Sevgili okurlar; son birkaç aydır aralıksız tartıştığımız Kürt açılımı sonunda bazı PKK’lıların Türkiye’ye dönüşleriyle zirve yaptı. Ortaya çıkan görüntüler, açılıma kayıtsız destek verenlerin dışında ılımlı bakanları bile şaşırttı. Başbakan “Böyle olursa sil baştan yaparız” diyecek kadar öfkelendi.Bin kere de yazsamPKK’lıların zafer görüntülerine tekrar değinirim ama bin kere yazsam da ısrarımdan vazgeçmeyeceğim bir konuyu tekrar dile getirmek istiyorum. Çünkü yüzlerine liberal maskesi takan ve AKP’nin adeta vurucu gücü haline gelen faşist bir kesim “barış” adı altında Türkiye’de onarılması olanaksız bir düşmanlığı körüklüyor sürekli.Barış: Sihirli kelimeBu maskeliler sürekli barıştan söz ediyor. O kadar çok söylüyorlar ki bu kelimeyi, halkın önemli bir bölümü de beyni yıkanmış gibi, lafın önünü arkasını düşünmeden barış kavramı karşısında elini kolunu bağlı hissediyor. Oysa bu maskelilerin sözünü ettiği barışın bildiğimiz barışla hiçbir ilgisi yok. Barış, Türkiye sevgisizliğinin kod adı adeta.Düşman kim oluyor?Barış, düşmanlar arasında olur. Türkiye’nin düşmanı kim? Kiminle savaştık ve şimdi “barış süreci” yaşıyoruz. Basit gibi görünen bu durumu lütfen herkes zihninde canlandırsın. PKK teröründen hiç söz etmeden sadece barıştan konuşmak acaba ne anlama geliyor? PKK terörle insanları öldürürken, bunu görmeyip Türkiye’yi suçlamak ve Türkiye’yi barışa çağırmak hakaretlerin en büyüğüdür.Teröristle halk aynı değilBir kere daha yazmak istiyorum. PKK teröristlerinin başta kendi halkları olmak üzere ayrım yapmadan herkese uyguladıkları terör eylemleri sonunda binlerce kişi hayatını kaybetti. Binlerce şehit cenazesi kalktı bu ülkede. Her cenazede terör lanetlendi ama tek bir Kürt vatandaşın burnu bile kanamadı.Düşmanlık yokBu demektir ki, yüzyıllardır birlikte yaşayan Türk ve Kürt halkları arasında hiçbir düşmanlık ve husumet yok. Sadece Kürtler Türkler de değil, Anadolu’da yaşayan ve kendisini hangi kimlikten görürse görsün hiç kimse arasında bir düşmanlık yok. Türk ve Kürt halkları terörü biliyor, teröristi ayırabiliyor.Bu yeterli değilAncak, yüreklerinde bilemediğim bir nedenle “Türkiye sevgisizliği” oluşan aslında küçük bir faşist grup, Türk ve Kürt halklarının tüm provokasyonlara rağmen düşman olmamalarından kaygılanıyor belli ki. Ve medyanın AKP’ye boyun eğen tavrından yararlanarak, ellerine geçirdikleri sayfa ve ekranlardan, terörü hiç ağızlarına almadan “barış” çığlıkları atıyorlar.Terörün acı bilançosuPKK terörü 1984’te Eruh baskınıyla başladı. Örgüt önce askeri karakollara saldırdı. Ardından “TC’ye bağlılar” diyerek Kürt köylerini basmaya, halkı köy meydanına toplayıp kurşuna dizmeye başladı. Bu kanlı baskınlarda hamile kadınların, üç aylık bebeklerin, 90 yaşında dedelerin, ninelerin gözünün yaşına bakılmadı.Masum insanlar hedef olduPKK Güneydoğu’da köyleri ve karakolları basarken, Batı’daki büyük kentlerde de bombalı eylemler yaptı. Alışveriş merkezlerinin bombalanması, kalabalık caddelerde patlatılan bombalar yüzlerce kişinin canını aldı. PKK teröristleri kimi suikastlarla de toplumda bir tedhiş havası yaratmayı başardılar. Mafya tipi örgütlenmelerle birçok kentte esnaf haraca bağlandı.Terörle mücadeleŞunu bilmemiz gerekiyor: PKK’nın terör eylemleri Türkiye’nin güvenlik sorunudur. Bu bir iç meseledir. Bu nedenle terörle mücadeleyi de kolluk kuvvetleri yürüttü. Ordu’nun bu mücadelede görev aldığı dönem sadece olağanüstü hal dönemidir. Bu dönemin başlatılmasına, uzatılmasına karar veren de TBMM idi. Bugün AKP yönetiminde olan pek çok isim olağanüstü halin uzatılmasına hiç karşı çıkmamışlardı.PKK’ya büyük darbe1990’ların sonunda, terörle mücadele büyük oranda başarıya ulaşmıştı. Başta örgütün lideri Abdullah Öcalan olmak üzere üst düzey bazı yöneticiler yakalandı. PKK etkisini kaybetti. Olağanüstü halin de kalkmasına rağmen bölgede terör neredeyse “0” düzeyine indi. İşte bölge halkının sıkıntılarının tamamen giderilmesi için atılacak adımlar ne yazık ki bu dönemde heba edildi.Terör hortluyor2006’ya gelindiğinde PKK terörü yeniden hortladı. Bu kez arkasına AKP’ye biat etmiş bir grup liberal maskeli faşisti alan PKK, olayın akışını değiştirerek “barış ve demokrasi” taleplerini ileri sürmeye başladı. Maskeli faşistlerin Türkiye sevgisizliği ile birleşen müthiş bir propaganda ve beyin yıkama sürecine girdik.Her şey duygusalAslına bakarsanız PKK ve maskeli liberaller her normal insanın duygularına hitap ederek “Analar ağlamasın, akan kan dursun, barış gelsin” sloganlarını sürekli kullanmaya başladı. Necati Doğru’nun yazdığı gibi Türk halkı “kalleşçe” bir soru bombardımanına tutuldu. Yukarıda çok özetle anlattığım PKK terörünü unutan, pek çok kişi hümanist duygularla “Evet, gerçekten, artık bitsin bu kan” görüşünü sahiplendi.Kavramlar karmakarışıkBilgi ve tarih bilgisi eksikliği,12 Eylül rejiminin yarattığı köşe dönmeci ve egoizme dayanan bireysellik halkın önemli zaafıydı. Bu nedenle kavramlar karıştı, PKK’nın “barış” sloganı, kendilerini Türkiye ile savaşan ordu gibi göstermesi bu zaafiyetin etkisiyle zihinlere işledi.Geldiğimiz noktaŞimdi manzara ortada. En vahşi terör eylemlerinde bile yanıbaşındaki bir Kürt’e teessüf etmeyi dahi aklına getirmeyen insanlar, bir taraftan “savaşın” mağlubu gibi değerlendirilirken, diğer yandan da aşağılık duygusuna itildi. Ama en önemlisi PKK teröristleri ve liberal maskeli faşistler iki halkı düşman olma noktasına getirdiler.