Şaşırmayın; burası Türkiye Cumhuriyeti

22 Kasım 2009

Sevgili okurlar; artık iş giderek çığrından çıkmaya başlıyor. Önce “darbe yapılacak” paranoyası yaratıp halkın zihnini bulandırmayı başaranlar, “zafer günlerinin” çok yakında olduğuna inanıyor olmalı ki, artık Türkiye Cumhuriyeti’ne, bu devletin kurucusu Atatürk’e, devrimlere ve sonuçta tüm Türkiye’ye duydukları kin ve öfkelerini kusarcasına haykırmaya başladılar.Büyük kandırmacaTelevizyonlarda, gazete köşelerinde, manşetlerde, radyolarda, internette ve halka ulaşmak için akla gelen her iletişim aracında bir avuç faşistin hezeyan dolu düşmanlıklarına rastlamamak olanaksız. Bunları da Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı, ülkesini seven, demokrasi ve hukuka inanan, insan hak ve özgürlüklerine saygılı insanların “namus ve ahlakını” sömürerek yapıyorlar.Çaresiz bırakmakYüreği Türkiye ve insan sevgisiyle dolu milyonlarca insan demokratik namus ve hukuka bağlılıkları nedeniyle aşağılık saldırılara yine hukuk ve demokrasi kuralları içinde cevap vermeye çalışıyor. Ama bu ahlaklı ve namuslu tavır, faşistleri iyice tahrik ediyor, ellerine geçirdikleri demokrasi ve hukuk silahıyla bu ülkenin gerçek demokratlarını etkisiz hale getirmek için Türkiye’yi bir din devletine dönüştürmek isteyen zihniyetin esiri oluyorlar.Tehlikeyi bilmek gerekiyorTürkiye, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu kadar büyük bir tehlike ile karşılaşmadı. Devletin neredeyse tüm birimleri belli zihniyetin sahipleri tarafından ele geçirildi. Türkiye’yi Türkiye yapan devrim ve ilkeler kâğıt üzerinde güya korunmasına rağmen sürekli ihlal ediliyor. Halk yalanlarla kandırılarak düşmanlık tohumları ekiliyor, bir iç çatışma çıkarmak için ellerinden geleni yapanlar hiçbir engelle karşılaşmıyor.Her şeyi bilmek gerekO halde gerçekten bu ülkeyi seven, içinde hiçbir düşmanlık ve husumet duygusu beslemeyen, kurulan korku imparatorluğuna ve emrindeki faşistlere rağmen korkmayan herkes öncelikle mutlaka korumamız gereken Cumhuriyet ilkelerini ve devrimlerini bilmek zorunda. Bugün, özellikle genç okurlar için bu devrimleri tekrar sıralamak istiyorum.Saltanat’ın kaldırılmasıÖnce siyasal devrimlerden başlayalım. Kurtuluş Savaşı’nın zaferle bitmesinden sonra ilk iş olarak koca Osmanlı İmparatorluğu’nu Batı emperyalizminin kuklası haline getiren hanedanın egemenliği 1 Kasım 1922’de sona erdirildi ve saltanat kaldırıldı. Padişah’ın yönetim yetkileri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verildi.Cumhuriyetin ilanı Tarihler 29 Ekim 1923’ü gösterirken Cumhuriyet ilan edildi. Böylelikle saltanatın bittiği, yeni bir ailenin saltanat kuramayacağı, iradenin millete geçtiği de resmen ilan edilmiş oldu. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte dünya çağdaş yolda yürümeye ant içmiş yeni bir Türk devletiyle tanıştı. Halifeliğin kaldırılması Hemen bir yıl bile geçmeden 3 Mart 1924’te hilafet de kaldırıldı. Böylelikle din ve devlet işlerinin ayrılması, alınan kararların dini inanç ve yorumların etkisi altında kalmaması sağlandı. Emperyalizmin zulmünden kurtulmuş genç Türkiye dünya devletleri içinde hak ettiği yeri almak için en büyük adımlardan birini atmış oldu. (Bu, dönüşümcüleri ve yandaşı faşistleri deli ediyor.)Kadınlara eşit haklar verilmesi Gelelim Cumhuriyet’in toplumsal devrimlerine. Cumhuriyet’e kadar kadının adı bile yoktu. Kadın her zaman erkeğinin gerisindeydi. Seçme ve seçilme hakkı yoktu. Tek başına şahitliği sayılmıyordu, kendi başına iş kuramıyordu. 1926’dan 1934 yılına kadar yapılan düzenlemelerle kadınlarla erkekler tamamen eşit vatandaş oldular. Aynı dönemde pek çok “medeni” Avrupa ülkesinde bile olmayan haklar Cumhuriyet devrimleri ile kadının normal yaşamı haline getirildi. (Bu, dönüşümcüleri ve yandaşı faşistleri deli ediyor.)Şapka ve kıyafet devrimi 25 Kasım 1925’te kılık kıyafet konusunda büyük bir devrim gerçekleştirildi. Erkeklerin başındaki fes çıkarıldı, yerine şapka takılması önerildi, kadınları esaret altında tutan peçe, çarşaf gibi giysiler kaldırıldı. Ancak Cumhuriyet hiçbir zaman kişilerin özel yaşamında ne giyeceğine karışmadı. Sadece disiplinin sağlanması için kılık kıyafet değişikliğini devlet hizmetinde zorunlu tuttu. (Bu, dönüşümcüleri ve yandaşı faşistleri deli ediyor.)Tekke ve zaviyelerin kapatılması Çok önemli bir devrim de 30 Kasım 1925’te yapıldı. O tarihe kadar hem siyasete müdahale eden hem de hurafelerle kendilerine müritler toplayan ve bunların yarattığı güçle egemenlik taslayan tekke, zaviye gibi yapılanmalar yasaklandı. Dini kendi siyasi amaçları için kullanan şeyhler, şıhlar, varlığı kendinden menkul sözde hocaların etkisi kırıldı. (Bu, dönüşümcüleri ve yandaşı faşistleri deli ediyor.)Soyadı Kanunu Cumhuriyet öncesi lakaplarla ya da baba adlarıyla anılan insanların birer “vatandaş” oldukları hatırlatılarak 21 Haziran 1934’te soyadı kanunu çıkarıldı. Böylelikle hem vatandaşlık haklarından yararlanmak için artık değişmeyecek bir kayıt sistemine geçilirken, her bireyin önemli olduğu da vurgulanmış oldu.Lakap ve unvanların kaldırılması 26 Kasım 1934’te soyadı kanununa ek olarak lakap ve unvanların da kaldırılmasına karar verildi. Böylelikle feodal yapıyı devam ettiren ağa, şeyh, şıh gibi lakaplar kalkarken orduda da yeniden yapılanmaya gidildi ve başta paşa olmak üzere kullanılan bazı unvanların yerine yenileri konuldu.Saat ve takvim devrimiHer yönüyle çağdaş dünyanın bir parçası olmaya karar veren genç Türkiye Cumhuriyet’nin en önemli devrimlerinden biri de saat, takvim ve uzunluk-ağırlık ölçülerinde dünya standartlarını kabul etmesi oldu. Böylelikle Türkiye bu alanda da dünyadaki yerini aldı.Mecelle’nin kaldırılmasıSıra hukuk devrimlerinde. Genç cumhuriyet hukuk alanındaki en önemli adımlarından birini Mecelle’yi yani dini kurallara uygun hukuk sistemini kaldırarak attı. Daha önce kadıların “kara kaplı kitabında” yazılı olan ve çoğu keyfe göre verilen hukuk kararları yerine çağdaş hukuk normları benimsendi. Bu devrim 1924’ten 1937’ye kadar yapılan düzenlemelerle sürdü. (Bu, dönüşümcüleri ve yandaşı faşistleri deli ediyor.)Medeni Kanun’un kabulüEvlilik ve aile hukukunu belirleyen Medeni Kanun da en önemli devrimlerden biridir. Böylelikle erkeğinin “boş ol” sözüyle evliliği biten ve hiçbir hak alamayan kadınlar, kadın-erkek eşitliğini bu alanda da kazanmış oldular. 1924’ten 1937’ye kadar süren düzenlemelerle Türkiye bu alanda adımlar atarak laikliği de kabul etti. (Bu, dönüşümcüleri ve yandaşı faşistleri deli ediyor.)Tevhid-i Tedrisat KanunuŞimdi eğitim alanındaki devrimlere gelelim. 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat yani eğitimin birleştirilmesi kanunu çıkarıldı. O güne kadar Türkiye’de düzgün eğitim yoktu. Büyük kentlerde askeriyeye bağlı yerlerde ve genellikle yabancıların kurduğu okullarda modern eğitim yapılırken, diğer halk dini eğitimin tedrisatından geçerdi. Genç cumhuriyet eğitimi tek ele topladı ve ülkenin her yerinde ve her okulda aynı tedrisat uygulanmaya başlandı. (Bu, dönüşümcüleri ve yandaşı faşistleri deli ediyor.)Harf Kanunu1 Kasım 1928’de eski harfleri bırakıp Latin harflerine geçtik. Bizzat Atatürk hazırladığı 29 harfli alfabeyi kara tahtanın başına geçerek tanıttı. Harf devrimi, o sırada yüzde 4’ü bile bulmayan okuma yazma oranı nedeniyle çok hızlı biçimde başarıya ulaştı.Ve diğerleri1931-32 yıllarında Türk Dil ve Türk Tarih Kurumları kurularak Türklerin dili ve tarihleri üzerinde bilimsel çalışmalar başlatıldı. 31 Mayıs 1933’te üniversite eğitimi için kanun çıkarıldı ve eğitim laik hale getirildi. Sahip çıkınİşte Türkiye’yi dönüştürmeye çalışan zihniyet ve faşistlerin nefret kustuğu, yok etmek için ellerinden geleni yaptıkları Cumhuriyet devrimleri bunlar. Eğer iktidar bugün Türkiye’nin geldiği noktayı sanki kendi payı varmış gibi övünerek söylüyorsa, bu başarıyı bu devrimlere borçludur. Bunu asla unutmayın ve bu devrimlere yönelik saldırılara karşı çıkmayı bir görev sayın.

