değil. Egemen Bağış’ın bunu düşünmesi ve hatta “Size Boğaz Köprüsü’nde bir sahne kuralım, iki kıta arasında konser verin” demesi de güzel. Boğaz Köprüsü üzerinde konser fikrine nedense bazı çevrelerden eleştiriler geldi bile. Trafik sorununu öne sürenler oldu.Oysa bir gece köprülerden birinin trafiğe kapatılması o kadar da önemli değil. Çünkü eğer böyle bir konser verilirse pek çok dünya ülkesi bunu canlı bile yayınlar ki Türkiye Boğaz Köprüleri’nden birinin birkaç saat kapatılmasından uğrayacağı zararı binlerce kere karşılamış olur.Boğaz Köprüsü’nde konser fikri yıllardır aklımdadır. İlk düşündüğümde Elton John ismi üzerinde durmuştum. Köprünün tam ortasında bembeyaz bir piyano ve Elton John tuşları konuşturuyor. Tüm dünya da bunu izliyor. Fena mı?U2 hayranları yıllardır grubun Türkiye’ye gelmesini bekliyor. Dünyanın en büyük sahne şovunu yapan Bono ise bir türlü Türkiye’ye gelmiyordu. Söylentiler Bono’nun “Türkiye’de insan haklarına gerekli önemi vermediği için gelmediği” yolundaydı.Bono gibi insan haklarına çok önem veren ve dev konserlerinde özellikle iktidarları çıldırtan mesajları dile getiren birinin Türkiye’ye bu nedenle gelmemesini mantıklı bulanlar olabilir.Ama öğrendiğime göre asıl sorun Bono’nun istediği paranın karşılanmasındaki zorluk. Çünkü Bono bir konser için 5 milyon dolar istiyor. Böyle bir rakamın sadece bilet ücretleriyle karşılanması mümkün değil. Sponsorlara başvurunca da rakam çok yüksek olduğu için firmalar cesaret edemiyorlardı.Şimdi Bono geliyor. Demek ki istediği paranın kaynağı bulunmuş ya da bulunacak. Paranın İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’ndan alınacağı konusunda duyumlarım oldu.Eğer bu gerçekleşirse İKSV tarihinin en büyük sponsorluğunu yapmış olacak.*****Suriye ile vize kalktı Gazeteciler hariç! Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın bir günlük Türkiye ziyaretinde iki ülke arasındaki karşılıklı vize uygulamasının kaldırılmasına karar verilmişti biliyorsunuz.Özellikle Suriye ile sınır komşusu olan illerimizde yaşayanlar için çok önemli bir gelişmeydi bu. Çünkü sınırlar belirlendikten ve hele araya tel örgüler çekildikten sona ayrı düşen ailelerin birbirlerini bayramlarda bile görmesi çok zor oluyordu.Şimdi her şey kolaylaştı ve aileler de birbirine kavuşmuş oldu.Bu sayede sanıyorum Antakya - Halep arasındaki gidiş gelişler de fazlalaşacaktır. Sınır kapısından ışıkları ile görünen Halep’i ziyaret etmekten vize zorunluluğu nedeniyle vazgeçenler şimdi günü birlik turlara başlamışlar bile. Tabii aynı şekilde Halep’ten Antakya ve İskenderun’a gelenlerin sayısı artmış.Bunlar işin güzel tarafları. Ama bir de biz gazetecileri ilgilendiren bölümü var ki sormayın.Çünkü herkes için kalkan vize nedense gazeteciler için kalkmamış. Eğer Suriye’ye gitmek istiyorsanız ve pasaportunuzda gazeteci olduğunuz belirtiliyorsa Suriye sınırından geçemiyorsunuz.Bunun nedenini anlamak zor. Çünkü eğer vize kalkıyor ve iki ülke arasında daha fazla ilişki, daha fazla sevgi ve bağlılık olması isteniyorsa buna en büyük katkıyı yapacak olanlar gazeteciler.Oysa burada ters bir uygulama ile sanki kamuoyundan bir şeyler gizlenmek isteniyormuş gibi gazeteciden vize alması isteniyor. Sanıyorum eskiden kalma bir alışkanlıkla yanlışlık yapılmış, en kısa sürede düzeltileceğini umuyorum.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Devlet Bakanı Bülent Arınç eşleriyle birlikte dün Suudi Arabistan’daydı. Dünyanın en yeni, en pahalıya mal olan ve en iddialı üniversitesinin açılış törenine katıldılar.Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın adını taşıyan üniversite 30 milyar dolara mal olmuş. Dünyanın her yerinden en önemli bilim adamları, öğretim üyeleri, uzmanlar büyük maaşlarla bu üniversitenin kadrosuna katılmış.Üniversite başta kendi ülkesi olmak üzere dünyanın her yerinden gelecek öğrencilere özellikle fen ve bilim konularındaki fakülteleriyle eğitim verecek.Üniversitenin, Suudi Arabistan adına önemli bir özelliği ise, ülkede geçerli şeriat kanunlarının burada geçmeyecek olması. Bu nedenle üniversite bu ülke için “sosyal bir devrim” niteliğinde kabul ediliyor.