Birkaç gün önce “TSK’nın bitmesine çeyrek kaldı” başlıklı bir yazı yazmıştım. Belli ki vakit doldu. O çeyreği de harcadık. Açıkçası Türk Silahlı Kuvvetleri bitmiştir.AKP yandaşı bir profesör “Fesat yuvası haline gelen TSK tasfiye edilmeli, yerine aynı Nizam-ı Cedit gibi yeni bir ordu kurulmalı” demişti 15-20 gün kadar önce.O zaman “Bir şeyleri bilmeden bunlar söylenmez, demek ki işin sonuna geldikleri konusunda ciddi inançları var” diye yazmıştım. Nitekim o yazıyla ilgili hayli gürültü kopacağını en azından Genelkurmay’ın hukuki yollara başvuracağını düşünüyordum, hiçbiri olmadı, anlaşıldığı kadarıyla Genelkurmay dahil herkes durumun farkında. Neden bu kadar net biçimde “TSK bitmiştir” diyebiliyorum?Çok basit. Türk Silahlı Kuvvetleri kamuoyunun gözünde, cinayetler işleyen, suikastlara kalkışan, yandaş medyanın deyimiyle halka karşı komplolar hazırlayan ve darbe için planlar yaparak silah ve mühimmat biriktiren bir kurum durumuna düşürülmüştür.Özel Harp Dairesi’nin görevlendirilen özel bir hâkim ve savcılar heyeti tarafından aranması da bunun kanıtı olmuştur. Çünkü eğer konu sadece ordu içinde bazı yapılanmalara giden kişilerin takibi olsa devletin kalbi olarak nitelenen arşivlere baskın yapılmazdı.Demek ki konu sadece ordu içindeki bazı çürüklerin ayıklanması değil, tamamen Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik bir operasyonudur.Oysa her Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra iç ve dış tehditlerin görüşüldüğü söylenir. Bu iç ve dış tehditlere karşı alınacak önlemler de işte bu aranan karargâhtaki “Kozmik arşivde” saklanır.Açıkçası iktidar da bu arşivde neler olduğunu bilmektedir ama, içeri hâkim sokarak kafaları karıştırmakta, Türk halkına “Bakın size karşı ne büyük komplolar hazırlanıyormuş” demek istemektedir.Kendilerine liberal maskesi takan faşistler de ellerindeki büyük medya gücüyle bu beyin yıkama propagandasını neredeyse saniye saniye halkın kafasına çakmaktadır.Bu koşullar altında Genelkurmay Başkanlığı koltuğunu işgal eden kişinin hâlâ orada nasıl oturduğunu anlamak mümkün değildir. Eğer bir ordu cinayetle, darbe hazırlığı ile, halkına karşı komplo ile suçlanıyorsa, o ordunun başı ya gerçekleri açıklar ya da istifa eder.Tabii aynı şekilde eğer bir ordu bu suçlamalar altındaysa iktidarın da bu ordunun başındaki kişiyi görevden alması gerekir.İkisi de olmuyor. Ne garip değil mi? Ortada ya hiç bilmediğimiz bir şeyler var ve kısa bir süre sonra çok şaşıracağız, belki de en azından ben bu yazdıklarımdan dolayı pişmanlık duyacağım ya da iktidarla ordu arasında müthiş bir işbirliği var da bunu fark ettirmiyorlar.***Minibüste ayaktaİstanbul’da minibüslerin ayakta yolcu alması yasak. Karar doğru mu? Doğru. Ancak uygulama nedeniyle pek çok kişi de mağdur oluyor, bu da ayrı.Nereden aklıma geldi: Bir okurumun yazdığı mesajdan. Okurum diyor ki “İşe her gün minibüsle gitmek zorundayım çünkü bulunduğum yerde başka ulaşım aracı yok. Ama ben ara duraktayım ve gelen minibüslerin hepsi dolu. Ayakta yolcu almıyorlar, çok eziyet çekiyorum.” Sonra da ekliyor “Bazen bir minibüs ayakta yolcu alıyor, bu kez de tuzağa yatmış trafik polisleri durduruyor, bizi indiriyor.” Ama okurumun en takıldığı nokta şu: “Tamam, ayakta yolcu çağdaş değil, tehlikeli, o zaman belediye ve halk otobüsleri, metro da tıkış tıkış. Onlarda niye ayakta yolcu yasağı yok?” Bilmiyorum. Belki araç küçüldükçe ayakta gitmek tehlikeli hale geliyordur.Ama sorun ortada. Toplu taşıma araçları yeterli değil. Merkezden merkeze gidenler belki avantajlı, ama ara duraklardan gitmeye çalışanlar çok ciddi çileler çekiyor.AKP milletvekili Zekai Özkan partisinin politikalarını eleştirmeye başlamış. Demek ki yakında “CD’si” piyasaya çıkacak. (C.A.)