Devamını Oku

Ortaçağ’da tüketici hakkı

22 Kasım 2009

Yıldırım Tuna bu hafta sadece fıkra göndermemiş. Eğlenceli bir “diyaloğu” sizinle paylaşıyorum:Tüketici hakları hayli gelişti... Artık üretici malından sorumlu konuma geldi. Çok güzel bir şey bu tabii. Çok uzun seneler önce de bu tüketici haklarının olduğunu düşünsenize...Mesela Ortaçağ’da bir şovalye ile kılıç imalatçısının telefon görüşmesini hayal edelim...- Alo.. Buyurun efendim. Nasıl yardımcı olabilirim?..- Dün sizin firmanızdan bir kılıç almıştım..- Tebrikler efendim, doğru bir seçim yapmışsınız.- İyi de bu çalışmıyor.- Nasıl çalışmıyor efendim?..- Kardeşim, bir ej-der-ha-nın kafasını kesemedim yahu!..- Kullanma talimatını okudunuz mu efendim?.. Efendim kılıcınızı kınından çıkartmış mıydınız?..- Yok artık!.. Tabii yahu!..- Gerçekten mi?.. Tekrar dener misiniz?..- Söyledim işte size çıkardım diye..- Tamam efendim, şimdi ucunun keskinliğini kontrol edelim..- AAhh!..- Parmağınızla değil efendim..- Ne tarmağı?.. Tilimle tittim.. Her taman böyle teyleri tilimle kontrol ederim..- Tabii kılıç kontrolü farklı bir şey efendim..- Ben teknik kontrollerinizi bilmek zorunda değilim.. Siz bunun neden çalışmadığını söyleyin kâfi..- Onu başka bir işte kullandınız mı?..- Hayır!..- Emin misiniz?..- Şeyy, sadece kınından çıkardım işte..- Kendinize doğru çevirdiniz mi?..- Ne olacak ki bakmak için çevirdiysem?..- Siz daha iyi bilirsiniz bazı yeni ve farklı büyüler falan yaptıysanız..- Yok, ben büyülü suya falan sokmadım.. Satış öncesinde ne yüklediyseniz o yani..- Taşa falan vurduysanız..- Kardeşim ne taşı yahu.. Şu anda çöldeyim çöldeee..- Sinirlenmeyin efendim..- Sinirli minirli değilim..- Ama nefes nefesesiniz..- Çünkü o adi ejderha hâlâ beni kovalıyor ve elimde de kesmeyen bir kılıç var.. - Oh!.. arkanızda mı?..- Evet akıllı çocuk.. Bildin.. tam ensemde..- Bu çok iyi efendim.. Telefonu ona verir misiniz?..- Harika.. O da kolumu yesin..- Özür dilerim.. Haklısınız.. Firmamız size tıbbi müdahale gerektiren olaylarda zararları karşılamaz. En azından ejderhanın tipini bana tarif edebilir misiniz?..- S..Sarı işte.. Kırmızı da bıyıkları var..- Aa?.. Tamam.. Bu Çin malı çakma ejderha.. Lisanssız bir cins- Eee?.. Ne yapalım?..- Lütfen satış sözleşmemizi inceleyin efendim.. Firmamız lisanssız Çin malı ejderhalara karşı garanti vermiyor..- Yahu peki şimdi ne yapacağız?..- Çakma ejderhalardan uzak duracaksınız..- Ama o benden uzak durmuyoorr.. Aggghhhh!..- Şovalyem??.. Şovalyem iyi misiniz?.. Neyse.. Aradığınız için teşekkür ederiz..*****Şaşırtan bilmeceler * Sıka sıka canımı çıkardılar. (Vatandaş değil, limon!)* Çalıyorum ama kimse hırsız diye yakalamıyor. (Becerikli iş adamı değil, telefon!)* Hiç suçum olmadığı halde sürüp duruyorlar. (Memur değil, tarla!)* Kimse beni takmaz oldu. (Aydın değil, kravat!)* Kulağımın dibinde bağırıp duruyorlar ama sağır olmuyorum. (Nutuk dinleyen seçmen değil, mikrofon!)* Alçacık dallı, yemesi ballı. (Haram değil, çilek!)* Akıp duruyor, hiç kesilmiyor suyu. (Rüşvet çeşmesi değil, bozuk banyo çeşmesi!)* Aşkın gözü kördür. Ne zaman açılır? (Evlenince ve de cepteki paralar bitince!)(Erhan Tığlı’dan)“Dersim isyanının bastırılmasında kimse analar ağlamasın demedi” diyen Onur Öymen’in aldığı tepkiler CHP’nin “anasını ağlatacağa” benziyor. (Gani Yıldız)*****Arnavut ciğeriYaşı 70 olan okurum Dinçer Özyünlü bir hipermarkette başından geçeni anlatıyor:Bir süre önce İzmir’deki hipermarketlerden birine gittim ve “et reyonuna” uğradım. Benden önce gelen 30 yaşlarındaki bir hanımefendiyle, reyondaki görevli arasında şöyle bir konuşma geçti...- Kadın: Bana 1 kg. arnavut ciğeri verir misiniz?- Görevli (şaşkın): Hanımefendi, bizde arnavut ciğeri diye bir şey yok.- Kadın (ısrarlı): Nasıl olur? Burası et reyonu değil mi? Bakın orada ciğerler duruyor.- Görevli (nazik ve saygılı): Sizin dediğiniz ciğerden yapılan bir yemeği türü.- Kadın (hâlâ ısrarlı): İyi ya siz yine de o arnavutun ciğerinden verin... Komşular almışlar, çok da güzel.- Görevli (mütebessim): Hanımefendi, Arnavut’un ciğerini size verebilmem için; önce bir Arnavut bulmam, onu kesmem ve ciğerini sökmem gerekir. Arnavut ciğeri dediğiniz bir ciğer yemeği türüdür ve koyun ya da dana ciğerinden yapılır...- Kadın (şaşkın ve mahcup): Yaaaa öyle mi? Hiç duymamıştım.***** Pazar FıkralarıYıldırım Tuna’nın bu haftaki fıkralarından bir demet... ÇorbaUzun zamandır birbirini görmeyen iki kadın sabah alışverişinde karşılaşmışlar, hoşbeşten sonra kadınlardan biri diğerine kocasının nasıl olduğunu sormuş. “Oh, Ted geçen hafta öldü..” demiş diğeri, “Bahçeden öğle yemeği için lahana sökerken bir kalp krizi geçirdi ve sebze bahçesinin ortasında gitti..” Kadın, “Aman Tanrım, bunu duyduğuma çok üzüldüm..” demiş, “Peki, sonra ne yaptınız?..” Cevap gecikmemiş: “Ne yapalım?.. Hani o hazır çorbalar var ya, mecburen öğle yemeğini öyle geçiştirdik işte!..” Yanlış hesapPatron hesap yaparken işin içinden çıkamayınca sekreterinden matematiksel yardım istemiş. “Senin hesabına yüzde 14 düşerek 20 bin dolar yatırsam senin üzerinde ne kalmış oluyor?..” Sekreter “Ciddi misiniz?..” diye heyecanla ayağa fırlamış, “Sanırım sadece küpelerim!..” FaturaAdam diş hekimine telefon edip “Ne biçim bir fatura göndermişsiniz?” demiş kızarak, “Her zamankinin 3 misli.” Doktor “Biliyorum” diye cevap vermiş “Ama sen de muayene sırasında öyle bir bağırdın ki iki hastam korkup kaçmış.” Garson ilgisi Kadın eşiyle beraber gittiği restoranda garsonun çok sık masalarına gelmesinden etkilenmiş, “Bir yudum şarap alıyorum hemen ilave ediyor, çatalı değiştiriyor, bıçağı değiştiriyor, peçete getiriyor, her saniye burada.. Kalkarken yüklü bir bahşiş verelim tatlım..” demiş kocasına. “Mmm, farkındayım..” demiş kocası, “İlgisinin kesilmesini, başbaşa romantik bir yemek yememizi istiyorsan bluzunun ön düğmelerini kapat tatlım..”

