Türk’sen ciddiye alınmazsın...

11 Aralık 2009

Bir “Dan Brown rüzgârı” esiyor Türkiye’de. Çünkü “Da Vinci Şifresi” ile olay yaratan, kitaptan yapılan filmi milyonlarca kişi tarafından izlenen Brown ülkemizde. Yeni çıkan “Kayıp Sembol” kitabını imzalıyor yazar. Gazete ve televizyonlar da peşinde.Brown’un son kitabında Hazreti İsa’nın çarmığa gerilmediği olasılığından söz etmesi ilgiyi daha da artırıyor.Dan Brown özellikle Hristiyanlık tarihi üzerine romanlar yazıyor. Elbette bir tarihçi gibi araştırmalar yapıyor ama gerçekte tarihçi değil.İyi bir yazar. Brown, ilgi ile okunacak, içindeki gizemler nedeniyle bir solukta bitirilecek, heyecan ve aksiyon dozu yüksek öyküler anlatıyor romanlarında. Kitapları bilimsel ve tarihsel gerçekleri içerse de, akademik açıdan sadece “üzerinde durmaya değer” bir nitelik taşıyor.Peki, bu yazarın arkasından koşan anchorman’lerimiz, önemli yazarlarımız eğer bu yazar yabancı değil de Türk olsaydı yine böyle mi yaparlardı?Çok kesin söylüyorum, yapmazlardı.Nedeni basit: Dan Brown’ın iddiası, bir Türk araştırmacı tarafından yıllar önce yazıldı, belgeseli çekildi, Hristiyanlık dünyası karıştı, Vatikan bile olaya el koydu da ondan.Bu konuyu akademik olarak inceleyen Türk yazar Aytunç Altındal’ın 20’ye yakın kitabı var. Pek çoğu teoloji üzerine. Özellikle Hristiyanlığın gizemleri, efsaneleri, doğruları ve yanlışları işleniyor bu kitaplarda.Üç İsa ve Yoksul Tanrı-Tyonalı Apollonius adlı kitaplarda İsa’nın varlığı üzerinde oluşan şüpheler anlatılıyor. Vatikan’ın temsil ettiği resmi din görüşüne göre İsa çarmığa gerilmiş, sonra da Allah’ın yanına çıkmıştır, İsa Allah’ın oğludur.Oysa tarihsel veriler dikkatli incelendiğinde İsa’nın bırakın çarmığa gerilmesini, varlığı bile şüphelidir. Aytunç Altındal bu iddiaları, bilimsel kanıtlarıyla da birlikte çoktan kitaplaştırmıştı. Ama sadece rating peşinde koşan medyamızın önemli isimleri belki de ilk kez duydukları bu bilgi ile fazla heyecanlandılar.Ne diyelim. Türk’sen Türkler tarafından bile ciddiye alınmıyorsun işte. *** Utanma da yok Tokat’ta 7 askerimizin haince şehit edilmesinden sonra AKP payandası faşist çevreler hemen harekete geçerek “Bu işin zamanlamasına bakınca Ergenekon izleri görünüyor” anlamına gelen ifadelerle propagandaya başlamışlardı.Faşist çevreler bunu yaparken ilginçtir, herhalde dolduruşa gelen devlet ve hükümet yetkilileri de bu anlama çekilebilecek açıklamalarda bulundu.Yine bu çevrelerin kışkırttığı okur pozundaki militanlar da bazı yazarları mesaj bombardımanına tutarak “PKK’nın yapmadığını bal gibi biliyorsunuz, bu oyunlarla bir yere varamazsınız artık sonunuz geliyor” tehditlerinde bulunmuşlardı.Ancak üçüncü gün gerçek ortaya çıktı. Kimsenin karşı çıkamayacağı bir kaynak hain saldırıyı PKK’nın yaptığını ilan etti.Haberi ilk duyduğumda “Türkiye sevgisizleri herhalde utanırlar” diye düşünmüştüm. Ama belli ki hiçbirinde utanma duygusu yok, tam tersine zeytinyağı gibi üste çıkarak bugüne kadar “Türkiye’nin muhatabı PKK’dır, Apo’dur” diyenler şimdi “Hain PKK” naraları atmaya başladılar.Herhalde tüm bunları izleyen halkımız gerçeği görmeye başlamıştır artık. *** PekebilirBir okurumdan gelen mesajı aktarıyorum:14 yaşındaki oğlumun küçüklüğünden fıkra gibi bir anıyı yazacağım ama oğlum yayınlarsanız adımı yazmamanızı rica ediyor. Madem öyle istiyor, öyle olsun.2-3 yaşlarındaki çocuklar genellikle mümkün olan ve olmayan her duruma itiraz ederler. Benim oğlumun da o yaşlarda birbirinden komik anıları olmuştu. Bir klasik müzik sohbeti esnasında Giuseppe Verdi’den bahsediyorduk, “Hayır, Giuseppe vermedi” diye tutturmuştu!O dönem ilk defa tahin ve pekmez yediğinde çok mutlu oldu. Ben de sofradaki kaseleri göstererek “Bu tahin, bu da pekmez.” dedim. “Hayır bu peker.” diye tutturdu. Ertesi gün tahin ve pekmez kaselerini yine sofraya getirip, pekmezi göstererek “Bu sence peker mi, pekmez mi?” diye sordum. Biraz düşündü ve cevap verdi: “Pekebilir!..”YÖK Başkanı “Katsayı konusunda gerekirse hukuku dolanırız” demiş. Aman dikkat, hukuk size dolanmasın da sonra. (C.A) *** Oğlum cinayet işledi, bu asla affedilemez ve unutulamazHafta başında bir genç kızı öldürmekten tutuklu Cem Garipoğlu’nun aynı suçtan yargılanacak olan babası Nida Garipoğlu’ndan bir mektup aldığımı söylemiştim.Nida Garipoğlu 7 sayfalık mektubunda kendisi hakkındaki iddianame ile ilgili görüşlerini, buradaki tutarsızlıkları ve buna karşı belirttiği maddi kanıtları anlatıyor.Bu konulara girmemin doğru olmadığını düşünüyorum ki zaten herhalde bana yazılanlar mahkemede de savunma olarak anlatılacaktır.Bu iddianame ile ilgili kuşkularımı daha önce dile getirmiştim. İddianame Cem Garipoğlu’nun yanı sıra babasının da “planlı bir cinayete dahil olduğu” üzerine kurulmuştu.Bana göre gariplik buradaydı. Çünkü baba-oğul tarafından planlanan bir cinayetin böyle işlenmesi pek normal değildi. Bir plan yapılıyorsa cinayetin evin ortasında işlenmesi, sonra cesedin yok edilmeye çalışılması, bunun için taksi tutulması ve her durumda ilk zanlı olacak bir çocuğun ortadan kaybolması hiç mantıklı değil. En önemlisi planlı bir cinayet için gerekçe yok ortada.Bu durumu “Kamuoyu baskısı ile olabilecek en ağır iddianame mi hazırlandı?” kuşkusuyla duyurmuştum.Baba Nida Garipoğlu da mektubunda bunlara değinirken, bir baba olduğunu da vurgulayarak “Ne yazık ki oğlum bir cinayet işledi. Bu affedilemez ve unutulamaz, bunun cezasını çekmesi gerektiğine inanıyorum” diyor.Ama Garipoğlu’nun en ilgimi çeken ifadesi şöyle: “Ülkedeki ekonomik ve politik güçler Cem Garipoğlu vasıtasıyla ailenin daha da zor duruma düşmesini hatta yok olmasını sağlamaya çalışıyorlar.” Olaydan sonra Garipoğlu ailesine yönelik bir dizi yaptırım hatırlanınca bu iddia pek yabana atılır cinsten değil gibi geliyor bana.Toplum vicdanını çok rahatsız eden korkunç bir cinayet bahane edilerek tüm aileyi suçlamak ve normal kurallar içinde yapılması daha zor olan uygulamalar herhalde ne hukuka ne de insan haklarına uyar.