İşte bu büyük tehlikeAylardır Kürt açılımı konusunda anlatmaya çalıştığım işte budur. Terörün en azgın olduğu dönemde bile akan kanın durması, Güneydoğu’nun yoksulluğu ile alt edilmesi, teröre rağmen kimi güvenlik güçlerinin uyguladığı kötü muamelenin ortadan kaldırılması, bölge halkına psikoloik nedenlerle terörist muamelesi yapmaya kalkanların önlenmesi için yazılar yazdım, ekranlarda konuştum. Ne yazık ki yanlış politikalar, PKK’nın Türkiye sevgisizlerinin desteği ile yürüttükleri propaganda Türkiye’yi en büyük tehlike ile karşı karşıya getirmek üzere.Açılımları desteklemekSevgili okurlar; Türkiye’nin kendi içinde huzur, çevresiyle barış içinde yaşaması en büyük dileğimiz ve görevimiz. Bu nedenle AKP iktidarının yürüttüğü açılımları desteklediğimi ama uygulamaların mutlaka sorgulanması gerektiğini defalarca yazdım. Son gelişmeler bu konudaki kuşkularımın ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu.Daha çok konu varÖzellikle Kürt açılımı konusunda değinilecek pek çok konu var. Örneğin, Genelkurmay’ın tavrını, PKK’nın dönüş şovunun nedenlerini ve etkilerini, Türkiye’nin naif insanlarının, yazarlarının nasıl etkilendiğini, Kürt siyasetçilerin iktidar kavgasını da yazmak istiyorum. Ancak hepsi bir yazıya sığmıyor, ayrıca sayfaya da tabii. Bunlarla ilgili görüşlerimi önümüzdeki günlerde aktaracağım.Son birkaç notHafta sonunun açılımlar dışındaki en önemli olayı Genelkurmay’daki bir albayın hazırladığı ileri sürülen belgenin, bu kez gerçeğinin ortaya çıktığının ileri sürülmesiydi. Eğer bu doğruysa gündem çok ciddi sarsılacaktır. Kesinlik bekliyorum, özellikle Genelkurmay’ın durumunu da bunun ışığında yazacağım.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Geçen pazar Yıldırım Tuna’nın fıkraları yerine hazırladığı testi yayınlamıştım. Bu hafta yine fıkralarla birlikteyiz...İyi senaryo!ADAM barda dublelerle içki içip sonunda gömleğinin önüne kusunca “Eyvah” demiş, “Karım bunu görünce canıma okuyacak.” Barmen “Merak etme bir fikrim var” demiş, “Koy gömleğinin cebine 20 dolar, karına bara gittiğini, yanında oturan adamın kazara üzerine kustuğunu, özür dileyerek temizleme parası olarak da 20 dolar verdiğini söyle.” Adam bu fikre bayılmış ve dönmüş evine. Gömleğinin önünü gören karısı delirmiş tabii, adam da barmenin senaryosunu anlatarak yanında oturan adamın kendisine “temizleme” parası olarak 20 dolar verdiğini söylemiş ve uzatmış on cebindeki parayı. “Dur” demiş karısı “Ama burada 40 dolar var?” Adam “Şey” demiş başını öne eğerek, “O herif bir de altıma kaçırdı!”Hangi meslek?GENÇ doktorun birlikte gittikleri kokteylde mini etekli harika bir kızla bir müddet konuştuğunu gören karısı “Kimdi o?” diye sormuş kızarak. “Mesleki anlamda bir birlikteliğimiz olmuştu da” diye cevap vermiş doktor. “Yaa?” demiş karısı, “O birliktelik senin mesleğin ile mi yoksa onun tahmin etmiş olduğum mesleği ile mi ilgiliydi?”Uzun etme işteADAM üzerinde pijamaları ile deli gibi kuyumcuya dalmış, gözüne ilk çarpan elmas küpeleri işaret edip “Çabuk” demiş, “Çabuk şunu hediye paketi yapıp verin.” Kuyumcu “Tamam” demiş, “Çok kolay seçebilen birisiniz.” Adam “Lafı uzatma da hemen ver” demiş nefes nefese, “Bugün evlenme yıl dönümümüzmüş, ben de unutmuşum, karım şu anda mutfak kapısından çöp döktüğümü sanıyor!”Ağlayan filPİYANİST otelin lobisinde sakin sakin çalarken içeri bir fil girmiş, piyanoyu bir müddet dinledikten sonra da ağlamaya başlamış... “Bu parçanın sizde bir anısı var sanırım..” demiş piyanist. “Yok” diye cevap vermiş fil gözyaşlarını hortumuyla silerek, “Şerefsizler şu beyaz tuşlar için zorla sağ dişimi sökmüşlerdi de birden onu hatırladım!”Elmas gerdanlıkKadIn yataktan kalkar kalkmaz “Ay gündüz niyetine” diye kocasına anlatmaya başlamış, “Sen bana harika bir elmas gerdanlık takıyordun şekerim. Sence ne demek bu?” Adam “Bu gece işten döndüğümde anlarsın tatlım.” demiş göz kırparak. O gün kadın kocasının dönüşünü beklerken saatler geçmek bilmemiş. Akşam kocasının eve elinde küçük bir paketle döndüğünü görünce kalbi yerinden fırlayacakmış sanki. Heyecanla yırtarcasına açmış paketi ve içinde bir kitap: “Rüya tabirleri!”*****APO’YA PAŞALIKApo’ya paşalık verilmesi ve Bodrum’a sürgüne gönderilmesi önerildi. Üstelik bu öneri bir kahve sohbetinde yapılmadı, ünlü bir profesör söyledi. Kim bilir belki de sormaktan çekindiği “Genelkurmay Başkanı niçin barış elçilerini karşılamaya gitmedi?” sorusu yerine bunu söylemiştir.*****FERMAN BUDURİkinci bir emre kadar PKK’lılara terörist denmesi yasaklanmıştır. Adı geçen kişiler bundan böyle barış elçisi olarak anılacaktır. Sil baştan olması halinde yapılacaklar ayrıca bildirilecektir. Padişahlık fermanı.*****ON KERE BİLE OKUNSA NE OLUR?Okurlardan biri sınavlarda sorulan sorulara bazı öğrencilerin verdikleri cevapları göndermiş. Hepsini gülerek okuduktan sonra okuruma bir mesaj atarak “Bu tür yazılar internette çok geliyor, ben de okumuştum ama bunlar mıydı hatırlamıyorum, siz nereden aldınız?” diye sordum.Okurum da “Ben de bir arkadışımdan almıştım, ama bu tür komiklikler on kere bile okunsa fark etmiyor ki, her seferinde yine gülmüyor muyuz?” cevabını gönderdi.Bir yerde haklı; ben de bu soru cevapları bilen bilmeyen herkes için tekrar sunuyorum: Hücre nedir?En küçük yapı birimidir, gözle görülmez, mikroskopla dikkatli bakmak lazım, eğer bizim baktığımızı görürseler kaçarlar.Türkiye’nin geçitlerini yazınız.Alt geçit, üst geçit, yaya geçidi Güneydoğu Anadolu bölgesinde petrol nerelerden çıkartılır?Petrol, Raman ve Gazman’dan çıkartılır. Koşma nedir? (Edebiyat)Yürümenin hızlı şekline koşma denir. Canlıların en küçüğüne ne denir?Bebek. Kasabayı kim yönetir?Şerif ve adamları.What is your mother’s telephone number? (İngilizce sınavı: Annenin telefon numarası kaç?)Annemin telefonunu veremem. Akıl ile ilgili bir hadis-i şerif yazınız. (Din ve ahlâk dersi)Akıllı ol, canımı ye... (Okuma parçası verilmiş) Yazara göre toplum içindeki davranışlarımız nasıl olmalı? Yazar nelere dikkat edilmesini öneriyor? Yazar diyor ki nerede nasıl davranacağımızı bilmeliyiz. Oturmasını kalkmasını bilmeliyiz. Yırtık dondan çıkar gibi her lafa atlamamalıyız. Where are you ? (İngilizce sınavı: Nerelisin?)I am İstanbulluyum