İşte konumuz bu; Suudi Arabistan, şeriat hükümlerini en katı biçimde uygulayan İslam ülkesi. Suudi Arabistan’da neredeyse kadının adı yok. Çalışamıyorlar, araba kullanamıyorlar, resmi davetlerde bile eşleriyle yan yana olamıyorlar. İslami tesettür en sert biçimde uygulanıyor, kadınlar çarşafı andıran abaya giyiyorlar.Bu kurallara Müslüman olsun olmasın gelen tüm yabancılar da uymak zorunda. Yabancı kadınlar abaya giymek zorundalar ve araba da kullanamıyorlar. Suudi Arabistan’da içki içmek yasak olduğu gibi ülkeye sokmaya kalkmak bile ağır cezayı gerektiriyor.Kralın adını taşıyan ‘süper üniversite’nin “sosyal devrim” niteliğindeki özelliği işte bu noktada devreye giriyor. Çünkü bu üniversitede okuyan ister yabancı olsun ister Suudi tüm kızlar, kadın görevliler kampüs içinde araba kullanabilecek, abaya giymek zorunda da olmayacak.Kısacası bu üniversite kampüsü, tıpkı ABD’deki ve dünyanın başka ülkelerindeki gibi olacak.Suudilerin “sosyal devrim” dediği aslında bugünkü “batı” tipi yaşam. Katı bir şeriat ülkesinde dini kurallardan vazgeçmek, uygulamaları yumuşatmak o kadar kolay değil, Suudiler de buna uluslararası bir üniversiteden başlıyorlar.Demek ki Suudiler gibi katı şeriatçı ülkenin bile gözünde modernlik, Türkiye’deki gibi bir yaşam biçimi. Suudiler ülke sınırları içinde kadının saçının bir telinin bile görünmesini günah sayarken, kurdukları üniversitede bu yasağı kaldırabiliyor. Kadına araba kullanmayı bile layık görmeyen bir zihniyet bu üniversitede kadınların araba kullanmasına karşı çıkmıyor.Suudi kızlar abaya ile gelecekleri üniversitenin girişinde isterlerse, ki bu talep olduğu için böyle bir gevşetme yapılmış, başlarını açıp üzerlerindeki çarşafı çıkaracaklar, eve dönerken tekrar kapanacaklar.Suudi Arabistan bile “özgürlük” için bir “vaha” oluştururken Türkiye kızlarını üniversiteye örterek göndermek istiyor. Suudilere bakınca “türbanı kadının özgürlüğü gibi sunanların” ne diyeceğini çok merak ediyorum.***** İki konuda ek bilgi Yazdığım iki konuda okurlardan “ek” bilgiler aldım. Konulardan biri tramvay jetonlarının belediye gişelerinde değil bir kebapçıda satılmasıydı. Diğeri de İzmir Adnan Menderes Havalimanı otoparkında kredi kartının geçmemesiyle ilgiliydi. İşte okurdan gelen diğer bilgiler: “Can Bey, jeton konusunda okuyucunuz haklı, ama bu garip iş için Esenler’e kadar gitmeye de gerek yok. Eminönü’nden Kadıköy vapuruna binmek için Akbilinizi doldurtmak isteyince de iskelenin önündeki büfeciyi gösteriyorlar.Tuhaf bir uygulama gerçekten. Nasıl icat ediyorlar böyle şeyleri ve uyguluyorlar akıl almıyor.” (Z. E. A.)“Merhaba Can Bey, 23 Eylül tarihli yazınızı okudum. Aynı husus Adana Havalimanı’nın otoparklarında da yaşanıyor. Maalesef kredi kartı geçmiyor. Bir diğer konu da uzun dönem parklarda hiçbir indirim yapmıyorlar. Bu otoparklar profesyonelce işletilmedikçe aynı süreç devam edecektir. Yazınızı görünce iki satır yazmadan duramadım, vaktinizi aldım. İyi günler dilerim.” (M. T.)*****Ramazan bitti yabancı turist geldiBir turizmci uyarınca öğrendim ben de, hâlâ yaz mevsiminin yaşandığı güney sahillerinde Ramazan ayı boyunca yabancı turist sayısında önemli bir düşüş olmuş.Ancak Ramazan’ın bitmesiyle birlikte yabancılar yine gelmeye başlamışlar, yaz aylarının belki en güzel son günlerini geçirmek için.Bilgiyi veren turizmci “Can Bey Turizm Bakanı’nın Türkiye imajı ile ilgili çalışmasını yazmışsınız. Buna gerçekten çok ihtiyacımız var” dedikten sonra şunları belirtti: “Türkiye dışarıda Dubai benzeri bir İslam ülkesi gibi algılanıyor. Dünya turizmine açık Arap ülkelerinde Ramazan ayı boyunca yabancılara hizmet veren lokantalar ve barlar da kapalıdır. Yabancılar Türkiye’nin de böyle olduğunu sanıyorlar ve Ramazan ayında gelmiyorlar.” Aynı turizmci gelecek yıldan itibaren önümüzdeki 10-12 yıl boyunca Ramazan’ın turistlerin en çok rağbet ettiği yaz aylarına denk geleceğini söyleyerek “Eğer tanıtım ve bilgilendirme konusunda yeterli çalışmalar yapılmazsa bu dönemi daha büyük sıkıntılarla geçirebiliriz” dedi. *****İlle de bir mesaj aramak yanlış Genelkurmay Başkanı’nın bayramda yaptığı Güneydoğu çıkarması ve “siyaset, terör ağalarından” söz etmesi siyaset gündemini karıştırdı.Başbuğ konuştuğundan bu yana sözlerini didik didik edenler “mesaj kime” sorusuna yanıt arıyor. Kimine