Filozof gibi şoförler

16 Ekim 2009

İki hafta oldu galiba, Kanal 7’de İskele Sancak programına katılmıştım. O gün arabam olmadığı için bir araba göndermişlerdi. Dönüşte de eve bıraktılar tabii gecenin yarısından sonra.Haliyle yolda sohbet ediyoruz almaya gelen aracın şoförüyle. Bu tür sohbetlerden çok hoşlanırım. Çünkü bu sohbetlerde hiç aklınıza gelmeyen şeyler duyabilir, ilginç bilgileri öğrenebilirsiniz,İlk hikâyemizKanal 7’ye gidişte de gelişte de böyle oldu. Anlatayım isterseniz:İstinye Park’ın önünden geçiyorduk, şoför anlatmaya başladı; “Can Bey, biliyorsunuz buraların garajlarına LPG’li araçlar alınmıyor. Geçenlerde bir arkadaşım girmek istemiş, sokmamışlar tabii, o da olay çıkarmış” dedi.Sonra devam etti: “Tabii yine girememiş. Bunun üzerine İstinye Park yönetimine bir yazı yazmış. ‘Aracımız LPG’li diye giremiyoruz, peki biz ne yapacağız, gelmeyelim mi buraya?’ demiş.” İstinye Park’a bakınŞoför biraz durduktan sonra “Sonra ne oldu biliyor musunuz Can Bey, İstinye Park arkadaşıma bir hafta sonra mektup yazdı. Meğer açık alanda sadece LPG’li araçlar için park yeri yapmışlar. Bunu da arkadaşıma ‘bu bilgiyi ilk kez siz değerli müşterimize bildirmekten kıvanç duyarız’ diye yazmışlar. İşte iyi pazarlamacı buna denir” dedi.Bardak kıran kadınHoşuma gitti tabii bu uygulama, bravo. Ama şoförün anlatacakları bitmemişti ki. Sürdürdü konuşmasını: “Amerika’da kadının biri lüks bir büyük mağazaya girmiş. Dolaşırken son derece pahalı bir fincanı düşürmüş, fincan kırılmış. Kadın korku içinde ne yapacağını bilemezken mağaza müdürü gelmiş yanına ve ‘Sizi odamda konuk edebilir miyim?’ diye sormuş. Kadına burada kahve ikram etmiş ve ‘Çekinmeyin, hiç borcunuz yok, lütfen gönül rahatlığı ile gidin’ demiş. İzleme talimatıMağaza müdürü daha sonra kadının bir daha gelmesi halinde izlenmesini, yaptığı alışverişlerin kendisine bildirilmesini istemiş. Aradan üç ay geçmiş, görevli kişi mağaza müdürüne gelmiş ve ‘Söylediğiniz kadın 3 ayda 2.500 dolarlık alışveriş etti’ bilgisini vermiş. Mağaza müdürü çalışanları toplayıp olanları anlatmış ve ‘Mağadaki bir kusuru kendisine ödetilen kişi bir daha asla oraya gelemiyor, bu psikolojik bir olay. Oysa eğer siz tam tersini yaparsanız, artık o kişi mağazanın ayrılmaz bir müşterisi oluyor’ demiş.” Pazarlamacı arkadaşŞoföre “Ne güzel bir hikâye, nereden biliyorsun bunu?” diye sordum. “Bir pazarlamacı arkadaşım vardı. O anlattı” dedikten sonra ekledi “Bizim memlekette böyle şeyler olmaz. Biri bir şey kırsa vallahi anasından emdiğini burnundan getirirler, keşke biz de biraz daha anlayışlı olmayı becerebilsek. Üstelik anlayışlı olmanın çok daha yararlı olduğu da bilimsel bir gerçek.” Dönüş sohbetiGecenin 02.00’sini geçiyordu, bu kez başka araç ve başka şoförle dönüyoruz. Bu şoför biraz daha yaşlıca, güngörmüş biri olduğu anlaşılıyor.“Bu Kürt açılımına nasıl bakıyorsunuz Can Bey?” diye sordu. “İki saati aşkın süredir bunu tartıştık ya, orada anlattım” dedim. Şoför “Kusura bakma gece boyu çalıştım seyredemedim” diye mahcup bir cevap verdi.Sizin de bildiğiniz fikirlerimi özetledim. Şoför “Benim tabii ki bir siyasi görüşüm var ama ben herkesle dostumdur, herkesle konuşurum, bana kızmazlar” dedi.Kürtlerle konuşmaDaha sonra konuşmasını sürdürdü: “Bizim mahallede birçok Kürt var. MHP’li milliyetçiler de var. Hepsiyle konuşurum ben.” Geçenlerde kahvede Kürtlerle konuşmuş. “Önce biraz kızar gibi oldular ama öyle şeyler söyledim ki, karşılık veremediler, haklısın abi demek zorunda kaldılar, çünkü ben yanlış bir şey söylemedim ki” dedi.“Ne söyledin de sana bu kadar hak verdiler?” diye sordum. Demiş ki “Kardeşim, iyisiniz hoşsunuz. Haklarımız yok diyorsunuz, aha işte İstanbul’dasınız, bir sıkıntınız var mı?” Ya devlet kurarsanBeni getiren şoför daha sonra şöyle konuşmuş: “Dağdaki eşkıyaya kaptırmlışsınız kendinizi. Devlet kuracakmışsınız. İyi kurun da, nasıl idare edeceksiniz. Hepiniz buralara alışmadınız mı, gidecek misiniz kendi devletinize. Var mı doktorunuz, mühendisiniz, öğretmeniniz. Burada hepsi var sizin için, daha ne dert edip durursunuz ki.” Şoförün söylediğine göre işte bu sözlerden sonra kahvedeki Kürtler seslerini çıkarmamışlar bir daha.Ama dur bakalımBen “İyi konuşmuşsun, haklısın” dedikten sonra sözümü kesti: “Dur canım, bakma sen onlara, ben böyle konuşunca şaşırdılar, ne diyeceklerini bilemediler. Şimdi gidip ağababaları ile konuşurlar, buna bir cevap bulurlar, sonra gelip beni ararlar ve anlatırlar” dedi.Sonra da bir gevrek kahkaha atıp “Ya işte böyle, bana kızmıyorlar, ben de adam ayırmam herkesle konuşurum, ama inandığımı söylerim ha.” Evin önüne gelmiştik. Eve girerken her iki sohbete de doyamadığımı fark ettim.Her yerdelerAslına bakarsanız Türk halkı böyle. Her konuda çok ilginç fikir ve görüşleri var. Kimileri tabii ki bilgi eksikliği nedeniyle, kimileri de ifade sıkıntısı nedeniyle belki tam yansıtılamıyor, ama biliyoruz ki herkesin içinde bir filozof taraf var.***** Bir küçük eklemeHalit Refiğ’in vefatından sonra bir teşekkür yazısı yazmıştım hatırlarsanız. Bu teşekkürün “aile adına” olduğunu belirtmiştim. Sevgili Gülper Refiğ, Memorial Hastanesi’nde gördükleri ilgiye karşılık “Nasıl teşekkür ilanı verebiliriz” diye sormuştu. Ben de “Bir toplu teşekkür yazarım, benim köşeme koyarım” cevabını vermiştim.Nitekim öncelikle hastane personelinin isimlerini aldım, bunları yazdıktan sonra gerek hastalık sürecinde gerekse vefattan sonra fedakârca koşturan pek çok kişinin de ihmal edilmemesi gerektiğini düşünerek listeyi genişletmiştim.Bu listedekilerin hepsi benim gözlediğim isimlerdi. Tabii böyle olunca Gülper Refiğ’in de çok teşekkür etmek istediği bazı isimleri atlamışım.Örneğin neredeyse hastanede kalınan süre boyunca evini ihmal pahasına her gününü hasreden Zeynep Özen’i unutmuşum.İlk teşhis ve tedavinin başladığı Çapa Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve personeli de var. Doktorlar Yücel Yalkan, Kürşat Rahmi Serim ve Orhan Bilge de tamamen benim dikkatimden kaçtığı için yazılmadı.