Marmaris ormanlarına giderek soframıza bal üreten arıcıların yaşadığı sıkıntıları görüp yazmıştım bir süre önce. Ürettikleri balları satamadıklarını, fiyatların çok düştüğünü anlatan arıcıların perişan hallerini de size aktarmıştım.Bal fiyatının çok düşük olduğundan yakınan arıcılar piyasadaki “sahte” ballara karşı mücadele edilmediğini, büyük alıcıların da fiyat politikası ile kendilerini zora soktuklarını ileri sürmüşlerdi.Bunları yazdıktan sonra arıcılık çevrelerinden hayli tepki aldım. En başta sıkıntı içindeki bu sektöre dönüp bakmamdan dolayı çok mutlu olmuşlardı.Ayrıca aldırmak istemediğim üzücü bir gelişme de olmuştu. Meğer arıcılar arasında da her yerde olduğu gibi bazı ayrışımlar varmış. Bazıları “Eyvah Can Ataklı’yı yanlarına almışlar, şimdi üzerimize gelecekler” demiş. Böyle ayıp bir düşünce olabilir mi? Bu arada büyük üreticiler de aradılar. Piyasanın en büyüğü Balparmak’ın sahibiyle uzun uzun konuştum, tesislerini gezdim, onları da yazarım.Gelelim bugünkü konumuza. “Sahte Bal” nedir? İlk yazımda biraz anlatmıştım: Tarım Bakanlığı 1998 yılında meşrubat yapımında kullanılmak üzere “bal aromalı şurup” yapma izni vermiş.İzni alanlar bunu içecek yapmakta kullanmak yerine rengi ve kıvamı ile oynayıp piyasaya bal diye sunmaya başlamışlar.Gerçi ambalajın üzerinde “Bal aromalı şurup” yazıyor ama anlamak ne mümkün. Çünkü etiketin üzerinde kocaman bir petek ya da arı resmi, altında nal gibi “Bal” yazısı. Onun altında küçücük bir “aromalı şurup” ibaresi.Fiyatı da çok ucuz olunca birçok tüketici bal diye bal aromalı şurup satın almışlar.Şikâyetler üzerine harekete geçen Tarım Bakanlığı, sahtekârlık yapıldığını tespit etmiş ve 15.06.2007 tarihinde bu izinleri iptal etmiş. Böylelikle alınan bir iznin “hile yoluyla başka amaçla kullanılması” sona ermiş.Ardından ne olmuş biliyor musunuz? Bal şurubunu bal gibi satan üreticiler Danıştay’a gitmişler. Danıştaş 10. Dairesi, bakanlığın sahtekârlığı önlemek için aldığı “Bal aromalı şurup imalini yasaklayan” kararını durdurmuş. Tabii bal gibi satılan bal aromaları yine ortaya çıkmış.Tarım Bakanlığı şimdi bu izni yeniden düzenlemek için çalışıyormuş.Bu bilgileri, Tarım Bakanlığı’ndan gönderilen resmi yazıdan aldım. Bakanlık yetkilileri bir yandan iznin koşullarını yeniden düzenlerken diğer yandan aynı sahtekârlığın önünü kesmek için de çareler arıyormuş.***** Derman Baba kayıpların peşindeDerman Baba dediğim Diyarbakırlı Yılmaz Acu. İlk tanıdığımda da bu lakabı var mıydı hatırlamıyorum? Yılmaz Acu’ya Derman Baba lakabı takılmasının nedeni gerçekten derdine derman arayanların yardımına koşması, hiçbir karşılık almadan derman bulması.Diyarbakır’da tek kişilik ordu gibi çalışan Yılmaz Acu’nun yoksulluk yüzünden hastanelere gidemeyen ya da gitse bile yol yordam bilmediği ve hatta meramını anlatamadığı için doğru dürüst tedavi göremeyen 30 binin üzerinde insanı hastanelere taşıdığı, çoğunun belki de hayatını kurtardığı biliniyor.Yılmaz Acu şu sıralar İstanbul’da. Çünkü bu kez tüm dermanını 50 gün önce kaçırılan 8 yaşındaki bir kız çocuğunun bulunmasına ayırmış.Diyarbakır’dan İstanbul’a vali yardımcısı olarak atanan, bu nedenle Diyarbakırlıların büyük üzüntüsüne neden olan Ahmet Aydın’ın yardımları ile bir motosiklet almış, üzerini kaçırılan Leyla Baykuş’un fotoğraflarıyla doldurmuş, her yerde “küçük kızı bir gören” arıyor.Gazete gazete, televizyon televizyon dolaşan Yılmaz Acu, son bir hafta içinde 3-4 kez TV ekranlarına çıkıp küçük Leyla’nın bulunması için yardım istedi. Dün sabah aradı ve “İstanbul Büyükçekmece’de görüldüğü yolunda ihbar geldi. Leyla’ya dilencilik yaptırıyorlarmış. Çok umutluyum, inşallah bulacağız” müjdesini verdi. ***** Yorumlara soruşturma sürüyor Bir süre önce yazmıştım. Cumhurbaşkanlığı hukuk bürosu kurduğu bir ekiple internet sitelerini sürekli tarayarak haber ve köşe yazılarına okurlardan gelen yorumları inceliyor ve eğer Cumhurbaşkanı Gül ile ilgili aleyhte bir yorum bulursa hemen soruşturma açtırıyordu.Bu bilgileri yazdığımda Cumhurbaşkanlığı açıkça yalanlama yapmamakla birlikte gazete yöneticilerini arayarak “Bu doğru değil, bu tür yayınların olması bizi üzüyor” demişti. Ancak internet haberlerine yorum yazanların izlenmesi ve beğenilmeyenler hakkında dava açılması işlemi sürüyor.Yine pek çok okurdan mesajlar almaya başladım. Birkaç gün önce polis tarafından evinden alınarak Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na götürülen S. D. ifade verdikten sonra polislerle sohbette öğrendiği bir bilgiyi aktardı bana.Okurum diyor ki, “Gayrettepe’de sırf bu iş için bir birim kurulmuş. Gül’ü eleştiren tüm mesajlar Çankaya’ya gönderiliyormuş. Bu nedenle haklarında soruşturma açılanların sayısı bini geçmiş.” Yine tekrarlıyorum: Eleştiride hakarete hayır. Ama okurun her muhalif tepkisini soruşturma konusu yapmak, şeffaflaşma, demokratikleşme söylemleri ile anıldığında o kadar sırıtıyor ki. *****Bir teşekkür75 yaşında bir okurum gönderdiği mesajda “Can Bey teşekkür etmek istediğim insanlar var, yardımcı olur musunuz?” diye soruyor.Teşekkürü okudum. İçine düştüğü ve belli ki çıkmaması halinde dünyası kararacak olan bu okurumun sıcak teşekkürünü sizlerle paylaşmak istedim. Okuyunca göreceksiniz, bazı hasletlere nasıl hasretle susadığımızı: “13 Ekim günü Eminönü Meydanı’nda cüzdanımı düşürmüşüm. 75 yaşımın verdiği telaş ve karamsarlıkla doluyken.1- Cüzdanımı bularak meydanda görevli Belediye Zabıtası Yahya Bey’e veren sayın hanımefendiye,2- Cüzdanımdaki listeden sevgili gelinimi cep telefonundan arayarak haber veren Sayın Yahya Bey’e,3- Telaş ve heyecan içindeki beni, Ataköy’den Sirkeci Polis Karakolu’na ulaştıran apartman komşum Sayın Mehmet Bey’e,4- Polis karakolunda görevli memur Sayın Ahmet Horoz ve arkadaşlarına,5- Sirkeci Zabıta Merkezi’nde çay ve su ikram ederek beni Yahya Bey ile buluşturan sayın görevlilere içten teşekkürlerimi sunarım. Başımdan geçen bu tatsız olay karamsarlığıma da ilaç gibi geldi. Bunca geçim sıkıntısına rağmen halkımızın milli hasletlerimizden olan yardımseverlik duygusunu yitirmemesi beni ziyadesiye duygulandırdı. Saygılarımla Taner Alpay.”