Devamını Oku

Bırakın artık palavrayı gerçeği ortaya çıkarın

10 Aralık 2009

Bayılıyorum bizim anlı şanlı yazarlara, siyasetçilere ve akademisyenlere. Tokat’ta 7 askerimizi hain bir pusuyla şehit ettiler, eline kalemi alan “provokasyondan” söz ediyor. Yok zamanlamaymış, yok bu filmi daha önce de görmüşüz, yok herkes dikkatli olmalıymış.Dünyanın en kolay yazıları, en kolay söylemleridir bunlar. Kimse itiraz edemez, alkış da alırsınız, herkes size hak verir.Evet, dikkatli olalım da, nasıl? Ne yapacağız yani oyuna gelmemek için? 7 askerimiz haince öldürülmüş, öte yanda molotoflu sokak eylemi yapanların arasından biri vurulmuş diğer taraftan otobüsten inerken üzerine molotof atılan genç bir kızımız can vermiş.Biz ne yapıyoruz “Hıımmm, derin devlet mi var arkasında, Ergenekon mu yoksa. Değil canım bu AKP’nin oyunu.” Artık bu palavralara bir son verelim. Sağduyulu, akıllı, bilge rolü yapmaktan vazgeçin ne olur.Bu ülkenin Genelkurmay’ı ne yapar, onu soralım. Tokat dediğin yer sınıra iki kilometrede değil ki, bu hainliği yapan öteye geçip kendisini güvenli kollara atsın.Anadolu’nun tam ortasında, bir grup hain askerimize pusu kuruyor, gafil avlıyor ve yedisini şehit ediyor, bunu yapanlardan birini bile bulamıyorsun.Güneydoğu’yu “Biri bizi gözetliyor evine çevirdiklerini” söyleyen Genelkurmay, ülkenin tam ortasında olup biteni ortaya çıkarmaktan bu kadar mı aciz?Haydi geçelim Genelkurmay’ı, bu ülkenin Emniyet Genel Müdürlüğü, MİT’i nerede? İstanbul’da Ankara’da, üniversitelerde, yargıda, gazetelerde telefonları dinleyip, ortamları gözetleyen ve aydınları içeri atan o büyük güç ülkenin tam ortasındaki hainlerden birinin bile izini sürmek için bu kadar mı çaresiz?Palavra atmak kolay. Duyarlı gibi davranıp hep “karanlık güçlerden” söz etmek ondan da kolay. Milleti “Bu oyun hep oynanıyor” paranoyasıyla aldatmak da kolay.Devlet devletliğini bilmeli, herkes aklını başına almalı ve yaşadıklarımızın nedenlerini onun bunun çıkarına alet etmeden ortaya çıkarmalı. Ahmakça yorumlara ve palavralara ihtiyacımız yok. Gerçeği çıkarın ortaya gerçeği.*****Bireysel silahlanma Gazeteci milletvekili dostum Ahmet Tan, bireysel silahlanmanın hızla arttığını belirterek İçişleri Bakanı’na bazı sorular sormuş. Yorum yapmadan soruları sizlerle paylaşmak istiyorum. Herkes düşünsün ve kendi yorumunu yapsın lütfen:1- Son 7 yıldaki 100.000 adet silah satışının gerekçeleri nedir? 2- Yurttaşlarımızın bu ölçekte bireysel silahlanmaya yönelmelerini Bakanlığınız nasıl açıklıyor? 3- Son 7 yılda meydana gelen cinayet ve adam yaralama vakalarının kaç tanesinde ruhsatlı silah kullanılmıştır?4- Bireysel silah satışlarından elde edilen kâr nedir?5- Bireysel silahlanmadaki artışın toplumsal etkileri ve sonuçları konusunda Bakanlığınızca yapılmış bir araştırma bulunmakta mıdır? Böyle bir araştırma var ise açıklar mısınız?6- Silah ruhsatı alımının kolay olması nedeniyle, satışların arttığı düşüncesine katılıyor musunuz?7- Silahsızlanmanın özendirilmesi için Bakanlığınızca ne gibi çalışmalar yapılmaktadır?***** Takas talebiBir okurumdan gelen mesajı noktası virgülüne dokunmadan size de iletmek istiyorum:“Ben yıllarca bu ülkeye (öğretmen-polis olarak) hizmet vermiş bir kişiyim. 90 metrekare evim, emekli maaşım ve özgürlüğüm var.İmralı’da Apo için yeni yaptırılan ve beyefendi tarafından beğenilmeyen o kötü hücresiyle, evimi de yaşantımı da takas yapmak istiyorum. Sizin gibi değerli insanlardan da bu talebimi ilgililere iletmenizi arz ediyor, saygılarımı sunuyorum. Binali T.”İran, bilim adamlarını ABD’nin kaçırdığını iddia etmiş. Biz kendi işimizi kendimiz yaparız, adına da “beyin göçü” deriz! (Gani Yıldız) ***** Genç bilmemnelerin ‘rezil’ numarası 12 Eylül rejiminin yarattığı sığ, bilgisiz, bilinçsiz, duyarsız, egoist derecesinde bencil neslin uzantısı olan, AKP Gençlik Kolları gibi çalışan genç bilmemneler diye sözde sivil bir grup var.Önce Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne spor ayakkabı ile çıkmayı “özgürlük sembolü” olarak sunarak gelmişlerdi kamuoyunun gündemine. Benzeri başka “çocukça” eylemlere gülüp geçtim ben de. Ama son yaptıkları “rezil” eylem insanın kanını donduracak cinsten.PKK’lı sokak kabadayılarının rastgele bir belediye otobüsüne attıkları molotofla yanan ve 28 gün mücadele ettikten sonra ölüme teslim olan Serap’ın cenazesine bir çiçek göndermişler. İmza olarak da “Ceylan” yazmışlar.Ceylan, Güneydoğu’da önce askerin attığı havan topuyla parçalandığı ileri sürülen küçük kızımız. Her ne kadar daha sonra bunun havan değil, patlamamış bir mermi olduğu söylense de hafızalara “asker öldürdü” fikri kazınmaya çalışıldı, bunda da kısmi bir başarı var tabii.İşte bu genç bilmemneler güya “bir terör kurbanından diğer terör kurbanına mesaj” adı altında böyle bir eylem yapmışlar. Ancak sanki “Sende adam öldürüyorsun” der gibiler. Bu işin bir diğer anlamı da şudur: “Bir Kürt ölürse karşılığında bir Türk yakılır.” İnsan biraz utanır, sıkılır. Hayatlarının baharını bile yaşamamış iki kızımızın ölümünden pay çıkarmaya çalışan bu sığ, bilgisiz, bilinçsiz, duyarsız 12 Eylül nesliyle Türkiye nereye kadar gidebilir ki? *****Böytözün’e onur ödülüNihat Böytözün, Türkiye’nin en eski turizmcilerinden. Başarılı işlere sessizce imza atan Böytözün’le sık görüşemiyoruz aslında. Ama şu an çok değer verdiğim bir ağabeyimle dostluk temellerinin atılmasında büyük katkısı olan Böytözün’ü unutmam ya da ihmal etmem mümkün değil.Geçenlerde bilgisayarıma bir bilgi notu düştü. Böytözün Nepal’de yapılan Dünya Seyahat Acentaları Birlikleri Federasyonu UFTAA’nın yönetim kurulu onur üyesi yapılmış ve bu unvanı da ömür boyu kullanması kararlaştırılmış.Bu tür kurumlar kamuoylarında yakından tanınmasa da uluslararası ilişkilerde çok önemli roller oynarlar. Böyle bir kuruluşun içinde bir Türk’ün “onur üyesi” olarak bulunması elbette insanın çok hoşuna gidiyor.Peki bu ödülü niye vermişler diye merak ettim. Bir kere Böytözün neredeyse ömrünün tamamını turizme adadığı için engin bir birikimi var. Bunun yanı sıra ikisi İstanbul’da olmak üzere üç kere UFTAA Genel Kurulu’na başkanlık yapmış. Kurumun denizcilikle ilgili bölümünün dergisini üç dilde yayınlayarak tüm dünyada okunmasını sağlamış. Az mı?

