Son günlerde müthiş gelişmeler yaşıyoruz. Dinleme kepazeliği daha net biçimde ortaya çıkıyor, doğru olduğu ihtimali çok az olan sözde belgelerle insanlar tutuklanıyor, yargı birbirine giriyor, kimileri iyi yargı kötü yargı ayrımı yapıyor ve bunların hepsi de özellikle AKP yandaşı liberal maskeli faşistler tarafından “demokrasi savaşı” olarak sunuluyor.Son günlerde yaşadıklarımızla ilgili hepinizin olduğu gibi benim de kafamda birçok soru var. Aslında her biri birer yazı konusu ama daha önce de yazdığım için bugün sadece soruları sormak istiyorum:* 100 ÇOK GİZLİ BELGE: Son birkaç gündür yandaş medyada adeta “Daha neler göreceksiniz, zafere ulaşmamıza çok az kaldı” havasıyla yapılan bir “Genelkurmay’ın çok gizli 100 belgesi” haberleri yayınlanıyor. Denildiğine göre her biri birer darbe belgesi olan bu gizli belgeler savcıların elindeymiş. Zamanı geldikçe bu belgeler de ortaya çıkacakmış. Bu gerçek mi? Neden savcılık ya da Genelkurmay bu konuda hiçbir açıklama yapmıyor?* SORGUNUN DEŞİFRESİ: Bundan önce de örnekleri çok yaşadık. Tutuklanan Albay Dursun Çiçek’e savcılıkta sorulan sorular bir gün sonra yandaş medyada çarşaf çarşaf yayınlandı. Sorular birbirinden biraz farklıydı. Gizli olması gereken bir sorgulamanın ayrıntıları medyaya nasıl yansıdı? Yoksa yandaş medya “Nasıl olsa bunlar sorulmuştur” diye uydurma haber mi yaptı? Serbest bırakılmasının da detaylarını anlatacaklar mı?* BAŞBAKAN’IN DİNLENMESİ: TİB Başkanı, kurumuna yönelik arama kararına karşı alelacele medyanın önüne çıkarak kendisini savundu. Bunu yaparken Başbakan’ın 6 yıldır dinlendiğini ve neden kimsenin bunun üzerinde durmadığını sordu. Gerçekten Başbakan 6 yıldır dinleniyor mu? Bu biliniyorduysa neden gereği yapılmadı?* MASKELİLERDEN SES YOK: Ortaya çok garip bir dinleme skandalı çıktı. Ama liberal maskeli faşistler ve yandaş medya konuyu adeta “vakayı adiye” gibi görmeyi tercih ettiler. Bazıları ise dinlemeleri yalanlamaya kalktı. Her konuda hukuk, demokrasi nutukları atanlar bu dinlemeler karşısında neden sessiz?* İSTANBUL SAVCISI: Dinlendiği belirlenen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin hemen harekete geçti ve “dinleme kayıtlarının imha edilip edilmediğini öğreneceğim” dedi. Çünkü yasaya göre dinleme yapılsa bile konu dışı kayıtların silinmesi gerekiyor. Savcı Engin kendisi için böyle bir hassasiyet gösterirken, özellikle Ergenekon iddianamesinde yer alan ve hatta sanık bile olmayan kişilerin kayıtlarının silinmemiş olduğunu gördüğü halde bugüne kadar neden müdahale etmemiş ve iddinameyi onaylamıştır?***** Meclis’te pankarta 6 yıl ceza verilmemişİktidarın Kürt açılımını ille 10 Kasım’da görüşme ısrarı nedeniyle hararetli saatler geçirdik biliyorsunuz. Bu arada CHP’li bazı milletvekilleri görüşmeler sırasında “Atam unutmadık, Atam eserine sahip çıkacağız” yazılı pankartlar açmışlardı.Bu eylemler üzerine dünkü bazı gazetelerde “Meclis’te pankart açan öğrencilere 6 yıl hapis verilmişti” başlıklı haberler yayınlandı.TBMM eski başkanvekillerinden Uluç Gürkan aradı. Gürkan söz konusu eylemin 1996’da yapıldığını ve o oturumu kendisinin yönettiğini belirterek “Bu gençlere 6 yıl hapis verilmedi, hepsi beraat etti” dedi.Gürkan pankartlar açılır açılmaz müdahale edildiğini, gençlerin tutuklandığını ancak bir gün sonra yapılan itirazla serbest bırakıldıklarını hatırlatarak “Gerekçe olarak da Meclis içtüzüğüne göre gerekenin yapıldığı kaydedildi” diye konuştu.Gürkan “Ancak daha sonra bu gençlerden ikisi başka suçlardan dolayı yargılandı ve 6 yıl hapse mahkûm edildi. Sanırım gazeteci arkadaşlar bu davayı karıştırdılar” dedi.*****İstanbul Devlet Senfoni Almanya turunda Türkiye’nin yurt dışındaki çok başarılı sanat elçilerinden Betin Güneş’ten daha önce de pek çok kere söz etmiştim. Besteci ve orkestra şefi Betin Güneş’in teyzemin oğlu olması elbette benim için büyük mutluluk kaynağı. Bu benim için bir farklılık, ama Türkiye’yi yıllardır Almanya’da ve dünyanın pek ülkesinde başarıyla temsil eden bir sanatçının başarılarını yazmak da bir görev.İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası şu sıralar Almanya’da. Orkestra Betin Güneş’in şefliğinde Almanya’nın 8 kentinde 8 konser veriyor.İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar uzun ve kapsamlı bir konser turunda. Geçen hafta yine İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’yla birlikte konser veren Betin Güneş “Bu turne çok önemli” dedi. Sonra da nedenini anlattı:“Bugüne dek bu kadar kalabalık orkestralarımız bir iki günlüğüne yurt dışına çıkardı. Bunlar da genellikle Türk günleri nedeniyle olur ve izleyicinin büyük bölümünü de bu ülkelerde yaşayan Türkler oluştururdu. Oysa bu kez orkestra ile tam 8 kentte konser vereceğiz, bu konserlerde asıl izleyiciler Almanlar olacak. Almanlara Türkiye’de klasik müziğin sevildiğini ve çok başarılı konserler verildiğini göstereceğiz.”*****Bunlar ne?Geçen hafta okurlardan Sedef Turan başından geçen fıkra gibi bir olayı yazmıştı. Yine Turan’dan fıkra gibi yeni bir olay daha geldi. Birlikte okuyalım:Göztepe pazarındaki enginarcıya genç bir çift yanaştı. Adam şaşkın şaşkın enginarları inceledikten sonra “Bunlar da ne?” diye kendi kendine sordu. Bu zor sorunun cevabını sevgilisinin bileceğini tahmin etmiyordu. Ama kız cin gibiydi, hemen cevap verdi: “Nargile!”***** Hassasiyet Türkiye’nin dönüştürülmeye ve bir din devletine götürülme çabalarına karşı toplumda hassasiyetler de çok arttı. Örneğin bir vatandaş 10 Kasım günü Türkiye Ligi’ndeki takımların web sayfalarına girmiş. Üç takım dışında bütün takımların sayfalarına Atatürk’le ilgili bir anma yazısı koyduklarını görmüş. Üç takımın sitesinde Atatürk’ten hiç söz edilmemiş. İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Melih Gökçek’in Ankaraspor’u ve Diyarbakırspor.Bu çok mu önemli? Normal zamanda elbette değil. Ama günümüz şartlarında insanlar o kadar hassaslaştı ki spor kulüplerinin internet sitelerine bile bu gözle bakıyor.İktidarın adımlarını atarken bu hassasiyeti asla ihmal etmemesi gerek.