Sayın Başbakan; salı günü Meclis’te yaptığınız konuşmanın bir bölümünü hayret içinde izledim. Çünkü CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın “İkili görüşmeyi kamera ile yapalım” önerisine karşı çıkarken “ahlaksız” kelimesini telaffuz ettiniz.“Ahlaksız” dediğiniz Baykal’ın “konuşalım ama kamera kaydetsin” demesi. Haklı değilsiniz Sayın Başbakan. CHP liderinin görüşmenizi kameraya kaydettirmek istemesi “ahlaksızca” bir teklif değil.Elbette siyasi teamüllere uymayabilir bu öneri. Siz de bunu reddedersiniz, ama ahlaksızca olduğunu söylemeniz konuyu saptırmaktır.Öneriye bu tür yaklaşım göstermek yerine keşke Deniz Baykal’ın bunca yıllık siyasi hayatında neden ilk kez bu tür bir talepte bulunduğunu düşünmeniz gerekirdi bence. Ve sanıyorum ki, asıl bunu düşünmeniz halinde, çıkaracağınız sonuç sizi çok üzecektir. Hatta yine sanıyorum ki, o sonucu çıkardığınız için böyle bir öfkeye kapılarak işi fiili hakarat etmeye vardırdınız.Eğer bir sonuç çıkardıysanız, sizin fiilen yaptığınız hakareti aslında Baykal’ın üstü kapalı olarak size yaptığını anlamış olmalısınız.CHP Genel Başkanı kamera isteği ile size olan güven sorununu ortaya koyuyor. Şu anda bilmiyorum Baykal’ı böyle bir duyguya iten nedir?Bu nedenle yine “sanıyorum” diyeceğim; Sayın Başbakan daha önceden yapılmış bir davranışınız mı var acaba?Baykal’la bundan önce yaptığınız bir ikili görüşmeden sonra gizli kalmasına karar verdiğiniz bir konuyu çevrenizle mi paylaştınız? Ya da bazı kişilere anlatırken görüşmenin üstünlüğünün sizde olduğunu mu söylediniz ve Baykal da bunu öğrendi mi?Çünkü başta da dediğim gibi Baykal ne siz ne de bir başkası için böyle bir talepte bulundu bugüne kadar.Sizin de daha önce belirttiğiniz gibi “öfkeyi bir hitabet sanatı olarak kullanmanız ve sözlerinizi ağır hakaret cümleleriyle süslemeniz” ister istemez şüphe yaratıyor.Her ne kadar konuşmanın sonunu “bir çay içerdik” diye espriyle bağlasanız bile “ahlaksız” tanımlamasının yarattığı görüntü kirliliğini kapatamıyor bu. *****Sessizliğe inanıp her şey çok güzel sanmayın İki gündür dağdan inen teröristlerin Türkiye’de kahramanlar gibi karşılanmasının görüntülerini ve haberlerini izliyoruz.Gözlediğim kadarıyla bağırıp çağırmayan ama sessizce öfke seline dönüşmeye başlayan bir tepki var kamuoyunda.Gelen yazılı ve sözlü mesajlardan bunu anlamamak mümkün değil. Bu, şimdilik biraz da şaşkınlık havası taşıyor ama günler geçtikçe daha mantıklı bir temele oturabilir.İktidar “içini doldurmadan” açıkladığı bir açılımda bu noktaya geldi. Bundan sonrasının kontrolü elinden çıkabilir, dikkatli olmalı.Bu arada AKP’ye destek veren kitlelerin de şaşkınlıklarını gizleyemediklerini gözlemliyorum.İktidarın her yaptığına koşulsuz destek veren bazı televizyon kanalları bile “dağdan inme şanlı törenleri” karşısında ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.Örneğin önceki sabah AKP’ye çok yakın bir kanalın sunucusu, “Dağdan inmeleri nasıl karşılıyorsunuz?” sorusunu soruyordu izleyicilere ve e-posta atmalarını istiyordu.İlginçtir ki, sunucu gelen mesajları bir türlü okuyamadı ama sadece benim izlediğim süre içinde 4 kere “Sayın izleyiciler, eğer küfürlü ve hakaret içeren mesajlar gönderirseniz bunları yayınlayamayız” uyarısı yaptı.AKP açılım yaparken, işi ayırıma ve düşmanlığa doğru sürükleyebileceği ihtimalini mutlaka göz önünde tutarak stratejisini elden geçirmeli. ***** TÜSİAD’ın işi o kadar da zor değil ki Son birkaç gündür TÜSİAD kulisleri çok yazılır oldu gazetelerde. Çünkü Başkan Arzuhan Doğan Yalçındağ bu görevi bıraktı, TÜSİAD’ın şimdi yeni bir başkan seçmesi gerek.Sorun da bu zaten. Çünkü bir türlü kimin başkan olacağına karar verilemiyor. Nedeni ise kimsenin aday olmaya yanaşmaması.Türkiye’nin en büyük patronlarının üye olduğu bir dernekte hiç kimsenin başkan olmayı istememesinin bir nedeni var herhalde.Tabii ki net olarak bilmiyoruz ama tahminler buna iktidarın tavrının yol açtığını gösteriyor. Patronlar, açıkça söylemeseler de belli ki iktidarın hışmına uğramaktan çekiniyorlar.Gerçi gazetelerin ekonomi sayfalarını patronların “krizi hiçe sayarak yatırım üzerine yatırım yaptıkları” haberleri dolduruyor ama belli ki bu iktidarı tam tatmin etmiyor. Tıpkı neredeyse hiçbir muhalif haber çıkmamasına rağmen Başbakan’ın sürekli medyadan yakınması gibi. Oysa bu kararı vermek çok da zor değil. TÜSİAD içinde AKP’ye çok yakın olan patronlar da var. En kolayı onlardan birisini başkan seçmektir. Bu durumda TÜSİAD’ın iktidarla ilişkileri de hemen değişir.TÜSİAD’a da AKP damgasını vurmuş olur. Herkesin de başı rahata erer.Ama galiba kurumsal olarak böyle davranmayı da hazmedemiyor TÜSİAD. *****Borcun borç YIldIrIm Tuna’dan: Alaska’da -40 derecede bir kış gecesi, Joe barda içki içmekteymiş. “Epeydir borcun birikti Joe” demiş barmen. “Özür dilerim” diye cevap vermiş Joe, “Bu aralar biraz sıkışığım da.” Barmen “Önemli değil” demiş, “Ancak bir kâğıda adını, altına da borç miktarını yazıp şu duvara asacağım.” Joe “Fakat arkadaşlarımın onu görmelerini istemem” diye telaşlanmış. “Görmeyecekler” demiş barmen, “Borcunu ödeyene kadar kürk palton da tam onun üzerinde asılı olacak!”***** Özal değil İŞÇİ Partisi’nde bulunan bir telefon kaydı ile ilgili dün yazdığım yazıda, konuşmanın Rauf Denktaş ile Özal arasında geçtiğini yazmışım. Bu, büyük bir yanlışlık. Çünkü iddia edilen konuşma Talat ile Erdoğan arasında yapılmıştı.