Devamını Oku

Dolmabahçe özel (!) görüşmesi

15 Ekim 2009

Başbakan’ın “mektupla randevu talebine” CHP Genel Başkanı’nın yine mektupla “olabilir ama” karşılığını vermesi ve “ama”yı “görüşmemizi kamera kaydına alalım” diye açıklaması tartışılıyor.Şimdi bazı yazarlar yine Baykal’ı eleştiriyor. Çünkü Baykal’ın atıfta bulunduğu ve bu nedenle kamera istediği Dolmabahçe’deki Büyükanıt görüşmesi “özel”miş. Başbakan’ın Genelkurmay Başkanı ile planlı, programlı ve adeta mizansenli görüşmesi nasıl “özel” oluyor anlamak mümkün değil; ki ayrıca hangi ülkede Başbakan’la Genelkurmay Başkanı özel görüşürler ya da yaptıkları görüşme hangi koşullar altında “özel” sayılır, bunu da değerlendirmek gerek.Bu ikili ancak üzerlerinde artık “eski” sıfatı varsa “özel” görüşebilirler, bunun dışındaki her görüşmeleri, hatta bir kokteyldeki ayaküstü karşılaşmaları bile özel olamaz.Deyin ki ısrarla bu görüşmenin “özel” olduğu söyleniyor. Kabul edelim. O zaman bunu bir anekdotla açmak istiyorum.İzmir valilerinden biri, tam hatırlamıyorum ama Sefa Poyraz olabilir, son derece dürüst, görevine bağlı biriymiş.Bir gazeteci röportaj yapmak istediğini söylemiş. Vali önce yanıt vermemiş. Ama ısrarlar ve yardımcılarının “iyi olur efendim” uyarıları üzerine kabul etmiş.Vali gazeteciye “Saat 08.15’ten 08.59’a kadar size zaman ayırırım” demiş. Röportaj günü gelmiş, gazeteci sorularını sormuş, cevaplarını almış ve saat tam 08.59’da vali “Tamam, vakit doldu” demiş.Gazeteci tam çıkarken sormuş: “Efendim, sadece bir sorum var. Neden randevuyu tam 08.59’da bitirdiniz?” O sırada işine dalmış olan vali dosyadan başını kaldırmış ve cevaplamış: “Burası devlet görevinin yapıldığı yer, bu makam da devletin. Sizinle görüşmem özeldi. Mesai saat 09.00’da başlıyor. Eğer mesai saatlerini size ayırırsam devlete haksızlık yapmış olurum.” Bu kadar katı olmasına gerek belki ama Başbakan’la Cumurbaşkanı’nın, devletin tüm görevlilerini çalıştırarak ve devletin makamında görüşmeleri özel olabilir mi?*** TAM ARICILARIN NE YAPACAKLARINI YAZACAKTIM Kİ..Marmaris ormanlarında arıcılık yapanların sorunlarını sizlere aktarmaya çalışmıştım. Ballarını normal fiyatlarından satamadıklarını söyleyen arıcılar “Artık bıçak kemiğe dayandı, sonunda biz de eylem yapacağız” demişlerdi. Ben de “Nasıl bir eylem düşünüyorsunuz?” diye sormuştum.Bana çok ilginç bir eylem planı anlatmışlardı. Çok şaşırmıştım. Tam yazacaktım ki, arıcıların düşündükleri eylem biçimini dere yatağına yaptıkları everin yıkılmaması için direnen bir grup gerçekleştirdi.Dere yatağındaki, tapusuz, ruhsatsız yerlere ev yapmaya çalışanlar yıkımı önlemek için bir arı kovanını parçaladılar ve ortalığa yayılan kızgın arılar polislere zor anlar yaşattı.İşte arıcılar böyle bir eylem düşünüyordu. Topluca Ankara’ya, Meclis’in önüne gidecekler, vekillere sorunlarını anlatmaya çalışacaklar, eğer başaramazlarsa yanlarında getirdikleri 50 kovanı yere çarpıp arıları ortalığa salacaklardı.Bir arıcı “O arılar bir yayılsın, vallahi üç ayda ortalığı temizleyemezler” demişti.Unutmayın, arılar kendilerine zarar verilmedikçe kimseyi sokmazlar, ama yuvalarını dağıtıp kızdırırsanız, kimseyi de dinlemezler.***3G İYİ DE FATURALARA DİKKAT EDİN Büyük reklam kampanyaları ile başlayan ve reklamları da hâlâ devam eden 3G yakında pek çok aboneyi şaşırtabilir.Bu konuda sayısız şikâyet mesajı almaya başladım. 3G paketine üye olanlar birkaç işlem yaptıktan sonra “Hakkınız doldu, bu andan itibaren işlemleriniz faturanıza yansıyacaktır” mesajını aldıklarını söylüyorlar.3G iyi de aslında pahalı bir hizmet. Bir film indiriyorsunuz örneğin ve üye olduğunuz abonelikte size tanınan kota dolmuş oluyor bile.Telefon şirketleri haksızlık yapıyor demek istemiyorum elbette, ama her yeniliğin ve kolaylığın da bir bedeli var. Her gün cepten TV izlemek, film indirmek isterseniz beklemediğini faturalarla karşılaşabilirsiniz. Sadece bunu söylemek istiyorum. Tabii bir de telefon şirketlerinin bunu reklamlarında belirtmeleri de gerekiyor herhalde.***CEZA YOK OLMUŞCumartesi günü Karaköy’de caddede çift sıra park olduğu halde arka sokakta ve trafiğin hiç olmadığı yerde park eden araca ceza yazıldığını size iletmiştim.Ama asıl ilginç olan ceza yazılması değil, ceza yiyen vatandaşın uygulamayı adaletsiz bularak emniyet teşkilatının internet sitesindeki şikâyetler bölümüne yazması üzerine cezayı yazan polis tarafından aranması ve “Sizi savcılığa şikâyet ettim, çünkü bana hakaret ettiniz” demesiydi.Son aldığım bilgi daha da ilginç hale getirdi olayı. Çünkü, muhtemelen benim yazım yayınlandıktan sonra Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü’nden ceza yiyen vatandaşa bir resmi yazı gitmiş. Bu yazıda “Belirttiğiniz gün ve saatte, belirttiğiniz plakaya hiçbir ceza yazılmamıştır” deniyor. Yazının devamında ise “Ön caddedeki çift sıra park eden araçların trafiği engellediği ve bu nedenle ceza uygulaması yapıldığı” belirtiliyor.Ne şaşırtıcı değil mi? Herhalde bir arkadaşı bu vatandaşa “ceza yazılmış” şakası yaptı..***HEM YARIN HEM PAZAR GÜNÜ CİNE5’TEYİMCine5’e TMSF’ye geçtiğinden bu yana hiç gitmemiştim. Bir anda iki ayrı program için davet aldım.İlki yarın saat 15.30’da başlayacak olan İnci Ertuğrul ile “Nergarenk” programı. Programa sohbet konuğu olarak katılıyorum.Pazar günü saat 14.00’te Canan Barlas’ın sunduğu Kırmızı Hat programına katılıyorum. Barlas, Cine5’teki bu ilk programında medya-siyaset ilişkilerini ele alacağını söyledi.*** BURNU BÜYÜK YILDIRIM TUNA’DAN:- Anneeee.. Arkadaşlarım benimle ’Uzun Buruuuun...’diye dalga geçiyor.- Dinleme onları yavrum... Ama biraz başını dik tutarak yürü parkeleri çiziyorsun...

Devamını Oku

Bu köşe babamın malı değil; ama...