Devamını Oku

Bu iddianame hoşuma gitmedi

20 Kasım 2009

Genç bir kızı öldürmekle suçlanan Cem Garipoğlu ile ilgili iddianame tamamlandı, mahkeme de kabul etti. Ama sadece Cem değil babası ile de ilgili bir iddianame var ve baba için istenen ceza daha ağır.Ancak bu iddianame bir garip. Çünkü öncelikle korku filmini andırıyor ve okurken tüyleriniz ürperiyor.Baba ve oğul 20 yaşındaki genç bir kızı öldürmek için plan yapıyor. Oğul gidiyor testere alıyor. Sonra kızı eve getiriyorlar. İşkence yaparak öldürüyorlar hatta henüz can vermemişken testere ile kesmeye başlıyorlar. Yazarken bile midem bulanıyor.Tamam da eksik olan bir şey var. Neden işlendi bu cinayet? Bir baba ile oğula plan yaptırarak bu kadar vahşi bir cinayet işleyen 20 yaşındaki genç kız ne yapmış olabilir? İddianamede bu yok.Üstelik böyle vahşi bir cinayet kendi oturdukları villanın salonunda işleniyor. Etrafa kan bulaşması bile hesap edilmiyor, bunları temizlemek anneye düşüyor.En garibi de bu kadar cinayet planladıktan sonra bir numaralı zanlı olacağı bilinen Cem adlı çocuk kaçırılıyor.Oysa biraz film izleyen bile anlar ki, eğer bir cinayet planlıyorsanız, burada yapılacak en büyük hata ortadan kaybolmaktır. Polis katil aramaya bile gerek duymadan üzerinize gelir.Cem adlı zengin çocuğu bu kadar plan yaptıktan sonra ortadan kaybolmak yerine oturur bekler ve herkesten fazla ağlayarak dikkat dağıtırdı.İşte bunları arka arkaya sıraladığım zaman iddianamenin bir acayip olduğunu hissediyorum. İddianameyi hazırlayan savcılar polisten kendilerine gelen bilgiler ışığında çalışır. Demek ki polis bu bilgileri vermiş.O zaman kafamda şu yorum oluşuyor:Bu iddianamenin mantığı yok. Herhalde kamuoyu baskısıyla şu anda yapılacak en iyi plan baba ve oğulu cani gibi göstermek. Bu yönde iddianame hazırlanır, çok büyük cezalar istenir.Sonra cinayet için bir gerekçe bulunamaz, incelemeler sonucu genç kızın bir kıskançlık krizi sonucu kazaen öldüğü saptanır, babanın oğuluna cesedin ortadan kaldırılması için yardım ettiği kanıtlanır, mahkemedeki iyi haller de göz önünde tutularak, istenen cezanın çok küçük bir bölümü verilir. Ama bu sırada aradan yıllar geçmiş olacağı için kamuoyu da olayı unutur.Bu iddianameye bakınca aklınıza başka bir şey geliyorsa lütfen bana da yazın.*** Hepsi dışarıdanBatman’dayım. Sokak ortasında sohbet ettiğim genç “Burada TPAO’nun tesisleri var” diye başlıyor ve anlatıyor, “Eskiden 4 bin 500 kişi çalışırdı. Hepsi de bu bölgenin insanlarıydı.” Ben de soruyorum “Şimdi farklı mı?” Genç heyecanla cevap veriyor: “Evet, çok farklı, çünkü çalışan sayısı bin 500’e düştü ve artık bu bölgeden hiç alışan kalmadı. Hepsi dışarıdan getirildi ve 3 bin lira da maaş alıyorlar. Bu hak mı?” TPAO yetkililerine soruyorum, bu bilgi doğru mu? Doğruysa bu tercihin sebebi nedir? *** Dinleme Gani Yıldız dinlemelerle ilgili iki cümle daha göndermiş:- Devlet, vatandaşının telefonu kadar derdini de dinleseydi Türkiye daha yaşanabilir bir ülke olurdu.- AKP çoğu icraatının merkezine dini koyuyor; şimdi de “din”leniyoruz! ***Belediye bir harikaİstanbul’da metrobüs biletleri 2 liraya çıkarıldı. Kısacası metrobüs yüzde 35 zamlandı. İktidar ve bağlı teşkilatların kendi ürünlerine zam yaparken ortaya koydukları mantık bir harika.Bir tarafta enflasyonun yüzde 10’un altında olduğunu göğüslerini gererek anlatıyorlar ve örneğin memur zamları sırasında adeta kafamıza vura vura bunu hatırlatıyorlar, ama sıra mal ve hizmet zammına gelince enflasyonu 10 kat aşan zamlar yapmaktan çekinmiyorlar.Buradaki pişkinliğe de şapka çıkartmak lazım.Ama ben bugün sadece bu enflasyon oranında zam üzerinde durmayacağım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi metrobüs zamları ile ilgili bir açıklama yaptı.Halkın toplu ulaşımdan yararlanma prensiplerini, Batı anlamında belediyecilik hizmetlerini bilmezseniz bu bildirisi size çok mantıklı gelebilir.Çünkü açıklama rakam oyunları ile kafa karıştıran ve mantıklı gibi görünen bir tablo çıkarıyor ortaya. Belediye diyor ki “Metrobüsle Avcılar’dan Söğütlüçeşme’ye gidenler iki üç kez aktarma yapıyor ve 4.4 lira ödüyordu. Şimdi biz bunu yarı yarıya indirdik.” Çok mantıklı değil mi? Evet de bu belediye hizmeti ilkelerine göre doğru değil ki. Çağdaş belediye anlayışında halkın toplu taşımaya yönlendirilmesi ve bunun da en ucuza yapılması esastır.Korunan uzak yol yolcusudur. Kâr bırakan ise kısa mesafeleri gidenlerin ödediği paradır. Ve tabii en önemlisi belediyeler toplu taşıma hizmetinde para kazanmayı değil, başa baş getirmeyi düşünür. Toplu ulaşım kâr getiren bir amaç olarak kullanılamaz, yeter ki zarar etmeyin.Belediyenin otobüs zammı ayıptır. Ama açıklama halkı aptal yerine koyduğu için daha da ayıptır. *** Ortalıktaki Alevileri anlamak mümkün değilOnur Öymen’in sözleriyle ayağa kalkan bir kesim Alevi vatandaşımızın öfkesi dinmek bilmiyor. Ama açıkçası bu öfkeyi ve kanal kanal gezerek Onur Öymen’in şahsında CHP’ye bu kadar hakaret edilmesini anlamak mümkün değil.Dersim İsyanı’nın bastırılması sırasında bazı Aleviler de can vermişse de Onur Öymen’in sözleri Alevileri karalamak, onları aşağılamak anlamına gelmez.Her kim Alevileri kışkırttıysa çok başarılı oldu. Yandaş medya bir yandan Aleviler bir yandan CHP’yi sıkıştırıyor.Ama ne gariptir ki iktidar prapagandalarına karşı bir anda şahin kesilen Alevilerin hiçbirinin aklından “Bu nasıl iş böyle, Sivas’ta insanların yakılmasına alkış tutanlar şimdi bizim arkamızda. Bir oyuna mı geliyoruz” demek geçmiyor.Aleviler, toplumda daha çok düşünen, sorgulayan, laikliği özümsemiş, çağdaş insanlar olarak bilinir.Ortalıkta dolaşan ve Sivas’taki gibi elde benzin bidonu etrafı ateşe vermeye çalışıp yara kabuğu kaldıranlar bu kesimin neresinden çıktı acaba?Yoksa bu ortalıktakiler çıkar uğruna bir yerlerden talimat mı alıyor?