***Fail çok eylem yokTürkiye çok karanlık olaylara tanıklık etti bugüne kadar. Nice değerli aydınımız, akademisyenimiz, gazetecimiz, sendikacımız, siyasetçimiz öldürüldü.Pek çok yerde bombalar patladı, yüzlerce insanımız hayatını kaybetti.Bunların çoğunun faillerini bulamadık, tahmin ettik ama sonuca ulaşamadık.Yani eskiden pek çok olay olurdu ama failleri bulunamazdı.Bugün iş tersine döndü.Elimizde pek çok fail var ama bu kez de olay yok. Failler hep “tahmin veya iddia” üzerine yakalanıyor.“Darbe yapacak-tı, suikast yapacak-tı, kaos çıkaracak-tı” gibi suçlamalar var. Buna karşılık ortada tek bir eylem bile yok.Bu işte bir terslik görmüyor musunuz?Kürdistan Topluluklar Birliği Türkiye Meclisi üyelerine yönelik operasyonda gözaltına alınanlara plastik kelepçe takılmış. “Elastik” hukukun “plastik” kelepçesi olur. (Gani Yıldız)***2010’a gözaltıMizah yazarı Cihan Demirci bir karikatürü ile yazısını gönderdi. Ben çok güldüm. Sizinle de paylaşmak istedim:2009 yılına bir suikast hazırlığı içinde olduğu sürülen 2010 adlı yeni yıl tam da girmek üzereyken gözaltına alındı. 28 saattir gözaltında sorgusu süren 2010 yılının, kriz yılı olan 2009’u neden öldürmek istediği, suikast için kozmetik odada ne gibi planlar gizlediği nöbetçi savcılar tarafından araştırılıyor. 2010 yılının sonunda yer alan “ON” sayısı nedeniyle “ergenek-ON”la da yakın ilişkisi olduğunu ileri süren savcıların, 2010’u 3. Ergenek-ON davasına dahil edecekleri sanılıyor. İlk sorgusunda “2009’u tanımam etmem, o eski bir yıl bense yeni bir yılım, daha kirlenmemiş yepyeni bir yılım beni neden gözaltına alıyorsunuz, insanlar benim girmemi bekliyor, ben gözaltında olursam 1 Ocak günü vatandaşa giren yıl hangisi olacak? Tüm dünya 2010’a girerken Türk insanı giremeyecek mi? Bu halka yeni bir yılı da çok mu görüyorsunuz kardeşim” diyerek hakkındaki tüm suikast iddialarını reddeden 2010’un 31 Aralık 2009 gecesi saat 12.00’ye kadar bırakılmaması halinde Türkiye’nin 2010’a girememe tehlikesi bulunuyor... (Eh bu kadar contayı sıyırmış bir ülkeye böylesi bir haber de yakıştı doğrusu.)
Türkiye’de hiçbir şey gizli kalmaz. Çünkü her şey kayıt altındadır. Devlet “hukuk dışı” bir operasyon yapsa bile kaydı mutlaka bir yerde vardır ve bu operasyonlar için “demokratik sistem içinde” bir emir komuta zinciri de mevcuttur.Sanıyorum yukarıdaki cümleler size çok iddialı gelecektir. Ama gerçektir, hiç kuşkunuz olmasın.Şunu kimse unutmamalı: Türkiye sadece Anadolu toprakları üzerinde yaklaşık bin yıldır devlet düzeni içinde yaşıyor. Bir de bunun geçmişi var.Demek ki devlet geleneği Türkiye için çok uzun süren bir deneyimden sonra yerleşmiş.Son günlerde kamuoyunda bir dönem “Kontrgerilla” olarak tanınan Özel Harp Dairesi’ne yönelik operasyonlar konuşuluyor. Kimilerine göre bu operasyon “devletin temizliği” için çok olumlu bir adım. Kimileri de devletin sırlarının ortaya çıkmasından endişe ediyor.Dünkü Okur Sohbeti’nde belirtmiştim. Ama bugün biraz daha açmak istiyorum.Devletin en gizli bilgileri elbette bir arşivde saklanır ve buraya girecek personelin sayısı da çok sınırlıdır, ama bu her şeyin gizli saklı yapıldığı anlamına gelmez.Sadece herkes bilmez. Hangi dönem olursa olsun iktidarlar mutlaka bilir.Bilinmeyen detaylardır. Buna gerek de yoktur. Talimat verilir, uygulama ise konunun uzmanları ya da yetkilileri tarafından yerine getirilir.Yasa ve yönetmeliklerimiz her işin nasıl yapılacağını mutlaka belirtir. Her birimin görev alanı da bellidir. Görev kime verildiyse kendi kuralları içindeki eylem planlarıyla yerine getirir.