göre siyaset ağası tanımı AKP’ye uyuyor, kimine göre DTP’ye. Başbuğ’u açılımın arkasında görenler ise “siyaset ağaları CHP ve MHP’dir” görüşünü yayıyor.Bir taraftan sivilleşme adına orduyu yok sayma girişimleri varken diğer taraftan Genelkurmay Başkanı’nın her söylediğinden bir mesaj, bir hedef aramaya çalışmak doğru bir tavır değil.Asker uzun süredir demokratik hukuk devleti kuralları içinde kendi yetki ve sorumluluk alanının bilincinde.Asker diyor ki “Bu konuda bana düşen ülke savunması ve dışarıdan gelen terörist faaliyetlere engel olmak. Bu nedenle son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar mücadelemiz sürer.” Ama bunu söyleyen asker, devletin diğer ilgili kurumlarına da seslenerek “Bu sorunun giderilmesi için ekonomik, sosyal ve siyasi önlemlerin de alınması gerek” diyor.Askerin payına düşen güvenlik; siyasetçi, ekonomist ve bilim adamlarına düşen de diğer faktörleri gözetmek. Mesele bu kadar basit. İlle bir mesaj aramaya gerek yok.
Mesleğe başlayalı 30 yılı, günlük gazete yazarlığım ise 20 yılı aştı. Bu yazı döneminde hemen her turizm bakanı ile konuştuğum konuların başında “Türkiye imajı için ciddi, bilimsel ve kalıcı” bir strateji saptanması geliyordu.Kimi durumu kavramadı, kimi bunu becerecek fikirleri ve kişileri bulamadı, kiminin zamanı yetmedi, kimi ise umarsamadı bile.İlk kez bir Turizm Bakanı, Ertuğrul Günay, Türkiye’nin tanıtımında yanlışlıklar yapıldığını vurgulayarak yeni bir hamle için harekete geçti.Tatil köylerine gidenler bilir. Her gece eğlence yapılır, animasyonlar düzenlenir. Genellikle bu tatil köylerinde haftanın bir günü “Türk gecesi” olarak belirlenir.Nedir bu Türk gecesi? Hesapta tatil köyüne gelen yabancı turistlere Türkiye’nin güzelliklerini göstermek, geleneklerinden örnekler sunmak, onları Türk damak tadı ile tanıştırmak; geçmişin kılık kıyafetleriyle yaşam biçimini dramatize etmek amaçlanır.Ama yapılan şudur: Akdeniz sahillerinde bolca görülen devecilerden biri çağrılır. Yanına en ucuz kumaştan yapılmış ve hangi yöreye ait olduğu belli olmayan, beyaz şalvar, gömlek, sarı çizgili kırmızı yelek, süslü düz ayakkabıdan oluşan kostüm giymiş kızlar konulur.Erkekler ise Zeki Müren’in “Kâtibim” filmindeki kıyafetler içinde, başlarında kırmızı feslerle gezinir.Ortaya bir çadır kurulur, içine çevrede yaşayan köylü kadınlardan hamur açmasını bilenler oturtulur, onlar da gözleme yaparlar. Hemen yanında adamın biri kan ter içinde kalmış biçimde “çiğ köfte” yoğurmaya çalışır, teri etin içine aka aka.Sonra da bir dansöz fırlar ortalık yere, bir iki göbek attıktan sonra başlar yaşlı yabancı turistlerin önünde gerdan kırıp bahşiş istemeye.Alın size Türk gecesi.İyi de bunun neresi Türk. Örneğin Türk gecelerinde neden hep “deve” vardır? Deve çöl hayvanıdır ve Arabistan’da çok kullanılır. Bin yıl Anadolu’da yaşayan Türkler de elbette deve kullanmışlardır zaman zaman ama bunun simge olması mümkün değildir.Sonra fesler, şalvarlar, çiğ köfteler, dansözler. Onların da Türk kültürü veya geçmişiyle “simge” olacak kadar bağlantısı yok.Tatil köyleri dedim ama, aslında turizm alanında Türkiye’nin tanıtımı deyince akla başka bir şey gelmiyor. New York’taki Türk günlerinde de manzara aşağı yukarı böyle, ona bir de mehter takılıyor ki, belki hak eden bir tek o var.Nihayet Ertuğrul Günay, aynı bu tespitleri yaparak “Yeter artık” dedi ve kolları sıvadı. Umarım sözünü yerine getirebilir, özellikle turizm alanındaki yerleşmiş ve tabulaşmış “Türk imajı”nı değiştirmekte başarılı olur. *****Otoparkta kredi kartı geçmez mi? Tatil sırasında bir günlüğüne İstanbul’a gelmem gerekti. O sırada bulunduğum yere en yakın havaalanı İzmir’de. Önce İzmir’e gittim, arabamı havaalanına park ettim ve İstanbul’a uçtum. Bir gün sonra tekrar geri döndüm. Alandaki otoparktan arabamı aldım. Gün olarak belki bir gün ama saat hesabıyla bakınca bir buçuk günü geçiyor. Park parası 30 küsur lira bir şeydi.Nakit para harcamamak için kredi kartı verdim, görevli “Burada geçmez” demesin mi? Ben de “İyi de kardeşim, yurt dışına gidip gelmiş olabilirim, yanımda hiç Türk parası olmayabilir, ayrıca belki hiç para taşımıyorum, ne olacak o zaman?” dedim. Görevli “Yapacak bir şeyi olmadığını” anlatan, ama “haklısınız” diyen bir ifadeyle başını eğmekle yetindi.Neredeyse dilencilerin bile kredi kartı kullandığı bir dönemde uluslararası bir havaalanı otoparkında kredi kartı geçmemesi ayıp. Hayır çok ucuz olsa, neyse.