14 Ekim 2009

Halit Refiğ’i dün toprağa verdik. O artık tarihe mal olmuş bir isim. Dün çok hazin bir tören yaşadık. Halit Refiğ’i adeta bir sevgi seli halinde son yolculuğuna uğurlamak için toplananların tek ortak düşüncesi vardı; Türkiye çok önemli bir aydınını kaybetti.Bir günlük hoşgörü lütfenKöşeler elbette babamızın malı değil. Bu nedenle bu köşeleri kendi adımıza kullanmamız doğru ve ahlaki olmaz.Ancak bugün bu kuralı tüm Türkiye’ye mal olmuş bir isim adına, sizlerin hoşgörüsüne sığınarak bozmak ve bu köşeyi kullanmak istiyorum. Çünkü Türk sinemasının duayenlerinden, fikir ve düşünce adamı Halit Refiğ ve eşi adına gerek tedavi süreci gerekse vefatı sırasında ilgi, sevgi ve desteklerini esirgemeyenlere teşekkür etmek istiyorum.Kişisel teşekkürümdürÖncelikle; Halit Refiğ’in vefat haberinin öğrenilmesinden sonra benim de eşim nedeniyle akraba olduğumu fark eden ve bana da başsağlığı mesajları yağdıran tüm okurlara ve tanıdıklara teşekkür ederim. Gelen her mesajı yanıtlayamadıysam da özür dilerim.Unutulmaz hemşirelerŞimdi gelelim Refiğ çifti adına teşekkürlere... En başta yattığı Memorial Hastanesi’nde, Halit Refiğ’i bir ayı aşkın süre hiç yalnız bırakmayan, şefkat ve güler yüzlerini hiç eksiltmeyen, durumun sürekli kötüye gitmesine rağmen verdikleri moral desteği ile Gülper Refiğ’i ayakta tutan 9. kat başhemşiresi Melek Ekmekçi, hemşireler Arzu Kırbaş, Gülçüm Polat, Seda Meriç, Emine Savrun, Sibel Levent ve Belkis Ağaoğlu’na olan minnettarlığın sınırı olmadığı söylemek isterim.Yine kattan sorumlu görevli Vedat Karaköse’nin unutulması ve ihmal edilmesi mümkün değil.Doktorlar çok çırpındıHalit Refiğ’in önce hastalığı yenmesi ama tıbbın da çaresiz kaldığı andan itibaren son dönemini acı çekmeden yaşaması için çırpınan doktor Koray Acar ve Başhekim Birgün Sönmez ile dünya çapındaki doktorumuz Münci Kalayoğlu da her türlü takdirin üzerindeler. Memorial Hastanesi diğer tüm birimleri ve çalışanları çok sıcak ilgi ve desteği ile hepimizi çok mutlu ederken, idari görevini hastane sahibinin gelini olmasına rağmen en alttan en tepeye kadar çalışan herkesle sıcak diyaloglar kurarak, hiçbir kibir ve ayrıcalık duygusu göstermeden, hastaneye gelen herkesle ilgilenen, bu ilgi ve sevgisini bizlerden de esirgemeyip günün 24 saati elinden gelen her şeyi yapan Şehminur Aydın’ın gönlümüzdeki yeri de bambaşka.Bakan ve belediye başkanıHalit Refiğ’in vefatını öğrenir öğrenmez hemen hastaneye koşan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın candan ilgi ve sevgileri en acılı anda en büyük teselli oldu. Topbaş’ın Zincirlikuyu Mezarlığı’nda Halit Refiğ’in çok sevdiği Adnan Saygun’a yakın bir yer yaratması adeta mucize gibiydi.Çok yakında olanlar Ve Erkam Aytam. Hem tüm tedavi süresince hem de vefatından toprağa verilmesine kadar aralıksız, yorulmadan sevgi dolu emekle yanımızdan hiç ayrılmadı. Ne desek azdır. İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Gülçin Barmek, gazeteci Deniz Alphan ve Yorgun Savaşçı’nın başrol oyuncusu Can Gürzap’ın ve Arsen Gürzap’ın haklarını ödemek çok zor.Gülper Refiğ’in asistanı Hale Aktaş’ı ihmal etmek mümkün mü? Geceler boyu Gülper Refiğ’i yalnız bırakmayan Hale ve bir anda koşup gelen müzik öğrencisi Anıl artık ailenin bir parçası.Emektar Satiye ise 30 yıla yakın hiç ayrılmadığı Refiğ ailesinin temel direği gibi, şimdi Gülper Refiğ’in can yoldaşı olacak.Cenazeye katılanlarGülper Refiğ’i teselli etmek için hastaneye ve eve koşan, telefon eden, mesaj gönderen, cenazeye katılan ya da eğitim-çevre vakıflarına bağışta bulunan herkese de teşekkür ederiz.Siyasi liderlerYine Gülper Refiğ’i şahsen arayan siyaset adamlarına ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’a şükranlarımızı sunarız.Türker İnanoğluHalit Refiğ’in sinema yaşamı boyunca hep birlikte olduğu, Türk film yapımcılığının duayeni Türker İnanoğlu her zaman olduğu gibi hastalık sürecinde de elinden geleni yaptı. Halit Refiğ’i son saatlerinde gören birkaç kişiden biri olan Türker İnanoğlu gerçek bir vefalı dost olduğunu bu kez de kanıtladı.*****Ve Müjde Ar Müjde Ar’ı kamuoyu filmlerinden ve son yıllarda ekranlardaki programlarından tanıyor. Açıkçası bu benim için de böyleydi.Sinema dünyasına Halit Refiğ’in TRT için çektiği Aşk-ı Memnu’nun Bihter’i olarak başlayan ve ondan sonra da tutulamayan Müjde Ar’ın bambaşka bir yönünü gördüm hastalık sürecinde.Müjde Ar’ın yüreğinin genişliği, sevgisinin sınırsızlığı ve fedakârlığının inanılmazlığı şaşırttı beni diyeceğim ama haksızlık yapmak istemiyorum.Müjde Ar, Halit Refiğ’in hastalığının teşhis edildiği ilk günden itibaren onları hiç yalnız bırakmadı. Gün geldi yatak düzeltti, gün geldi gerçeği öğrenmek için hastaneyi birbirine kattı, gün geldi konukları ağırladı, gün geldi doktorlara bile moral verdi.Ama belki de en önemlisi Gülper Refiğ’in moral olarak ayakta kalmasını sağladı, hiçbirimizin yapamadığını yaparak gerçeği fısıldadı kulağına ve Gülper’i o en acı güne hazırladı.Hastane sohbetlerinde anladım ki Müjde Ar gerçekte bu. Sadece Gülper Refiğ değil, bugüne kadar belki 20 sanatçı ve yakını için aynı özveriyi göstermiş. Meğer bizim bilmediğimiz ve tanık da olmadığımız bir Müjde Ar yaşarmış aramızda.Zaten çok severdim Müjde Ar’ı, ama gazeteci olarak bile hiç fark etmediğim bu karakterini öğrendiğimden beri sevgiden de öte saygım çok arttı.***** O fotoğrafKamuoyuna “tarihi” olarak sunulan Türkiye-Ermenistan protokolü üzerine çok şey söyleniyor ve söylenecek. Şu ana kadar bunun bize ne faydası olduğunu anlamış değilim. Bunları ayrıca tartışırız elbette.Ancak çok dikkatimi çeken bir noktayı da belirtmeden edemeyeceğim. O da imza anının fotoğrafı. Önde Türk ve Ermeni bakanlar masada oturuyor. Tam arkada ise Amerika, Rusya ve İsviçre Dışişleri Bakanları ayaktalar, yüzlerinde hafif bir tebessüm.Hani oğlan kızı kaçırıp şey eder de, kızın ailesi “ya evlenirsin ya da” diye dayatır, işte o fotoğraftaki manzara bunu andırıyordu. Kızla-oğlan nikâh masasında. Arkada ise kızın aile büyükleri durmuşlar. Aslında ellerinde silah var ve damadın sırtına dayamışlar, millete de durumu çaktırmamak için gülümsüyorlar.Peki, o masada kim gelin kim damat diye sorarsanız. Ona da siz karar verin artık, ben ne diyeyim?