Önce canımı gerçekten sıkan şeyi yazayım; okumaya başladığınız bu yazıyı Erdoğan’ın “ben başkaları gibi gitmem” dediği sırada yazmak üzere notumu almıştım.Ama önceki gün ne göreyim, Milliyet’in manşetinde Güneri Cıvaoğlu’nun aynı yöndeki yazısı yok mu?Hem kıskandım hem de canım sıkıldı. Gerçi ben Demirel’le konuşmadan yazacaktım, çünkü bu bir tarihi gerçek, Güneri Cıvaoğlu, Demirel’le konuşmuş ve onun ağzından yazmış.Okuyan Milliyet’ten de okudu gerçi de, Vatan okuyan herkes Milliyet okumadığına göre bu önemli saptamayı mutlaka yazmak gerek diye düşünüyorum.Çünkü bu iktidar ve yandaşları sanki Türkiye’de demokrasi yolunda her adım AKP döneminde atılmış gibi propaganda yapıyor.12 Eylül misyonu gereği siyasetten, ülke sorunlarından ve bilgiden uzak tutulan gençler de bu propagandaların etkisi altında Türkiye’nin yakın geçmişini yanlış değerlendiriyor.Yeni nesle göre AKP’den önce bu ülkede kimse demokrasi için mücadele etmedi, herkes asker boyunduruğu altında yaşadı, özgürlükler, hak ve hukuk konusunda kimse ağzını bilie açamadı.Başbakan da yaratılan bu ikilemden yararlanarak geçmişle ilgili çoğu yanlış ya da çarpıtılmış-abartılmış bilgilerle siyaset yapıyor.İşte bunların son örneği başta Demirel olmak üzere geçmişte askeri müdahalelerle karşılaşan her siyasetçinin sindiği, şapkasını alıp kaçtığı söylemi.Evet, Süleyman Demirel 12 Mart’ta muhtırayı alınca hiç tereddüt etmeden istifa etti. Yıllarca Demirel’i bu tavrı yüzünden çok eleştirdik. Oysa Demirel’in haklı olduğu nokta şuydu: Bu istifa ile askeri darbe ortadan kalkmış ve parlamento açık kalabilmişti. Gerçi askerlerin baskısıyla bir geçiş hükümetleri kuruldu ve bu hükümetler Türkiye’nin çok acı günler yaşamasına neden oldu.Buna karşın o parlamento örneğin “Cumhurbaşkanı seçin” talimatıyla Meclis’e gönderilen Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’i seçmedi. Koca Paşa, Meclis’te tek başına kaldı ve sonra da kahrından öldü.Gelelim Tayyip Erdoğan’ın “gereğini yaparım” diyerek Genelkurmay Başkanı’nı görevden alabileceği imasına. Başbakan yapmadığı bir şeyi yapacakmış gibi davranıyor, Demirel ise gelmiş geçmiş en sert Genelkurmay Başkanı olarak bilinen Cemal Tural’ı görevden alıp Yüksek Askeri Şûra üyeliğine getirmiş, bir yıl sonra da emekli etmişti.O Cemal Tural ki, örneğin canı istediğinde TRT’ye gider brifing alır yayınların nasıl olması gerektiği talimatları verirdi.Başbakan iktidarın sihriyle herkesin hafızasını yitirdiğini sanıyor. Yanlış. Bu milletin hafızası var. Vefası da..*****Türkiye Partisi ataktaSalı günü Abdüllatif Şener’in kurduğu Türkiye Partisi’nin İstanbul İl Başkanı Mehmet Yazar ve il yöneticileriyle yemek yedim. Yaklaşık iki saat boyunca partinin kuruluş amacını ve misyonunu anlattılar.İl Başkanı Yazar ve arkadaşlarının politik geçmişleri çok eskiye dayanmamakla birlikte CHP ve DSP kökenli hareketlerin içinde yer almışlar.Birbirlerini daha önceden tanımıyorlar. Ortak yönleri Türkiye’nin yeni ve çağdaş bir siyasi bir partiye ihtiyaç duyduğuna inanmaları. AKP’den istifa ettikten sonra hepsi de sanki söz birliği etmişçesine “Yeni hareketin lideri olmalı, dürüst, eğitimli ve bilgili” diye düşünerek Abdüllatif Şener’in çevresinde buluşmuşlar.Yazar, İstanbul İl Örgütü olarak sürekli çalıştıklarını, her çevreyle ilişki kurduklarını, misyonlarını anlattıklarını belirterek “İktidar yolunda çok iddialı adımlarla yürüyoruz” dedi.*****Aşının tamamı 500 milyon liraÖnceki gün yazdığım “Aşı parasını kim ödeyecek?” başlıklı yazım üzerine Sağlık Bakanlığı’ndan açıklama geldi. Gerçi yazılı açıklamadan önce telefonla haber vererek Hürriyet’ten Eyüp Can’a ayrıntılı açıklamalar yaptıklarını ve o yazıyı da okumamı istediler.Açıklamanın başında ise beni dava edecekleri iması var. Olabilir, yazdıklarımda bir yanlış varsa yargıya gidebilirler. Bugüne kadar fazla davam olmadı, mahkûmiyetim ise son 15 yılda hiç yok.Yalnız dikkatimi çeken nokta şu ki; ben bu yazımda ve aynı konudaki diğer yazılarımda Sağlık Bakanlığı’nın önlemlerine karşı çıkmadım tam tersine çok hızlı çalışıkları için onları övdüm bile.Yazılarımın ana konusu bu önlemler alınmışken Başbakan’ın iki kez aşılar aleyhine konuşmasıydı.Buradaki garipliğe dikkat çekmeye çalıştım. Çünkü eğer Başbakan aşıya karşı çıkarsa ve üstelik “Amerika’dakiler farklı” derse bu halkın kuşkuya düşmesine neden olur. Gönüllü olarak kimse aşı olmaz. Alınan aşılar heba olur.Açıklamada benim yaptığım maddi bir hataya çekiliyor. Yazılarımda 23 milyon doz için 500 milyon dolar ödendiğini aşıların tamamının 1 milyar doları bulacağını belirtmiştim.Oysa doz başına 5.2 euro ödeniyormuş, bu da toplamda 500 milyon liralık bir fatura ödenmesini gerektiriyor.Ancak bakanlık aşıların partiler halinde alınacağını ve bu paranın belki de tamamının ödenmeyeceğini belirtiyor.Telefon konuşmasında isteyenin nasıl aşı olacağını da sordum. Şu anda risk grupları aşılanıyormuş, gönüllü aşı olmak isteyenler aralık ayının sonunu bekleyecek. Aşılar devlet sağlık kurumlarında yapılacak ve ücret alınmayacak.