*****O çocuklara yazık olmaz mı?Kürt açılımı konusunda fikir ileri sürenlerin bir bölümü “ana dilde eğitim” konusuna çok vurguluyorlar. Herkesin kendi ana dilinde eğitim almasının bir hak olduğunu söyleyenlerin düşünmediği birkaç nokta var. Bir kere eğer eğitim verilecekse “hangi Kürtçe” olacak bu? Çünkü bölgelere göre Kürtçe çok farklı konuşuluyor.Ama bunu geçelim, deyin ki temel eğitim Kürtçe verildi. Çocuklar okullardaki tüm bilgileri Kürtçe aldılar. Sonra ne olacak?Bu çocuklar sadece bulundukları bölgede kalmaya mı mahkûm edilecekler? Bugün Kürt kökenli bütün vatandaşlar Türkiye’nin istedikleri yerine gidip yerleşebilir, iş kurabilir, eğitim alabilir, çalışabilir.Ama eğer siz bundan sonra çocuklara sadece Kürtçe öğretir ve eğitimi de bu dille yaparsanız, çocuklar ülkenin neresine gidebilecek, nerede iş bulabilecek?Kürtlerin de kimlikleri, kültürleri ve hakları konusunda uğraş vermekle “Kürt milliyetçiliği” yapmak arasındaki ince çizgiyi fark edemeyenler sanıyorum savunduklarını söyledikleri kitlelere de haksızlık ediyorlar.Stratejilerde yapılacak hatalar, bugün popülist yaklaşımlarla Kürt halkına sempatik gösterilebilir. Ama 20 yıl sonra yaşanacak facia Kürt halkı için asıl büyük yıkım olacaktır.Kimileri iyi niyetli, kimileri Türkiye’yi sürekli sıkıntılar altında tutmak isteyenlerin “Kürtçe” ile bu kadar oynamaları, ısrarla bu yöndeki taleplerle kamuoyunun önüne çıkmaları akılcı olmadığı kadar sosyolojiye de aykırı.*****Jeton gişesiKendim de gördüm bazı şikâyetler de aldım. Yazacaktım ama bir okurum çok güzel anlatmış. Ondan okuyalım: “Can Bey merhaba, İstanbul’u sadece başka bir şehre veya ülkeye geçerken kullanan biri olarak geçen gün bir ‘yabancı’ için şaşırtıcı ama maalesef belki de İstanbulluların ‘alıştırılmış’ olduğu bir durumla karşılaştım.Esenler terminalinden havaalanına hafif metro jetonu almak için gişeye gittiğimde, ‘Jeton ileride Konyalı’da satılmaktadır’ yazısı ile karşılaştım. Koskoca İstanbul Belediyesi kendi raylı sisteminin jetonunu satmaktan bile aciz mi? Dünyanın hiçbir yerinde metro jetonunun kebapçıda satıldığını görmedim.İşin garip tarafı, Konyalı denilen yerde jeton satan adamın çember sakallı, takkeli ve şalvarlı olmasıydı. Böyle bir belediye hizmeti almaya mecbur bırakılmayı kaldıramadığımdan da taksiyle gittim alana.” (G.M.)
Ege bölgesinde yol alıyorum. Benzincide durdum. Kıyafetinden “devlet memuru” olduğunu düşündüğüm biri yanaştı ve “Çok özür dilerim. Eğer ...’den geçecekseniz beni de alır mısınız?” dedi. Söylediği yer zaten yolumun üzeri. “Tabii” dedim.30 dakika kadar yol gittik ve tabii hep konuştuk. Hangi kurumda çalıştığını, her gün bu yolu zorunlu olarak yaptığını, benim gibi “iyilikseverler” sayesinde gidip gelebildiğini söyledi.Yolumuz Tayyip Bey’in çok övündüğü duble yollardan biri. “Başbakan çok övünüyor ama, şu duble yolun haline bak. Eğri büğrü. Şerit çizgileri de yok. Kalitesiz, çünkü yandaş ekonomisi uygulanıyor” dedim.“Nasıl?” deyince anlattım: “Yol yapmak kolay değildir. Her müteahhide yol yaptırılmaz, deneyimi olması gerekir. İktidar bunu aşmak için yolları 30’ar kilometreye bölüyor. O zaman daha düşük yeterlilik belgesi kullanılabiliyor. İl ve ilçelerdeki partililer bir araya gelip bir müteahhitlik firması kuruyor. Yolu bunlar yapıyor. Deneyimleri olmadığı için de dolgu malzemelerini inşaat artıklarından, molozlardan ve hatta çöplerden oluşturup üzerine asfaltı döküyorlar. Tabii yollar da kısa sürede bozuluyor. O kadar yol geçtim, bütün duble yollar böyle.” Yanımdaki yolcu “Ama sonuçta yollar genişledi” dedikten sonra hükümetten memnun olduğunu, ilk kez bir ev sahibi olmanın mutluluğunu yaşadığını anlattı.Ben de “Bunların olması normal, dünya değişiyor, teknoloji maliyetleri ucuzlattı bazı şeyler daha kolay yapılıyor, örneğin daha önce bankalar 30 yıllık kredi veremiyordu, şimdi veriyor ve herkes ev alabiliyor” dedim.Bu sözlerimin üzerine “Ama bir sürü açılım yapıyorlar, bunlar da mı kötü?” diye sordu. Cevap olarak “Kötü olur mu? Galiba Kürt açılımını söylüyorsun, buna kimse karşı çıkmıyor, ama hükümet ne yapacağını söylemiyor, eleştirilen bu” dedim.Yolcum “Yok yok, CHP yüzünden bu açılım olmayacak, hepimiz çözülmesi için dua ediyoruz” diye karşı çıktı.