Devamını Oku

‘Bana karşılama görevi vermeyin, bu psikoloji ile ne yapacağım belli olmaz’

9 Aralık 2009

Kürt açılımındaki başarısızlık güvenlik güçlerinin psikolojisini de bozuyor anlaşılan. Bu konuda son günlerde yaşadığımız iki örnek vermek istiyorum:1- POLİSLERİN SLOGANI: İstanbul Gazi Mahallesi’nde bir grup PKK’lı sokak kabadayısı ellerinde molotofkokteylleri ve taşlarla eyleme başladılar. Bunun üzerine bölgeye Çevik Kuvvet gönderildi. Çevik Kuvvet olay yerine geldiğinde sıraya girdi, topluca yürümeye başladı ve bir anda “Şehitler ölmez, vatan bölünmez, ne mutlu Türk’üm diyene” sloganları atmaya başladı. Bu, milliyetçi duyguları yoğun olanların hoşuna gidebilir, ama büyük bir tehlikenin de habercisidir. Çünkü görevi olayları önlemek ve halkın can güvenliğini sağlamak olan silahlı bir güç, güçlü bir milliyetçi duyguyla suçluyu (zanlıyı), düşman gibi görme psikolojisi içine giriyor demektir. Bu durumda suç önlemek yerine ceza infazını olay yerinde uygulamak (intikam almak) durumuyla karşı karşıya kalırız. Tehlikenin boyutunu siz hayal edin.2- DİLEKÇE VEREN POLİSLER: Aldığım bir duyuma göre Çevik Kuvvet görevlisi bazı polisler Valiliğe dilekçe vererek teröristleri karşılama görevlerini kabul etmek istemediklerini belirtmişler. Bir dilekçede şöyle yazıyormuş: “Habur’dan sonra bazı teröristlerin Atatürk Havalimanı’ndan da giriş yapacaklarını öğrendik. Güneydoğu’da görev yapmış olduğum için bu karşılama sırasında görev verilmesi halinde objektif olma duygumu yitirebilirim. Bu nedenle bana ve ekibime karşılama görevinin verilmemesini emirlerinize arz ederim.” Güvenlik güçlerinin içinde bulunduğu psikolojiden iki kesit sundum sizlere. Terörle mücadeleyi “çok başarılı bir operasyonla” Türkler ve Kürtler arasında düşmanlık ve husumete çevirenler herhalde yarattıkları ortamdan mutluluk duyuyorlardır. *** Nedir bu müşterek hareketlerBaşbakan Erdoğan ABD Başkanı Obama ile planlanandan bir saat daha fazla görüştü. Görüşmeden sonra uzun bir basın toplantısı yapan Başbakan’ın en çok kullandığı kelime “müşterek”ti.Irak konusunda müşterek hareket, Ermenistan konusunda müşterek hareket, Kıbrıs’ta müşterek hareket, terörle mücadelede müşerek hareket... Müşterek de müşterek. ABD ile günün moda deyimiyle “kanka” olmuşuz meğer.Ama çok merak ediyorum, örneğin şu “terörle mücadeledeki müşterek hareketler” nelerdir?Bu konunun kaynağı olarak iki yıl önce, 5 Kasım 2007’de Beyaz Saray’da, o sırada başkan olan Bush ile yapılan görüşmeyi gösteriyorlar. Bu görüşmede ABD, Türkiye ile teröre karşı müşterek çalışma yapılmasını karara bağlamıştı.Bu bağlamda istihbarat alışverişi yapılacak, ABD, PKK’yı “terörist” ilan ederek buna göre Türkiye’ye destek verecek, PKK’nın etkisinin sona erdirilmesi için elinden geleni yapacaktı.O günden bu yana sürekli olarak bu “müşterek” planların sürdüğünü duyuyoruz da ne yapıldığı konusunda bilgimiz yok. Son görüşmede de bu konu teyit edildi. İktidar bunu başarı gibi sunmak istiyor.Peki, elbette gizli devlet sırları varsa bunları soracak halim yok ama, kafama çok takılan bazı soruları sormak istiyorum:1- İstihbarat paylaşımı ne anlama geliyor, ABD bize, biz ABD’ye hangi tür istihbaratlar veriyoruz?2- Amerika’nın verdiği istihbaratlar ne kadar yararlı oldu?3- Bu istihbaratlar sonucu ne gibi çalışmalar yapıldı?4- Müşterek çalışma sonunda şu ana kadar kaç PKK’lı ele geçirildi?5- Yine bu müşterek çalışmalar sonunda “etkisiz” hale getirilen terörist var mıdır?6- Müşterek çalışma varsa terör örgütü nasıl olup da hâlâ mayın döşeyebilip karakollara veya rutin keşif gezilerine çıkan askeri timlere saldırı yapabiliyor? *** Sanki Amerikan mandası oldukÖğle saatlerinde her zaman olduğu gibi yine Bahattin Yücel’le telefonlaştık. Yücel “Bir şey dikkatimi çekiyor, biz farkında olmadan Amerikan mandası falan mı olduk, şunu bir soruştursana” demez mi?Espri tabii ama oturup biraz düşününce gerçeklik payı da var. Evet, ABD ile ikili ilişkiler güzel, Obama’nın “Türkiye dost, Erdoğan arkadaşım” demesi de güzel.Ancak bir de ilişkilere bakalım. Türkiye ekonomisinden güvenliğine, dış politikasından ılımlı İslam tanımına kadar her şey Amerika’da görüşülüyor.Başta iktidar olmak üzere pek çok kişi ve kurum adeta Obama’nın ağzının içine bakarak ne söyleyeceğini merak ediyor. Ermeni sınırı ile ilgili konu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir türlü gelemiyor ama Beyaz Saray’da birinci madde. Afganistan’a asker konusu kamuoyunun dikkatinden kaçırılıyor, Başbakan’ın “Asker zaten muharip değil mi?” sözleriyle durum şimdilik geçiştiriliyor.Tipik bir “manda” psikolojisi içinde gibi değil miyiz? *** Sirkeci Garı’ndaki kamyon şoförleriBir okurum, Sirkeci Garı çevresindeki kargaşadan duyduğu rahatsızlığı anlatmış. Size de aktarmak istiyorum: “Sevgili Can Bey; İşyerimin Cağaloğlu’nda olması hasebiyle her gün önünden geçtiğim tarihi Sirkeci Garı’nın hemen yanında bağırış çağırış arasında gidecekleri yöne yük arayan yüzlerce kamyon şoförünün bırakın sözde bir Avrupa başkentine herhangi bir medeni şehre yakışmadığını takdir edersiniz... Bu durumun ciddiyetini bu noktadan geçen her yabancı turistin bakışlarından ve durup bıyık altından gülümseyerek fotoğraflamalarından da anlayabilirsiniz. Sorumlu bir gazeteci olarak konuyla ilgilenip, gerekli araştırma ve girişimleri yapacağınızdan eminim. Hüseyin Aydın.” *** İmralı mahkûmu şikâyet etmiş; penceresindeki sineklik kaldırılmış. Sakın parmaklıkların kaldırılmasına hazırlık yapıyor olmasın? (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Fehmi Bey’den al haberi AKP’yi zor günler bekliyor