Başbakan Erdoğan eğer herhangi bir bakandan söz edecekse “birinci tekil şahıs” kipini kullanarak “benim bakanım” diyor. Birkaç kez bu söylemi eleştirdim. Çünkü Başbakan bakanların amiri durumunda değildir. Hele bakanlar Başbakan’ın malı gibi hiç değildir.Anayasa’ya göre Başbakan ile bakanlar arasında hiç fark yoktur. Bütün bakanlar eşittir, başbakan eşitler arasında birincidir. Bu nedenle “Maliye bakanım” hitabı yanlıştır ya da en azından yakışıksızdır.Tabii belli ki Erdoğan bu söylemi ısrarla hükümetin kendisinden oluştuğunu, her bakana talimat verme hakkını kendisinde gördüğünü belirtmek için kullanıyor.Başbakan ayrıca hiçbir bakanın kendisinden izinsiz ve habersiz bir icraatta bulunamayacağını da anlatıyor böylelikle.Başbakan bugüne kadar bu söylemine uygun davrandığını gösterdi hepimize. Ama sıra domuz gribi ve aşısı konusuna gelince ortaya tuhaf bir manzara çıktı.Sağlık Bakanı domuz gribine karşı önlemleri açıkladı, 43 milyon dozluk aşı bağlantısı yapıldığını söyledi ve herkesi aşı olmaya çağırdı.Bunu sağlamak için de başta kendisi kolunu uzatıp aşısını oldu, diğer siyasetçilerin de olacağını duyurdu.İşte ipin koptuğu an bu oldu. Başbakan belki de “emrivakiye” getirildiğini düşünerek “aşı olmayacağını” açıkladı. Bu normal karşılansa bile normal olmayan Başbakan’ın bunu açıkça söylemesiydi ve aşı konusunda bazı kötü kokular olduğunun habercisiydi belki de.Tabii Başbakan’ın herkese önerilen bir sağlık önlemine uymama kararı halkın kafasını karıştırdı, risk grubunda olup öncelikli aşı olması gerekenler bile bundan sakınmaya başladı.Hemen ardından Başbakan, Sağlık Bakanı’nı yanına çağırdı, oturup konuştular ve bu medyaya “gönül alma” olarak yansıtıldı.O gün “Başbakan da herhalde hatayı gördü, bu yolla düzeltmek istiyor” diye düşündüm. Yanıldığım birkaç gün sonra ortaya çıktı. Çünkü Başbakan önceki söyleminden de daha ağır biçimde “Bizdeki aşılar ABD’deki gibi değil, onlarınki farklı” deyiverdi.İşte bu söylem bana göre domuz gribi önlemlerini tamamen yerle bir etti. Bu açıklamadan sonra “rıza” ile aşı olacak kişi bulmak artık çok zor.Peki, her bakana “benim bakanım” diye hitap eden, kendisinden izinsiz ve habersiz hiçbir şey yapılmadığını ima eden Başbakan bu aşılar ısmarlanırken bilmiyor muydu?Aşılar için en az 500 milyon doların harcanacağını öğrenmemiş miydi? Şu anda 20 milyon doz aşı geliyor, bu 43’e tamamlanacak, demek ki bir milyar dolar gibi bir rakam var ortada.Eğer insanlar aşı olmaktan kaçarlarsa, ki kaçmaları çok mümkün, bu aşıların yapılamayacağı ortada. Yani bir milyar doların yarıdan fazlası sokağa atılmış olacak!Başbakan herhalde bu söylemi ile aşıların elde kalacağını da hesap etmiştir. O halde ortaya çıkacak yüz milyonlarca dolar zararı kim karşılayacak?*****Vallahi bravo!..İktidarın bir tutumu var ki şapka çıkarmamak mümkün değil. Kendisine karşı olduğunu gördüğü her kişi ve kurumu hiç gözünün yaşına bakmadan ortadan kaldırıp atabiliyor.7 yıl boyunca kim bu iktidara karşı olduğunu belli ettiyse başına mutlaka bir iş geldi. Şirketse batırıldı, devletin kurumuysa sistemli biçimde yıpratılıp gözden düşürüldü, kişiyse ya hapse atıldı, ya hakkında soruşturmalar yapıldı, ya türlü çeşitli bahanelerle rezil edildi ya da işinden edildi.İktidar bu işi gerçekten çok gözü kara biçimde yapıyor. Hiçbir engel tanımıyor, hak hukuk konusunu da gözetmiyor.Bunun son örneği iki yargı adamı için başlatılan meslekten ihraç soruşturması.Biri Cumhuriyet mitinglerine katılan ve Ergenekon davasındaki hukuksuzlukları dile getiren YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu diğeri de Cumhurbaşkanı’nın yolsuzluk nedeniyle sorgulanması gerektiğini söyleyen Sincan Hâkimi Osman Kaçmaz.Bu iki isme karşı başlatılan operasyonun “kasıtlı” olduğunun yapanlar tarafından bile bilinmesine rağmen iktidarı hiçbir şey durdurmuyor.Hakka hukuka aykırıymış, yargıya müdahaleymiş, göstere göstere yapılıyormuş, hiçbir şeyi umursamıyor iktidar. “Bravo yani!” demekten başka çare yok. *****El Beşir skandalıSudan Cumhurbaşkanı El Beşir son anda Türkiye’deki toplantıya gelmedi biliyorsunuz. Türkiye dışındaki onlarca ülke tarafından ülkesinde soykırım yapmakla suçlanan El Beşir’in gelmemesi ile ilgili bir dizi spekülasyon yapıldı.Uluslararası tepkiden çekindiği söylendi El Beşir’in, hatta İsrail ve Yunan uçaklarının yolunu keseceği de söylendi ve bunun El Beşir’i korkuttuğu ileri sürüldü.AKP’ye çok yakın isimlerden Taha Akyol ise “gelmeme ricasının Cumhurbaşkanı Gül tarafından El Beşir’e iletildiğini” yazdı. Akyol bir yazısını Gül’e atfen yazıyorsa doğrudur.Ama o zaman da ortaya başka bir skandal durum çıkıyor. Çünkü Gül, Batı’nın El Beşir tepkisi hatırlatıldığında “Ne karışıyorlar onlar bizim işimize” demişti. Başbakan ise El Beşir’in Müslüman olduğunu ve katliam yapamayacağını, ayrıca Darfur’da bir katliam olmadığını ileri sürmüştü.“Ne karışıyorlar işimize?” diyen Gül nasıl oluyor da El Beşir’e gelmemesini taviye ediyor?Demek ki durum şudur: İktidar içte sanki tüm dünyaya kafa tutuyormuş havası yapıyor, ama sonuçta dışarıdan gelen telkin ve isteklere aynen uyuyor. İktidar başarılı politikalar için “Win-win” diyor ya, bunun aslı galiba “vın-vın.” *****Nerede aşı olunur?Her gün domuz gribi konusunda yeni ölümler olduğunu öğreniyoruz. Bakanlık halkı sürekli uyarıyor ve basit önlemleri anlatıyor.Bu arada bir aşı konusudur gidiyor. “Olacağım, olmayacağım” tartışmaları yapılıyor da, şu ana kadar kendi rızası ile aşı olan bir kişi bile yok.Çünkü şu anda öncelikle “risk grubu” denilen kesimlere aşı yapılıyor. “Rızası ile” aşı olmak isteyen normal vatandaş hastanelere gitse bile henüz aşı olamıyor.Bu nedenle “aşı oldun mu, olacak mısın?” sohbetlerinin bir geçerliliği yok.