“Demek senin için de çok önemli” deyince “Yanlış anlamayın ben Kürt değilim. Eğer çözüm olmazsa gelecek sene buralarda yolunuz kesilecek, soyulacaksınız” deyiverdi.“O da ne demek?” deyince “Burada çok Kürt var. Hepsi birbirini biliyor ve beraber hareket ediyor. Mafya gibiler. Açılım olsun, hepsi yerine dönsün” cevabını vermesin mi?Bu, genel bir kanı değil elbette. Ama tesadüfen arabama binen bir kişi yaşadığı yerin bakış açısını aynen böyle iletti. *****Halit Refiğ’e sevgi seliTürkiye’nin en önemli sinema yönetmenlerinden ve uluslararası çapta entelektüellerinden biri olan Halit Refiğ yakalandığı rahatsızlık nedeniyle bayramı hastanede geçirmek zorunda kaldı.Bir süredir Memorial Hastanesi’nde yatan Halit Refiğ’in yüzü kendini seven ve sayanların yarattığı ilgi çemberi ile gülüyor.Halit Refiğ karımın ablasının kocası, yani bacanak oluyoruz. Tabii bu da bizi çok yakınlaştırıyor. Onun sohbetlerine katılmak, dünyanın dört bir yanından bilim, sanat ve felsefe alanındaki sözlerini dinlemek ve her seferinde sanki bir kitap okumuş gibi yepyeni bir şeyler öğrenmek herhalde benim şansım olduğu kadar ayrıcalığım da.Ama ne yazık ki Halit Refiğ beklenmedik anda rahatsızlandı. Bir safra kesesi ameliyatından sonra bir türlü tam sağlığına kavuşamadı.Büyük bir sevgi ve dostlukla çabalayan doktorlar Refiğ’in sağlığına tam kavuşuncaya kadar hastanede kalmasına karar verdiler.Refiğ’in sağlık durumu her gün biraz daha düzeliyor. Sanıyorum bunda gördüğü sevginin moral etkisi de büyük rol oynuyor. Eşi Gülper Refiğ bir an olsun bile başucundan ayrılmıyor, gelen herkesle ilgilenip moral desteği sağlıyor.Halit Refiğ’e kimler gelmedi ki. 90 yaşındaki Lütfi Akat ve eşi kalkıp gelmişlerdi örneğin. Uğur Dündar, Güneri Cıvaoğlu, Türkan Şoray, Müjde Ar, Ercan Karakaş, Ediz Hun, İzzet Günay, Arsen Gürzap, Can Gürzap, Safa Önal, Hülya Koçyiğit, Orhan Gencebay, Yavuz Turgul, Nilüfer Aydan, Fatma Girik, Itır Esen, Gülçin Barmek ustayı hiç yalnız bırakmadılar.Yıldız Kenter her gün arayıp sağlık durumunu sorarken, Aşk-ı Memnu dizisi kadrosu da bu diziyi ilk önce TRT için çeken Halit Refiğ’i ziyaret etti.*****Solucan Dede bahçede oynayan torununu seyrediyormuş. Torunu bir deliğin içinde bulduğu solucanı çekip çıkarmış. Dedesi torununa hem yaptığı işin iyi olmadığını anlatmak, hem de zekâsını ölçmek için “O solucanı tekrar deliğine sokabilir misin?” diye sormuş. Torun “Evet” deyince dede gülümsemiş ve “Yap, benden sana 10 lira” demiş.Çocuk eve koşmuş, annesinin saç spreyini kaptığı gibi solucana sıkmaya başlamış. Solucan kalem gibi düzleşmiş, sertleşmiş. Çocuk böylelikle solucanı deliğine tekrar sokabilmiş. Dede şaşırmış ve 10 lirayı çıkarıp vermiş. Ertesi gün çocuk yine bahçede oynarken bu defa ninesi yanına gelmiş, sırtını okşayarak eline 50 lira sıkıştırarak şöyle demiş: “Sen dedene neler öğretmişsin öyle?” *****Güiza’yı gördünüzFenerbahçe seyircisi de galiba sonunda fark etti ki bu Güiza’nın bir işe yaradığı yok. Tuhaf bir şekilde UEFA Kupası’ndaki rakibi Twente’ye kendi sahasında yenilen Fenerbahçe, Güiza’nın ayağından fırsatlar kaçırırken seyirci de çileden çıktı.Hemen ertesi gün yazacaktım ama bir de lig maçını beklemek istedim. Pazar günkü maçta da Güiza aynıydı. Yine beceriksiz, yine hiçbir pası alamıyor ve kaleye top atamıyor. Sadece “deli dana gibi” koşuyor.Nitekim her iki maçtan sonra da seyirci Güiza’yı ıslıkladı. Oysa kenarda Semih oturuyor. Milli takımın değişmez oyuncusu, Güiza var diye köreltiliyor. Hayır Güiza eğrisi doğrusuna denk gelip kazara gol atsa yine söyleyeceğim bir şey yok ama, kaçırılmaması gerekenleri kaçırıp takımını da yatırınca insan çileden çıkıyor.Tabii bir de Kazım sorunu var Fenerbahçe’nin. Artistik hareketleri pek seviyor da bir iki deneme başarısız olunca bu oyuncunun da çivisi çıkmış gibi oluyor. Nitekim son iki maçta seyirciden büyük tepki alan diğer futbolcu da Kazım’dı. Daum’u göndermekten önce bu futbolculara bakmak gerek bana göre.