Cumhurbaşkanı Gül’ün “Keşke muhalefet de MGK toplantılarına girse” sözlerini duyduğumda aklıma iki soru takıldı.1- Gül bu öneriyi kişisel olarak mı yapıyor, yoksa hükümetle koordineli olarak mı?2- Bu öneri MGK’nın gücünü artırmaya mı yoksa sulandırmaya mı yönelik?Neredeyse tüm gazetecilik yaşamım boyunca “darbe kalıntısı” olduğunu düşündüğüm Milli Güvenlik Kurulu’nun kaldırılmasını istedim.MGK’ya karşı çıkışım, şimdi tatlı sularda demokratlık yapanların söylemleri gibi bir asker düşmanlığı değil elbette.Ama darbeler sonrası yapılan anayasalarda askerin bir kurul aracılığı ile olsa da sivil siyasetin içine sokulması hep rahatsız edici oldu benim için.Öncelikle MGK’nın görüntüsü son derece düşündürücü. Bir tarafta askerler oturuyor. Karşısında hükümetin başkanı ve bazı seçilmiş bakanlar. Ortada ise “tarafsızlık” sembolü olarak cumhurbaşkanı.Burada ülkenin en önemli güvenlik sorunları görüşülüyor.Ama gelin bakın genel algılamaya, üstelik siyasetçileri bile etkileyen algılamaya; sanki asker bu toplantılarda siyasi iktidarı sigaya çekiyor.Demokratik hiçbir ülkede böyle bir manzara olmaz. Tabii şu olur: Hükümet gerek gördüğü an komutanlarla toplantı yapar, bilgi ister, bilgi verir, strateji saptanmasına karar verir.Bu satırları bugüne kadar kim bilir kaç kez yazdım. Ama her siyasetçi bu manzaradan şikâyetçi olduğu halde bunu değiştirmek için kılını kıpırdatmadı hatta tam tersine “asker korkusu” içinde oldukları yalanını yaydı.Sonra aynı kişiler kalkıp “asker vesayetinden” söz edince manzara daha da çirkinleşiyor.Şimdi gelelim tekrar Gül’ün ilginç önerisine. Siyasette ilke olmalı. Bir taraftan demokratikleşme ve şeffaflık diyeceksiniz, öte tarafta askerin hâkim görüntü verdiği bir kurula muhalefet liderini de sokmak isteyeceksiniz. MGK’yı kaldırmak yerine çapını büyütmeye çalışacaksınız.Bu ilkeli bir tutum değil ki.Her gün askerden şikâyet etmek, yandaşlar aracılığı ile askere hakaret ettirmek, doğruluğu kesin olmayan haberlerle Silahlı Kuvvetler’in bir tür cinayet örgütüne dönüştüğü izlenimi yaratmak herhalde daha kolay ve hedefe giden yolda yararlı görünüyor. *****Obama: ‘Sana ne Cumhuriyet’ten?’Başlık tırnak içinde. ABD Başkanı Obama elbette böyle bir cümle sarfetmedi. Ama yaptığı çağrı bu anlama geliyor.Konu şu: ABD Başkanı Obama, Başbakan Erdoğan’ı 29 Ekim’de bir çalışma ziyareti yapması için Washington’a çağırdı. Bu, planlı bir davet değil, demek ki ABD Başkanı böyle uygun gördü.Suriye, Kürt ve Ermeni açılımlarından sonra Başbakan’ın Pakistan ve İran’a gidecek olması ve tam bu sırada “Gel de bir görüşelim” çağrısı yapılması herhalde çok manidar.Ancak anlaşılmayan şu: ABD Başkanı bilmiyor olabilir, ama herhalde danışmanları Türkiye’nin en önemli ve özel gününün 29 Ekim olduğunu biliyordur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günü bir başbakanın ülke dışında olmasının doğru olmadığının da farkındadırlar.Buna rağmen Beyaz Saray 29 Ekim gününü veriyorsa, bunda ihmal değil kasıt vardır. ABD’nin Tayyip Erdoğan’ı küçük düşürmek isteyeceğini düşünmek abes olduğuna göre kastın başlıkta tırnak içinde söylediğim cümleyi işaret ettiğine inanmamamız için bir sebep yok.Tayyip Erdoğan bu daveti hemen kabul etmişti. Ama 29 Ekim tepkilerini görünce “tarihi değiştirmek için çabaladığı” mesajını verdi. Umuyorum Erdoğan, Beyaz Saray’ı ikna edecek ve birkaç saatlik görüşme uğruna “Cumhuriyet’ten bana ne” yorumları yapılmasına izin vermeyecektir. ***** Kelime hazinemiz tükendi galibaDikkat ediyor musunuz, son zamanlarda gazete başlıkları, televizyon spotları hep aynı kelimelerle süsleniyor.Ermenistan açılımı “Tarihi gün”, Suriye toplantıları “Tarihi an”, PKK’lı teröristlerin dönüşü “Tarihi barış”, MGK toplantısı “Tarihi kararlar”, maçlarda “kritik gün” ...Gazeteci tüm arkadaşlara sormak istiyorum “Yahu arkadaşlar zengin Türkçemize kıran mı girdi ki her şey ya tarihi ya da kritik?” Her olaya “tarihi” ya da “kritik” sıfatını ekleyenlere hemen şu anda aklıma gelen başka kelimeler önermek istiyorum.Olağanüstü, büyük, müthiş, önemli, dehşet, harika, muazzam, muhteşem...Maksat iktidarın hışmına uğramamaksa, bu kelimeler de durumu idare eder. *****Bu adamlar deli harhalde Gazetelere “Başbakan Erdoğan’ın da dinlendiği” haberleri yansıdı. Dinleyen “tabii ki” Ergenekon. Üstelik tam da benim Cine5’te “Bu nasıl örgüttür ki, sadece kendilerini dinlemişler ve fişlemişler, iktidarı hiç mi dinlememişler” diye sorduğum günün ertesinde ortaya çıktı.Peki Erdoğan’ın dinlendiği nasıl anlaşılmış? Şöyle: Genel Başkanı Ergenekon sanığı olarak hapiste yatan İşçi Partisi’nin yayın organı Aydınlık son sayısında Başbakan Özal ile Rauf Denktaş arasındaki bir telefon konuşmasını yayınladı.Savcılık bunun üzerine harekete geçerek Aydınlık Dergisi ve İşçi Partisi’nin bulunduğu binayı aradı. İşte dinleme kayıtları bu aramada bulunmuş.Ama insanın aklına şu geliyor: “Bu bina defalarca arandı. Her seferinde polis elinde torbalar dolusu kâğıtlar, kasetler ve CD’lerle çıktı. Şimdi yine aranıyor ve yine kayıtlar bulunuyor. Güzel de bu İşçi Partililer deli mi, her aramadan sonra bir dahaki arama için binaya yine deliller sokuyorlar?” Size de garip gelmiyor mu? ***** Mobil adalet Dağdan inen teröristler “barış elçisi” olarak Türkiye’ye geliyor. Devlete göre teslim oluyorlar ama teslim olma manzarası yok. Tam tersine, ellerinde mektupla yapılacakları söylüyorlar.Sınır kapısında savcılar bekliyor. Hemen orada ifadeleri alınmaya başlıyor. Herhalde “hepsini birden serbest bırakmayalım, bir ikisini de mahkemeye sevkedin, ayıp olur” diye düşünmüş olacaklar ki içlerinden beşi seçilip “tutuklanmaları” istemiyle mahkemeye sevk ediliyor.Ama mahkeme nerede ki? Çare bulunuyor. Sınıra bu kez gecenin 02.00’sinde hâkim geliyor. Orada mahkeme yapılıyor ve kalan 5 kişi de serbest bırakılıyor.Denilebilir ki “50 bin kişi toplanmışken bu kişileri en yakın kentteki mahkemeye götürmek iyi fikir değildi.” Tamam da devletin egemenliği, gücü, otoritesi nerede kaldı?Eğer yargı kalabalıklardan ürküp kararlar almaya başlarsa, demek ki mahkeme kapısına on binleri yığanlar kazançlı çıkacaklar.Açılım tamam da, dün de dediğim gibi işi bu kadar “çocuk oyuncağı” haline getirmemeli.