Devamını Oku

Savaşçıydı, hiç yorulmadı

12 Ekim 2009

Halit Refiğ’in ölümünü dün Vatan dahil bazı gazeteler “Yorgun Savaşçı hayata veda etti” başlıklarıyla duyurdu okurlarına. Sabah eşi Gülper Refiğ ilk baktığı gazete Vatan’ın başlığını görünce “İşte en güzel başlık bu” dedi göz yaşlarını tutamayarak.Evet, “Yorgun Savaşçı” tanımı Halit Refiğ’i anlatmakta çok güzel bir deyim. Darbecilerin yaktığı filmle yönetmenin ismini bağdaştırmak çok yerindeydi.Oysa bana göre bunun ötesinde bir gerçek daha var. Tanıdığım Halit Refiğ büyük bir savaşçıydı, ama yorgun değildi. Tam tersine, son nefesini verdiği ana kadar savaştı, direndi.Artık giderek kötüleştiği günlerde bile konuşabildiği kadar konuşmaya çalıştı. Halit Refiğ çok ilginç bir kişilikti. Önce susar ve dinler. Çoğu kez hiç müdahale bile etmez. Sadece “Mmmmmm” der arada bir örneğin ya da “Allah Allaaaah” nidası çıkarır, şaşırmış gibi yapar.Sonra sıranın kendisine geldiğine inandığında başlar konuşmaya. İşte o andan itibaren söze girmeyi, bir cevap vermeyi düşünmezsiniz bile. Güzel olan da şudur: Halit Refiğ hepimizin konuştuğu, fikirlerini söylediği konuya girer. Ama sözlerinde gizli-açık o kadar bilgi vardır ki şaşarsınız. Aynı konuyu konuşursunuz aslında, ama bir süre sonra anlarsınız ki bildiğiniz konuda pek çok yeni bilgi öğrenmişsinizdir.Halit Refiğ’i fikirlerini anlatırken hiç “yorulmuş” görmedim. Sanki yüksek bir adrenalin pompalanırdı vücuduna ve anlattıkça coşar, pek çok kişinin söylemeye çekindiği sözleri söylerdi.Sadece sohbetlerinde mi? Hayır, kamuya açık alanlarda, TV ekranlarında, makale ve kitaplarında, ulaşabildiği her yerde ve her zaman.“Hiç yorulmamış” olduğunu anlatmak için tek bir örnek bile yeter belki. Halit Refiğ, Ergenekon davasını ilgiyle izliyordu. Dava sürecinde hukuk kurallarına uyulmadığı anları da görüyor ve buna tepki gösteriyordu.Buna karşı haklarında dava açılan, soruşturmaya uğrayan bazı kişilerle de ilgili kuşkusu vardı. Onları asla savunmadı.Ancak hukukun uygulanmadığını gördüğü için “Beni de yargılayın” kampanyası açarak ilk imzayı atan da Halit Refiğ’di.*** Dünyada en çok izlenen Türk filmiBiliyor musunuz; acaba dünyada en çok kişinin izlediği Türk filmi hangisi? Hiç düşünmeyin, ben biliyorum.Bir gün Halit Refiğ’le sohbet ediyoruz. Çin’deki konferansını anlattı. Yılı hatırlamıyorum, ama Çin şimdiki gibi komünist yönetim altında vahşi kapitalizmin uygulandığı bir ülke değil. Mao’nun tüm politikalarının geçerli olduğu yıllar. Halit Refiğ de Çinlilere ulusal Türk sinemasını anlatıyor.“Giderken yanıma bir filmimin kopyasını da almıştım” dedi. Çok da özenmemiş, adını hatırlayamadı o sırada ama “piyasa filmlerinden biriydi” diye düzeltti.Sonrası şu: Bir gün Çin’deki yönetmenlerden biri aramış ve “Filmin TV’de gösterildi. Çok beğenildi” demiş. O yıllarda Çin’de tek televizyon var, tıpkı bizde 80’lere kadar olduğu gibi. Çin’in nüfusu 1 milyar. Demek ki 500 milyon kişi izlemiş filmi. 500 milyon kişinin izlediği bir Türk filmi bilen var mı? *** ‘Ben çok şanslı bir kadınım’Pazar sabahı saat henüz 06.00 bile olmamıştı. Gülper Refiğ, yoğun bakım doktorlarının özel ilgisi sayesinde bir buçuk saat kadar yanında kaldığı, elini asla bırakmadığı eşi Halit Refiğ’in yanından artık “zorunlu” olarak çıkarılmıştı.Aklı hâlâ içerideydi. Biraz hava alması için birlikte hastanenin önüne çıktık. Tam o sırada ezan okunmaya başladı. Dört bir yandan gelen ezan seslerini bir süre dinledikten sonra yürümeye başladım.Perpa binasının ürkütücü karanlığının önünden geçerken “Biliyor musun Can, Halit’i kaybedeceğimi biliyorum artık, o da biliyor. Hastaneye yattığından beri ilk kez biraz önce gülümsedi bana. Sanki üzülmememi söyledi. Düşünüyorum da ben dünyanın en şanslı kadınıyım” dedi.Elini sıktım bilinçsizce, sanki teselli etmek ister gibi. Sonra sürdürdü “Böyle müthiş bir insanla 30 yıldan fazla birlikteydim. Onun derin bilgisinden, hassas insanlığından, bir abide gibi hiç bükülmeden dimdik ayakta kalan dürüstlüğünden, erdeminden nefes aldığım her saniye yararlandım. Kim bu kadar şanslı olabilir ki.” Hiçbir şey söylemedim. Çünkü Gülper’i bundan sonra ayakta tutacak, ona güç verecek, sevgili Halit’ini hep yanında hissettirecek duygu buydu.İnanır mısınız, Gülper-Halit Refiğ çifti evlendikleri 1976 yılından bu yana bir gün bile ayrı kalmadılar. Hep birlikteydiler. Dünyayı birlikte gezdiler. Turist gibi değil, Arizona’dan Çin’e, Rusya’dan Afrika’ya dünyanın sayılı düşünürlerini, aydınlarını ve sanatçılarını ziyaret etmek, onlarla bilgi ve görüş alışverişi yapmak için.Refiğ’in filmleri pek çok ülkede gösterildi, neredeyse dünyanın tüm ülkelerinde konferanslar verdi, her milletten, her dinden üstün nitelikli dostları oldu.Bir piyano sanatçısı ve konservatuvarda müzik profesörü olarak ders veren Gülper Refiğ böyle bir kültür ve fikir zenginliği içinde yaşadı. Bu nedenle “Çok şanslı kadınım” diyor. Oysa Halit Refiğ de böyle bir kadınla 30 yılı aşkın süre birlikte olduğu için şanslıydı bence. Yoksa bir gün bile ayrılmadan bir ömür geçer miydi? *** Beklenti büyükGüneydoğu’ya giden İçişleri Bakanı Beşir Atalay “Sokakta herkesle konuşuyorum, beklenti çok büyük” dedi.Bakan’ın anlattığı şu: Güneydoğu’da yaşayan ve kendilerini Kürt kimliği ile anlatanlar açılımdan çok mutlu ve umutlu. Herkes büyük heyecanla açılımı bekliyor.İşte belki de açılım konusunun en kritik noktası bu. Kürt olsun olmasın pek çok kişide büyük bir heyecan ve beklenti var.Bilinemeyen ise bu beklentinin niteliği. Beşir Atalay’a “Size güveniyoruz, bu sorunu çözeceksiniz” diyenler acaba ne bekliyor? Umutları, talepleri, hayalleri ne?Büyük beklentiler büyük çözümler yaratmadığında, yaşadığınız sorun da kartopu gibi büyüyerek sizi altına alır. İktidar içini doldurmadığı açılımla çok büyük bir beklenti yarattı. Açılım ortaya çıktığında beklentiler büyük hayal kırıklığına uğrayabilir.Bu da yerine getirilemeyecek çapta başka büyük beklentileri sürükler arkasında. Türkiye ne yazık ki bu yola sokuldu.