Özel Harp Dairesi çok önemli bir merkezdir ama kendi başına iş yapmaz. Mutlaka ve mutlaka emir alır. İstenen amaç belirlenir, yöntem ise görev verilen birimler tarafından bulunur ve uygulanır.Örneğin bu örgütün Kontrgerilla olarak anıldığı dönemde temel görev “Komünizme eğilimin önlenmesi” ise bu emir ya Milli Güvenlik Kurulu’nda ya Bakanlar Kurulu’nda kararlaştırılır. Kararı verenler nasıl yapılacağına karışmaz.Görev ifası sırasında kural dışına mı çıkıldı, hukuk mu ayaklar altına alındı, sorumlu görevi yapan değil bizzat verendir. Bu da siyasi iktidardır.Özel Harp Dairesi’ni herkesten bağımsız ve kendi başına işler çeviren bir kurum olarak görmek ve göstermek büyük yanlıştır.Devlette bir numaralı sorumluluk hükümettedir. Bugüne kadar hükümetler bu görev ve sorumluluklarını yerine getirmemişlerse onlardan da hesap sorulması gerekir.*****Bu ne endişeÖnceki gün eski milletvekillerinden İsmail Amasyalı aradı. Belli ki öfkesi burnundaydı. “Onurumun bu kadar zedelendiğini hiç hatırlamıyorum” diye söze girdi. Sonra anlattı; Cumartesi günü İzmir’den uçakla İstanbul’a gelmek üzere Adnan Menderes Havalimanı’nın VIP salonuna girmiş. “İçerisi polis kaynıyordu” dedi Amasyalı, “Meğer Başbakan gelecekmiş.” Buraya kadar normal. Ama bir polis müdürü sert bir sesle “Burayı boşaltın, herkes salonlara girsin, kimse kalmasın” diye emir vermiş.Amasyalı “Bizi içeri sokup kapıları kapattılar ve Başbakan gidinceye kadar da çıkarmadılar” dedikten sonra ekledi:“Bir ara kapıyı açıp çıkmaya çalıştım ve valiyi görmek istediğimi söyledim. Polisler çok sert biçimde valinin özel görüşme yaptığını benim de hemen içeri girmem gerektiğini söylediler.” İsmail Amasyalı, “Bırakın dokunulmazlığı, milletvekiline ve yaşa, başa bile dikkat edilmiyor. Ne oldu bu ülkeye böyle, Tayyip Bey’in endişesi nedir?” diye sordu.*****GBT bunaltıyorPolis Genel Bilgi Toplama adı altında sokakta yürüyenleri durdurup kimlik kontrolü yapıyor. Askeri dönemlerden kalma bu uygulamanın vatandaşı rencide ettiğini defalarca yazdım.Okurlardan Kaan S. aynı nedenle çok bunalmış, duygularını anlatıyor:“Can Bey; doğma büyüme Beşiktaşlıyım. 8 yaşındayken 12 Eylül’de askerler kapımızda caddede dolaşırdı. Tabii aklım ermediği için ben de tahta tüfeklerle ortalığa çıkardım. 28 sene sonra bu sefer asker yok polis var. 2007’den beri 12 kere (saydım) Çırağan yolunda, Nişantaşı’nda, stadın orada durdurulup arandım, kimliğimi gösterdim. Artık şüpheli addedilmekten sıkıldım. Bu da mı demokratik açılmın bir parçası? Büyükşehirlere yönelik bir uygulama mı? Bari vesika gibi bir şey versinler de her dakika nüfus cüzdanı çıkarmayayım!”*****İşçiler de yan gelip yatıyor mu?Başbakan TEKEL işçilerine çok sert çıktı, “Depoda oturuyorlar, hiçbir şey yapmıyorlar. Ben yetimin hakkını yedirmem” dedi.Bu sözleri söylediğinde kendisini çılgınca alkışlayan iş adamlarının durumu beni çok üzdü, öncelikle onu söyleyeyim.Ama yanlışlık şurada: TEKEL özelleşti. Devlet özelleştirmeden dolayı çalışanların mağdur edilmeyeceğini söylemişti. Bu işçileri bir yere yerleştiremediler, iş de göstermediler, maaşlarını düşürdüler. Hak mı bu şimdi? Ayrıca Erdoğan “Önceden söyledik, tedbirinizi alın dedik” diyor. Yani kendinize iş bulun demenin Arapçası bu. Peki iş vardı da TEKEL işçileri mi reddetti?Özel Harp’teki aramanın özeti: Kendisini kiracı zanneden ev sahibi kendi yatak odasını arattırıyor.