Devamını Oku

Muhalefet toptan istifa etse

18 Kasım 2009

İktidar tam 7 yıldır muhalefetten ve medyadan şikâyet ediyor. Ama ortada bir gariplik var; muhalefet sayısal azlığı nedeniyle pek çok konuda belirleyici olamadığı gibi sözü de hiç dinlenmiyor.İktidar eğer bir şeyi yapmayı kafaya koyduysa gözü hiçbir şey görmüyor. Sadece yapmaktan çekindiği ya da yapmayı pek istemediği konularda muhalefetin çelme taktığını iddia ederek bir de üste çıkıyor.Diğer gariplik ise medyada. Medya 7 yıldır hiçbir konuda ciddi muhalefet yapmadı. Saklanması çok güç olan, Deniz Feneri, Ofer, Tüpraş hisseleri gibi konularda, yine iktidarı zora sokmamaya müthiş özen göstererek birkaç muhalif haber yapıldı o kadar. İktidara yapılamayan muhalefet ise direkt muhalefete döndü. Türkiye herhalde demokrasi tarihine muhalefete muhalefet yapılan ülke olarak geçecek.Medyanın bu tavrı da iktidara yeterli gelmiyor. Başbakan ve diğer yöneticiler hemen her yerde medyadan şikâyetlerini dile getiriyor. Bu da akıl alacak bir şey değil. İşte Onur Öymen olayında da gördük bunu. Öymen, Meclis’te entelektüel ağırlığı olan bir konuşma yaptı. İktidar grubu öylece dinledi, tepki vermedi.Bir gün geçtikten sonra medyada bir kıyamet koptu.Peşinden de iktidar sözcüleri geldi. Şimdi basit bir önerim var. Meclis’teki tüm muhalefet milletvekilleri istifa etsin. Ya da istifalar Meclis Genel Kurulu’nda oylanacağı için bu gerçekleşemez diye düşünülüyorsa hiç olmazsa bir aylık bir boykot uygulasın.Bu süre içinde muhalefet Meclis oturumlarına katılmasın, grup toplantıları yapmasın, başta başkanlar olmak üzere tek bir partili bile demeç vermesin, basın toplantısı yapmasın, televizyonlardaki tartışmalara katılmasın.Tam bir sessizlik hâkim olsun. Ortalıkta muhalefet adına hiçbir şey kalmasın.Bakalım özlenen tablo bu mudur, bir görelim. Medyanın ortalıkta muhalefet olmadığında ne yapacağını izleyelim. AKP’nin yapamadığı işler konusunda kimden şikâyetçi olacağını anlayalım.Öneri uçuk diye bakmayın, demokraside “direnme” hakkı da çok kutsaldır ve gerektiğinde mutlaka kullanılmalıdır. *** TRT 6’dan şikâyetBatman’a gitmiştim geçen hafta biliyorsunuz. İlginç bir noktaya parmak bastı Batmanlı bir Kürt kökenli vatandaş. Sohbet sırasında TRT 6’dan söz açıldı, şu Kürtçe yayın yapan devlet kanalı.“Nasıl memnun musunuz?” diye sorduğumda beklemediğim bir yanıt verdi. Dedi ki “Vallahi iyi oldu gerçi ama TRT formatı da değişti, ben çok sevemiyorum.” Şaşırıp “Neden” diye sorduğumda ise “Eskiden Yurttan Sesler vardı, Türk Müziği konserleri vardı, sevdiğimiz şarkılı türkülü programlar vardı. Şimdi bunlar pek yok ya da çok az. İnsan sabahtan akşama da sadece bazılarını hiç tanımadığımız Kürt şarkıcıları dinleyemiyor ki.” Tabii seyretmediğim için tam bilmiyorum, örneğin TRT 6’da bir Muazzez Abacı, Orhan Gencebay konseri yayınlanıyor mu?Kendisini Kürt hisseden vatandaşlarımıza, TV yayını yapmak onlarca yıldır benimsedikleri yaşamlarının bir parçasının koparılmak anlamına da gelmemeli herhalde. ***Günün haberi Yeni Şafak’ta Sabah gazetelere bakıyorum. Yeni Şafak’ı açtım, aaa ne göreyim, manşet üstünde kocaman bir haber ve fotoğraf. Adamın biri belli ki bir şey söylemek istiyor, ama bir başkası ağzını kapatıyor.Başlıkta ise “Sen misin Dersim’i soran” yazıyor nal gibi. Önceki gün yapılan CHP Grubu’nda bir kişi Onur Öymen’i protesto etti ya, onun haberi işte.Haber demokratik bir ortamda yapılan bir protestonun nasıl önlenmek istendiğini anlatıyor. Dünyanın her yerinde haberdir bu. Ama kazın ayağı öyle değil işte. Daha bir gün önce görme özürlü bir vatandaş Başbakan’a bir şey söylemek istedi. Görmediği için Başbakan’ın yanına gidemiyordu, onun görmediğini anlamayan görevliler de kendisini engelleyince bu vatandaşımız sesini yükselterek direkt Başbakan’a hitap etmek istedi. Anında çevresini saran korumalar adamın ağzını kapatıp karga tulumba dışarı çıkardılar. Bu da tıpkı diğeri gibi önemli bir haberdi.Ama aynı haberi aynı duyarlılık içinde Yeni Şafak’ın da diğer yandaş gazetelerin de birinci sayfalarının tepesinde görmedik.Başbakan’a soru sormak isteyen öğrencilerin feci dövülmesi de yoktu bu gazetelerde. Oysa sözünü ettiğim tüm haberler CHP Grubu’ndaki de dahil örneğin Vatan’da hak ettiği kadar yer aldı. Yandaş medya deyince kızıyorlar sonra da.. *** Günümüze de uygulayabilirsiniz: Mehmed Âkif, iki yüzlü insanlara çok kızardı. Bir gün bir arkadaşına şöyle dedi: “İki yüzlüleri artık sever hale geldim. Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.”