Devamını Oku

Çapsız maskelilerden gına geldi

12 Ekim 2009

Sevgili okurlar; yine açılım tartışmalarıyla, siyasetteki mektuplarla, IMF ve Dünya Bankası toplantıları ve gösterileriyle, dış politikada zafer nidalarıyla duyurulan Ermeni açılımı ve buna karşı Fransa’daki soğuk duş etkisi yapan Cumhurbaşkanı Gül’e düşük yoğunluklu ağırlama ile bir haftayı daha geride bıraktık. Sizlere bu sohbetimde geçen haftanın önemli gelişmelerinden bir demet sunmak istiyorum.Açık Türkiye sevgisizliğiHafta sonunda sohbet ettiğim bir siyasetçi “Dikkat ediyor musun, televizyonlarda sanki bir Kürt istilası yaşıyoruz” dedi. İroniydi tabii bu söyledikleri ama toplumun önemli bir kesiminin de böyle düşünmeye başladığını hissetmemek mümkün değil. Ekranları kaplayan ve kendilerine “aydın” sıfatını yakıştıran bir dizi “maskeli liberal faşist” açılımları destekleme bahanesiyle Türkiye sevgisizliklerini daha şiddetli ve sert biçimde belirtmeyi sürdürüyor.Amaç ne belli değilBu fikirsiz ve çapsız sözde aydınların aslında ne demek istedikleri de anlaşılmıyor. Üzerinden iki aydan fazla zaman geçmesine rağmen Kürt açılımı konusunda hâlâ somut bir öneri gelmedi. Sadece lafı ağızlarında dolaştıranlar bir Kürt otonom bölgesinden, genel aftan ve İmralı’dakinin affedilmesinden söz ediyor ama bunu bile namuslu biçimde, açık açık dile getiremiyorlar.Sürekli yalan söyleniyorYandaşıyla, karşıtıyla, tarafsızıyla neredeyse medyanın büyük bölümünü kontrol eden bu liberal maskeliler her gece çıktıkları ekranlardan hiç sakınmadan ve utanmadan yalan söylemeyi aralıksız sürdürüyor. Her fırsatta sözü Atatürk’e, Cumhuriyet ilkelerine getiren bu kişiler kamuoyunun zihninde Türkiye ve Türk sevgisizliğini yerleştirmeye çalışarak adeta beyin yıkıyorlar.Örnekler vereyimBu Türkiye sevgisizlerinin en çok söylediği cümlelerden biri “Kürtler de artık eşit haklar istiyor.” Kendileri çalıp kendileri oynayan bu maskeliler nedense “Kürtler hangi konuda eşit değil, hangi haklarını kullanamıyorlar” sorusuna cevap vermiyorlar ve lafı hep uzun yıllar öncesinde kalan bazı kötü muamelelere dayandırıyorlar. Anayasa konusu da yalanYine bu maskeliler ikide bir Anayasa’dan söz ederek “Hangi demokrat, askerin yaptığı darbe anayasasını savunur” yalanına sarılıyor. Oysa bu Anayasa artık askerlerin yaptığı anayasa değil. Bu Anayasa yüze yakın değişiklik geçirdi. Ayrıca AB uyum yasaları için yapılan değişikliklerle Anayasa bambaşka hale geldi.İşine gelince iyiİşte bu maskeliler AB uyum yasaları için yapılan değişiklikleri büyük devrim olarak nitelerken, Kürt konusu gelince Anayasa’dan şikâyet edip bir de üstüne açılımın içeriğini sorgulayanları asker anayasasına sahip çıkmakla suçluyor. Böyle bir çifte standart, böyle bir çarpıtma olabilir mi?Durup dururken düşmanlıkBurada canımı en çok sıkan konu, bu sözde aydınların, sırf kendi sevgisizliklerini tatmin etmek, iktidarın sağladığı olanaklardan yararlanmak adına TV ekranlarından tüm halka düşmanlık duygularını aşılamaktan çekinmemeleri. Bugüne kadar terörle Kürt halkını ayıran ve hiçbir husumet duygusu taşımayan halka adeta zulmederek yapılan yayınların düşmanlık rüzgârlarını güçlendirdiğini görmek istemiyorlar.Demokrasi ile ezmekLiberal maskeliler canlarının istediği gibi davranmayı da, gerçekten demokrat olanların nezaket ve olgunlukları ile sağlıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen, iktidara biat etmek ve olanaklardan yararlanmak yerine, soran, eleştiren, karşı çıkan, somut bilgilere ve bilime inanan insanları “demokrat olmamakla” karalıyorlar. Ne yazık ki gerçek demokratlar nezaketleri nedeniyle sesini fazla yükseltmiyor. Ama bu nezaketin hep sürmesi de mümkün değil.Askerin tedirginliğiAçılım tartışmaları sürerken ve maskeliler başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere kendilerinden olmayan herkesi karalarken askerin de tedirginliğe itildiğini gözlemliyoruz. Lice’de ne yazık ki parçalanarak ölen bir küçük kızın nasıl bir patlamaya kurban gittiğini iki haftadır açıklayamayan, gerçeği ortaya çıkaramayan Türk Silahlı Kuvvetleri de kamuoyunun gözünde sürekli itibar kaybediyor. Bu durum elbette Türkiye sevgisizlerini çok sevindirir ama ülkenin de sonunu getirebilir.IMF protestolarıSevgili okurlar; geçen haftanın en flaş olayı kuşkusuz İstanbul’da toplanan IMF Genel Kurulu ve Dünya Bankası toplantılarıydı. Toplantılardan çok önemli sonuçlar çıkmadı belki de, dışarıda olanlar daha ilgi çekti. Ancak ne yazık ki son derece sofistike paketlerle hazırlanan protesto gösterileri, PKK ve solcu goşist örgütlerin provokasyonu ile çığrından çıktı.Polis görevini yapmıyor mu?Birbirinden renkli ve güzel eylemlerle protestolar sürerken PKK ve goşistlerin ortalığı karıştırması ve vandalizmin doruğuna çıkmaları karşısında polisin tavrı da dikkat çekici. Bir avuç vandalisti saptamak ve bu tür günlerde önceden önlem almak acaba neden zor geliyor? Ve bu gözü dönmüşlerin bazı yerlerde hiçbir güvenlik önlemi ile karşılaşmamaları tamamen tesadüf mü, insan sormadan edemiyor.Orhan Pamuk’a davaGeçen haftanın “tehlikeli” gelişmelerinden biri de Yargıtay’ın Orhan Pamuk’la ilgili aldığı karardı. Buna göre davası bozulan Pamuk hakkında isteyen herkesin dava açabilmesine de yol verilmiş oldu. Nobel ödüllü yazarın söylediklerinden öfkelenen ve “Oh olsun, şimdi davalarla boğuşsun” diyenler elbette var. Ama ne söylerse söylesin bir kişiyi tüm toplumun önüne atmak; bir süre sonra fikrini söyleyen herkesi aynı duruma düşürmek isteyen faşist bir tavra dönüşebilir. Bu kararla ilgili mutlaka ve hemen yasal bir düzenleme yapılması zorunluluktur.Al Capone benzetmesiGeçen haftanın en talihsiz açıklamalarından biri de Başbakan Erdoğan’ın Doğan yayınlarının sahibi Aydın Doğan’ı Al Capone’a benzetmesiydi. Öfke ve intikam kokan bu sözler Erdoğan’a olduğu gibi hiçbir siyasetçiye ve insana yakışmaz. Başbakan’ın ne kadar yersiz olsa da kamuoyunun zihnini karıştıracak bu tür benzetmeler yaptıktan sonra “Türkiye’nin bir korku imparatorluğuna çevrildiğini” söyleyenlere kızmaya hakkı olamaz.Yandaş medya yapıyor yapacağınıErdoğan bu yanlış ve kötü benzetme ile korku yayarken, yandaş medyadaki silahşorlar da üzerlerine düşeni yapmaktan hiç sakınmıyorlar. “Sözde” benzetmeyi yanlış bulduklarını söyledikten sonra vergi idaresinin artık kasıtlı olarak verdiğini tüm dünyanın da kabul ettiği bir ceza üzerinde tepinerek hem yargıyı hem de idareyi vesayet altında tutmaya çalışıyorlar. Bu kadar çirkin oyunun üst üste oynandığına gazetecilik hayatımda ilk kez tanık oluyorum.Halit Refiğ’i kaybetmekSevgili okurlar, dün Türkiye çok önemli bir sinema yönetmenini ve gerçek bir aydınını kaybetti. Bu, herkesi üzmesinin yanı sıra benim için durum biraz farklı. Çünkü Halit Refiğ benim bacanağım. Bu büyük yönetmeni ve aydını sağlığında olduğu gibi ölümünden hemen sonra da büyük bir sevgi ve saygı çemberi sarmaladı. Halit Refiğ’in yarın toprağa veriyoruz. Son günlerini, Halit Refiğ’in önemini önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağım. Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Cihan Demirci’den son laforizmalar