Başbakan Erdoğan canlı yayında tatlı tatlı sorular soran gazetecilere cevap verirken “Darbe ihtimali karşısında çekip gitmeyeceğini ve gereğini yapacağını” söyledi.Çok güzel de, gereği nedir, onu pek söylemedi. Ama belli ki 27 Mayıs’taki Adnan Menderes’i, 12 Mart ve 12 Eylül’deki Süleyman Demirel’i kastetti.Bugün tatlı sularda yüzerken bunları söylemek çok kolay, merakım şu ki acaba 12 Mart ya da 12 Eylül’de Tayyip Erdoğan başbakan olsaydı yine “gereğini” yapar mıydı?Askerin siyasete müdahalelerine ne kadar karşı çıktığımı herhalde beni uzun yıllardır okuyan herkes bilir. Üstelik bu karşı çıkışların ağırlıklı bölümü “tatlı” önemlerde değil tam tersine askerin varlığının gerçekten hissedildiği yıllardaydı. Askerin siyasete müdahalesine hele darbelere karşı olmak demokrasiye inanan herkesin boynunun borcudur elbette, ancak her olayı da kendi dönemi içinde değerlendirmek gerek.Her üç darbede de o sırada iş başında olanların yapacakları hiçbir şey yoktu. Gereğini yaptılar ve kararlı silahlı güce boyun eğdiler.Erdoğan ise darbe söylentilerine kargaların bile güleceği bugün, kahramanlık yaparak “Ben gereğini yaparım” diyor. İyi söylüyor da bu aynı zamanda bırakın askeri bir müdahaleyi bunun ihtimalinin bile olmadığının itirafıdır. Aylardır söylediğimiz bir gerçeğin tescilidir.Menderes, Erdoğan’dan daha mı az demokrattı, Demirel daha mı az cesurdu Erdoğan’dan? Değildiler elbette. Ama tanklar kapıya dayandığında ne demokratlık, ne cesaret para ediyor...***** Peki bugün ne yazacağız? Bugün Atatürk’ün ölümünün 71. yıl dönümü. Her gün içimizde yaşattığımız, ilke ve devrimlerine bağlılığımızı tutum ve davranışlarımızla gösterdiğimiz, işaret ettiği uygarlık yolunca, çağdaş demokrasi ve hukukun üstünlüğü prensibini en öne koyarak yürüdüğümüz Atatürk’ü bugün biraz daha başka türlü anıyoruz.Matem yapmıyoruz ama yüreğimiz buruk, içimiz ezik.Her 10 Kasım’da Atatürk’ü anmak, ona bağlılığımızı anlatmak için yazmaya çalışırız. Ama bu yıl gerçekten ne yazabileceğimi bilemiyorum.Çünkü Türkiye sevgisizleri Atatürk ve kurduğu Cumhuriyet’e, onun ilke ve devrimlerine o kadar açık ve o kadar çirkin saldırılarda bulunuyorlar ki, insan ne diyeceğini şaşırıyor.Büyük önderin Gençliğe Hitabesini bile güya alay etmek için bozan ve “tersanelerin işgal edilirse onlarla ortak olmaya çalış” diyen, bayraklar üzerindeki Atatürk resimlerine sinir olup “kim bu kalpaklı yahu” yazabilen, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının gazetelerde yer almasının ne kadar saçma olduğunu gururla açıklayanların sırtının sıvazlandığı bir dönem yaşıyoruz.Böylesi bir Türkiye sevgisizliği karşısında Atatürk’ün büyüklüğünü bir kere daha anlıyor insan.Yüreklerinde sevgi kırıntısı bile barındırmayan, demokrasiye ve hukuk düzenine düşman, insan hak ve özgürlüklerini paspas yapmak için birbiriyle yarışan bu liberal maskeli faşistler ne kadar çabalasalar da halkın gönlündeki Atatürk sevgisini silemiyorlar.Akıllarının almadığı şu: Bu halk eğer bugünleri gördüyse bunu Atatürk’ün açtığı yola borçlu olduğunu biliyor. Gerisi nafiledir.*****Söylenemeyen planBugün Meclis, Kürt açılımı için “görüşmenin gündeme alınıp alınmamasını” oylamak üzere toplanacak. AKP, ısrarla ve inatla Atatürk’ün ölüm gününde böyle bir toplantı için Meclis’i zorladı. Muhalefetin “Gün mü kalmadı, 11 Kasım’da olsa ne olur” demesine rağmen Başbakan “Atatürk’ün ölüm günü ile bunun bir ilgisi yok” diyerek tüm ricaları geri çevirdi.Tabii ki diyecek fazla bir şey yok. Türkiye Cumhuriyeti kurucusunun ilke ve devrimlerini olabildiğince yıpratmak ve halkın gözünden düşürüp Türkiye’yi dönüştürmek için her şeyin yapıldığı bugünlerde “anma günü” düşünmekten ziyade “biat” etmeye programlanmış halkın zihninde kin ve nefreti oluşturmak için kullanılabiliyor artık.AKP bugün açılımla ilgili hangi gerekçeleri ve çözüm önerilerini sunacak bilemiyoruz henüz. Zaten bu sır gibi saklanıyor.Ancak yandaş medyanın yayınlarından Erdoğan’ın Kürt açılımı adı altında “demokrasi yolundaki tüm engelleri” kaldırmaya yönelik, sadece Kürtler değil, durup dururken sanki bölünmüş ülke tablosu çizen 20’nin üzerinde etnik grubu kapsayacak bir plan açıklayacağını anlıyoruz.Yani demek ki Kürt açılımı yine gürültüye getirilecek ve iş başka etnik kimliklerin de kışkırtılmasıyla iyice sulandırılacak. Çünkü Kürt açılımı bir Türkiye projesi olmadığı için iktidarın söyleyecek fazla sözü de yok. O halde asıl yapılmak istenen ama söylenemeyeni açıkça yazmak gerekir.Kuzey Irak’taki Kürtler “Amerikalılar bize söz verdi bizi Türkiye koruyacak” diyerek açılımın bir an önce tamamlanmasını heyecanla bekliyorlar.ABD’nin Kuzey Irak Kürtlerine söylediğine göre, önce bir Kürt devleti kurulacak. Ancak bu devlet Türkiye’ye bağlı özerk bir yapıda olacak.Buraya kadarı tahmin ediliyor. Devamı ise şöyle: “Türkiye’ye bağlı bu özerk yapının etki alanı Van Gölü’nün güneyinden başlayacak ve Irak tarafında kalan Kürt bölgesini kapsayacak.” Yani şu meşhur harita.İşte söylenemeyen bu. Çünkü kurulacak bir Kürt yapısı, istediği kadar Türkiye’ye bağlı olsun, Türk halkı bu gelişmeye “toprak vermek” olarak bakacaktır.Dahası, Türk halkı önce özerk olan bu devletin bir süre sonra tamamen ayrı devlet olacağına inanacaktır. Bu durumda planı Türk halkına anlatmak çok zor. İktidar bunun sıkıntısı içinde.Konuya nasıl olsa devam edeceğiz. *****Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet padiyar kalacaktır.Ey Türk Gençliği... Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Sevgili okurlar; geçen haftayı tabii ki yine belgeydi, muhbirdi, açılımlardı tartışmalarıyla geçirdik. Ama öyle sanıyorum ki milyonlarca kişi belki aylar sonra ilk kez gözlerini bu konulardan biraz çekip insan sağlığı ve yaşamı ile ilgili gelişmelere çevirdi. Domuz gribi olayı ve genetiği değiştirilmiş organizmalar bir anda halkın ilgi odağı haline geldi.Domuz gribiBir yıl kadar önce Meksika’dan çıkan ve domuz gribine yol açan bir virüs insan sağlığını tehdit etmeye başladı. Ölümlere neden olan bu virüse karşı her ülke tedbir almaya başladı. Aslına bakarsanız bu virüs hep bildiğimiz grip virüsünden daha etkisiz, ama tıp uzmanları başka bir tehlikeye dikkat çektiler.Formu değişebilirDomuz gribi, bildiğimiz gripten daha zayıf seyretmesine rağmen H1N1 virüsünün temel özelliği bir anda form değiştirip başka bir virüse dönebilmesi. 