Sevgili okurlar; bu bayramı da sevgi, barış, mutluluk dilekleriyle ve geleceği umutla bakarak kutluyoruz. “Umutla” diyorum çünkü pek çok olumsuz gelişmeye rağmen umudumu hiç yitirmemeye ve her doğacak yeni günün bizlere iyilikler getireceğine inanıyorum. Zaten bu inancımızı yitirdiğimiz an belki de her şey bitmiş demektir.Açılım da açılımSon birkaç ayı olduğu gibi geçtiğimiz haftayı da ağırlı olarak “Kürt açılımı” tartışmaları içinde geçirdik. Ama geçen hafta tartışmalara damgasını vuran kişi Başbakan Erdoğan oldu. Erdoğan geçen haftanın hemen her gününü “açılım” konusundaki kararlığını anlatan konuşmalar yaparak geçirdi.Açılıma karşı çıkmakBurada hemen bir noktayı altını çizerek belirtmek istiyorum, Ne yazık ki “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” ayırımı yüzünden Türkiye’yi “sanal” olarak yine ikiye böldüler. Sanki bir tarafta “barış” isteyen “anaların gözyaşının dinmesi için” çabalayanlar, öte tarafta da “kan aksın, analar ağlasın” diyenler var gibi sunuluyor her şey.Kimse karşı çıkmazOysa aklı başında olan, bu ülkeyi seven hiç kimse ne Güneydoğu’daki çatışmaların sürmesini, ne anaların ağlamasını, ne kendini Kürt hisseden kişileri dışlamayı düşünmez. Tam tersine bu sorunun bitmesini, kendini itilmiş hisseden vatandaşların da mutlu olmasını ister.Sonuna kadar destekBu açıdan bakınca, adı ne olursa olsun kanın durması, kendini nasıl tanımlarsa tanımlasın Türkiye’deki herkesin mutlu olması, özgürce, haklarından sonuna kadar yararlanarak yaşamasını sağlayacak her açılıma sonuna kadar destek olduğumu söylemek isterim.Peki sorun nerede?Ne yazık ki iktidar çevreleri Türkiye’yi her seferinde “sanal” olarak ikiye böldüklerinden açılım konusunda endişelerinizi dile getirdiğinizde “karşı taraf” muamelesi görüyorsunuz. Bu çok rahatsızlık verici. Konu karşı çıkmak değil, sorunun ortaya konmasını sağlamaktır.Muhalefeti de katmakİktidar Kürt açılımına karar verdiğinde belli ki bir plan ve programı yoktu. Ayrıca terör ve aldığı şehitler nedeniyle var olan hassasiyetin zarar vereceği de düşünülerek “Muhalefeti de işin içine katarız, böylelikle muhtemel oklar sadece bize yönelmez” denildi.Muhalefet soruncaOysa gerek muhalefet gerekse kamuoyunun uyanık kesimleri “Açılım yapalım ama ne olacağını söyleyin önce” deyince iktidar şaşırdı. Burada temel çelişki “çözelim ama neyi çözelim?” sorusuna yanıt bulunamamasıdır. Çünkü açıkçası “haklar ve özgürlükler” konusu düne oranla artık çok ileride.Açılım yerine “süreç” Bu tepki ister istemez iktidara da geri adım attırdı. Başbakan “açılımın içi boş” diyenlere “Zaten bu bir paket değil, süreçtir” cevabını vermeye başladı. Bu aslında açılımın içinin gerçekten henüz doldurulmadığının, yolda giderken bir şeyler düşünüleceğinin de itirafıdır bana göre.Kapalı oturum yanlışıTabii Başbakan açılım konusundaki en büyük yanlışı “Meclis’te gizli oturum yapalım” diyerek yaptı. Bir taraftan özgürlüklerden, şeffaflıktan ve demokrasiden söz edeceksiniz, öte tarafta Kürt konusunu gizli görüşeceksiniz. Bu ister istemez kuşku yarattı. Ama sanıyorum bu yanlıştan dönülecek.Sorunu çözen kazanırEvet, Güneydoğu’da uzun yıllar yaşamak zorunda kaldığımız sorunun çözülmesi gerekir ve bunu gerçekleştirenler de mutlaka kazanacaktır. Ancak bu sorunu çözmeyi “bir sihirli değnek” gibi görüp “Bu sorun çözülmezse hiçbir şey olmaz” demek de pek gerçekçi değil.Türk sorunu çıkarmakElbette sonuçta herkes akan kanın durmasını istiyor. Ama bunu isterken yüreğinin de ferahlamasını, kimi endişelerden arınmasını bekliyor. “Sonuna kadar gideceğiz, bedelini öderiz” naraları atarken ortaya bir “Türk sorunu” çıkabilir ki, işte o zaman işin içinden çıkmamız mümkün olmaz.Halkın kafası da karışıkGözlediğim kadarıyla açılım konusunda halkın kafası çok karışık. Kürt açılımı adı altında bir Kürt hayranlığının yayılması, herşeyin sanki Kürtler için yapıldığı izlenimi verilmesi bazı çevreleri rahatsız ediyor. Yarın sizlere bugüne kadar hiç almadığım bir izlenimi aktaracağım. Bazı kesimler Kürt konusunda ne düşünüyor, dinleyince şaşırdım açıkçası.Alfabe sorunuGeçen hafta bir de durup dururken alfabeye X, Q, W harflerinin girmesi konusu atıldı. Alfabeler değişmez değildir. Türkler bin yılı aşan tarihleri boyunca pekçok farklı alfabe kullandılar. Ama şimdi bir değişiklik