*****“Kahrolsun Amerika” ve “Yuuuh” Edirne’de pazar günü 15 kadar genç kentin merkezinde bir araya geliyor ve bir basın açıklaması yapmak istiyor. Gençler DHKP-C’li olduğu gerekçesiyle tutuklanan üç arkadaşının serbest bırakılmasını istiyor.Derken çevreden gelip geçenler toplanmaya başlıyor, belli ki biri “Bunlar PKK’lı” diyor. Bunun üzerine kalabalık hep bir ağızdan sloganlar atmaya başlayarak gençlere hakaretler yağdırıyor.Gençler de “Kahrolsun Amerika” diye karşı slogan atınca çevredeki kalabalıktan “Yuuuuh” sesleri yükseliyor. Ondan sonrası kıyamet, tekmeler, tokatlar. Polis gençlerin canını zor kurtarıyor.Gençlerin PKK ile ilgileri yok. Ama daha garibi “Kahrolsun Amerika” sloganına toplumun verdiği tepki. Büyük ihtimalle sloganın içeriğini bile duymuyorlar, sadece o gençlerin kaçıp gitmek yerine slogan atmalarına sinirleniyorlar.İşte açılım sırasında “Aman Türk ve Kürt halkları arasındaki dostluğu bozmayın” çağrıları bu yüzdendi. Geldiğimiz noktaya bakın. Tehlikenin ne büyük olduğunun farkında mısınız?
Sevgili okurlar; artık yılın son haftasına da girdik. Hep 2000 yılının nasıl olacağını merak ederdim zamanında, üzerinden 9 tam yıl geçti, gitti bile. 2009 ise yaşadığımız tuhaf olaylar sayesinde herhalde hafızalarımızdan pek silinmeyecek.En sona saklandı2009 yılını çok karışık gelişmelerle tamamlıyoruz. Ama belli ki en büyük bomba en sona saklanmış. Yeni yıla belki de devletin temellerini sarsacak çok büyük bir olayla giriyoruz. Türkiye müthiş bir kavşağa yaklaşıyor. Türkiye’nin en gizli bilgileri her an ortalığa saçılabilir.Neler oluyor?Herkesin ortak sorusu şu: “Neler oluyor? Nereye varılmak isteniyor?” Aslında bunun cevabını vermek zor değil. Türkiye “dönüştürülme” operasyonunda son viraja sokuldu. Eğer iktidar bu operasyondan başarılı biçimde çıkarsa Türkiye Devleti bir başka “şeye” dönüşecek.Devletle hesaplaşmaSenaryo basit: Demokrasi ve hukuk adı kullanılarak ve geçmişte karanlık kalmış oyunların açığa çıkarılması bahanesiyle devletin temeli kurcalanıyor. Kamuoyunun kafası iyice karıştırılarak Cumhuriyet’e kurulduğu günden beri husumet besleyen bir zihniyetin “devlet ve devletin kuruluş ilkeleriyle” hesaplaşmasının yolu açılıyor.Dönüşüm operasyonuOlay çok masum gibi görünebilir. Başbakan Yardımcısı’nın evinin yakınlarında yakalanan iki subayın suikast hazırlığı içinde olduğu iddiasıyla soruşturma başlatılıyor. Ardından askeri bir kurumda bu iki subayın ofislerinde arama yapılıyor, bilgisayarlara el konuluyor.Arşive girme talebiAncak talep bununla sınırlı kalmıyor. Bu iki subayın odası dışında kurumun bütün birimleri ve en önemlisi “kozmik” derecede gizli bilgilerin depolandığı arşivde de arama yapılmak isteniyor. O “kozmik” bilgiler Türkiye’nin en önemli sırlarını oluşturuyor.Orası KontrgerillaKapısında Seferberlik Tetkik Kurulu yazabilir, ama herkes biliyor ki o bina Özel Harp Dairesi’dir ve kamuoyunda bilinen adıyla Kontrgerilla’dır. Bu örgüt NATO tarafından olası bir Sovyet tehdidine karşı kurulmuş bir birimdir ve bir işgal karşısında yeraltı teşkilatlarını kurmak ve yönetmekle görevlidir.Pek çok iç operasyonKontrgerilla anlamsız biçimde “Türkiye’nin özel şartları” bahanesiyle pek çok iç operasyonda da kullanıldı, bu da kanıtlanamayan ama bilinen bir gerçek. Ancak Kontrgerilla’nın asıl çalışma alanı bir laboratuvar gibi de görülen Kıbrıs’tır.Yargı nereden çıktıKontrgerilla, geçmişinde karanlık olaylar olsa bile “darbe soruşturuyoruz, suikast kovuşturması yapıyoruz” gerekçesiyle yargı denetlemesine bu kadar kolay açılamaz. Çünkü, aranan suç delilleriyle birlikte Türkiye’nin en önemli bilgileri de buradadır ve bunun öyle ya da böyle “kozmik” yetkisi olmayanların eline geçmesinin pek çok sakıncası vardır.Başbakan sorumludurAdı ne olursa olsun böyle bir örgütün