Devamını Oku

Ne dediysem olmadı mı?

18 Kasım 2009

Ruhat Mengi’nin önceki pazar yayınlanan Her Açıdan programında “Darbe belgesi diye sunulan şey sahtedir, bu bir komplodur, yakında ortaya çıkacak” demiştim. Bu sözlerimle albayı savunmamıştım. Ülkede bir darbe paranoyası yaratanların bu yolla bir yandan orduyu, bir yandan muhalefet eden herkesi sindirdiğini ve Türkiye’yi dönüştürme planını başarıyla uyguladığını anlatmak istemiştim.Bu sözlerimden birkaç gün sonra Albay Dursun Çiçek tutuklanınca, bazı dostlarım “Senin sözler güme gitti, adamı tutukladılar, ne diyeceksin şimdi?” diye takılmışlardı bana.Cevaben “Önemli değil, eğer hukuk varsa ıslak imzalı denilen kapak yazısının kanıt olmayacağı görülecektir. Gerçi yandaş kesim aba altından sopa göstererek daha ne belgelerin olduğunu söylüyor ama bundan bir şey çıkmaz” demiştim.Nitekim 43 saat sonra albay serbest bırakıldı. Çünkü ıslak belge kanıt kabul edilmemişti. Şimdi bazıları diyor ki “Ne yani, Adli Tıp’ın raporu yanlış mıydı?” Hayır efendim, doğru da olabilir. Sorun belgenin doğru olup olmaması değil, kanıt niteliğinde olup olmaması. Altı boş bir kapak yazısı ile hangi hukukta bir kişi darbeye teşebbüsten tutuklanır.Anladığım kadarıyla bu komployu hazırlayanların aklına albayın serbest bırakılacağı hiç gelmemişti. Nitekim yandaş meyda adeta deliye döndü karardan sonra.Ve oyunun B planı başladı. Meçhul ihbarcı yine ortaya çıktı. İlk mektubunda “Bütün belgeleri imha ettiler, ben sadece ilk sayfayı kurtardım” diyen ihbarcı şimdi “Birkaç sayfa daha kurtarmıştım” demeye başladı.Hiç merak etmeyin çok yakında belgenin tamamını kurtardığını söyleyecektir. Nasıl olsa “şuur kayması” yaşayan halk hiçbir şeyi sorgulamıyor, düşünmüyor, araştırmıyor. O gün öyle söyleyene inanıyordu, bugün böyle söylenmesine hiç şaşırmıyor. O halde oyun sürebilir.***** Suçlu makinistmiş! Bu sefer “hızlandırılmış” değil gerçek “hızlı tren” raydan çıktı. Başbakan bunun sorulmasına çok öfkelendi, ilgililer ise “Dünyanın her yerinde olur böyle kazalar” dediler.Sonuçta makinist suçlu bulundu. Yavaş gitmesi gereken yerde hızlı gitmiş.Ne güzel değil mi? Hızlı tren yapıyorsunuz, ama Eskişehir’e 10 kilometre kala normal raya geçtiğiniz için trenin yavaşlaması gerek. Makinist de insan. İşte bir gün yavaşlayacağı yeri unutur ve debdebe ile sunulan hızlı tren raydan çıkıverir.*****Savcı bey üzülmüşİstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’i iyi tanıyan bir emekli savcı dostum aradı. “Aykut Bey yazına çok üzülmüş” dedi.Dinleme skandalıyla ilgili yazımda “Savcı Engin kendi kayıtlarının imha edilip edilmediğini soracağını söylüyor. Oysa Ergenekon iddianamesini onaylarken bunu yapmamıştı” anlamında cümleler yazmıştım.Emekli dostum “Aykut Bey, Ergenekon iddianamesini onaylama makamı değil, ayrıca telefon kayıtlarının çıkarılmasını da isteyemezdi, bunu belirtmek istedi” deyince ben de şu cevabı verdim:“Elbette savcı bey haklı, iddianameyi onaylama makamı değil. Ancak iddianame açıklanırken o da ekrandaydı, ayrıca ben bunu ironi yaparak yazdım. Başsavcı olarak her şeyden sorumlu olduğunu belirtmek istedim. Aynı şekilde iddianamede yer alan telefon kayıtları konusunda da yetkili olmasa bile görüş bildirmesini beklerdim.” Aykut Cengiz Engin’i elbette üzmek istemem. Sadece hassasiyetlerimizi başımıza bir iş gelince ortaya koymamamız gerektiğine inanıyorum.*****DinlenmeBaşbakan muhalefete “esprili” yaklaşımlar yapmayı da pek seviyor. Geçenlerde “Atam izindeyiz” sözünü, Türkçe’nin elastikiyetinden yararlanarak “Onlar izinde, biz çalışıyoruz” diye eleştirdi. Burada Atatürk’ü rencide etmesini geçiyorum, espri kabul ediyorum.Ama muhalefet de kalkıp “Kardeşim sen de 6 yıldır dinleniyorsun” derse merak ediyorum Tayyip Bey nasıl bir espriyle karşılık verecek?Dinleme deyince genç okurum Gani Yıldız’dan iki yeni “vecize” gibi cümle geldi. Sizinle paylaşmak istedim:Eskiden dinlenmek için telefonlarımızı kapatırdık, şimdi “dinlenmemek” için kapatıyoruz...Memleket sanki dev bir “dinlenme tesisi”, biz de bol bol “dinlenen” misafirleriyiz!..*****Tayyip Bey yine unuttunuzBaşbakan Erdoğan yine başbakan olduğunu unuttu mu nedir, 6 yıldır dinlendiğini, bunu yapanların mutlaka ortaya çıkarılacağını ve cezalandırılacağını söylüyor.Beni dinleyen biri varsa bunu ortaya çıkarmam ve cezalandırmam neredeyse imkânsız.Ama bir bakıyorsunuz Başbakanımız da sıradan bir yurttaş gibi yakınıyor, dinlendiğinden dert yanıyor. Tabii belki bu sözlerin arkasında “Ne diyorsunuz yahu beni bile dinliyorlar, savcı dinlenmiş çok mu?” mantığı da yatıyordur ama o başka.Başbakan icranın başı. Hep söylediğim gibi şikâyet makamı değil, yaptırım makamı.Başbakan dinlendiği için şikâyet edeceğine dinleme merkezinin başına getirdiği kişinin kulağından tutup önüne çekmeli ve “Kardeşim sen ne yapıyorsun, madem 6 yıldır dinlendiğimi biliyorsun niye yakalamıyorsun, milyarlarca dolarlık teknik olanağı senin önüne babamızın hayrı için mi koyduk, yapamıyorsan kalkıp 6 yıldır dinlendiğimi ilan edeceğine çekip gitseydin ya” demeliydi.Bu arada, gerçi Başbakan 6 yıldır dinleniyormuş ama bunun kayıtları hiçbir yerde çıkmadı. Başkalarının eşleriyle, sevgilileriyle yaptıkları konuşmalar bile servis edilirken Başbakanı dinleyenler kayıtların turşusunu mu kuracaklardı?Kimse “medya korkudan bunları yayınlamadı” falan demesin. AKP iktidara geldiğinden beri hiçbir medya kuruluşuna Erdoğan’ın telefon konuşma kaydı gelmedi ki korkup da yayınlamasınlar.Sahi, kaydedenler neden servis yapmadılar. Yoksa “6 yıldır dinleniyor” iddiası TİB’in “Herkes dinleniyordu, ne var yani” propagandası mı?