11 Ekim 2009

Mizah yazarı Cihan Demirci, bir süre aradan sonra en yeni ve güncel laforizmalardan bir demet göndermiş bu köşenin okurları için. Haydi buyrun, herbiri birer makale olgunluğundaki komik mi komik laforizmaları birlikte okuyalım Açılım da açılım * Kimsenin tam olarak bilemediği “açılım” ın şifresini sonunda çözdüm... Şifre açılım sözcüğünün içindeki “aç” ve “ılım” sözcüklerinde gizli... AKP’nin ekonomik politikaları ülkedeki “aç” insan sayısını artırdı ama AKP bunu görmezden gelerek hâlâ İslamcı bir düzenle “ılım” yani “ılımlı İslam” peşinde... Yani ne kadar “aç” o kadar “ılım” canım kardeşim!..* İMF’nin yani İ, M, F harflerinin açılımı ise şöyle oluyor: İşimiz Milyonları Fakirleştirmek...* AKP iktidarının her türlü açılımda samimi olduğuna inanmak, Mustafa Topaloğlu’nun bir daha kumar oynarken yakalanmayacağına inanmak gibi bir şey olsa gerek!..* 2005 yılında Kuşadası’ndaki terör saldırısı sonucu ölen Türk vatandaşlarına 70 bin liralık bir tazminat çok görülürken, AKP hükümeti o saldırıda ölen İngiliz vatandaşına yaklaşık 2 milyon 618 bin lira ödemiş... İşin daha da acı yanı bu işler “Açılım” dan önce oldu...Yani Türk vatandaşının 70 bin liralık değeri açılımdan sonra daha da aşağı düştü!..AKP politikaları * Ülkemiz kayıp insandan geçilmiyor... Sadece son 9 ayda 3 bin 336 kişi kaybolmuş... Peki siz kalan halkı ortada görebiliyor musunuz?..* Çocuk kayıpların sayısı hızla artıyor... Başbakan en az 3 çocuğu boşuna mı dedi zannediyorsunuz, 3 tane olursa en azından ikisi kaybolsa biri geriye kalır belki!..* Çocuğa amcası sormuş: “Büyüyünce ne olacaksın bakalım Berkay?” Berkay yanıt vermiş: “Büyüyünce çoktan kaybolmuş olucam, şimdiden beni aramaya başlasanız iyi olur diyorum amca!” IMF protestoları * Protestocu “yerli” olunca biber gazıyla-tazyikli suyla ve copla dağıtan polis, dışarıdan gelen “yabancı” protestocuların yürümesine izin vermiş... Bu ülkedeki bir şeyi protesto edebilmek için yurt dışından mı gelmek gerekiyor?..* İMF protestolarına vurmalı çalgılarla katılan en şenlikli grup “Diren İstanbul” adını taşıyordu... Halkımız kendi sorunlarına öylesine yabancılaşmış, öylesine “seyirci” vaziyette ki “Diren İstanbul”u da “Tiren İstanbul” gibi seyrediverdi...* Alkol AKP Türkiyesinde gerçekten de sağlığa zararlı bir hal aldı... Hele hele “Avcılar” parkında ya da Anadolu’nun herhangi bir kasabasında içmeye kalkışırsan ve oradan da polis geçiyor vaziyetteyse...* İktidarın sürekli olarak “Orantısız güç” kullandığı bir ülkede siz polisin daha başka ne yapmasını bekliyordunuz?..* Çiftçilik vasfını yitiren köylü tarlasındaki sebze-meyve yerine artık yaşayabilmek için böbreğini satıyor... “Tek millet, tek yürek” filan palavralarıyla getirildiğimiz son nokta: “Tek böbrek!”*****Bugün saat 12.00’de Kanaltürk’teyimKanaltürk’te her hafta pazar yayınlanan “Pazar Politika” programının bugünkü konuklarından biri de benim. Haftanın olaylarının değerlendirildiği programı Sami Dadağlıoğlu sunuyor. Program saat 12.00’de başlıyor ve yaklaşık iki saat sürüyor. İzlemeyi arzu edenlere duyurmak istedim. *****Yıldırım Tuna fıkraları Tiryakileri bir ordu büyüklüğüne ulaşan Yıldırım Tuna’dan bu hafta gelen fıkralara yine çok güldüm. Yıldırım Tuna fıkralar dışında çok ilginç anketler de göndermişti ama, onları haftaya bıraktım. İşte bu pazarın fıkraları...TerapiKadın evliliklerinin iyi gitmemesi nedeni ile kocasıyla evlilik terapisine gidiyormuş. Kocasının terapiste anlattığı şikâyeti dinledikten sonra “Doğru değil bu!” diye kocasının omzuna bir şaplak indirmiş, “Tabii ki seksten hoşlanıyorum!” Dönmüş terapiste açıklama yapmak üzere, “Ama bu azgın hayvan senede üç dört kere olsun istiyor!” Bebeğin fiyatıİki küçük kız ellerinde oyuncak bebekleri, parkta oynuyorlarmış..“Ne güzel bebeğin var!” demiş biri ötekine, “Nereden ve kaça aldın?” Diğeri “Annem süpermarketten 30 dolara almış” diye cevaplamış ve hemen o da sormuş “Seninkini nereden ve kaça aldınız?” Kız “Bizimki oyuncakçıdan alındı ve aksesuarlarıyla 25 dolara mal oldu!” demiş. O sırada pusetteki gerçek bebeğiyle genç bir anne gelmiş oturdukları banka.. İki küçük kız gerçek bebeği görünce “Oooo!” ve “Aaaa!” ların arasında gerçek anneye sormuşlar. “Sizin bebeğiniz kaça mal oldu!” diye. “Tüm kontrollerle 5 bin dolara!” demiş anne. Şaşırmış iki küçük kız.. Anne az sonra bebeği ile uzaklaşınca kızlardan biri ötekine dönüp, “Biliyor musun?” demiş, “Bana sorarsan bunu gerçekten becermişler!” Kaç evlilik?Linda güzel bir kız, nişanlısına da bunu hissettirmek istiyor. “Ben evlenince bir sürü erkek mutsuz olacak” diye söze başlamış. “Neden” demiş nişanlısı hayretle, “Kaç kişiyle birden evlenebilirsin ki?..”****** Çalın, çırpın. İhaleden parsayı toplayın* Kırın, dökün. Tribünleri sokağa dökün* Verin, kurtulun. Kırmızı çizgileri unutunGani Yıldız