7 Aralık 2009

Başbakan Erdoğan Washington’da Başkan Obama ile görüştü. İlk açıklamalar elbette çok olumlu olur. Her iki lider de ne kadar yararlı bir görüşme yaptıklarını söyleyip dostluk ve işbirliği konularının pekiştirildiği belirtilir. Ama geçen günler içinde yapılan pazarlıkların sonuçlarını yaşamaya başlarız. Tam neler olup bittiğini çözerken yeni görüşmenin kapısı çalınır.Demek ki Obama-Erdoğan görüşmesinin temel niteliklerini net biçimde öğrenmemiz için biraz zaman geçmesi gerek.Ancak AKP yandaşı yazarların ifadelerinden ABD’nin AKP yönetimi için eski ABD olmadığı anlaşılıyor.Erdoğan’ın uçağına binmek yerine önceden Amerika’ya giden ve ön çalışmalar yapan Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru, dün Taha Kıvanç imzasıyla Amerika’daki durumun biraz “vahim” olduğunu yazdı.Koru’ya göre “keşke” bu görüşme ilk açıklandığı tarih olan 29 Ekim’de yapılsaydı. Çünkü aradan geçen süre içinde Amerika’daki Türkiye aleyhtarı lobi hayli ciddi bir çalışma yapmış ve bu lobi hep olumsuz yanları sergilemiş.Koru, Türkiye ile ilgilenenlerin hemen her köşede bunu konuştuklarını belirtiyor.Ancak Fehmi Koru’nun yazısından anlaşıldığı kadarıyla durum gerçekten kötü. Çünkü Koru’ya göre eğer Obama-Erdoğan görüşmesi iyi geçmezse Türkiye aleyhtarları susacak. Ama zaten ilişkiler bizzat başkan tarafından kötüye götürüleceği için AKP’nin işi zor. Koru tersi durumun da AKP aleyhine olduğunu vurguluyor. Eğer görüşmeler iyi geçerse Türkiye aleyhtarı lobinin çalışmalarını daha da sertleştireceğine inanıyor.Kısacası Erdoğan ve AKP’nin durumu Amerika gezisinin sonunda, her duruma göre parlak değil.Çok kısa bir süre sabredip göreceğiz.***Türkan Saylan ile bir hayırseverin açtığı okulun adından “Çağdaş Yaşam” kısmı çıkarılmış. E tabi, akıllardan çıkarabilmek için önce tabeladan çıkarmak gerekir. (Gani Yıldız) *** Paşalara da bravo yani Pazartesi sohbetimde üzerinde kısaca durmaya çalışmıştım. İfade veren emekli orgeneraller neden basınla köşe kapmaca oynadılar? Gizlice geldiler, binbir türlü oyun oynayarak ve kameralara pek yakalanmadan da adliyeden ayrıldılar.Nedir bu endişe, bu korku? Anlamak mümkün değil.Bana öyle geliyor ki bu emekli generaller kendilerini kurtarmak için ellerinden geleni yapıyor. Anladığım kadarıyla verdikleri ifadelerde kendilerini bir parça kurtarmışlar ama halen hapiste olan ya da şartlı olarak bırakılan eski arkadaşlarını da harcamışlar.Generallik rütbesine kadar çıkmış bir askerin böylesine korku içinde olmasını anlamam mümkün değil. Darbeye soyunmuşlar ya da soyunmamışlar, o ayrı konu, ama bir general bu kadar suskun, bu kadar çekingen, bu kadar endişeli olabilir mi?Eğer bir hukuksuzluk görüyorlarsa çıkar asker gibi konuşurlar. Ergenekon duruşmalarında konuşan genç teğmenlerin ifadelerine milyonlarca kişi internette ulaşıyor. Hiç olmazsa onları okuyup biraz yüzleri de kızarmaz mı?Ama bu emekli generaller suspus durumdalar. Aynı generaller ara verildiğinde balkonda çay ve sigara içerken pek neşeli, pek konuşkanlar, savcılarla şakalaşıyorlar, gülüşüyorlar.Bunu nasıl yaptıklarını da anlamak zor. İçeride, sırf bu emekli generallerin zamanında bir darbe planı yapıp yapmadıkları belli olmadığı halde yatan yüzü aşkın değerli insan var.Onlar yılları aşan sürelerdir hapishanede çile çekerken, bu generallerin ağızlarını açmamaları herhalde hiç hoş değil.Sadece son üç emekli general mi? Ya onlardan öncekiler? Bir dönem bulundukları makam nedeniyle herkesi titretenler de dut yemiş bülbül gibi değil mi?Hiç mi söyleyecek sözleri yok bu paşaların. Paşa paşa ifade verip şimdi paşa paşa televizyondan gelişmeleri mi izleyecekler ve “Aman bize dava açılmaz inşallah” diye dua mı edecekler? Domuz gribinden daha çok domuzdan ve de domuzdan yana olanlardan çekin; yoksa talan edilir binbir emekle yetiştirdiğin ekin. (Erhan Tığlı) *** Kalkışma Manzarasıİmralı’daki teröristin yeni hücresinden şikâyetini bahane ederek ülkenin pek çok yerinde olay çıkaran PKK ve yandaşlarının çizdiği manzara çok ürkütücü.Olup bitenleri izleyen sıradan vatandaşlar tipik bir “kalkışma manzarası” karşısında ne düşüneceklerini şaşırıyor. Başbakan’ın “Bedeli ne olursa olsun” sözlerini hatırlayanlar “Bedeli çok ağır olacak bu gidişle” görüşünde birleşiyorlardır sanırım.Sokak aralarında, küçük yaştaki çocuklarla gençlerin “dekman” oynarcasına polislerle taşlı molotoflu çatışmaları sürerken çok acı bir haber dün Tokat’tan geldi. Bütün sokak hareketlerini bastıran bu olayda jandarma timlerine sisli havada pusu kuran PKK’lı teröristler 7 askerimizi şehit ettiler.Bu olaylar açılım projesini neredeyse tamamen yok ederken, bugüne kadar yaşamadığımız bir düşmanlık ve husumet duygularını çok uzun yıllar bitmeyecek biçimde hayata geçiriyor.Düne kadar PKK’lı teröristle Kürt halkını ayırmasını çok iyi bilen Türkiye halkı giderek “Bu işin tadı çok kaçtı, bu kadar müsamaha yeter” görüşüne itiliyor.Bu tehlikeyi aylardır söyleyen biri olarak bu satırları da “kahrolarak” yazıyorum.Sebep olanlar utanacaklar mı acaba?