Devamını Oku

Sarıgül hareketi çok büyüyebilir

16 Kasım 2009

Mustafa Sarıgül’ü siyasete atıldığı ilk yıllardan beri tanıyorum. Önce belediye başkanlığı sonra milletvekilliği yapan Sarıgül, milletvekilliği bitikten sonra hiçbir komplekse kapılmadan tekrar ilçe belediye başkanlığı ile siyasete devam etti.Üç kez aralıksız büyük çoğunlukla seçildi. Sarıgül Şişli’ye çok önemli hizmetler yaparken gözünü siyasette daha büyük hedeflere dikti. CHP Genel Başkanlığı’na soyundu. Bana göre kurultayda sadece Baykal’ı hedef alarak ortaya program koyamaması, kendine göreyse söz verenlerin cayması sonucu yarışı kaybetti.Ancak Sarıgül kurultayda yaptığı hatayı söylemese de kendi zihninde kabul etmiş olmalı ki yoğun biçimde siyasi ve ekonomik programlar üzerinde çalışmaya başladı. CHP’deki mücadelesini ihraç edilerek geri dönerek sonra tekrar ihraç edilerek sürdürürken, sessiz ve derinden Türkiye’nin her yerinde örgütlenmeye başladı. Sarıgül’le bir yılı biraz aşkın süre önce Erzurum üzerinden Bingöl’e gitmiştim. Türkiye’nin öbür ucunda İstanbul’daki bir ilçe belediye başkanının öylesine ilgi görmesi şaşırtmıştı.Mustafa Sarıgül artık ucu ve sonucu belli olmayan siyasi çalışmasının son aşamasına gelmiş görünüyor. Türkiye Değişim Hareketi çok kısa bir süre sonra parti haline gelecek.Her ne kadar “bugün seçim olsa” anketlerinde Sarıgül’ün adı gözükmüyor olsa da Türkiye’nin her yerinde Sarıgül adı biliniyor, ilgiyle izleniyor. Siyasete meraklı pek çok kişi “Sarıgül ne yapar?” diye soruyor. Şu anda bilemediğimi, ama gözlediğim kadarıyla bu hareketin büyüme potansiyelinin çok güçlü olduğunu söylüyorum. Önümüzdeki dönem Mustafa Sarıgül hareketi siyasetteki alternatiflerin büyüklerinden biri olursa bu şaşırtıcı olmayacaktır. ***** 680 bin gönüllü 50 bin aktif gençMustafa Sarıgül’le Clinton’un konferansı bittiğinde karşılaşmıştık. “Nasıl gidiyor?” diye sorduğumda “Bunun cevabını ben vermeyeyim, 15 gün sonra Batman’a gidiyorum, lütfen gel ve kendin gör” dedi.15 gün göz açıp kapayana kadar geçti. Cumartesi günü sabah 10.00’da Batman’a uçtuk. Uçağımızda Bülent Tanla, Yüksel Yalova, Özlem Gürses gibi kurucu isimlerin yanı sıra birkaç gazeteciydik.Hayli sohbet oldu tabii. Not aldığım bazılarını paylaşmak istiyorum.- Sarıgül mutlaka başbakan olacağını söylüyor. Adnan Polat’ın “20.45 Ali Sami Yen” sloganı gibi, “Bu iktidar gider Sarıgül başbakan olur” diyor.- Henüz partileşmeyen Türkiye Değişim Hareketi’nin 680 bin gönüllü üyesi varmış.- 7500 gönüllü genç Türkiye’nin her yerinde “Çare Sarıgül” sloganını her yere yazıyor.- Bu gönüllülerin sayısı 50 bine çıkacakmış. Dağda taşta “Sarıgül” yazmayan yer kalmayacakmış.- TDH partileşince Genel Başkan delegeler tarafından değil parti üyelerinin tamamının katılımıyla seçilecekmiş.- Genel Başkan üst üste ancak iki seçim dönemi yerinde kalacakmış.- Seçimde oylar düşerse genel başkan kendiliğinden istifa edecekmiş.- Cumhurbaşkanı 6 yıl için, bir kereliğine seçilecek ve süre bittikten sonra hiçbir şekilde siyasete devam etmeyecekmiş.- Parti felsefesi Erdal İnönü’nün demokrasi anlayışı ve nezaketi, Turgut Özal’ın pratik çözümler bulmasının bir sentezi üzerine oturtulacakmış.- Partide başkan az konuşacak, konularla ilgili en uzman isimler parti adına sözcülük yapacaklarmış.- Parti kurulduktan sonra gölge bakanlar da açıklanacak ve bu bakanlar gerçek bakanları sürekli izleyecekmiş.- Sarıgül henüz kurulmamış partisinin ikinci parti olduğuna inanıyor.- Yandan çalışma gönülden çalış sloganı çok tutmuş. ***** Tunceli Dersim mi? Cuhurbaşkanı’nı Tunceli’de “Dersim’e hoşgeldiniz!” diye karşıladılar. Yani denmek isteniyor ki “Buranın adı Dersim’di, değiştirildi Tunceli yapıldı, eski adımızı istiyoruz.” Değiştirilen bazı isimlerin eskilerinin yerine konmasına kimsenin bir şey dediği yok. Zaten halk yaşadığı yerin adını nasıl biliyorsa öyle olmasında da yarar var. Ancak kafama takıldı, Tunceli’nin eski adı Dersim miydi? Ben Kalan diye biliyorum. Dersim ise özellikle bir yerin değil bölgenin adı. Dersim Elazığ’dan başlayan, Tunceli’yi, Hozat’ı, Pülümür’ü içine alan bir bölge. Yanılıyorsam doğru düzgün bilgi gelmesi halinde düzeltirim. ***** Sabah Habertürk Gece KanaltürkBazı günler bereketli(!) oluyor. Bu sabah saat 11.00’de Habertürk’te Ahu Özyurt’la son gelişmeleri konuşacağız. Onur Öymen olayından sanıyorum dinlemelere kadar pek çok konu var.Gece 23.30’da ise Kanaltürk’te Tarık Toros’un hazırlayıp sunduğu “Merkez siyaset” programına katılıyorum. Tarık Toros da konunun son gelişmeler olduğunu belirtti.Merak edenlere duyurmak istedim.