sahibi de Türkiye Cumhuriyeti hükümetleridir. Bilgileri saklama ise Silahlı Kuvvetler’in namusuna teslim edilmiştir. Bu durumda hükümetin zaten istediği an ulaşabileceği kozmik bilgilere savcı yoluyla ulaşmaya çalışması abestir.Hükümetsiz derin devletZaman zaman tartıştığımız derin devletin önemli bir parçası bu Özel Harp Dairesi’dir. Ama şunu asla unutmayın ki, askerler hassas davranarak kendilerine özel bir pay çıkarsalar da içinde iktidarın olmadığı derin devlet de olmaz. Eğer iktidarlar derin devlete sahip çıkamıyorsa iktidar değillerdir.Bilgi istenebilirdiBu durumda Başbakan, Genelkurmay Başkanı’na çeşitli istihbarat örgütlerinden gelen bilgileri aktararak bu özel birimin arşivinden bunların çıkarılmasını isteyebilirdi. Eğer Genelkurmay Başkanı buna karşı çıkarsa anında görevden alınır ve devlet içinde devlet yapılanmasının önüne geçilirdi.Amaç bu değil çünküAncak anlaşıldığı kadarıyla asıl amaç bu değil. Amaç belli ki şu: Aslında kendi kontrolünde olan bir gizli birimi kamuoyunun önüne atıp, halkın algılama sorunu yaşayacağı bazı bilgi ve belgeleri kontrollü biçimde paylaşıp derin bir şüphe ve öfke yaratmak.Yapıyı çökertmekOrtalığa belli bir plan ve programla saçılan bilgilerin ve belgelerin yaratacağı şüphe ve öfke sayesinde ciddi bir kamuoyu oluşturulmak istendiği izlenimi alıyorum. Böylelikle “Devletin de temizlenmesi gerek” bahanesiyle dönüşüm hızlandırılacaktır.Hazırlıklar yapılıyorZaten iktidarın bazı hazırlıkları var. Güvenlik güçlerini bölmek bunun önemli bir parçası. Yakınlarda gündeme gelecek olan yasalarla askere sadece sınır bölgelerinde savunma görevi verilmesi, tüm kışlaların boşaltılması, yurtiçindeki tüm güvenliğin kurulacak yeni bir birime “güvenlik müsteşarlığı” başkanlığında teslim edilmesi düşünülüyor.Bugünkü MGKGazeteler “tarihi” diye başlık atmayı pek seviyor ya, bana göre gerçekten “tarihi” MGK toplantısı bugün yapılacak. Ancak bu MGK’nın, kuralların biraz aksine olsa da daha “şeffaf” olması gerekiyor. Bu toplantıdan sonra alışılanın dışında geniş bir açıklama yapılması toplumda da ferahlık yaratacaktır. Toplumun olan bitenden haberdar olması en doğal hakkıdır.Genelkurmay’ın sıkıntısıBu arada Genelkurmay Başkanlığı’nın da büyük sıkıntı içinde olduğu gözden kaçmamalı. Başbakan her ne kadar “Ne demek devlet içinde kavga var demek” diye sorsa da bir inatlaşma olduğu da gözler önünde. Bu da bugüne kadar kapalı kutu gibi davranan Genelkurmay’ı büyük sıkıntıya sokuyor.Komutan konuşuncaHerkesin dikkatini çekmiştir. Genelkurmay Başkanı ne zaman konuşsa ardından askere yönelik bir operasyon yapılıyor. Son operasyon da böyle oldu. Hele Özel Harp’e yapılan ikinci baskının Erdoğan-Başbuğ görüşmesinden birkaç saat sonra başlatılması çok dikkat çekici.Başbuğ ne yapıyor?Bu üç saati aşan görüşmede herhalde suikast olayı, bunun Özel Harp Dairesi’ne kadar uzandığı mutlaka konuşulmuştur. Eğer Başbuğ da durumdan rahatsızsa, kamuoyuna fark ettirilmeden içeride bir temizlik yapılabilirdi. Ama tam tersine bir şov başlatıldı.Eller kollar bağlandıBelli ki Başbakan konunun kendi denetiminde ve emriyle halledilmesini istemiyor. Bu nedenle yargı devreye sokuldu. Bu çok tehlikeli bir manevra. Ama iktidar bugüne kadar kafaları karıştırmak için yaptığı hiçbir operasyonunda başarısız olmadığına göre bundan da zaferle çıkmayı planlıyor. Ondan sonrası ise kolay zaten.Bedelli askerlikGeçen hafta yazdığım bedelli askerlik yazısından sonra, bu kampanyayı sürdürenlerden hayli eleştiri aldım. Nedense dövizli askerlikle bedelliyi karıştıranlar “parasını verelim askerlik yapmayalım” ısrarını sürdürüyor. Bunun vicdanlara