Devamını Oku

Sağduyu ihmal edilince buraya geldik

6 Aralık 2009

Sevgili okurlar; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ağır ve tehlikeli ortamına doğru hızla gidiyor. Sağduyu ve soğukkanlılıkla halledilebilecek sorunlar, iktidarın ve faşist yandaşlarının hırs ve öfkeleri sonucunda hem daha da çözülemez hale geldi hem de Türkiye bir uçurumun kenarına itildi.Manzaraya bakın İktidar Kürt sorununu çözmek adı altında başlattığı operasyonda o kadar ağır hatalar işledi, kendisini popülizmin batağına öyle bir soktu ki, şimdi yarattığı ortamın ağırlığı altında ezilmenin sıkıntısını yaşıyor. “Bedeli ne olursa olsun” sloganıyla başlayan açılım kördüğüm olurken, Başbakan tüm Türkiye’de caddeleri Türk bayraklarıyla donatarak işin içinden çıkmaya çalışıyor.Sağduyuya kulak verilmedi Bir Kürt açılımı yapmak yanlış mıydı? Hayır, elbette değildi. Ki iktidar şimdi söylerken, sağduyulu insanlar uzun yıllardır bu konunun üzerinde kafa yoruyor, azim ve cesaretle sorunu dile getirmeye çalışıyordu. Ancak iktidar belki de iyi niyetle başladığı bu açılımı yüzüne gözüne bulaştırdı. Eğer bu süreçte sağduyunun sesine kulak verilseydi manzara bugünkü gibi olmayacaktı.Açılım ama nasıl? Bu satırların yazarı olarak açılımın başladığı günden bu yana, akıllı, mantıklı ve doğru adımlar atılmasının yanında olduğumu sürekli belirttim. Ancak iktidar, faşist yandaşlarının adeta dolduruşuna gelerek sağduyuya kulak vermeden ve bir hedef belirlemeden açılıma kalkıştı. Açılım talebinin yurt dışından geldiği gerçeği altında ezildiğini hissettiğim iktidar alelacele “sorunu çözüyoruz” diye ortaya çıktı ama henüz olgunlaşmış bir görüşü olmadığı için içini dolduramadı.Çevreyi suçlamak İktidar açılımın içini dolduramazken, bundan öncelikle muhalefeti sorumlu tutarak “açılıma karşı çıkıyorlar, demokrasinin önüne set koyuyorlar” popülist suçlaması ile bir yandan Kürt seçmene selam dururken diğer yandan terör ve akan kandan bunalmış sağduyulu vatandaşlara sevimli görünmek istedi. Aklın yolu birdi, elbette akan kan durmalı, anaların gözyaşı dinmeli, kendisini Kürt hisseden vatandaşların ezikliği ortadan kaldırılmalıydı. Ama iktidar yöntemin yanlış olduğunu göremedi.Geldiğimiz noktaŞimdi manzaraya bir daha bakalım. İktidar demokrasi ve hukuka gerçekten inanan, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, vatandaşlar arasındaki barışın bozulmamak üzere sürmesini isteyen sağduyulu insanların sesine hiç kulak asmadan “Ancak ben yaparım” havası içinde en son yapılacak eylemi en başa çekerek kimi teröristleri ülkeye getirdi. Amaç belli ki “Bakın ben barış elimi uzatınca nasıl da karşılık buluyorum” mesajı vermekti.Evdeki hesap ve çarşı Başbakan Erdoğan iktidara geldiği günden bu yana pek çok krizin çıkmasına neden oldu. Bunların çoğu bana göre kasıtlı çıkarılmıştı ve Başbakan bu krizleri hep kendi yönetti. Muhalefetin cılızlığından, medyanın korkusundan, kamuoyunun duyarsızlığından, iş dünyasının pasifliğinden yararlanan Başbakan yarattığı krizlerle hep gündemde oturdu ve gücünü artırdı. Ancak Kürt konusunda evdeki hesap çarşıya uymadı.Kırılma noktası İktidar yurt dışındaki terörislerin eve dönmesi sırasında çıkacak krizi de yönetebileceğini sanıyordu. Ama beklenmedik bir gelişme oldu ve teröristler on binlerce kişi tarafından coşkuyla karşılandı. Bu bölgede yaşayanlar için belki normaldi ama Türkiye’nin diğer bölgelerinde görüntüler müthiş bir öfke yarattı. O ana kadar teröristle Kürt halkını ayırmayı çok iyi bilen vatandaşlar gördükleri manzara karşısında “Demek ki Kürtlerin büyük bölümü teröristlerin yanındaymış” duygusuna kapıldı. Bu kırılma noktasıydı.Ok yaydan çıktı Bugüne kadar her krizi yönetmeyi başaran iktidar bu beklenmedik kırılma noktası karşısında sıkıştı, panikledi. Terör örgütü ve yandaşları ise bu fırsatı kaçırmadı elbette. Ama PKK’nın kuruluş yıldönümü, ama terör liderinin hapishane koşulları bahaneleriyle ülkenin pek çok yerinde eylemlere kalkıştı ki bu eylemler devam ediyor.Tehlikenin boyutu Şimdi gelelim ülkenin vardığı tehlikenin boyutuna. Sağduyu hiç dikkate alınmayınca bir yandan PKK terörürün türevleri harekete geçerken diğer taraftan da Türk olmayı da bir tür ırkçı yaklaşımda yüceltenlerin sesi yükselmeye başladı. İktidar ve faşist yandaşları sağduyulu her yaklaşımı Kürt düşmanı, ırkçı yaklaşımlar olarak aynı kefeye koydu. Sonuçta sağduyulu insanların sesi azalırken, konuya “şahin” bakışlar yöneltenler öne çıktı.Barut fıçısı gibi Bu yanlışlar ülkenin pek çok yerini “barut fıçısı” haline getirdi. Hemen her gün bir yerden eylem haberleri gelirken, bugüne kadar iç içe yaşamış Türk ve Kürt halkları arasına ısrarla atılan husumet ve düşmanlık tohumlarının filizlenip ortaya çıkacağını söylemek kehanet değil artık. Çok basit bir nedenle başlayacak sıradan kavgaların bir anda Türk-Kürt çatışmasına dönmeyeceğinin garantisi yok. Ve “Bedeli ne olursa olsun” diyen siyasi zihniyetin bu konuda ne yapacağını bilemiyorum açıkçası.DTP’ye bakış açım Sevgili okurlar; bugüne kadar pek çok uygulamasını eleştirmeme rağmen DTP’yi demokratik mücadelelerden geçerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kadar gelmiş, özellikle Kürt halkının sorunlarını dile getirmek adına çok önemli bir siyasi parti olarak değerlendirdim ve destekledim. Çünkü Kürt halkının teröre teslim olmaması için siyasi bir hareketin öncülük yapması gerektiğine inanıyorum. Her ne kadar bir bölgeyi veya bir etnik kökenin siyasal olarak temsil edilmesini yanlış bulsam da DTP’nin önümüzdeki süreçte tüm ülkenin partisi olabileceğine inanmak istiyordum. Gerçek yüzü ortaya çıktı Oysa açılım konusunda en duyarlı olması ve bundan yararlanması gereken DTP tahminlerimin tam aksine adeta gerçek yüzünü gösterdi. İktidarın (belki) iyi niyetini, Türk halkının hoşgörüsünü istismar eden DTP, Türkiye’ye her şeyi yaptırabileceği güce eriştiği vehmine kapılarak süreci baltalayan bir tavır takındı. Aslında en son dile getirilmesi ve hatta kabul bile görmesi muhtemel bir konuyu, İmralı’daki teröristi gündemin başına koyarak hem fanatikleri harekete geçirdi, hem de Türk halkının derin öfkesine hedef oldu.Kapatma davası Ve bu en kritik dönemde karşımızda bir de kapatma davası var. Belge ve kanıtlara bakıldığında, hukukçuların yorumuna göre DTP’nin kapatılması anayasal kurallara göre bir zorunluluk olabilir. Böyle bir kararın ardından DTP’nin teröre daha da fazla prim vereceğini görmemek mümkün mü? Böyle olmasın diye hukuku çiğnemeye kalkmak ve duruma göre yargı kararı alınmasını istemek de devlet olma vasfını ortadan kaldıracağı için çok vahim bir durumla karşı karşıya kalacağız.Komutanlar ifadede Üç eski kuvvet komutanı hafta sonu Ergenekon savcılarının karşısına geçti ve ifade verdi. Benim en çok canımı sıkan ne oldu biliyor musunuz, bu emekli generallerin sanki bir şeyden kaçıyormuş gibi içeri gizlice girmeleri ve serbest bırakılmalarından sonra yine aynı yöntemle çıkmaları. Kuvvet komutanlığı yapmış generaller neden böyle saklanma ihtiyacı hisseder ki? Eğer sakındıkları bir şey yoksa göğüslerini gererek gelirler. Ergenekon savcılarının karşısına geçen paşaların hepsi beni çok şaşırtıyor.Ergenekon çöktü mü?Komutanların sorgulandıktan sonra serbest bırakılmaları “Ergenekon çöktü” yorumunu güçlendirecektir. Gerçi komutanlar hakkında dava açılıp açılmadığını henüz bilmiyorum, ama yüzlerce kişi Örnek’in günlükleri esas alınarak soruşturmaya uğradı, tutuklandı. Oysa şimdi bu günlükler bir kenara atılmış oldu. Peki bu günlükler nedeniyle tutuklananlar ve davanın akıbeti ne olacak? Bana göre, zaten hiç de inandırıcı olmayan Ergenekon davasının sonu gelmiştir. Hafta içindeki gelişmelere göre konuya nasıl olsa tekrar değineceğim.Nida Garipoğlu mektubuSevgili okurlar; bu hafta sohbetinin sonunda aldığım bir mektuptan söz etmek istiyorum. Oğluyla birlikte genç bir kızı öldürmekten yargılanmaya başlanacak olan Nida Garipoğlu hapishaneden bir mektup göndermiş. İçinde ilginç bilgiler var. Hafta içinde size bu mektuptan da söz etmek istiyorum. Hepinize iyi haftalar...