Günlerdir Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Baykal’a yazdığı randevu talebi mektubunu ve CHP Genel Başkanı’nın “Görüşürüm ama bir kamera ile bu görüşme saptansın” ısrarını konuşuyoruz.Genellikle Deniz Baykal eleştiriliyor medya tarafından, “Nereden çıktı bu kamera dayatması” ve “Baykal yine işi yokuşa sürüyor” diyenler çoğunlukta.Gerçi medyanın önemli bir bölümünün AKP iktidarı döneminde “temel görev” olarak muhalefete muhalefeti görev edindiğini görüyoruz. Ama bu kez “kamera ısrarına” durup bakmak istiyorum.Baykal ilk kez ikili bir görüşmeye girmiyor. Bugüne kadar hiçbir ikili görüşme için böyle bir talepte bulunmadı.Peki daha önce de ikili görüşmeler yaptığı Tayyip Erdoğan’ı bu kez “görüşmenin kamera ile saptanması” ısrarıyla niçin zorluyor?Baykal “Görüşmeyi saptayalım, zamanı gelince istersek çıkarır, herkese gösteririz” diyor.Anlaşılan Baykal’da Erdoğan’a karşı bir güven sorunu var. Ve belli ki bunu açıkça söyleyemiyor.İkili görüşmeler eğer çift imzalı ve çift kopyalı zabıt tutulmazsa tehlikelidir aslında. Çünkü taraflardan biri olmamış bir konuşmayı ya da sadece işine gelen bölümlerini anlatabilir. Bu durumda karşı taraf bunun aksini kanıtlayamayacağı için zor duruma düşer.Baykal bu kadar ısrar edince insanın içine bir kuşku düşüyor. Acaba Erdoğan daha önce yapılan bazı ikili görüşmeler hakkında söylenmemiş sözleri mi aktardı bazı kişi ya da çevrelere. Ve Baykal bu söylenmemiş sözler konusunda sıkıntıya mı girdi?Büyükanıt’la yapılan ikili görüşme de sır gibi saklanmıştı örneğin. Ama iktidar çevrelerinden görüşmenin içeriği ile ilgili “olmadık” dedikodular duyduk bugüne kadar.Kim bilir belki Baykal’ın güvensizlik duymasının arkasında da bir sır vardır. *** Biz isteriz ama başkası isteyemezTelevizyondaki dizilerle aram pek yok. Gazetelerde adı çok geçen bazı dizi ve programlara ara sıra göz atıyorum ama hiç birini sürekli izlemiyorum.Olay yaratan “Ayrılık” dizisine ise hiç denk gelmedim. Medyada izlediğim bazı görüntülerin rahatsız ettiğini söylemeliyim.Ancak dikkatimi çeken şu oldu: İsrail bu dizi nedeniyle şikâyette bulundu. Bunun üzerine Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Burası özgür bir ülke, bu tür şeylere biz karışamayız” dedikten sonra ayrıca dramatize edilen olayların da gerçek olduğunu söyledi.Yanisi şu ki İsrail’in şikâyetini geri çevirdik. Oysa benzer girişimleri biz de yapmıyor muyuz? Amerikan dizilerini, Avrupa’dan yayın yapan televizyonları şikâyet etmedik mi? Ve bunlara tıpkı Davutoğlu’nun söylediği gibi “burası özgür ülke” cevabını almadık mı?Kısacası “burası özgür ülke” diyecek kadar kendine güvenenler, başka ülkelere de benzer şikâyetlerde bulunmamalı. *** Türkçe âşığı Nedret Selçuker için saygı gecesiNedret Selçuker’in gazetecilik yaptığı dönemleri bilmiyorum. Onu radyoda ve televizyonlarda şiirler okurken tanıdım. Billur gibi sesine, Türkçe’yi inanılmaz güzellikte kullanımına hep hayranlık duydum. Sonra bir gün tanışma fırsatım oldu. Özellikle medyadaki Türkçe kullanımı konusunda hayli sohbet ettik.Nedret Selçuker’i geçen yıl 11 Ekim’de beklenmedik biçimde yitirdik. Bir yıl sonra Nedret Selçuker için bir anma gecesi yapıldı. Son anda işim çıktığı için katılamadım ve çok üzüldüm. Ama geceye katılanlardan dinledim. Tam Nedret Selçuker’e yakışır bir gece olmuş. Eşini kaybetmesine rağmen Nail Güreli koşmuş geceye. İkbal, Yasemin Kumral, Tülin Ekinci, Erkan Tan, Selçuker’i tanıdıkları halleriyle anlatmışlar.Vefa Bozacısı gecede ikram yapmış. “Hiçbir ilgimiz yok ama böyle bir sanatçıya vefa borcumuzu böyle ödemek istedik” demişler.Gözüm dolarak dinledim bunları. Keşke olabilseydim ben de diye hayıflandım. *** Bu ne cümbüş?PKK’LI teröristler ilk kez teslim olmuyorlar. Ama bu kez bir acayiplik var. DTP büyük törenler düzenledi, dağdan inenler “barış elçileri” olarak karşılandı.Demek ki terör örgütüyle bu kez sıkı bir görüşme trafiği ve pazarlıklar yapılmış.Dün de yazdığım gibi özünde bu açılımları destekliyorum. Türkiye’nin huzur, barış ve güven içinde yaşaması için herkes elinden geleni yapmalı.Ama bu yapılırken milyonlarca insan da rencide edilmemeli. Terör eylemlerine katılmamış bile olsalar dağda yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti’ne savaş açmış olanların törenle karşılanmasının yaratacağı öfke de mutlaka hesaba katılmalı.Türkiye’nin çok önemli bir konusunu “çocuk oyuncağına” çevirmeye kimsenin hakkı olamaz. *** Şikâyeti takipOKURLARIMDAN Birol Yılmaz Gaziosmanpaşa’daki Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Merkezi’ne gitmiş. Gördüğü ve yaşadığı bazı aksaklıkları tespit etmiş. Sonra bunları bir mektuba dökerek İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’ne fakslamış.Gerisini ondan dinleyelim: “Can Bey, sorumlu bir vatandaş olarak yaptığım şikâyeti izlemek için günlerdir çaba harcıyorum. İl Sağlık Müdürlüğü’nü arıyorum. Beni oradan oraya bağlıyorlar telefonda ama bir tek kişi bile şikâyetim ve akıbeti hakkında bilgi veremiyor. İnanmayacaksınız ama 22 telefon görüşmesi yaptım yine sonuç alamadım. Demek ki şikâyetlerin çoğu böyle sonuçlanmadan kalıyor. Bir taraftan demokratik toplum, şeffaflık açıklamaları yapılıyor ama basit konulardaki şikâyetlerimiz konusunda bile sonuç alamıyoruz.” ***Tam zamanıymışMERAK etmemek mümkün değil. Sağlık Bakanlığı domuz gribinin 3 bin küsür kişiyi öldüreceğini, bu nedenle aşı getirildiğini açıkladı. Herkesi tedirgin eden bu açıklamadan bir gün sonra Ankara’da domuz gribi ortaya çıktı.Sayısı her geçen gün artan domuz gribi aşının geleceğini öğrenince mi ortaya çıktı yoksa bu tamamen bir tesadüf mü? Bir de bu aşıları getiren bir aracı mı var, yoksa bakanlık direkt üreticiden mi alıyor? Dedim ya, merak etmemek mümkün mü?