Devamını Oku

Güneydoğu’da askerin kanı akıyor

15 Kasım 2009

Sevgili okurlar; iktidarın artık ABD’nin talebiyle başlattığını kendisinin de kabul ettiği Kürt açılımı konusunda en rahatsız edici sloganı “Siz anaların ağlamasını mı istiyorsunuz, siz barış gelmesin kan aksın mı istiyorsunuz.” Bu, iktidarın yaptığını gizlemek ve sorgulamaları en demagojik biçimde sindirmek için bulduğu bir yöntemin bir parçası.Adı bile demagojikİktidar, ABD’nin Irak’tan çekilme kararı üzerine gelen “Bölgeye siz hâkim olun, bunun için Kürtlerle bir anlaşma zemini bulun” ricası(!) üzerine harekete geçerek önce “Güneydoğu” sonra “Kürt açılımı” adını verdiği, içinde ne olduğu belli olmayan bir açılıma kalkıştı. Ancak daha sonra gelebilecek tepkileri önlemek adına açılıma “demokratik” adını koydu.Kim kan döküyor?Tarih bilgisinden yoksun, pek okumayan, olayları izlemeyen, düşünmek yerine başkalarının söylediğine uymayı tercih eden ve böylelikle kafasının rahat olduğunu sananları kandırmak en azından nötralize etmek amacıyla sürdürülen bu politika ile insanların beynine “Güneydoğu’da kan akıyor, analar ağlıyor, bunu bitirelim” klişesi yerleştiriliyor. Kimseye “Güneydoğu’da kim öldürülüyor?” sorusu sordurulmuyor.PKK saldırı başlattıOysa Güneydoğu’da ölümler çok geride kalmıştı. 2000 yılına geldiğimizde neredeyse sıfır terör vardı ve kimse ölmüyordu. Bu 2006’ya kadar sürdü. Sonra birdenbire PKK saldırıları başladı yine. Asker yollarına mayın döşendi, karakollar basıldı, askerler şehit edildi, kaçırılıp rehin alınanlar oldu. Bu süre içinde güvenlik güçleri sadece takip yaptı. Karşı karşıya gelme sırasındaki çatışmalar sırasında ölen birkaç terörist dışında PKK adına ölüm olmadı.PKK propagandasıBu durumda “analar ağlamasın, kan dursun” söylemi PKK propagandasından başka bir şey değildir. Çünkü PKK ısrarla kendisini adeta devlet yerine koyarak “Silahlar bırakılsın, ateşkes sağlansın” söylemi ile politika yapıyor ve Türkiye’deki bazı devlet organları bile büyük bir aymazlık içinde bu propagandaya alet oluyor.Türkiye öldürmüyorGerçeği görelim. Türkiye şu anda Güneydoğu’da sadece teröre karşı savunma halinde. Sınır dışı operasyonlarda kullanılan uçaklar insansız alanları ya da yakınlarını bombalayarak caydırıcılık yapıyor. Eğer olaylarda ölen PKK’lı varsa, bunlar da baskınlar sırasında açılan karşı ateşle öldüler, operasyonlarla değil. Demek ki şu anda ağlayan analar varsa asker analarıdır.Terörü ayırmalıyızBu durumda Kürt açılımında “analar ağlamasın” sloganının arkasına sığınmak sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Herkesin anlaması gereken gerçek şudur: “Eğer kan dursun isteniyorsa, bütün Kürtler de el birliği yapıp PKK’nın silah bırakmasını talep edecektir. Bir devletin karşısında bir terör örgütü silah bırakma pazarlığı yapamaz, silahı kendi bırakır.” Ve daha açıkçasıBiraz daha açayım. İktidarın zayıflığından yararlanan terör örgütü PKK şunu diyor: “Beni ortadan kaldırmaya çalışmayın. Bunu yaparsanız daha çok can alırım, çok anayı ağlatırım.” Kısacası PKK Türkiye devletini açıkça tehdit ediyor ve “sizi kana boğarım” diyor, iktidar ve yandaşları bu propagandaya boyun eğerek halkı “hümanist” duygularla etkilemeye çalışıyor.Batman’da bir günCumartesi günü Batman’daydım. Kısa bir süre sonra partisini resmen kuracak olan Mustafa Sarıgül’le birlikte bu güzel kentimize gittim. Sarıgül ve hareketi ile ilgili gözlemlerimi yarından itibaren yazacağım. Çünkü yaklaşık iki yıldır Sarıgül’ü izliyorum ve artık çok dikkatle incelenmesi, ciddiye alınması gereken bir aşamaya geldiğini düşünüyorum.Sokakta hararetli sohbetMustafa Sarıgül, hareketinin Batman İl Teşkilatı’nı açarken ben de otobüsten inip kalabalığa karıştım. Televizyonlarda çok görünmenin avantajı ile tanındığım için çok kısa bir süre sonra etrafım kalabalık tarafından çevrildi. Batman’daki pek çok farklı görüşle sohbet etme olanağı buldum. İlk izlenimim şu oldu: “Herkesin yüzünde bir umut ışığı var.” Açılıma destek olunKimileri oynadıkları oyunu bozduğum için beni Kürt açılımına karşı, Kürtlere karşı koyu bir Türk milliyetçisi, buradan hareketle statükocu, cuntacı görmeye kalkabilir. Ama halkın arasına girince durum farklı oluyor. Çevremde toplanan ve Kürt kimliklerini büyük gururla açıklayanlardan biri bile olumsuz bir tepki göstermedi. En sert tepki “Açılıma karşı çıkmayın, bu tüm Türkiye için gerekli” sözleriydi belki de.Çok itiraz yokKonuşabildiğim Batmanlılar da yapılan ağır propagandaların etkisi altında doğal olarak. Örneğin dil konusunda önce çok sert konuşuyorlar, ama sohbet biraz ilerleyince bu sıkıntıların çoğunun kalktığını kabul ediyorlar. İşsizlik çok ciddi bir sorun. Gencecik insanların sokaklarda boş boş gezmesi herkesi rahatsız ediyor. Çiftçiler ise “AKP geldi çiftçilik öldü, bunları niye yazmıyorsunuz?” diye tepki veriyor. Galiba sohbetlerde en stresli anlar bunlardı. Çünkü çiftçi medyaya çok kızıyor sorunları yazmadığı için.‘Bizi Türkleştirmeyin’Daha uzun sohbet ettiğim, yüzü umutla gülen bir genç “Bizi Türkleştirmeyin” dedi örneğin. Ama bir başkası da (kulağıma eğilerek) “Burada bir sorun yok aslında, ama terör ortamının yarattığı öyle bir rant var ki, kimse sorun bitirilsin istemiyor” dedi. Batman’la ilgili aldığım bazı notlar var. Önümüzdeki günlerde bunları da paylaşacağım sizlerle.Onur Öymen’e haksızlıkMeclis’teki Kürt açılımı görüşmelerinin ilk oturumunda Onur Öymen’in Dersim isyanı konusunda söyledikleri çok haksız ve adaletsiz biçimde tartışıldı. Öymen belki bazı örnekleri vermeyebilirdi, bu belki hataydı o kritik anlarda, ama Öymen’e yapılan saldırıların da insaf sınırlarını aştığını söylemeliyim.Zamanlama hatası mı?Onur Öymen’in söylediklerinde aslında yanlışlık yok. Sadece pek çok kimsenin duymak istemediği şeyler vardır, Öymen bunu dile getirdi. Nitekim bazı CHP’liler Dersim olayını konuşmak bile istemediklerini beyan ettiler. Konuşmayınca bir olay yok sayılamaz ki. Ama konuşulmayan olayın farklı yönlerini zamanlama hatası yaparak bile söylemek bir anlamda aydınların görevidir.Dursun Çiçek olayıDarbe belgesi hazırladığı ileri sürülen Albay Dursun Çiçek yine önce tutuklandı sonra serbest bırakıldı. Önceki haftadan beri hem yazılarımda hem televizyonlardaki konuşmalarımda “hukuken bu albayla ilgili bir suçlama yapılması mümkün değil, çünkü elde kanıt yok” diyordum. Nitekim mahkeme delil yetersizliğini ileri sürdü tahliye kararı verirken.Albayı savunmak değilRuhat Mengi’nin programında “Bu belge tamamen bir komplodur, ne imza ne rapor gerçek değil, bu düşünceyi artık cesurca dile getirmek gerek” dediğimde o albayı savunmuyordum, anlayan anladı. Dediğim büyük bir oyun oynandığı idi. Önce ortaya fotokopi belge koyanlar, sonra bunların orijinalinin imha edildiğini açıkladılar bir ihbarcıya dayanarak. Demek ki delil yoktu. Anlatmaya çalıştığım albayın bu nedenle suçlanamayacağı idi, öyle de oldu.Dinleme rezaletleriYıllardır yakındığımız ve üzerine ağır yazılar yazdığımız “yasa dışı veya yasaya uygun dinlemeler” konusu sonunda rezalet boyutuna çıktı. Yargıtay’ın bile dinlenmeye kalkışılması, hâkimlerin savcıların izlenmesi sonra bunların medya ile paylaşılması ne demokratik yapıya ne hukuk düzenine uyuyor. Ama ağızlarından bu iki kavramı hiç düşürmeyenler bu kepazelik karşısında seslerini çıkarmıyor, çıkaranlar da cansiperane savunuyor. Hepinize iyi haftalar...