Devamını Oku

Eski kelimelere yeni anlamlar

6 Aralık 2009

İnternette gezmeye başladı. Fazla yayılmadan sizinle paylaşayım istedim...* Terörist: Barış elçisi.* Asker: Enayi.* PKK: Peri Kızları Korteji, görüldüğü yerde çiçek verilmesi gereken bir grup barış elçisi. * Kurtuluş Savaşı: Gereksiz bir savaş.* Çanakkale Zaferi: Atatürk’ün bir İngiliz askeri olarak Türk evlatlarını katlettiği muharebe.* Lozan: İsviçre’de bir şehir adı.* Sevr: Çok sevilen, hep özlenen bir şarkı.* Bilim adamı: Potansiyel terörist.* Düşünür: Bir işe yaramayan kişi.* Atatürkçü: Ergenekoncu.* Üniversite: Tekke.* Hapishane: Öğrencisiz üniversite.* Gazeteci (yandaş): Yaz denileni yazan kişi, bir nevi sekreter.* Gazeteci (dürüst): Kesin terörist, hemen içeri alınması gereken kişi.* Dialog: Sen ne dersen o olsun abi.* Vatan: Atan’ın V hali.* Millet: Bir tür ümmet, cemaat.* Türk Milleti: Yok böyle bir şey.* Atatürk: Ermeni soykırımını yapan kişi.* Vatan sevgisi: Yeni sözlükte böyle bir deyime gerek duyulmadığı ve tehlikeli görüldüğü için çıkarılmıştır...*****Erkekleri anlama kılavuzuErkekler kadınlara her şeyi net olarak söyleyemezler, aşağıdaki kılavuz onları anlamanıza yardımcı olacaktır. Söylemesi ayıptır yine Yıldırım Tuna’dan:* Sofrayı kurmana yardım etmemi ister misin?..ANLAMI: Yahu saat kaç?.. Yemek neden hâlâ hazır değil?..* Ohooo, bunu sana izah etmem için yarım asır gerek..ANLAMI: İnan bunun nasıl çalıştığı hakkında hiçbir fikrim yok..* Hayatım seni dinliyorum ama aklıma birden küçük bir şey takıldı da..ANLAMI: Şuradaki kumral, yeşil gözlü muhteşem şey’le bir daha göz göze gelebilsek..* Biraz ara ver tatlım.. Çok çalışıyorsun..ANLAMI: Hay senin şu elektrik süpürgene.. Maçı duyamıyorum.. * Mmmm.. Çok ilginç..ANLAMI: Yahu hâlâ mı sen konuşuyorsun?..* Hafızamın ne kadar kötü olduğunu biliyorsun bitanem..ANLAMI: İlk öpüştüğüm kızın adını, adresini, sahibi olduğum bütün otomobilleri plakasına kadar bilirim.. Ama yaş gününü unuttum işte..* Şimdi ne yaptık yine?..ANLAMI: Yahu neden habire beni yakalayıp duruyorsun?.. Biraz da görmezden gel..* Çok bitkin görünüyorsun..ANLAMI: Bir başka mağazaya girersen dayanamam artık.. Açlıktan ölmek üzereyim yahu!..* Kaybolmadık.. Nerede olduğumuzu tam olarak biliyorum!..ANLAMI: Artık bizi kimse sağ olarak göremiyecek!.. *****Nazar etme Çok bilinen bir deyimimiz var. Başkalarının kıskançlığından kendimizi korumak için “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur” deriz.Geçenlerde önümde giden bir minübüsün arkasında şöyle bir yazı gördüm: “Nazar etme ne olur bankadan kredi al senin de olur.” O an aklıma geldi, “bu söylemi başka nasıl kullanabiliriz” diye.Bakın neler çıktı:Nazar etme ne olur ÇAL senin de olur.Nazar etme ne olur BORÇ AL senin de olur.Nazar etme ne olur DOLANDIR senin de olur.Nazar etme ne olur YOLSUZLUK YAP senin de olur.Nazar etme ne olur KANDIR senin de olur.Nazar etme ne olur GASBET senin de olur.Nazar etme ne olur YANDAŞ OL senin de olur. Başbakan “Yazarlar eskiden haftada bir bilemedin iki yazarlardı” dedi. İyi de en yakın destekçisi Fehmi Koru bırakın haftada biri günde iki yazı yazıyor. (C.A.)*****PAZAR FIKRALARI Yıldırım Tuna’nın bu haftaki fıkraları...Güçlü ordu VAHŞİ Batı’da bir kalenin saldırıya uğramasını beklerlerken kale komutanı en güvendiği yerli iz sürücüyü kalenin avlusuna getirtmiş, “Senden şimdi 30 yıllık tecrübeni kullanıp ne tür bir kuvvetle karşı karşıya olabileceğimizi tahmin etmeni istiyorum” demiş, “Aman sakın gafil avlanmayalım, biteriz.” Yerli dizlerini, ellerinin içini daha sonra da kulağını yere yapıştırmış, “Offf, büyük bir savaşçı grubu” demiş, “En az 300 savaşçı var, 4 kabile reisi, 2’si beyaz, 2’si de siyah ata binmiş, büyücüleri de aralarında.” Komutan “Sallıyorsun” diye karşılık vermiş, “Bütün bunları kulağını yere dayayıp da mı anladın?” Yerli “Yok” demiş, “Eğilirseniz ana kapının altından çok rahat görünüyor!..” Facia SAYIN yolcularımız, kaptanınız konuşuyor.. Güney Pasifik Hava Yolları’nın 203 sefer sayılı Los Angeles-Tokyo uçağına hoşgeldiniz. Şu anda 35.000 feet’te Pasifik Okyanusu’nun üzerinde uçmaktasınız. Eğer sol pencerelerden bakarsanız uçağımızın 2 adet ana motorunun tutuşmuş olduğunu çok net bir şekilde göreceksiniz. Sağ pencerenizden baktığınızda da sağ kanadımızın yerinde olmadığını fark edeceksiniz. Eğer tam aşağıya, okyanusa bakarsanız minicik sarı bir bot ve oradan size el sallayan 3 kişiyi göreceksiniz.. Biri ben, diğerleri 2. pilot ve baş hostesimizdir. Bu bir bant kaydıdır.. Keçi GENÇ mühendis şirkette yükselebilmek için şirketinin yönetim kurulu başkanını evine akşam yemeğine davet etmiş. Karı-koca telaşla mutfaktaki son hazırlıkları yaparlarken yaşlı patron misafir gittiği evin küçük oğluna sırf sohbet olsun diye “Yemekte ne var bakalım?” diye sormuş. “Keçi” diye cevap vermiş oğlan. “Keçi mi? Emin misin?” Oğlan “Evet” demiş, “Babam dün anneme söylerken duydum ‘Hazırlan yarın akşam yemeğine bizim ihtiyar keçiyi getireceğim’ diyordu!”Cadillac KARI-koca yıllarca harcamalarını kısıp para biriktirdikten sonra adam, “Aşkım” demiş, “1979’dan beri sürdürdüğümüz sıkı para politikası sonucunda nihayet yıllardır hayalini kurduğumuz şeyi alabileceğiz.” Karısı “Nee?” demiş “Yepyeni bir Cadillac mı?” Adam “Hayır bitanem” demiş, “1979 model bir Cadillac!”