yapmaya gitmek ciddi rahatsızlık yaratacaktır.Kürtler’e şirinlikBunun iki önemli nedeni var. Birincisi Kürtler bu harfleri alfabelerinde kullanıyorlar. Gerçi Kürtlerin ne zamandan beri latin alfabesi kullandığını bilmiyorum. Ama sanırım Türkiye’deki Kürtler buna harf devrimiyle geçti. Kamuoyunun bir bölümü alfabe değişikliğini “Kürtlere şirinlik” olarak görüyor.Devrim kanunlarıTabii işin bir de “devrim kanunu” bölümü var. Latin harflerine devrim yaparak geçtik. Türkçe’ye uygun (tartışılabilir) seslere göre 29 harf kabul edildi. Şimdi buna yeni harfler eklemeye kalkışmak “iktidarın asıl amacı cumhuriyet devrimlerini zedelemek” görüşünün kuvvetlenmesine neden olur.Harfleri kullanmakBazı iyiniyetliler de “Zaten bu harfleri kullanıyoruz” diyorlar. Mantıken doğru da, biz bu harfleri yabancı kelimelerin orijinal yazımında kullanıyoruz. Alfabede yer almasa bile günlük kullanımdalar. Ayrıca üç harf ekleyelim de bu harflerle başlan kelimemiz yok ki. İcat mı edeceğiz?Cem Garipoğlu olayıGeçen haftanın en önemli olaylarından biri de Münevver Karabulut’u öldürdükten sonra testere ile kesen Cem Garipoğlu’nun 197 gün kaçak yaşadıktan sonra teslim olmasıydı. Medya ilk günden itibaren olayın arkasını bırakmayınca bu sonuç alındı ama aynı medya şimdi de zarar veriyor.Hukuk devletiyizBu cinayet herkesi derinden etkiledi. Ama bunun sömürülmesi, hukuk adına bu kez başka bir cinayet işlenmesine de yol açmamalı. Gazete ve televizyonların, mahkemeyi kurmuş ve yargılamaya başlamış gibi davranmaları en azından hukuk devleti imajını yaralayan bir unsur.Yetkililerin yanlışıBunda ne yazık ki vilayet ve emniyet yetkililerinin de payı var. Sanıyorum aylarca küçük bir çocuğu bulamamanın şokunu yaşayan yetkililer, yakalama-teslim olma olayını abartarak, daha önce yapılmış ihmallerin üzerine örtmek istediler. Vali ve emniyet müdürleri başka hangi cinayetlerde bu kadar çok konuşuyorlar?Aileleri de kollamalıyızOrtada biri kızları vahşice öldürülen, diğeri de oğulları canilik yapan iki aile var. Her ikisinin de acısı kendine yeter. Devletin ve hukukun görevi bu aileleri de korumaktır. Yargı süreci elbette çok sıkı izlenecek ve özellikle sanığın ailesinin maddi gücüne güvenerek bir takım avantajlar sağlaması önlenecektir.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Yaş biraz ilerlemeye başlayınca eskileri hatırlamak pek keyifli oluyor. Ama insan hali işte, böyle günlerde herkes iyi ve mutlu günleri hatırlar. Kötü günlerden söz açılınca da ya konuşulmaz ya da espriye vurulur.Örneğin böbreğimde her gün içtiğim 7-8 kupa filtre kahveden sonra bir yıl içinde oluşan ceviz büyüklüğündeki taş alınıncaya kadar çektiklerimi şimdi komiklikler yaparak anlatıyorum.Gece yataktan kalkıp zıp zıp zıplarken çektiğim ve hiç bitmeyecek sandığım acıyı anlatırken şimdi herkes kahkahalar atıyor.4 yaşımdaykenBugün bayram. Bayramı fırsat bilip kaçmayı düşünenler için pek hoş değil tabii. Birinci gün pazara denk geldi. Üstelik bittiği günün ertesi de okullar açılıyor. Demek ki vakti ve imkanı olanların dışında kalanlar bu yıl “eskisi gibi” bayram yapmak durumunda.Yani ailelerin bir araya geldiği, yemeklerin yenip eskilerin yad edildiği, ellerin öpüldüğü hatta belki de bahşişlerin verildiği eski bayramlar.Hafızamı zorluyorum, 4 yaşındayken Erzincan günleri geliyor aklıma. Hangi bayramdı bilmiyorum ama gözümün önündeki tek şey babamla gittiğimiz bayram namazıydı. Camiye de ilk gidişimdi.Bağdaş kurup yere oturmamız geliyor aklıma. Bir de erken gitmiştik, zaman geçtikçe gelenlerin artması ve her seferinde biraz daha toparlanarak oturmamızı en sonunda da safların sıklaştırılmasını hatırlıyorum.İlk çocukluk yıllarıDaha sonra hatırladığım bayramda galiba 6 yaşındaydım, henüz okula başlamamıştım çünkü. Rahmetli babaannem o tarihte Gayrettepe’de oturuyordu. Barbaros Bulvarı yeni açılmıştı, şimdiki Emniyet Müdürlüğü binası yoktu, ev onun arkasındaydı ve bakınca Barbaros Bulvarı da görünürdü. Şimdi mümkün değil.Mahallenin çocuklarına takılmıştım bir bayram sabahı. Zilleri çalıyorduk. Şeker falan veriyordu kapıyı açan teyzeler amcalar. Bazıları da para. 5 kuruş, 10 kuruş, 25 kuruş veren olmuş muydu? Ama para verilince nasıl sevindiğimizi anlatamam.Oruç bozuldu mu?Bizim ailede oruç hiç bırakılmaz. Balıkesir’de ilkokul birinci sınıftaydım. İlk orucumu tutuyorum. Sabah okula gittim. Kapıda bir kadın “kuzu kulağı” satıyor. Kuzu kulağı çayırda biten, hafif mayhoş bir ot. Ben bayılıyorum.