1900’lerin başında yaşanan bir grip olayında, virüs form değiştirmiş ve yüz binlerce kişi ölmüş. Virüsü inceleyen tıp uzmanlarının korkusu bu yönde oldu. Virüs form değiştirebilirdi.Türkiye’nin durumuTürkiye bu konuda öncelikle önlem alan ülkelerden biri oldu. Önce halk uyarıldı, hastaneler bu konuda bilgilendirildi, virüs incelemeleri yapıldı, yurt dışı kapılarına domuz gribini teşhis etmese de yüksek ateşli kişileri saptayacak cihazlar yerleştirildi. Bunlar olumlu gelişmelerdi.Aşı çelişkisiDomuz gribi konusunda olumlu adımlar atan Sağlık Bakanlığı bir anda olayın boyutunu çok yükseğe çıkardı. Adeta alarm zilleri çalınarak yapılan basın toplantısı ile domuz gribinin kapıda olduğu, ilk belirlemelere göre 3 bin küsur kişinin öleceği, on binlerce kişinin bu gribe yakalanacağı açıklandı.Sonra başlayan oyunAslında bu şaşırtıcı bir durumdu. İnsanlar “Herhalde ciddi bir bulgu var, bakanlık da görevini yapıyor” diye düşündü. Ama garip bir şey oldu ve halkı adeta paniğe sürükleyen basın toplantısından hemen iki gün sonra domuz gribi vakasına rastlandı. Bir derken iki oldu, Ankara’dan Diyarbakır’a, oradan İstanbul’a ve çeşitli illere sıçradığı haberleriyle sarsıldık.Gerçekten bu mu?Bakanlık bunun üzerine en etkili önlemi alacağını açıkladı. Domuz gribi aşı siparişi verilmişti. Toplam 43 milyon doz aşı alınacaktı. Bunlar partiler halinde gelecek ve risk sıralamasına göre insanlar aşılanacaktı. Bu aşılara ödenen paranın miktarı ise kesin bilinmiyor. Ama 500 milyon doların altında olmadığı kesin.Ölümler başlıyorVe en kötüsü art arda ölümler başladı. Ben bu satırları yazarken ölü sayısı 20’yi geçmişti. Art arda gelen ölümlerin domuz gribi nedeniyle olduğu açıklanıyor ama bu konudaki bilimsel raporlar kamuoyu ile paylaşılmıyor. “Domuz gribi virüsüne rastlandı” sözü açıklama için yeterli sayılıyor. Oysa eğer bu kişiler gerçekten domuz gribi nedeniyle öldüyse bunların raporları da mutlaka açıklanmalı.Aşıyı tüketmek mi?Türkiye’de tam da aşı alındığının açıklanmasından sonra bir anda domuz gribi vakalarının artması ister istemez kuşku yaratıyor. 43 milyon doz aşı alınıyorsa elbette bunun tüketilmesi de gerek. Oysa zaten adı nedeniyle halkın bir kesiminin kuşkuyla baktığı bu gribin aşısını herkese yaptırmak kolay değil. Bu durumda domuz gribi paniğini artırmak ilaçların tüketilmesi için en kolay reklam yolu.Kim getirdi bu aşıları?Tabii burada akla gelen soru aşıların alınmasına kimlerin karar verdiği ve kimin aracılık ettiği. Bu konuda da çok rivayet var. Bir dönem Türkiye ekonomisine hükmetmiş bir ismin aşılar için aracılık yaptığı da ileri sürülüyor. Bu şüpheler de konuşulurken Başbakan hiç beklenmedik bir anda ve yine beklenmedik bir şekilde “aşı olmayacağını” söyleyiverdi. Bununla da yetinmeyip Sağlık Bakanı’nı herkesin içinde azarladı. Peki Başbakan neden böyle yaptı? Aşılamada kötü kokular mı aldı acaba?Aşılar ne olacak?Başbakan böyle bir bilgi almış olabilir. Ama sonuçta Başbakan “Ben aşı olmayacağım” dediyse, kimsenin aşı olmaya yanaşmayacağını da biliyor. Bu durumda bağlantıları yapılmış aşıların elde kalacağı gün gibi ortada. Kısacası Başbakan’ın bir sözü ile en az 500 milyon dolar da sokağa atılmış oldu. Bunun hesabını kim verecek?Bakan istifa etmeliBu gelişmelerin en garip tarafı Sağlık Bakanı’nın koltuğuna yapışması. Ne kadar iyi niyetle olursa olsun başlattığı önlemler zinciri bizzat Başbakan tarafından koparıldı. Bakanın bu durumda istifa etmesi gerek. Ne tuhaftır ki “Başbakan sonradan gönül aldı” bahanesi ile istifa kelimesi gündemden kalkıverdi. Bu andan itibaren bize söz düşmez tabii, bu haysiyet konusunda muhatabın görüşüyle ilgilidir artık.Ben aşı olurumBir tıp uzmanı olmadığıma göre, domuz gribi ve aşısı konusunda fikir söylemem yanlış. Ki bu konuya da hiç girmiyorum zaten. Ancak sağlık söz konusu olunca güvendiğim tıp uzmanlarına danışmayı uygun bulurum. “Risk sırası” benim gibilere geldiğinde ve tatmin edici bilgiler almışsam aşı olmaktan da çekinmem.GDO’lu gıdalarGeçen haftanın en çok konuşulan konularından biri de GDO’lu ürülerle ilgili çıkarılan tebliğdi. Bu tebliğ aslında GDO’lu mamul ve tohumların Türkiye’ye gidişine düzenleme getiriyor. Ancak biyolojik üretim konusunda bir yasası olmayan Türkiye’nin konuyu yönetmelikle çözmeye kalkması bir garip.Yıllardır yiyoruzCumartesi günü de yazdığım gibi aslında GDO’lu ürünleri yıllardır yediğimiz gibi GDO’lu tohumlarla da yıllardır ekim yapılıyor. Örneğin Trakya Bölgesi’nin neredeyse tamamında bu tohumlar kullanılıyor. Bu nedenle bana göre yönetmelik artışmaları sayesinde aslında bu gerçeğin ortaya çıkmasından dolayı da sevinçliyim. Aksi takdirde benim ve başkalarının daha önce de yazdığı GDO’daki tehlike kuşkularının bu kadar açık biçimde gündeme gelmesi mümkün olmayacaktı.Zihinler temizlenmeliTarım Bakanı her gün açıklamalar yaparak halkı rahatlatmaya çalışıyor. “Meyve ve sebzeleri gönül rahatlığı ile yiyebileceğimizi” söylüyor. Ama Sayın Bakan alınmasın, bunlar kimseye inandıcı gelmiyor. Çünkü insan sağlığı konusunda kafalar bir karıştı mı, bunu temizlemek mümkün değil. O halde konuyu destekleyen ve eleştirenler bilim insanlarından bir heyet kurulmalı, alınacak ortak bilimsel kararlar kamuoyuna açıklanmalı.Diğer konularSevgili okurlar, başlıkta da dediğim gibi Türkiye’nin ana konuları aslında bunlar olmalı. Ama öyle olmuyor işte. Türkiye’yi sözüm ona değiştirmek adına dönüştürmeye çalışanlar, Türk olmayı neredeyse bir suç haline getirmek için çabalayanlar, Türkiye sevgisizliği ile bu ülkeden intikam almak isteyenlerin belden aşağı oyunları yüzünden gündem hep başka tarafa kayıyor.Tabii ki yazacağızBu pazartesi sohbetinde bu konulara girmedim. Ama tabii ki oynanan oyunları ortaya çıkarmak ve medya üzerinden yürütülen sinsi planları açığa çıkarmak için alabildiğimiz bilgileri aktarmaya devam edeceği. Örneğin yarın iktidarın ve yandaşlarının bir türlü açıklayamadığı Kürt açılımının aslında ne anlama geldiği konusunda ilginç bilgiler vereceğim.Hepinize iyi haftalar.