Devamını Oku

‘Timsah gözyaşı’ dökene kanmayın

4 Aralık 2009

Deyimin nereden çıktığını bilmeyenler için yazmak istiyorum. Timsahlar çok hareketsiz hayvanlardır. Genellikle sadece avlanırken hareket ederler. Avlarını da büyük bir iştahla yerken gözlerinden bir sıvı akar. Bu gözyaşı değildir ama bakınca timsah sanki ağlıyormuş gibi görünür.İşte bir şeye üzülmediği halde üzülmüş gibi yapanlar için “timsah gözyaşları döküyor” denilmiştir.Şimdi bu hikâyeyi neden yazdım? İsviçre’de yeni yapılacak camilerin minarelerinin olup olmaması konusunda bir referandum yapıldı biliyorsunuz.Bu referandumdan da “hayır” yanıtı çıktı. Bizde olduğu gibi birçok Müslüman ülkede tepkiyle karşılaşan bu karar Avrupa Birliği ülkelerinde de tartışılıyor.Medyamız da Avrupa’daki tepkilere çok büyük yer veriyor. Bunları okuyunca sanıyorsunuz ki Avrupa bu karardan dolayı çok üzgün, hatta utanç duyuyor. Gerçi başta Sarkozy’den olmak üzere bu karara ve gelecek benzerlerine destek de azımsanmayacak ölçüde. Tepkileri daha büyük göstererek içimizi rahatlatıyoruz belki.Oysa bu tepkiler bana “timsah gözyaşlarını” anımsatıyor. Yani Avrupalı demokratlar, özgürlükçüler, entelektüeller sanki üzülmüş gibi yapıyorlar.Bu kanıya neden vardığımı hemen söyleyeyim: Referandum gizlice yapılmadı, üstelik aynı gün “Silah ihracatına yasak gelsin mi?” ve “Havacılık sektörüne ek ödenek verilsin mi?” konularında da sandık başına gidildi.O şimdi ağlaşan Avrupalılar “temel hak ve özgürlükler konusunda referandum yapılamayacağını” bildikleri halde hiç seslerini çıkarmadılar. Bu referandumun yapılmasına bir kişi bile karşı çıkmadı. Ne zaman ki sonuç ortaya çıktı ve İslam ülkelerinden tepki geldi “Şimdi Müslümanlar İsviçre’deki paralarını çekerler mi, bizim mallarımızı almaktan vazgeçerler mi?” korkusuna kapılanlar güya tepki göstermeye başladılar.Bunlara kimse kanmasın. Birkaç gün içinde olayın üzerini külleyeceklerinden ve ardından başka kararlarla ortaya çıkacaklarından emin olun.Bize gelince, Ankara’da Melih Gökçek yine temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren bir konuda referanduma gitmeye kalkmıştı. Ama Türkiye’deki gerçek aydınlar, Avrupalılar gibi olmadıklarından anında tepki göstermişler ve referandumu engellemişlerdi. Sözde liberallerin ise sesi çıkmamıştı.Şimdi; bizim gerçek aydınlarımız mı yoksa çok öykündüğümüz Avrupalı aydınlar mı daha değerli?Açıkçası Avrupa’nın sözde aydını ile bizdeki liberal maskeli faşistler arasında fark yok galiba. *** Cami çıkışı maskeler düştü Danıştay’ın meslek lisesi mezunlarının üniversiteye giriş sınavında katsayıyı kaldıran YÖK kararını iptal etmesi dün Beyazıt Meydanı’nda protesto edildi.“Edilir, ne var bunda?” diyeceksiniz belki de, durum öyle değil.Çünkü protesto eylemi Beyazıt Camii’nde Cuma namazından çıkanlarla cami önünde bekleşenler tarafından gerçekleştirildi.Bir eğitim konusunun Cuma namazı ile ilgisi olabilir mi? Konu iktidarın zihniyeti ise elbette var. Çünkü dünkü gösteri de ortaya çıkardı ki, meslek lisesi (aslında imam hatip lisesi) mezunlarına katsayı uygulanmasına karşı çıkanlar bunu çocukların eğitim haklarının elinden alındığı için değil, dini eğitim almış çocukların başka alanlara kaydırılması için yapıyorlar. Dini siyasete alet edenler, dini eğitime de alet ederek pervasızca ortalıkta gezebiliyor. *** Reçete okuma uzmanı eczacılar, hükümetin ilaç fiyatlarıyla ilgili acı reçetesini bakalım nasıl okuyacak. (Gani Yıldız) *** Analar ağlamasınKürt açılımıyla birlikte biliyorsunuz kimsenin itiraz edemeyeceği bir slogan, açılımla ilgili kuşkularını veya önerilerini dile getirenlere yönelik aşağılama ve suçlama adına yapılıyordu.“Analar ağlasın mı istiyorsunuz?” gibi anlamsız ve aşağılayıcı soruyu ciddi ciddi soranlar sağduyulu vatandaşları sindirmeye çalışıyordu.Şimdi Amerika, Afganistan’a takviye kuvvet göndermemizi istiyor. Üstelik bunun “muharip” yani “savaşan” bir kuvvet olması öngörülüyor.Yandaş medya şaşkın vaziyette. Çünkü AKP iktidarı Afanistan’a hiçbir şekilde takviye kuvvet gönderilmeyeceğini açıklamıştı.Şimdi Amerika takviye istiyor. Yandaş medyanın bir bölümü “Erdoğan’ın reddettiğini” söylüyor, bir kısmı “şartlı evet” denileceğini. Yani sonuçta askerimiz Afganistan’a gidecek. Ama bakıyorum da kimsenin ağzından “analar ağlamasın” lafı çıkmıyor yandaş çevrede. İster muharip olsun ister olmasın, Afganistan savaşı bizim savaşız mı? Orada savaş var. Bir an gelir patates soyan asker bile ölebilir.Analar yine ağlar yani. Ama talep büyük yerden, bizim yandaşların aklına bu durumlarda analar gelir mi hiç? *** Paşalar sorguda asıl paşa yok Emekli üç kuvvet komutanı (büyük ihtimalle) bugün Ergenekon savcılarının önünde ifade verecekler.Eğer Ergenekon olayına başından sonuna kadar inanıyorsanız bu üç paşanın da bugün tutuklanması gerek. Eğer tutuklanmazlarsa bilin ki işin içinde bir iş var.“İnanıyorsanız” notunu özellikle koyuyorum, çünkü bu davada şu ana kadar hukuktan çok “kanaatler” daha önde tutuldu.Ama her şeye rağmen ortada bir gariplik var. Paşalar, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in tuttuğu ileri sürülen günlükteki ifadeler nedeniyle sorguya çekilecek.Örnek bu günlüklerin “kendine ait olmadığını, üzerinde bazı kurgular yapıldığını” ileri sürüyor ilk günden beri. Bugün de bunu söyleyebilir.Yandaş medya bunun tedbirini şimdiden almış bile, diyorlar ki “Paşa günlükleri inkâr edecek, ama günlüklerden daha önemli belgeler var.” Her zamanki gibi “olacaklar konusunda” bu yandaş medyaya inanırım. Çünkü ne yapılacağı önceden onlara haber veriliyor. Demek ki günlükler dışında yine hepimizi “hayrete düşürecek” iddialar fışkıracak bugün.Her şey iyi güzel de, günlüklerin gerçek olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi yokken, bir darbe hazırlığı için çok daha önemli olan bir “muhtıra” var ortada.Üstelik bu muhtıra somut, ıslak imzalı, üzerinde bir kurgu yapılmadığı da ortada. Ne gariptir ki, en önemli belgenin sahibi, ayrıca “Bunu ben yazdım” diye övünmesine rağmen hiçbir soruşturmaya uğramadı.Ben bunun nedenini çok merak ediyorum, benden başka merak eden yok mu?