sığan tarafı olamaz.Hakaretin bini bir paraTabii bu vicdani konuyu bile kendi çıkarları için kullanmak isteyenler, benim tepkime de hakaretlerle cevap vermeye kalktılar. İnandığımı yazmayı sürdürürüm, eleştirilere ve hakaretlere de alışkınım. Ancak bir yazı ile beni yerin dibine batıran ve “seni Atatürkçü bilirdik, sen de mi satıldın” diyenlere karşı da dilim tutuldu açıkçası.Milletvekili olayıGeçen hafta tarışılan konulardan biri de polisle tartışıp küfür eden sonra da partisinden ihraç edilmek istenen AKP milletvekili Fevzi İşbaşaran’ın görüntüleriydi. Bu olaya farklı bakışıma da, her konuya at gözlüğü ile bakanlardan tepkiler geldi.Merakım: “Ne oldu?”Oysa milletvekili olayını anlatırken, davranışının hiçbir şekilde mazur gösterilemeyeceğini açıkça söyledim. Ama merakım şu ki, arabayı kendi kullanmayan bir milletvekili sıradan bir alkol muayenesinde neden arabasından insin, neden tartışsın ve neden “eşkıyalık yapıyorsunuz” desin. Ve en önemlisi neden görüntü kaydı yapılsın?Bunlar da çıksın ortayaBu konuda medyayı da eleştiriyorum. Hiçbir gazeteci olayın aslını sormak istemiyor. Varsa yoksa milletvekilinin küfrü. O affedilemez ama bu görüntülerin milletvekilinin “poliste çeteleşme var” sözlerinden sonra servis edilmesi de affedilemez.Bu hafta bitmeden yıl da bitmiş olacak. O nedenle hem iyi haftalar hem de iyi bir yıl diliyorum.
Noel Baba kırmızı tulumu, bembeyaz saçı ve uzun beyaz sakalıyla çocuklar için hoş bir tipleme. Noel Baba hep sevecendir, güler yüzlüdür, çocuklara oyuncaklar dağıtır, onları mutlu eder.Yıldırım Tuna ise tutmuş, “Yahu bu Noel Baba aslında sinirli biri olsaydı ya da o sabah yatağının tersinden kalksaydı acaba çocukların isteklerine nasıl cevap verirdi” diye düşünmüş. Bakın o zaman ortaya ne çıkıyor:Noel Baba; Üç senedir sana yazıp itfaiye arabası istiyorum.. Lütfen bari bu yıl gönder artık. Sevgiler, Timmy.- Tamam Timmy. Yılbaşı gecesi sizin evi tutuşturayım, istediğinden çok itfaiye arabası bahçenize doluşsun da gör. Ne be bu böyle üç yıldır itfaiye itfaiye diye tutturuyorsun.***Noel Baba; Acaba annemle babamı tekrar bir araya getirebilir misin? Teddy.- Sevgili Teddy; Baban senin bakıcın genç kızla birlikte yaşıyor.. Onlar evlerinde mırıl mırıl sevişirken babanın ne kadar gençleştiğini ve ne kadar mutlu olduğunu sana anlatamam.. Yavrum bunun yerine benden ‘Lego’ falan iste kıyamam adama..***Noel Baba; Noel ağacımızın altına süt bırakacağım, geyiklerin içsin diye.. Susan..- Sevgili Susan; Süt içti mi geyiklerin tümü ishal oluyor. İlle bir şey bırakacaksan gel bana iyilik yap da bir şişe viski ve bir kutu çikolata bırak da geldiğimizde neşemizi bulalım..***Sevgili Noel Baba; Diğer 364 gün ne yapıyorsun? Hep oyuncak mı yapıyorsun? Arkadaşın, Thomas.- Salak mıyım ben?.. Bütün oyuncakları Çin’den getirtiyorum.. Las Vegas’ta bekâr evim var, her gece kokteyllere gidip garson kızları sıkıştırıyorum, paraları rulet masalarında yiyorum..***- Sevgili Noel Baba; Bizim evin bacası yok. Evimize nasıl gireceksin? Marty.- Mark; Bir kere kendine “Marty” deme okulda “Bu oğlan yumuşak” diye seni ağlatırlar. Bir de uyduruk ucuz bir semtte oturuyorsun, oraya biz uğramıyoruz. *** Yavrunuzdan böyle bir mektup alsanız Aşağıdaki mektup yavrukurt kampına giden bir çocuk tarafından anne ve babasına yazılmış. Kendinizi anne-baba yerine koyun ve okurken kalp krizi geçirip geçirmeyeceğinizi bir düşünün bakalım...Sevgili Anne ve Babacığım..TV’deki sel felâketini izlemiş olduğunuzu düşünen oymakbaşımız endişe etmeyesiniz diye size mektup yazmamızı söyledi.Hepimiz iyiyiz, sadece 1 çadırımızı ve 2 uyku tulumumuzu