Devamını Oku

AKP yalan söylemiş ama MHP ayıp etmiş

10 Ekim 2009

Kevin Costner olayı, zaten magazindi ama işin suyu çıktı. AKP’nin her nedense Kevin Costner’lı “Kürt açılımı” yapmaya kalkmasının aslında bir yalan olduğu ortaya çıktı çıkmasına da, muhalefete muhalefet etmekten kendisini alamayan yandaş medya “Bu MHP’nin yaptığı da nedir böyle, tamam, AKP yanlıştı bu girişiminde ama MHP’nin yaptığı çok daha kötü” diyerek işin cılkını tam çıkardı.Önce bir hatırlatma ve küçük bir medya eleştirisi yapmak istiyorum. AKP’li Edibe Sözen Hanım bir gün çıktı ortaya ve “Kevin Costner Demokratik (Kürt) açılımına destek vermek için Türkiye’ye geliyor” deyiverdi.Anlı şanlı medyamız bu sözlerin üzerine atıldı, eli kalem tutan hemen herkes Kevin esprileriyle donattı köşelerini.Herhalde 7 yıldır gazetecilik yapmayı unutan medyamızda bir kişi hariç kimsenin aklına “Kevin Costner gerçekten Türkiye’ye geliyor mu, Kürt açılımına destek verdiğini kime nasıl söyledi” sorularını sormak gelmedi.Bu bir kişi bendeniz oluyorum. Merak ettim, Kevin Costner’ın Türkiye’deki temsilcilerini aradım. Ahmet San’la birlikte önemli prodüksiyonlara imza atan Cüneyt Ortan’la konuştum.Ortan, Edibe Sözen’in kendilerini arayarak Kevin Costner’ı 3 Ekim’deki AKP kongresine getirtmek istediklerini söylediğini belirterek “Ancak bu tarihte Kevin Costner’ın Avrupa Turnesi nedeniyle Almanya’da olacağını, 15 Ekim’de ise Türkiye konseri olduğunu söyledik” dedi.Bunun üzerine Edibe Sözen’in “Acaba demokratik açılımı destekler mi?” diye sorduğunu anlatan Ortan “Biz de Costner’ın menajerini aradık. Kendisinin ‘Kevin demokrat bir kişiliğe sahiptir neden desteklemesin’ sözlerini Sözen’e aktardık” diye konuştu.Bütün bunları köşemde yazdım. Belli ki kimse gerçekle ilgilenmedi ve “Kevin sululuğu” devam etti.Derken MHP “Kevin Costner’ın menajeri ile konuştuk, kendisi demokratik açılımın Türkiye’nin iç işi olduğunu, bir film starının böyle bir konu içinde olamayacağını söyledi” açıklamasını yaptı.Edibe Sözen de bunun üzerine “Kevin Costner’ın açılımı desteklediğini bana Türkiye temsilcileri söyledi” diyerek topu Ahmet San’a attı. Öyle ya da böyle. Sonuçta AKP’nin Kevin Costner adına söylenmiş bir yalanı var ortada. Bir başka siyasi parti ise bu yalanı ortaya çıkarıyor.Çıkarıyor çıkarmasına da yandaş meyda atağa kalkıyor ve MHP’yi “hafiflikle” suçluyor “magazin konusu yaptılar” diye saldırıyor.Komik bir ülkeyiz. Yalan söyleyenler korunup savunulurken, yalanı ortaya çıkaranlar eleştiriliyor.*****Şikâyetten şikâyet! Trafikteki haksız cezalara yönelik yazı yazdım ya, her taraftan yağmur gibi yakınma geliyor. Bir okurum Ramazan’da iftardan sonra baklava yemek için Karaköy’deki Güllüoğlu’na gittiklerini, yoldaki iki sıra park nedeniyle arka sokağa park ettiklerini anlatan mesajında “Geniş yol bomboştu. 15 dakika sonra geldiğimizde arabanın camında ceza pusulası vardı. Oysa aynı anda ön tarafta iki sıra park etmiş olan ve trafiği de aksatan araçlara hiç ceza yazılmamıştı” diyor.Okurum bu durumu polisin internet sitesindeki şikâyetler bölümüne bildirdiği yazısında “İki sıra park eden araçlara hiç ceza yazılmaması manidar” dediğini de belirtiyor.Bu yazı polisin internet sitesinde yayınlandıktan iki hafta sonra bir polisin kendisini aradığını belirten okurum “Polis cezayı yazanın kendisi olduğunu belirttikten sonra yazımda hakaret unsuru olduğunu ve beni savcılığa şikâyet ettiğini de söyledi” dedi.Okurum “Haksızlığı en kibar biçimde üstelik polisin kendisine bildirmek bile suç olmuş da haberimiz yok” diye yakınıyor. *****Benzin masrafımı yarıya düşürdüm Uygulayanlar elbete biliyorlar, ama bir öneri olarak anlatmak istiyorum. Benzin masrafınızı hiçbir katkı maddesi kullanmadan ciddi biçimde azaltabilirsiniz.Bugüne kadar her gün aşağı yukarı aynı yerlere gittiğim, ara sıra daha uzak mesafelere de kullandığım arabama haftada bir benzin alıyordum.Ayvalık’tan İstanbul’a dönerken, erken çıktığımı ve Bandırma’daki deniz otobüsüne hayli zaman olduğunu fark ettim. Bunun üzerine daha yavaş gitmeye karar verdim. Daha yavaştan kastım, en rahat yolda bile yasal hız sınırını aşmamaya çalıştım.Bandırma’ya vardığımda bir baktım ki, benzin göstergesi şaşırtıcı biçimde neredeyse doluya yakın duruyor.Bunun üzerine İstanbul içinde de aynı yöntemi uygulamaya başladım. Yaptığım şu: Kent içinde asla yasal hız sınırı 50 kilometreyi geçmiyorum. Bir aracın önüne geçmek için gaza fazladan basmıyorum. Normal hızda gidince ikide bir frene basmam da gerekmiyor.İnanmayacaksınız belki ama ilk kez tam iki hafta sonra yeniden benzin aldım.Açıkçası kent içinde, tabii trafik çok sıkışık değilse yasal hızla gitmekle biraz hızlı gitmek arasında zaman açısından hiç fark yok.Bir gün denedim, gazeteden eve bir kere yasal hızla bir kere de yol buldukça basarak geldim. İnanın sadece birkaç dakika fark etti. Deneyin, göreceksiniz. *****Arıcıların yaşantısını görseniz ağlarsınız Her iş elbette yapan için zordur, meşakkatlidir. Marmaris ormanlarında gidip gördüğüm arıcıların durumu gerçekten çok zor.Aslına bakarsanız arıcıların nasıl çalıştığı hakkında hiç bilgim yoktu. Sadece bal yemeyi severim, hele iyisi olursa.Gidip görünce o bir kaşık balın içindeki emeği de anlamış oldum. Arıcıların sabit bir yeri yok. Mevsime göre kovanlarını yükledikleri gibi kamyona ülkenin dört bir yanını geziyorlar.Kovanlarını kimi zaman ormana, kimi zaman uçsuz bucaksız çayırlara yerleştiriyorlar. Sonra bir çadır kuruyorlar. Ne su, ne elektrik var. Çoğunun yakın bir köye gidecek aracı da yok.Yakındaki köy muhtarı geliyor para istiyor, ormancı kira almak için tepesinde dikiliyor, hırsızlara ve soygunculara karşı ise yapılacak pek bir şey yok.Dağ başında ne bulurlarsa yiyorlar, bazen ateş bile yakamıyorlar. Bu, yılın 9 ayı böyle sürüyor.Tabii önemli bir eksiklik arıcılık kanununun olmayışı. Devlet arıcılara ne yer gösteriyor ne de kolaylık sağlıyor. Oysa arıcılık bölgeleri belirlenebilir, elektrik ve su getirilir, ihtiyaçların giderilmesi için önlemler alınır. Bu sayede denetim yapılır. Kaçak ve hile önlenir, güvenlik sağlanır.