Sevgili okurlar; geçen haftanın en ağırlıklı konusu hiç şüphesiz art arda gelen açılımların yarattığı rüzgârdı. AKP 7 yıla yaklaşan iktidarı boyunca yapmadığı bir dış politika hamlesi başlattı. Neredeyse eş zamanlı olarak Irak, Suriye ve Ermenistan’la ilgili önemli kararlar alındı.Yapılanlar doğruLafı hiç uzatmadan söylemeliyim ki, özellikle komşularla ilişkilerin gerginlikten çıkarılıp barış ve sevgi tarlalarına yayılması son derece doğru ve önemlidir. Türkiye’nin bugüne kadar komşularıyla savaşmak aklına herhalde gelmemiştir ama neredeyse hiçbir komşumuzla barış içinde yaşadığımızı da söyleyemeyiz.AKP başarabilir mi?Temel soru bence şu: Bu açılımlar AKP iktidarının kendi iradesi ve gücüyle mi başlatıldı yoksa başta ABD olmak üzere uluslararası güçlerin bu konuda bir isteği hatta dayatması var mı? Türkiye’den bir bedel isteniyor mu? Gözlediğime göre bu baskı ve dayatma ihtimali çok yüksek olduğu gibi Türkiye hangi bedeller konusunda sözler veriyor, bunu bilmiyoruz.Yine de yanlış değilBuna karşın çevremizle ilişkilerimizin dostluğa dönüşmesi, özellikle Irak ve Suriye topraklarından kaynaklanan terörün bitirilebileceği sinyali elbette çok sevindirici ve doğrudur. Yalnız kararların doğru olması bu iktidarın önümüze güzel bir ufuk açacağı anlamına gelmez.Güven sorununu unutamayızBu konuda AKP’nin topluma yeterince güven verip vermediğini irdelemek zorundayız. Çünkü devletler arasında yapılan bu tür anlaşmalar ve yakınlaşmalar olumlu sonuçlarını çok kısa sürede göstermezler. Şu anda zafer gibi sunulan kararlar birkaç yıl sonra Türkiye’nin başına çöken bir kâbus haline gelebilir, ki birinci endişem bu.“Asker ihraç edin” Dünya para piyasalarını yöneten Soros, “Türkiye’nin en iyi ihracat ürünü askeridir” demişti. Kastettiği şuydu: “Siz bu bölgede ve belki de daha uzak yerlerde güvenlik konusunu üstlenirseniz, ülkenizin hiçbir ekonomik sorunu kalmaz. Bırakın sanayiyle ticaretle uğraşmayı, güvenlik sağlayın size para akacaktır.” Bedel bu olabilir mi?ABD çekiliyorDikkat ettiyseniz, AKP’nin uzun iktidar yılları boyunca aklına gelmeyen açılımları, her nedense ABD’nin Irak’taki işgal güçlerini çekmeye başlamasıyla birlikte filizlendi. Terör dün de vardı, ama açılım konuşulmuyordu. Oysa şimdi başta Kürt açılımı olmak üzere başka bir şey konuşmuyoruz. Bu da karine yoluyla da olsa ABD’nin açılımın tam göbeğinde olduğunu gösteriyor bize.Dünya yeniden şekilleniyorAslına bakarsanız, iktidarda AKP olmasaydı da bu açılımların yolu açılacaktı. Çünkü Irak işgalinden sonra yaşananlar, büyük ekonomik krizler ardından dünyanın egemen güçleri yeni bir düzen kurmak için kollarını sıvadılar. Çünkü ihtiyaçlar ve öncelikler değişmeye başladı.Eskiden istikrarsızlık gerekliydiYakın geçmişe baktığımızda başta Orta Doğu olmak üzere Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Hindistan sınırına kadar giden bölge istikrarsızlığın da sembolüydü. Çünkü egemen güçlerin egemen kesimleri büyük sermayelerini bu istikrasızlık ortamından kazanıyordu. Biz istesek de istemesek de kendimizi istikrarsızlığın, terör ve suç ortamının içinde buluyorduk.Şimdi istikrar gerekliOysa geldiğimiz noktada, istikrasız bölgelerin suç ortamından kazanılanlar hem eskisi kadar bereketli değil hem de batının öncelikleri değişti. Şu anda Batı’nın en önemli sorunu enerji. Artık enerji hiçbir riske sokulmadan Batı’ya aktarılmak zorunda. Bu hattın kesilmesi Batı’nın korkulu rüyası.Türkiye tam ortadaHaritalara bakıldığında Türkiye’nin Batı’ya açılan enerji yollarının tam ortasında olduğu görülüyor. Batı, Türkiye olmadan enerjiye kavuşma imkanı bulur bulmasına da bunun maliyetinin çok yüksek olacağı da bir gerçek. O halde Türkiye enerji güvenliğini sağlayacak en önemli ülke. Ama çevresi ile sorunlu.O halde halledilmeliOysa Türkiye, enerji yollarını güven altına almak için çevresiyle barışırsa bu güvenlik kendiliğinden sağlanmış olacak. İşte gözlediğim kadarıyla Türkiye bu rolü iyi oynayabilmek için çevresiyle barışmak zorunda. Tabii ikilem burada ortayla çıkıyor. Sonuçta bundan Batı kazanıyor ama Türkiye’nin de huzur içinde olabilmesi hepimizin ortak dileği değil mi?Kürtlerin düşmanlarıABD ve Batı gözüyle baktığımızda Kürt halkının yaşadığı Kuzey Irak çok önemli. İşgalden bu yana Amerikan askeri sayesinde yaşayabilen Kürtlerin, bu askerlerin çekilmesi halinde nasıl ayakta durabileceği önemli bir sorun. Hep Türkiye’nin Kürtlere kötü muamele ettiği söylenir de, İran ve Irak ile Suriye’nin Kürtlere neler yaptığı es geçilir.Kürtleri korumakİran’a rejimi nedeniyle söz geçirilmesi zor. Irak’ta oluşacak yeni düzenin Kürtlere çok iyi bakması mümkün değil. Suriye belki biraz frenlenebilir. Ama bu ülkelerin hiçbiri Kürtlerin güvenliğini ve geleceklerini garanti altına alamaz. Bunu yapabilecek tek güç Türkiye’dir. Ama Türkiye’nin de terör sorunu var. O halde bu sorun Türkiye tarafından bitirilmeli ve Kürtler nefes almalı.Barzani belirleyicidirTabii terörün yarattığı travmalar, kimi ırkçı-milliyetçi Kürtlerin öfke yaratacak talepleri Batı ve ABD için önemli değil. Bunlar bizim için önemli. Batı, Kürtlerin güven altına alınmasını istiyor ve Türkiye’yi buna zorluyor. Türkiye’de bazı çevreler konuyu fazla lokal düşünüp Apo’dan, dağdaki teröristlerden medet umarak çözmeye çalışabilir. Ama bu aktörlerin yakında ortadan kalkacağını ve asıl muhatabın Barzani olacağını söylemeliyim.Ve Rusya faktörüŞimdilik üzerinde kısa duracağım, ama dünya yeniden şekillenirken Rusya’yı bir kenara bırakamayız. Görünen o ki, artık her etki alanında rakip olmak ABD ve Rusya için yüksek maliyetli. Bu nedenle iki dev ülke yeni şekillendirmede ortaklık yapıyorlar. Artık ABD ve Rusya, daha faydacı bir rekabet için anlaşmış durumdalar. Bunu asla yok farzedemeyiz.AKP’den endişemBütün bunları ortaya koyduktan sonra bir kere daha söylemek istiyorum, ABD’nin ve Batı’nın dayatmaları sonucu da olsa Türkiye’nin açılımları doğrudur. Buradaki endişem AKP’nin bu süreci iyi yönetip yönetemeyeceğidir. AKP tarz olarak popülizmi çok kullanan, olmamışı çok iyi olmuş göstermeyi beceren bir parti. Türkiye’nin yeni dünya düzenindeki rolünü fazla abartıp orta vadede Türkiye’nin başına büyük sorunlar açılması ihtimali hepimizi korkutmalı.