İşte o an orucu falan unutmuşum, tam ağzıma bir yaprak atıp çiğnemeye başlamıştım ki, oruç gelmez mi aklıma. Hemen tükürdüm. İyi de oruç bozuldu mu bozulmadı. Başladım ağlamaya. Neyse ki aklına güvendiğim bir sınıf arkadaşım “Ninem söyledi orucu unutup ziyafet çeksen bile bozulmazmış” dedi. Niyet önemliymiş. İçim rahatlamıştı. Sonra babam da “Madem unuttun ama hatırlayınca bir daha yemedin o zaman bir şey olmaz” demişti.Bayram harçlıklarıBalıkesir yıllarında bayramların en büyük keyfi “bayram harçlığı” toplamaktı. Sabah bayram namazından sonra birlikte kahvaltı edilir, eller öpülür, sonra babam harçlıklarımızı verir. Bana 10 lira, kardeşime beş lira.Sonra aile büyüklerine gidilir. Büyük amcalar, amcaların yine amca dediğimiz oğulları, derken bir bayram 70-80 lira bahşiş topladığım olurdu. Bu bahşişleri nereye harcayacağımı bilemezdim. Çatapat alırdım bazen, patlayan mantarlar vardı o zaman. Bükülmüş bir çivi mantarın iki tarafına tutturulur, yere atınca sivri uçlar barutu patlatır, müthiş de ses çıkarırdı. Bir de topu topu birkaç saniye renkli ışık çıkaran fişekler vardı.Şimdinin görgüsüzlük sembolü havai fişeklerin yanında adı bile edilmez tabii.Baklava pişmanlığımÇocuklukta bayramın tadı baklavaydı. Bense baklavayı ağzıma koymazdım. Oysa bayram nedeniyle bir tepsi baklava yaptırılırdı özel olarak. Annem babam çok ısrar ederlerdi ben Nuh der peygamber demezdim.Sonra bir gün koca tepside tek bir samsa baklava kaldı. Babam “Bari bunu hatırım için ye” dedi.Yüzümü buruşturarak ve bir hamlede yemek üzere son samsayı alıp ağzıma attım. Bir kere çiğnedim ki hemen yutacağım. Ama o da ne. İnanılmaz bir lezzet. “Bir tane daha kalmadı mı?” Kalmadı tabii. Bugüne kadar hiç yemediğim için ne aptalmışım meğer. İki ay bekledimO yıllarda baklava öyle her pastanede satılmıyor. Hatırlıyorum Ramazan Bayramı’ydı. İki ay sonraki Kurban Bayramı’na kadar zor sabrettim. O günden beri de baklavaya dayanamıyorum. Önüme ne kadar koyarsanız o kadar yerim. Böyle bir de “kaymaklı” pişmanlığım vardı. Onu da tadıncaya kadar “yemem” diye tutturmuştum. Ege’ye mahsus bir tatlı. Baklava hamuru kadar ince hamurun her katına kaymak konuyor, sonra üzerine şerbet konuyor. “Kaymaklı” çok dayanıksız tatlıdır. Yapılır ve hemen yenir, bu nedenle dışarıda satılmaz. Yıllardır “Biri yapsa da yesem” diye burnum tütüyor.İşte böyle. “Eski bayramlar daha mı güzeldi?” muhabbeti yapmak istemedim, her şey yaşandığı sırada güzel çünkü, bir de hatırlamak.Hepinizin bayramını bir kere daha kutlarım.*****Pazar fıkralarıBiraz izin yapıp iki pazarı yazısız geçirince fırkalardan da mahrum kaldık. İşte bu pazarın fıkraları, tabii Yıldırım Tuna’dan;GübreYaşlı kadın evinin girişinde otururken ona sebze meyve getiren manavı at arabasıyla tozu dumana katarak geldiğini görünce durdurmuş “Selam” demiş.- Nerden geliyorsun?- Kasabadan bayan.- Arabanın arkasında ne var?- Gübre.- Ne yapacaksın onu?- Çileklerimin üzerine serpeceğim.- Oggrrkk..! Hiç öyle şey olur mu?.. Gel buzdolabımda taze kremam var sana ondan vereyim..! KompozisyonÖğretmen: Benim Köpeğim adlı kompozisyonun ağabeyinki ile tıpa tıp aynı.. Kopya mı çektin?Öğrenci: Hayır efendim.. Aynı köpeği yazdık ondandır..Ters sarma34 yıllık evliyim, düğün videomuzu tersten oynattıkça inanın mest oluyorum.. En sevdiğim yer neresi mi? Karım nikah yüzüğünü parmağından çıkarıyor, nikah salonunda geri geri gidip kapıda bir arabaya binip caddelerde kaybolmuyor mu keyiften çıldırıyorum..!Ölüm ilanıAdam ölünce yaşlı karısı gazetenin ilan servisine gidip bir ölüm ilanı vermiş, “Barney Öldü” diye. “Ölüm ilanı 4 kelimeye kadar 25 dolar hanımefendi” demiş görevli “Yani aynı ücreti ödeyerek 2 kelime daha ekleyebilirsiniz..” “Tamam” demiş yaşlı kadın “Barney öldü, satılık Toyota ” TeşhisSaldırıya uğrayan kadın karakolda sanığı görür görmez “Evet. Bu o.” demiş komisere, “Oydu.. Bu yüzü nerde görsem tanırım!” Sanık “Yalan söylüyor memur bey..” demiş “Yüzümü kesinlikle görmüş olamaz çünkü o gece kar maskesi takmıştım..!”