Devamını Oku

En taze GDO’lu laforizmalar

14 Kasım 2009

Cihan Demirci geçen hafta en yeni “laforizmalarını” gönderdi yine. Hepsi maaşallah GDO’lu. Hiç çekinmeden bol bol yiyin (pardon okuyun) ve gülün:- Bazı köşe yazarları yazdıkları genetiği değiştirilmiş organizmalardan oluşan yazıları “mizah” diye yutturmaya çalışıyor oysa gerçek mizah “organik” olur. Mizahın genetiğiyle oynanmaz ama mizah isterse genetikle oynayabilir!***- Genetiği değiştirilmiş yöneticilerle yıllar yılı yönetilmeye gıkı çıkmayan bir halk, genetiği değiştirilmiş sebze-meyveleri afiyetle yemek zorundadır. Yani; “yersen!..” ***- Öküzler yıllardır trenlere bakıyor!.. Acaba neden diye hiç sordunuz mu?.. Çünkü zamanında onların da genetiği değiştirildi. O gün bugündür tüm öküzler öyle boş boş trenlere bakar ama kimse ta ki bu laforizmaya dek neden diye sormaz!..***- Öğretmen okulda sordu: “Evladım söyle bakalım, Mısır’ın başkenti neresidir?..” Öğrenci salladı: “Bükreş...” Öğretmen kızınca çocuktan yanıt gecikmedi: “Ama bu genetiği değiştirilmiş Mısır’ın başkenti hocam!..” ***- Herkesin GDO’su kendine... Bazılarının en büyük GDO hayali şu olmalı: “Genetiği Değiştirilmiş Ordu!” *** Pazar fıkralarıYıldırım Tuna yine çok güzel fıkralar yazıp yollamış. Birlikte gülelim... *** Olsa da olmasa da Bir okurum fıkra gibi olayları toplamış. Aslında bunlar fıkra da olabilir. Ama okuyun, göreceksiniz benzer espriler mutlaka ya yaşanmıştır canım ülkemizde ya da mutlaka bir gün yaşanacaktır...Kavga faslıKarımla alışveriş merkezinde dolaşırken birden önümüzden inanılmaz güzel bir kadın geçti. Nasıl oldu ben de anlamadım ama ilk defa bir kadına bu derece kilitlendim. Bu durumun farkında olan karımın şu sözleri ile kendime geldim: “Bakma faslın bittiyse kavgaya geçeceğim!” Nur topuİşyerinde küpe takan erkek arkadaşımıza babasından yorum: “Bir zamanlar nur topu gibi oğlum vardı; nuru gitti, topu kaldı!” ToplamdaGeçen gece nöbetteyken acile 3 yaşında, para yutmuş bir hasta geliyor. Babasına ne kadar yuttuğunu soruyoruz, “1 lira” diyor.. Yapılan tetkikler sonucunda bir adet 50 kuruş ve iki adet 25 kuruş tespit ediyoruz. Baba bir şekilde haklı olduğu için sadece aramızda gülüşerek konuyu kapatıyoruz... Mesaj alındı“Seviyor musun?” dedim, “Seviyorum” dedi. “Ne kadar?” dedim, “Çok” dedi. “Ne kadar çok?” dedim. “Her akşam eve gelip dırdırını çekecek kadar çok...” dedi. Sustum... DuaBabamı namaz kılmış, dua ederken görünce “Benim için de dua et” deyiveriyorum ve babamın cevabıyla dumur oluyorum: “Kendisi nerede derse ne diyeyim?” *** Mahkemenin yazarıGeçen hafta bu sayfada okunma rekoru kıran mizahi bir yazı vardı. PKK’lı teröristlerin Türkiye’ye getirilişini ve sınırda kurulan mahkemeyi hicveden yazının sahibini bilmediğimi yazmıştım. Yazı yayınlandıktan sonra öğrendim. Bunu yazan emekli asker şimdi kitap yazan İsmail Ören. Sizlere de duyurmak istedim. *** Abartma öyleDindar mı dindar kovboy dedelerinden ona miras kalan antik İncil’i kaybedince yaslara bürünmüş, ama birkaç gün sonra güttüğü ineklerden biri kovboyun İncil’ini dişlerinin arasına alarak getirmiş. Boynuzuyla da kovboyu dürtüp vermiş İncil’i ona. “Aman Tanrım” diye ayağa zıplamış kovboy. “M..Mucize bu” demiş. “Ne mucizesi be” demiş inek, “Çayırda bulduk, üzerinde ismin yazıyordu getirdik işte, abartma.”*** Günah çıkarmaAdamın biri kilisede günah çıkarma odasına girmiş, bir bakmış ki bir duvar birbirinden çeşitli içkilerle dolu, diğer duvardaki rafta sıra sıra en kaliteli Küba puroları, tam o sırada içeriye kilisenin rahibi girmiş. “Özür dilerim peder” demiş adam, “Ben günah çıkarmayalı çok uzun bir zaman oldu. Ama görüyorum ki bugünkü günah çıkarma odaları eskisine nazaran çok daha cazip ve davetkâr bir hüviyete bürünmüş.” Rahip öfkelenmiş: “Çık lan burdan burası benim tarafım!..” *** Karnım açAdam karanlık ve ıssız bir yolda yürürken yolunu hırpani kılıklı bir dilenci kesmiş, “Çok fakirim efendim, gönlünüzden ne koparsa bana hemen verin” demiş ve eklemiş: “Karnım aç, evim yok, kimsem yok, inanın hayattaki tek varlığım şu anda size doğrulttuğum 45’lik Colt tabancam.” *** Aaa kim geldi?Mesaim bitince patron elime bir bohça tutuşturdu, “Kızım hamile” dedi, “Artık doğumunu bugün yarın bekliyoruz, çamaşırlarını bizim evde yıkattırdım, evi de yolunuzun üzerinde. Bunu geçerken ona bırakabilir misiniz?” Verilen adresteki zili çaldım, kapıyı minik bir kız çocuğu açtı. “Annen evde mi?” diye sordum, “Ona vereceğim bir şey var da.” Minik kız bir bana, bir de elimdeki özenle katlanmış şişkin beyaz bohçaya baktı ve sevinçle içeri koştu, “Anneee” dedi bağırarak, “Çabuk geeelll, leylek!” *** RahatsızlıkAdam, apartman yöneticisine gidip üst kattaki komşularını şikâyet etmiş... “Her gece bütün aile birleşip topuklarının üzerinde gece yarısına kadar güm güm zıplıyorlar” demiş. “Her gece mi?” diye hayretle sormuş yönetici, “Evet.. Her gece” diye cevaplamış adam, “Ne zaman trompetimle çalışma yapsam hemen arkasından aynen anlattığım gibi tuhaf bir şekilde saçmalamaya başlıyorlar!” *** İktidar herkesin açılmasını bekliyor. Ama kendisi tesettürlü olduğundan açılamıyor.

Devamını Oku