Malum PKK’lı teröristlerin karşılanması ve yarattığı tepki hafızalarımızda. Bu manzaraların dışında çok rahatsız edici bir durum da sınır kapısında mahkeme kurulmasıydı.Kimliğini bilmediğim bir kişi bu mahkeme safahatını çok esprili biçimde yazmış.Aşağıdaki metin internet ortamında dolaşıyor. Elbette okuyanlar vardır ama okumayanlar hem gülecektir hem de ibretle düşünecektir mutlaka: “Otuz dört sanıklı, kırk beş avukatlı ve bolca bürokratlı seyyar mahkemede duruşma başlar. Hâkim bey yerini alır:- On dokuz on iki bin dokuz günü mahkememize kafa atarak...- Hâkim bey kimse mahkemeye kafa falan atmadı.- Pardon başvurarak...- Hâkim bey, mahkemeye kimse başvurmadı da...- O zaman bizim ne işimiz var burada. Bunlar kim?- Onlar konuk. Şey sanık. Size geldiler.- Ben onları tanımıyorum. Bize niye gelmişler?- Efendim, siz bu mahkemenin hâkimisiniz ya onun için size geldiler.- Yatıya mı geldiler?- Aman efendim! Yatıya olur mu? Hemen gidecekler.- Eee o zaman hiç gelmeselerdi.- Mahkemesiz olmaz efendim.- Ama benim mahkemem burası değil ki! Kim getirdi beni buraya? Bunlar asker değil mi?- Değil haki giyinmişler işte.- De git yahu! Benimle kafa bulma. Dışarıdaki eğlenceler neyin nesi?- Mahkeme geldi diye seviniyorlar.- İnsan mahkeme geldi diye sevinir mi yahu! Hem sen kimsin ki, yanı başımda kazık gibi dikiliyorsun?- Ben hükümet görevlisiyim efendim. Buradaki organizasyonu ben yapıyorum.- Haa... Aç, aç organizatörü. Aç aç’ları organize ediyorsun. Hadi kolay gelsin. Mübaşir!- Buyurun efendim!- Sen kimsin yaa!- Ben mübaşirim efendim.- Seni kim mübaşir yaptı?- Biraz önce konuştuğunuz beyefendi görev verdi. Paramı da peşin aldım.- Adın ne senin?- Vicdani Sızlar efendim.- Peki! Buranın savcısı da var mı?- Var efendim! Bendeniz Savcı İktidar Sesli.- Müşerref oldum! Bu mahkemenin Yaz Kızımı da var mı?- Var efendim, ben! Adalet Şaşkın.- Oooo... Mahkemeye bak. Savcı İktidar Sesli, Katip Adalet Şaşkın, Mübaşir Vicdani Sızlar, Hâkim bendeniz Halim Harap. Hadi bakalım duruşmaya başlayalım. Konuklar aman! Kafa mı kaldı. Sanıklar ayağa kalkın!- Sayın hâkim! Bize sanık diyemezsiniz?- Pardon ben size sanık mı dedim? Sanık değilseniz üzerinize alınmayın. Mübaşir sanıklar gelsin.- Sanıklar onlar efendim. Üzerlerinde haki elbise olanlar.- Onlar biz sanık değiliz diyorlar.- Efendim bizler barış elçisiyiz. Önderimizden size mektup getirdik.- Oğlum burası Dışişleri Bakanlığı değil. Mahkeme. Siz barış elçisi iseniz bakanlığa gideceksiniz.- Hâkim bey biz dağdan geliyoruz.- Terörist idiniz pişman oldunuz öylemi?- Biz pişman olmadık. Önderimiz gidin dedi geldik. Bu mektubu da getirdik.- Ben kimi yargılayacağım şimdi. Savcı bey bu ne hal, hani iddianame?- Hâkim bey, iddianameyi hazırlayacak polisler İstanbul’dalar buraya yetişemediler.- Siz şey etseydiniz.- Açılım gereği biz iddianame hazırlamıyoruz efendim. Siz karar verin ben temyiz etmem.- Teşekkür ederim de, bu ne davası şimdi!- Dağdan gelip bağdakini kovma davası efendim.- Aferin mübaşir. Hakikaten ismin gibisin. Vicdanın sızladı değil mi?- Hâkim bey siz bu mektubu alın, bizim suçsuz olduğumuza karar verin de biz gidelim. Sınırdan gireli üç saat oldu halen bekliyoruz. Daha gezecek çok yerimiz var. Otobüsler dışarıda hazır bekliyor. Boşuna para yazmasınlar.- Yaz kızım; Terörle Mücadele Kanunlarına göre terörist iken, Terörle Müzakere Kanunu’na göre suçsuz olan otuz dört kişinin beraatına, sanıklara, konuk muamelesi yapılmasına, gezecekleri yollarda güvenlik güçlerin tarafından tedbir alınmasına, gezdikleri yerlerde kendilerinden yol ve konaklama parası alınmamasına, vicdanlarda temyizi kabil olmak üzere oy birliği ile karar verilerek hiç sıkılmadan açıkça okunarak tebliğ edilmiştir. Mübaşir, şu hükümet görevlisini bul da beni buralarda bırakmasın.”***Pazar fIkralarıYıldırım Tuna’dan gelen fıkralar bu pazarı da şenlendirecek...Golf tekniğiJoe, kötü bir golfçü, evinde mini golfünü kurmuş, topa vurmasıyla top penceresinden fırlayıp dışarı uçmuş, biraz sonra da kapı çalmış, karşısında bir polis...- Siz vurup golf topunu camdan dışarı mı attınız?- Evet?- Kardeşim, o top aydınlatma direğinin ampulünü kırmış, onun altında yatan köpek korkudan caddeye fırlamış, oradan geçen yolcu otobüsü onu ezmemek için kaldırıma çıkmış ve aniden duvara bindirmesiyle 5 yolcu ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı..- Aman Tanrım. Şimdi ne yapmalıyım?..- Kolay... Bak kardeşim bundan sonra hafif başını öne eğ, bacaklarını işte böyle aralayıp vur.. Bak böyle.. Tamam mı?..Henüz gelmediKızım mezun olduktan sonra mesleğine uygun iş ararken bizim büroya gidip gelmeye başladı. Bir sabah ona bir telefon geldi, ben açtım, “Henüz gelmedi. Notunuz varsa ileteyim” dedim. “Tekrar ararım” dedi ve kapattı. Öğlene doğru tekrar aradı “Yemeğe çıktığını” söyledim, son olarak öğleden sonra 16.00 da aradı “Eve gitti” dedim ve “Mesajınız varsa ben iletirim” diye ekledim. “Peki” dedi arayan, “Masajım var. Acaba ben sizin yanınızda nasıl çalışabilirim?”Zavallı annemAile yeni eve taşınınca ziyaretlerine gelen bir akrabaları küçük Timmy’e yeni evi sevip sevmediklerini sormuş. “Harika” diye cevap vermiş Timmy, “Benim ayrı odam var, kardeşimin ayrı odası, ağabeyimin de ayrı odası var. Ama zavallı annem hâlâ babamla yatıyor.”Renkli ve sesliAdam çok uzun aradan sonra gittiği sinemada biletin 15 lira olduğunu duyunca “Nee?” demiş şaşırarak, “En son sinemaya gittiğimde ne güzel 2.5 liraydı.” Gişedeki delikanlı “Efendim inanın simdi filmler çok daha güzel” diye nazikçe cevap vermiş, “Artık sesli ve renkli!..”Güvenilir patronSmith çalıştığı iş yerinde patronunun yanına çıkmış ve “Efendim yarın karım evimizde büyük bir temizlik başlatacak eğer izin verirseniz garajı tamamen benim temizlememi istiyor, bütün malzemeleri dışarı çıkartıp badanasını yapıp tekrar içeri taşıyacakmışım..” demiş. “İmkansız...” diye cevap vermiş patronu, “Çok yoğunuz.. Size izin vermem mümkün değil..” Smith, “Oh! sağolun..” diye patronunun boynuna sarılmış, “Size güvenebileceğimi biliyordum!..”