Devamını Oku

Oylar bölünürse korkusu

3 Aralık 2009

Seçimlere iki yıl var daha ama pek çok yerde seçim konuşuluyor. “Erken seçim olur mu?” sorusu zihinleri kurcalıyor.Ben erken seçim olabileceğini sanmıyorum. Çünkü AKP eski gücünde değil, üstelik düşüş olduğu da kendi araştırmalarında bile ortaya çıkıyor. Bu durumda kim ne kadar zorlarsa zorlasın Tayyip Erdoğan işaret vermedikçe erken seçim olmaz.Tabii karşı görüşte olanlar da var. Bazı eski siyasetçiler diyor ki “Bir parti düşüşe geçmişse durdurmak mümkün olmaz. Ama hızla bir erken seçime gidilirse kalan oylarla iktidar şansı yakalanabilir. Erdoğan bu fırsatı değerlendirebilir.” Çok yanlış bir görüş değil.Seçim konuşulurken ortaya yeni çıkan ya da çıkacak partiler de ele alınıyor ister istemez. Ve beliren ortak tehlike “oylar bölünebilir” korkusu.“Aman oylar bölünmesin” korkusu duyanlar elbette AKP’ye muhalif olan çevreler. Başta CHP. MHP’nin fazla endişesi yok.Tabii ki bu bir gerçeği de yansıtıyor. Sarıgül hareketinin, Alevilerin önderliğinde kurulacak yeni sol partinin, hatta Rahşan Hanım’ın yeni partisinin oy alacağı seçmenler genellikle CHP çatısı altında.Ancak “oylar bölünmesin” korkusu iktidarın gücüne boyun eğildiğinin de bir göstergesi. AKP’den rahatsız olan seçmenlerin destekledikleri partinin alacağı oydan çok AKP’nin alacağı oyları düşünmeleri gerekir.“Oylar bölünmesin” tamam, ama AKP yüzde 47 oy aldığı zaman oylar bölünse ne olur bölünmese ne olur?Şurası bir gerçek ki AKP yüzde 35 ve üstünde oy aldığında büyük ihtimalle yine tek başına iktidardadır. Örneğin CHP’nin yüzde 9 ya da yüzde 30 oy almasının bir önemi olmaz.Bu nedenle partiler ve telaş içindeki seçmenler, oyların bölünmesine dert yanacakları yerde AKP’nin oylarının nasıl azalacağını düşünmek zorundadır.AKP güç kaybettiğinde oylar buhar olmayacaktır, mutlaka başka yerlere gidecektir. Demek ki seçim sonuçlarını AKP’den kaçan oyları kendisine çekebilen partiler belirleyecektir. *** SORU: İstanbul gecelerinin vazgeçilmezi olan, sokakları birbirine katarak elde edilen ve yakıcı bir tada sahip olan şey nedir?CEVAP: Molotofkokteyli!(Gani Yıldız) *** Hüseyin Çelik: Ben kurumları asla itham etmem AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in bayramda, ima yoluyla Bingöl’deki 33 askerin şehit edilmesine Silahlı Kuvvetler’in neden olduğunu söylemesi üzerine dün yazdığım yazıda “İlk kez bir AKP yetkilisi ordu hakkında bu kadar ciddi bir iddiada bulunuyor” demiştim.Yazıda Silahlı Kuvvetler’in de hiçbir açıklama yapmamasını yadırgadığımı belirtmiştim.Dün öğle saatlerinde Hüseyin Çelik telefonla aradı. Aslında bir “yazılı açıklama göndermeyi” düşündüğünü, ancak bana olan güveni nedeniyle bunu bizzat yapmak istediğini söyledi.Çelik “Bugüne kadar hiçbir kurum hakkında konuşmadım” dedikten sonra “Hiçbir düzende birinin yaptığı yanlış yüzünden tüm kurumu suçlayamazsınız. Önemli olan bu yanlışları yapanları ortaya çıkarmak, demokratik hukuk düzeninde hesap sormaktır” diye konuştu.Çelik devlet içinde suça bulaşanlar olduğu gerçeğinin yeni olmadığını da belirterek “Bugüne kadar neler duyduk, öğrendik; siz de biliyorsunuz, hesap sorulmadıkça cüret de artıyor” dedi.Ben de Çelik’e “Siz bu imalı sözleri söyledikten sonra benzer yorumlar yapılmadı, ne Silahlı Kuvvetler ne de siz bir açıklama yaptınız, ben de bunun üzerine yazdım” dedim. *** Ankara tabelalarıGeçen hafta yoğun siste çevre yollarındaki tabelaların görünmediğini, bunların hiç olmazsa siste ışıklı olmalarının trafik güvenliğini artıracağını yazmıştım.Ankaralı bir okurum bu yazı üzerine gönderdiği mesajda “Siz yine iyisiniz hiç olmazsa siste göremiyorsunuz tabelaları, bizim tabelalar o kadar küçük ki berrak havada bile fark edilmiyor” demiş.Benim de dikkatimi çekmişti. Ankara’yı çepeçevre dolanan otoyolun semt çıkışlarındaki tabelaların pek çoğunun boyutu kent içi kavşaklardaki kadar küçük. Üstelik bazılarında önceden uyarı konmadığı için de tam sapağa geldiğinizde o küçücük tabelayı görebilmeniz ya da önceden biliyor olmanız gerek.Ankara’ya dışarıdan gelen ve kenti bilmeyen biri için bu tabelalar gerçekten baş belası.Oysa tabelaları çok daha görünür hale getirmek ve hem sürüş güvenliği sağlamak hem de son an kararı yüzünden oluşan trafik kazalarının önüne geçmek mümkün.

Devamını Oku