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Karı koca kavgaları evliliğin tadı tuzudur derler. Niye yani ille kavga mı etmek gerek, kavgasız evlilik gerçekten tatsız tutsuz mu olur?Akla ziyan bir konu, istediğiniz kadar fikir üretin yine de bir sonuç alamazsınız.O halde gelin bazı kavgalar nasıl çıkıyor ona bir göz atalım...***Karısıyla yatakta “Kim 500 milyon ister”i izliyordu. Ona doğru dönüp “Sevişelim mi?” dedi. “Hayır” cevabı alınca ekledi “Son kararın mı?” Karısı “Evet” deyince koca “Öyleyse kendime uygun birisini bulayım” dedi.Kavga böyle başladı!..***Karısına “Doğum gününde nereye gitmemizi istersin?” dedi. “Uzun zamandır gitmediğimiz bir yer olsun” diye cevapladı karısı. Koca önerdi: “Mutfağa ne dersin?” İşte kavga böyle başladı...***Karısına 14.95’e bir kasa bira ısmarladı ama o 7.95’e bir kutu dondurma almasın mı? “Oysa bira ile bu gece, dondurmayla olduğundan daha çekici olurdun” demiş koca.Ve kavga başladı...***Kadın çıplak, yatak odasındaki aynadan kendisine baktı. Gördüğünden pek memnun kalmamıştı ki, kocasına dönüp, “Korkunç görünüyorum; yaşlı, şişman ve çirkinim” dedi ve devam etti: “Hadi bana iltifat et, ihtiyacım var.” Koca “Gözlerin iyi görüyormuş.” Ve kavga başladı...***Oturmuş TV’de kanalları zaplarken, yanına oturan karısına “Ne varmış bakiim TV’de?” diye sordu. “Toz” cevabını verdi koca. Ve kavga başladı...***Karısı, yaklaşmakta olan yıldönümü için zarf atıyordu: “Üç saniyede hızla 0’dan 100’e çıkabilen bir nesne istiyorum” dedi. Kocası bir baskül aldı.Ve kavga başladı... *****Baba-oğul karateciydiler. Kuşak çatışmalarını siz düşünün!..*****Haftanın esprisiBurger reklamlarındaki gibi iki kız kitapçının önünden geçiyorlardı geçen akşam Akmerkez’de. Birden kızlardan biri sesini yaya yaya heyacan içinde seslendi ötekine “Ay kız gördün mü Aşk-ı Memnu’nun kitabı da çıkmış.”*****Yıldırım Tuna’dan bu hafta ‘mutluluk’ testi Her hafta fıkralarıyla hepimizin evine neşe getiren Yıldırım Tuna bu hafta da birçok fıkra gönderdi. Ama ben bu pazar için biraz ara veriyorum ve fıkralar yerine yine Yıldırım Tuna’dan gelen “Eşinizi nasıl mutlu edersiniz?” testini sizlere sunuyorum. Tabii test erkekler için. Kadınların okumasında mahzur yok, gerçi hepsini biliyorlar ama, puanlamaya katkıları olur...Dünyada evli erkeğin yapmaya mecbur olduğu tek şey vardır, o da eşini mutlu etmek... Eşiniz sizin her yaptığınız şeye puan verir. Onun istediği şeyleri yaparsanız puan kazanırsınız ama tersini yaparsanız hemen eksi puanlar yazılır hanenize. Onun sizden “beklediği” şeyleri yaptığınızda puan falan alamazsınız. Nasılsa yapılması gerek şeylerdir onlar. Kusura bakmayın ama sistem böyle çalışıyor. Yıllar sonra “Karıcığım, tekrar dünyaya gelseydin benimle evlenir miydin?” diye sorduğunuzda verdiği cevaba göre yaşam boyu size verdiği puanlarla artıda mı, ekside mi olduğunuzu o an anlarsınız. Haydi şimdi kalemi kağıdı alıp puanlarınızı yazın bakalım...BASİT GÖREVLER* Yatağı topladınız (+1)* Yatağı topladınız ama en üste konulan o anlamsız dekoratif yastığı koymayı unuttunuz (0)* Yorganı özenle düzelterek yerleştirdiniz ama alttaki çarşaf buruşuk (-1)* Gece birlikte yatarken içeriden gelen tıkırtıyı araştırdınız (0)* Hiçbir şey çıkmadı (0)* Araştırdınız ve buldunuz (+5)* O tıkırtıyı yapan “şey”in kafasına demir çubuğu indirdiniz (+10)* O “şey” onun köpeğiymiş (-10)SOSYAL İLŞKİLER* Birlikte gittiğiniz partide devamlı onun yanında durdunuz (0)* Bir müddet onunla durdunuz sonra çok eskiden tanıdığınız bir arkadaşınızın yanına gittiniz (-2)* Arkadaşınızın adı Sibel (-4)* Sibel bir gece kulübünde dansçı (-10)ONUN YAŞ GÜNÜ* Onu yemeğe götürdünüz (0)* Yemeğe götürdüğünüz yerde maç yayını yok (+1)* Tamam, tamam.. Maç yayını var (-2)* Yan gözle maçı izliyorsunuz (-3)* Onu yaş gününde maç yayınlanan bir bara yemeğe götürdünüz ve suratınız tuttuğunuz takımın renklerine boyanmış (-10)SİNEMA KEYFİ* Onu sinemaya götürdünüz (+2)* Film onun sevdiği türden (+4)* Onu götürdüğünüz filmden siz nefret ediyorsunuz (+6)* Onu sizin beğendiğiniz bir filme götürdünüz (-2)* Filmin adı “Ölü Polis” (-3)* Öksüz çocuklarla ilgili olduğunu söylediniz ama “Ölü Polis” çıktı (-15)TİPİNİZ* Fark edilir bir göbeğiniz oldu (-15)* Fark edilir bir göbeğiniz var ve ondan kurtulmak için spor yapıyorsunuz (+10)* Fark edilir bir göbeğiniz var, aldırmayıp çiçekli şort ve Hawaii gömlekleri giyiyorsunuz (-30)* Onun da göbeği olduğunu söylüyorsunuz (-8000)İLETİŞİM* Şişman olup olmadığını sordu (ne cevap verirseniz verin bu soruda bu puanı kaybedersiniz)* Cevabı vermekte geciktiniz (-10)* Neresinden bahsettiğini sordunuz (-35)* Herhangi başka bir cevap (-20)* O size bir şey anlatıyor, ilgilenmiş gibi duruyorsunuz (0)* Yarım saat oldu hâlâ dinliyorsunuz (+50)* Yarım saattir bir an bile TV’ye gözünüz kaymadı (+500)* Uyuduğunuzu fark etti (-10.000)*****İntihar vakaları çoğaldı. Binlerce insana istihdam yaratan işverenler ekonomik krizin ardından “can veren” oldu.*****Kaldırımlara indirim uyguladığımız gün medeni bir ülke oluruz.