Bazı konulara zamanında neden daha etkin biçimde değinmediğime hayıflanırım bazen. Bunlardan biri de “genetiği değiştirilmiş organizmalar” konusu.Çünkü aslında bu konu yeni değil. Türkiye’de bu tür tohumlar çok uzun yıllardır kullanılıyor. Üstelik Tarım Bakanlığı GDO konusunda anlaşma imzalamadan ve tartışmalar başlamadan çok önceden beri bilmeden pek çok gıda ürününü de tüketiyoruz.Yüzlerce çeşit gıda maddesi içinde GDO’lu ürünler var. Bunların insan sağlığına zararı var mı yok mu, bilimsel olarak henüz saptanmış değil.Ama şu bir gerçek ki, biyolojik olarak hazırlanan ürünlerin, doğal ürüne alışmış insan bedeninde tahribat yapması ihtimali çok yüksek.GDO konusunu ilk kez 2007 yılının nisan ayında yazmıştım. O sıralar arılar hem bizde hem de dünyada bilinmeyen bir sebeple ölüyordu. Bir uzman “Genetiği bozulmuş tohumlar yüzünden” demişti. O zaman ilgilenmiş ve yazmıştım.Çünkü bu tohumlar haşerelere ve hastalıklara karşı üretim aşamasında ilaçlanıyor. Yani ilaç tohumun içinde. Arılar bu tohumlardan üreyen bitkilere konunca bu ilacı da alıyorlar ve çoğu ölüyor.Ayrıca GDO’lu tohumlar “kısır” . Yani tarlada elde ettiğiniz üründen sağladığınız tohumlar hiçbir işe yaramıyor. Her yıl ekmek için yeniden tohum alacaksınız.Üstelik bu tohumların bir süre kullanıldıktan sonra toprağı da etkilediği, verimsizleştirdiği de biliniyor. Ayrıca GDO’lu tohum ektiğiniz tarlalara daha sonra normal tohum attığınızda ürün alamıyorsunuz. Aslında üzerinde çok durulması gereken bir konuydu. Ama 2007 nisanından itibaren cumhurbaşkanlığı seçimi, erken seçime gitme zorunluluğu, seçim atmosferi derken ben de ihmal ettim.Cumhurbaşkanını yine seçerdik ve seçtik ama bedenlerimizi kanserojen kimyasallarla doldurup, ölüm yolculuğununa çıkarsak eğer seçtiğimiz cumhurbaşkanının bir önemi kalmıyor ki.*****Kaç para kardeşim?Bir trafikçiden dinledim: Yer, İstanbul’un en seçkin semtlerindeki lüks bir lokantanın önü.Kamuoyunun yakından tanıdığı bir ünlü, fiyatı 150 bin euro’yu geçen arabasıyla geliyor. Yanında da son sevgilisi. Arabasını lokantanın önüne bırakıyor.Az sonra gelen trafik polisi park yasağı olduğunu belirterek arabayı çekmesini istiyor. Ünlü kişi ne diyor biliyor musunuz? “Boşver, sen cezanı yaz git.” Çünkü yazılacak ceza 45 lira. Oysa ünlü kişi zaten hava olsun diye parkçılara 100 dolar veriyor.Polis bu davranışı yediremiyor. Bir üstünü arıyor. O da “Bir çekici çağır” diyor.10 dakika sonra çekici geliyor. Arabanın yanında duruyor, çekmeye hazırlanırken ünlü kişi ve yanındaki son sevgilisi hemen dışarı çıkıp “Tamam, gidiyoruz zaten” diyerek arabasına biniyor.Şimdiii, böyle araç çekmeye can kurban. Israrla karşı çıktığım, sırf ceza yazmak ve anlaşmalı parklara para kazandırmak için rastgele araba çekilmesidir.*****Üslup taklit edilinceRize’nin AKP’li Belediye Başkanı Halil Bakırcı kendisini ziyaret eden İsrail Büyükelçisi Gaby Levy’i tıpkı Genel Başkanı gibi “one minute” tarzıyla karşıladı biliyorsunuz. Büyükelçi ile Gazze konusunda tartışmaya giren Başkan, Erdoğan üslubuyla “Biz çocukları öldürmeyiz” dedi.Elbette bir belediye başkanının haddini aşan bir üslup bu, en azından diplomatik açıdan yanlış.Ama konunun bir başka boyutu daha var. Rize Belediye Başkanı, bölgelerine çok sayıda İsrailli’nin geldiğini belirterek “Onların can güvenliğini koruyamayız” türü sözler de söyledi.Sonra da ağzındaki baklayı çıkardı: “Gelenler yerleşim yerlerine de uğramalı.” İşin özünü sorup öğrendim. Şu: İsrailli gençler Rize ve Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki rafting ve trekking turlarını çok seviyorlar. Bu nedenle yüzlerce genç buraya geliyor. Yanlarında kumanya getiren gençler bölgedeki birkaç tedarikçiden de diğer ihtiyaçlarını karşılıyorlar.Dağlık bölgelerde spor yapan gençler Rize’ye uğrayıp otelde kalmıyor, lokantalarda yemek yemiyor. Çoğu alışveriş de yapmıyor. Rize Belediyesi’ni rahatsız eden durum bu. Başkan istiyor ki, madem İsrailliler kalabalık gruplar halinde geliyor, o zaman gerçek turistler gibi harcama da yapsınlar.Başkan çok haksız değil. Ama bağlı olduğu partinin başkanı ve Başbakan İsrail’e yönelik üslubunu giderek sertleştirince, Belediye Başkanı da rol kapmaya çalışıyor ve gündeme geliyor.*****Sahte balı nasıl anlarsınız?Genetiği ile oynanmış ürünlerle ilgili bilgileri, diğer yazıda söylediğim gibi arıların ölmeye başlaması üzerine öğrenmiştim. Sonra biliyorsunuz geçenlerde arıcıların sorunlarını içeren bir dizi yazı yazdım.Bal sağlık için çok önemli ama bir takım çıkarcılar piyasaya bal adıyla sahte bal da sürüyor. Peki o halde sahte balı nasıl anlayacağız?Aslına bakarsanız balcılar biyolojik incelemeler dışında bakarak ya da tadarak balın sahte mi gerçek mi olduğunun anlamanın zor olduğunu söylüyorlar. Ama yine de birkaç gözlemle en azından fikriniz olabilir.* Bal buzdolabında şekerleniyorsa gerçektir. * Yoğunluğu çok, akışkanlığı sürekli olmalıdır, kesik kesik akan bal sahte olabilir. Çiçek balı hızlı, çam balı ise daha yavaş akar.