Devamını Oku

Bir teneke baldaki dram

8 Ekim 2009

Marmaris’ten Datça’ya doğru Emecik Köyü yakınlarında, orman içindeyiz. Etrafımız arı kovanları ile dolu. Elimde tuttuğum kalemin üzerinde bir bal arısı dolaşıyor. Arıya bir şey yapmazsanız saldırmayacağını bildiğimden ilgilenmiyorum bile. Arı ellerimin ve yüzümün üzerinde bir kaç tur attıktan sonra başka tarafa yöneliyor.Çevremde 100’e yakın arıcı toplanmış. Sanki miting yapılıyor. Gerçekten çok şaşırdım, açıkçası böyle bir kalabalık beklemiyordum. Mustafa Sarıoğlu’nun daveti üzerine geldiğim bölgede birkaç arıcı ile karşılaşacağımı tahmin ediyordum. Oysa duyan gelmiş. Bodrum’dan, Milas’tan, Aydın’dan bile gelenler olmuş.Çünkü çok dertliler. Çok sıkıntılılar. Çok öfkeliler.Ruhi Yaşar örneğin, Erzurumlu arıcı. Marmaris ormanlarından ekmeğini çıkarmaya çalışıyor. Elinde onlarca teneke balı var, satamıyor. “Bir teneke 27 kilo bal eder. 100 liraya bile satamıyorum, halimiz ne olacak?” diye soruyor öfkeli ama vakur bir tavırla.Bingöllü Sami Atalay, Marmarisli Fikret Duman, Ağrılı Güngör Can, Antakyalı Ahmet Karaca, Adanalı Mesut Tamtürk aynı derdi anlatan, isimlerini not alabildiğim arıcılar.Peki bal olduğu halde neden alıcı yok? İşte işin püf naktası da bu zaten. Herkes anlatıyor, Arıcıların eski Başkanı Mustafa Sarıoğlu toparlıyor. “Elimizde bal var, alın terimiz göz nurumuz bu ballar yapılan ithalat, kaçak giren kalitesiz ballar ve en önemlisi çok ucuza olan sahte ballar yüzünden satılamıyor.” Üretici balını piyasaya kendi süremiyor. Çünkü markasız bal satmak yasak. Marka olabilmek için de çok büyük üretim gerekiyor. Oysa çoğu 400- 500 kovan sahibi küçük üretici.O zaman tek çare toptancılara ya da büyük bal ticareti yapan markalara satmak. Büyük alıcılar ise ithalat yapıyor. Devlet desteği veren ülkelerin üreticileri ballarını düşük fiyatla satabiliyorlar. Özellikle Çin her alanda olduğu gibi bal konusunda da inanılmaz fiyatlar veriyor.İran, Arjantin gibi ülkeler de daha düşük fiyatla mal satabiliyor. Ama en önemlisi piyasayı kasıp kavuran “sahte” bal. Hem sağlığa aykırı hem de Türkiye’de arıcılığı öldüren bir hırsızlık- dolandırıcılık türü.Kimi uyanıklar çıkmış, Tarım Bakanlığı’ndan “bal şurubu” yapma izni almışlar. Bal şurubu aslında hiçbir işe yaramıyor. Peki ne oluyor bu bal şurubu. Kavanozlara konup “bal” gibi satılıyor.Bal şurubunun ne balla alakası var ne de sağlığa yararı. Tam tersine F15 denilen bir madde ile yapılıyor. Bu da Friktoz- Glikoz demek. Yani şekeri bile normal şeker değil.Ama pek çok kişi marketlerde satılan bu kavanozları “bal niyetine” alıp çocuklarına yediriyor, şifa umuyor. Tabii ki tam tersine aslında o çocukların sağlığı bozuluyor.Aslına bakarsanız konu çok uzun. Sağlığımızı etkilediği kadar ekmek parasını hiçbir medeni olanaktan yararlanmadan dağ başında kazanmaya çalışan tarım emekçisi arıcıların da sömürülmesine neden oluyor.Konuya başka ayrıntıları ile önümüzdeki günlerde de devam edeceğim. *****Arıcılarla nasıl buluştum? Geçen hafta gazeteye geldiğimde masamın üzerinde siyah bir poşete sarılmış yuvarlak bir paket buldum. Önce garip geldi. Ama gazeteye gelen mektuplar dahil her şeyin ileri teknoloji ile taramasının yapıldığını bildiğimden paketi açmaya başladım.Hayli de zorlandım, çünkü çok sıkı sarılmıştı. Neyse, keserek, kopararak paketi sonunda açtım içinden bir teneke bal çıktı. Başka ne bir yazı ne de bir not.Tam paramparça olan paketi atacaktım ki, paketi getiren kargo şirketinin etiketinin üzerindeki “gönderen” bölümünü gördüm. O da biraz yırtılmış. Kağıtları yan yana getirdim ve gönderenin adını, telefon numarasını buldum.Gönderen Mustafa Sarıoğlu idi. Telefonunu çevirdim. Meğer bir yıl önce bir toplantıda karşılaştığım ve bir daha görmediğim Arıcılar Derneği eski başkanı Mustafa Sarıoğlu’ymuş.“Hayrola nereden çıktı bu bal, içine not da koymamışsın” deyince Sarıoğlu “Çok özür dilerim, telaştan unutmuşum. Can Bey arıcılar olarak öyle sıkıntıdayız ki, anlatamam” diye girdi söze.Sonra da “Telefonda anlatılmaz, ne olur misafirimiz olun, gelin buraya, arıcıları bir dinleyin, siz de çok şaşıracaksınız” diye devam etti. Arıların yaptığı balı yemekten ve arıların soktuğunu bilmekten başka bilgisi olmayan biri olarak konu ilginç geldiği için “tamam gelirim” dedim.Pazartesi günü Dalaman’a uçtum, Sarıoğlu ve arkadaşları beni alanda karşıladı, doğru Datça’ya çok yakın Gölmar Oteli’ne gittik. Yeni bir otel, önümüzdeki sezon hizmet verecekmiş. Koca bir havuzu var, deniz kıyısında.Yol boyunca konuştuk, anlattı da anlattı, yemekte konuştuk, yine anlattı. Ertesi sabah ise sahaya yani doğanın göbeğinde ormanın içinde, hiçbir medeni olanağın bulunmadığı koşullarda arıcılık yapanların yanına gittik.*****AçılımıdesteklemekHerkes tartışıyor şu açılımı. Sonra kamuoyu araştırmaları yapılıyor. İktidarın her nedense önce “Kürt” sonra “demokrasi” ardından da “birlik” adını verdiği açılıma destek yüzde 58’e çıkmış.Şurada anlaşalım, adı ne olursa olsun, ülkenin daha demokrat, hukuka daha saygılı, insan hak ve özgürlüklerini birinci sırada sayan hale gelmesi herkesin ortak dileğidir. Bu nedenle yüzde 42’nin neyi istemediğini anlamak zor.Buna karşı şu da karıştırılmamalı; halk terörün bitmesini, huzurun sağlanmasını istiyor. Kimsenin Kürt ya da başka bir etnik ya da mezhebi kesimle sorunu yok. Ama halk açılımın nasıl olacağını da merak ediyor. Bu açılımın Türklüğe hakarete varmasına da kimse tahammül edemez. Körü körüne AKP’ye destek olanlar galiba bu farkı göremiyor.Göremeyenlere Anadolu yollarını tavsiye ederim. Her taraf Türk bayraklarıyla donanmış durumda. Yollardaki seyyar satıcılarda bile Türk bayrakları asılı. Bu mesajın iyi algılanması gerek.*****Irkçı fıkraHer fıkrada olduğu gibi “çok güldüm” diyorum ama, anlatacağım fıkra aslında kötü bir mizah ürünü. Buna karşın gerçekten ırkçı bakış açısına sahip oyanların nasıl düşündüğünü de iyi anlatıyor.Anlatayım; New York’ta yaşayan bir Nazi eskisi metroya binmiş, oturmuş. Karşısında da bir siyah oturuyormuş. (Zenci demiyorum) Adamın elinde de bir gazete. Nazi eskisi bakmış ki siyahın okuduğu gazete bir Yahudi gazetesi. Bunun üzerine siyah adama seslenmiş Hey, zenci olmak sana yetmiyor mu?”

Devamını Oku