sel aldı.. Allah’tan selin tam vuracağı anda tuvaletimi yapmak için çadırdan ayrılmışım.. Haa, Aydın’ın annesine onun da iyi olduğunu bildirin, kolu alçılandı kendisi yazamıyor..Kurtarma ekibi şimşek çaktığında ortalık aydınlanmasaydı Aydın’ı biraz zor bulurlardı, haber vermeden gece yarısı kamptan ayrılmış.. Kendisi “Haber verdim..” diyor ama kamp ateşine benzin döktüğümüzde olan patlamadan duyulmamış olabilir.. Islak odunlar tutuşmuyor tabii ama o patlamada çadırlar ve bazı giysilerimiz tutuştu.. Orhan’ın saçları ve kaşları tekrar uzayana kadar biraz komik görünecek tabii.. Deri büzüşmeseydi iyiydi ama neyse...Bizi buraya getiren otobüsü tamir edebilirse oymakbaşı “Salı günü belki evde olabilirsiniz” diyor.. Frenleri dışında çok kötü durumda değildi.. 18 kişilik midibüse 45 kişi binildiği için mi frenler hiç tutmuyor bilemiyorum..Oymakbaşımız harika bir insan, polisin olmadığı dağ yollarında arkadaşımız Sibel’i kucağına oturtup midibüs kullanmasını öğretiyor.. Bu yolda sadece tomruk yüklü kamyonlar var.Oymakbaşı gıcık biri değil.. Kanoya binerken “İlla can yeleğinizi giyin” diye ısrar etmiyor.. Aklı fikri otobüsü tamir etmekte olduğu için rahatız.İlk yardım ile ilgili epey tecrübemiz oldu. Cüneyt’in kolu yardan aşağı atlarken boydan boya yarılınca çantadaki bütün dikiş setini bitirdik. Yara öyle derin ki ameliyat ipi anca yetti.Şimdi kasabaya gidip mektupları postaya vereceğiz, biraz içki ve fişek alacağız. Beni merak etmeyin, bu gece en mutlu gecem olacak, oymakbaşının çadırında yatma sırası bana geldi.. Ellerinizden öperim, oğlunuz Alican... *** PAZAR FIKRALARI Yıldırım Tuna yılbaşı tatili için gitti. Ama bu haftayı da boş bırakmadı tabii... ÇarmıhYılbaşı günü alışveriş merkezindeki asansörde elleri kolları hediye paketleriyle dolu bir kadın dizleriyle iki çocuğunu kontrol ederken artık dayanamamış. “Allah kahretsin!..” demiş, “Şu yılbaşı rezilliğini kim icat ettiyse vallahi gebertmek lazım!..” “Merak etmeyin efendim” demiş asansördeki bir başka adam, elindeki hediye paketlerini düşmesinler diye çenesiyle sıkıştırmaya çalışarak, “Onu icat edeni daha o zamanlar anında çarmıha gerdiler!..” Bakire hasta Doktor genç kıza “Soyunun” deyince kız itiraz etmiş, “Ben daha bakireyim” demiş, “Beni şu ana kadar hiç kimse çıplak görmedi.” Doktor “Olabilir bayan ama sizi bu şekilde muayene edemem” diye karşılık vermiş. Çekingen genç kız ısrar edince doktor ışıkları kapatmayı teklif etmiş, anlaşmışlar. Biraz sonra “Tamam doktor” demiş genç kız, “Elbiselerimi nereye koyayım?” Doktor “Ya yere bırakın” demiş, “Ya da şu karşıki sandalyede benimkilerin üzerine koyun!” Yine sarışın Psikiyatrist, sarışın kızı muayene ettikten sonra “Hastalığınızın tıbbi adı ‘Elektra kompleksi’ olarak adlandırılmakta..” demiş, “Daha iyi anlayabilmeniz için şöyle anlatayım, siz babanıza âşıksınız.” Cümleyi duyan sarışın hüngür hüngür ağlamaya başlayınca “Durun.. Durun.. Durun..” demiş doktor, “Bu çözülemeyecek bir problem değil!..” Sarışın “Ne? Ne diyorsunuz” demiş ağlamasını sürdürerek, “Nasıl çözeceksiniz ki?.. Baksanıza adam evli!..”Köpek-kocaKöpeğimi kocamdan daha çok seviyorum. Her zaman ağzından salyalar saçarak üzerime atlar, her zaman açtır, ona kızdığım zaman gazeteyi dürüp sırtına bir tane patlatırım... Ama köpeğimde bu huyların hiçbiri yoktur. Arınç bayramdan önce “Bayramdan sonra neler olacak neler” demişti. Oldu vallahi.