* Gerçek bal kaşıkla alındığı zaman kesintisiz gelir. Buzdolabında yaklaşık bir ay bekleyen balın krem ya da tereyağ kıvamına gelmesi balın hakiki olduğunu gösterir. * Sabit kalem alın, bala uç kısımını daldırın sonra parmağınıza sürün. Renkli olarak çıkıyorsa bal karışıktır, çıkmıyorsa gerçektir. * Soğuk havada donmuyorsa bal sahtedir. * Balı kaşıkla alıp yere döktüğünde sahte bal uzayıp resmen örümcek ağı gibi havada uçar. * Balın şekerlenmesi durumunda eski halini alması için güneşe çıkarılması veya kabıyla birlikte sıcak suya konulması yeterlidir.* Bal şekerle yapılan diğer şerbetlere nazaran çok daha keskindir. Fazla yendiğinde genizde hafif yanma yapar. Bu gerçek baldır. * Kristalize olan gerçek bal ağza alındığında margarin gibi erir.Ve son bir bilgi; bal yüz yıl da dursa bozulmuyor ve bakteri üretmiyor. Bu özelliği taşıyan başka hiçbir doğal ürün yok.*****Yarın saat 12.30’da Star TV’deki Ruhat Mengi’nin Her Açıdan programındayım...
Ergenekon davası ortaya çıktığında başımızda bir “haham” vardı. Yurt dışından katıldığı programlarda akla hayale gelmez sözler söyler, inanılmaz suçlamalar yapar. Devletin kanalında bile birkaç saat canlı yayında kalmayı başarırdı.İşin garibi herkes işi gücü bırakır bu “haham”ı dinler ve ne gariptir ki başta iktidar ve yandaşları olmak üzere bir kesim bu kişinin söylediği her sözü doğru kabul ederdi.Öyle bir inanıldı ki bu “haham”a, başka belge-bilgi peşinde koşmadılar bile.Şimdi bu “haham”ın yerini “kimliği belirsiz” bir ihbarcı aldı. Bazı gazeteler “meçhul asker” adını takmış bu ihbarcıya. Çünkü nasıl bir ruh haliyse “kimliği belli olmayan” bu kişinin “Ben de askerim, üstelik cuntacıların içindeyim” cümlelerini “kesin doğru” kabul ediyorlar.“Meçhul asker” savaşların kazanılmasını sağlayan, ama adını ailesi dışında kimsenin bilmediği sıradan askerlerdir. Deyim Batı’dan alınmıştır, bizdeki karşılığı Mehmetçik’tir.İhbarcıyı kahraman olarak lanse edenler belli ki Mehmetçik diyemedikleri için kahramanlığı “Meçhul asker” üzerinden belirtmek istiyor. Türkiye sevgisizleri amaçlarına ulaşmak için propaganda olanaklarını sonuna kadar kullanıyorlar. Sıradan insanların bilgi ve belgeye pek düşkün olmadıklarını ama “gizemli” konulara iştahla baktıklarını ve en önemlisini bunların doğru olduğunu kabul etmeye yatkınlıklarını sömürenler piyasaya sürdükleri “kimliği belirsiz ihbarcı” ile ortalığı toz dumana katıyorlar.Şu anda hiç kimse bir darbe planı hazırlanıp hazırlanmadığını bilmiyor.Yine hiç kimse ihbarcının asker kökenli olduğunu da bilmiyor.Ama her iki konu da “doğruymuş” gibi sunuluyor ve başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere pek çok kişi ve kuruma ahlak dışı bir saldırı kampanyası sürdürülüyor.Liberal maskeli faşistler TV ekranlarında gerine gerine “Daha bunlar ne ki, öyle belgeler gelecek ki” demekte de bir sakınca görmüyorlar.Kimliği belirsiz ihbarcı etrafa saçtığı belgelerle bazı subayların adlarını ve imzalarını gösterip “işte cunta” diyor. O listede 12 imza var.Bir albayın imzasının ıslak mı kuru mu olduğunu tartışırken 5 ay harcadık, peki 12 subayın imzasının ıslaklığının tartışması ne kadar sürecek?***Zara’ya bayıldımSalı akşamı Clinton’un konferansını dinledikten sonra zar zor Akadlar Kültür Merkezi’ne yetiştim. Maceramı dün anlatmıştım biliyorsunuz.Niye gittim? Faruk Şüyun, Türkiye’nin gerçek değeri olan ama magazin yoğunluğu nedeniyle medyada hak ettikleri yeri genellikle bulamayan sanatçıları, edebiyatçıları, entelektüelleri “Ustalara saygı” adı altında düzenlediği gecelerde dostlarıyla bir araya getiriyor.En son Halit Refiğ için yapılan geceye katılmıştım. Salı gecesi ise yine Türk sinemasının usta yönetmenlerinden Ülkü Erakalın için düzenlenen törene gittim.Ülkü Erakalın on parmağında on yetenek olan bir yönetmen. Gazeteci, besteci, bestelerini seslendiren bir ses sanatçısı, tiyatrocu, TV sunucusu ve tabii ki yönetmen.Geceye Erakalın’ın dostları, sinema sanatçıları ve perdede görünmeyen sinema emekçileri katıldı. Herkes Erakalın’la ilgili duygularını birer ikişer cümleyle anlattı yine. Erakalın ise Yeşilçam tarihine ışık tutan küçük gösterilerle geceye renk kattı. Bazılarımızı da ağlattı.Erakalın’ın dostlarından biri de ses sanatçısı Zara’ydı. İlk kez gördüm. Ama taa çocukluğumdan beri ağzına sık sık takılan “Kaldım duman içi dağlarda” türküsünü yeniden sevdiren sanatçı olarak tanıyordum tabii.Zara saygı gecesini o gün akşam üstü öğrenmiş ve koşup gelmiş. Sahneye çıktığında bütün zarafetiyle beğeni toplarken, nice konuşmacıyı kıskandıracak kadar güzel bir konuşma yaptı. Tek Türkçe hatası yapmadan, vurgulama ve tonlamalarıyla sesini çok iyi kullanan Zara için “beni şaşırttı” demek istemiyorum ama hem etkiledi hem de mutlu etti.Zara 4 yıl önce Ülkü Erakalın’ın çektiği dizi için bestelenen bir şarkıyı seslendirdi. Sesi de gerçekten inanılmaz. Dediğim gibi Zara’yı sadece benim bildiğim eski türküsüyle biliyordum. Şimdi bütün şarkılarını dinleyeceğim.***Ordu kimi versin?Başbakan Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmada “Yöneticiler makamında tutuculuk yapmamalı, zanlıları yargıya teslim etmeli” dedi.Medyanın tamamı bu sözleri Genelkurmay Başkanı Başbuğ’a “üstü kapalı çağrı” olarak yorumladı. Medya “Başbakan darbe planını imzaladığı söylenen albayın savcılara gönderilmesini istedi” dedi.Ancak ortada bir gariplik var. Taraf Gazetesi’nin bile manşetten verdiği habere göre Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, Albay Çiçek’e ifade vermesi için davetiye göndermediklerini söylüyor.Bu durumda Albay’ın kendiliğinden kalkıp savcılığa gitmesi mümkün değil.O halde Başbakan “hangi zanlılar hakkında tutuculuk yapılmamasını” istiyor?Bilmediğimiz ya da henüz medyaya servis edilmemiş başka bir konu mu var acaba?