Doğru kişi miydi, emin değilim; ama gerek ses tonundan gerek “kararlı” anlatımından “yalan söylemediği” izlenimi aldım.Arayan kişi kendisini “eski bir özel harpçi” olarak tanıttı. Durumu kavrayabilmem için de “Hani Ecevit’in kontrgerilla diye tanıttığı örgüt var ya, işte o” dedi galiba.Ankara’da polisin yakaladığı, 3.5 saat sorgulayıp sonra da evini aradığı, bilgisayarlarına ve CD’lerine el koyduğu, ardından savcılığa teslim ettiği, savcının da serbest bıraktığı subayların durumu ile ilgili konuşmak istediğini söyledi.“Bu subayların özel harpçi olduğu söyleniyor, eğer gerçekten öyle ise işin içinde başka şey de olabilir” diyerek söze başladı.“Özel Harp Dairesi’nin çalışma, eğitim ve tatbikat özellikleri çok farklıdır. Hatta bunlardan bazılarına akıl sır erdirmek, bir mantık içine oturtmak bile zordur” dedi.“Nasıl” olduğunu sordum. “Örneğin” dedi, “Ben yüzbaşıyken bana ve ekibime bir tatbikat görevi verildi. Elime bir kroki teslim edildi. Kroki Ankara’daki .... Parkı’nı gösteriyordu. Orada bir paketin gömülü olduğunu söylediler. Görevimiz o paketi dikkat çekmeden çıkarıp getirmekti.” Emekli özel harpçi devam etti: “Çok soğuk bir kış akşamıydı. Krokide belirtilen yer karla kaplıydı, toprak da buz tutmuştu. Dikkat çekmemek için sokak serserisi kılığına girmiştik. Gazete kağıdına sarılmış ekmek ve peynirle birlikte birkaç şişe de şarap getirmiştik. Ellerimizdeki kürek ve kazmalarla toprağı kazmaya başladık.” Derken bekçiler gelmiş. “Ne yapıyorsunuz?” diye sormuşlar. Özel harpçiler “Define arıyoruz” demişler. Bekçiler de “Bunlar salak be” diye aralarında konuşmuşlar. Hatta biraz oturup sohbet bile etmişler, birer fırt da şaraptan içmişler.Bir keresinde de .... Bankası’nın kasa dairesinin planını çıkarması için göndermişler bu emekli subayı. “Günlerce çeşitli kılıklarda bankaya girip çıktım, sonunda kasa dairesine giden yolların krokisini çıkardım” dedi.Özel Harp daha sonra bankadan kasa dairesinin planının doğru olup olmadığını soruyormuş, böylelikle görevin hakkıyla yapılıp yapılmadığı kontrol ediliyormuş.“İşte” dedi, emekli özel harpçi, “Ankara’daki olay da böyle bir tatbikat olabilir. Ve o subaylar bunu açıklayamayacakları için çaresiz yapılan her şeye boyun eğmek zorunda kalmış olabilirler.” Bunun üzerine “Peki bir albay da böyle bir tatbikata katılabilir mi?” diye sordum. Emekli subay “Özel Harp’te görevin rütbesi olmaz. Albay da olsa, daha yüksek de olsa bu tür tatbikatlarda mutlaka görev alır” cevabını verdi.Bunu doğrudur diye yazmadım. Ama devlet güvenliği ile ilgili konularda gerçekten hiç akıl ve mantığın almadığı operasyonlar, tatbikatlar, planlar olabilir.***Türkan Saylan heykeli açılıyorYapımına vefatından önce başlanılan ancak bitmesine rağmen 5 aydır açılamayan Türkan Saylan Heykeli bugün nihayet açılıyor. Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal tarafından yaptırılan ve Arnavutköy’e yerleştirilen heykelin açılışına CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da katılıyor. Açılış Baykal’ın yoğun programı nedeniyle bir türlü gelememesi nedeniyle bu kadar ertelenmişti.Türkan Saylan anısına yapılan heykelin açılış töreni saat 14.30’da.Nefes filminde dekor olarak kullanılan Atatürk büstü ve karakol hurdacıya düşmüş. Bu gidişe dur demezsek orijinalleri de dekorların yanına katılacak! (Gani Yıldız)***Polis ordusu mu?İktidar, polis ve MİT’in de askeri silah ithal etmesini sağlayan bir yasayı Meclis’ten geçirmek istiyor. Tasarı yasalaşırsa polis ve MİT de artık tıpkı asker gibi uluslararası ihalelere katılarak ağır askeri silahlara sahip olabilecek.Polis silah ve techizat konusunda bugüne kadar bir sıkıntı mı yaşadı bilmiyorum. Ama polise de askeri silahların alınmak istenmesi ister istemez şüphe çekiyor.Zaten uygulamaları nedeniyle polise “iktidarın silahlı gücü oluyor” yönünde eleştiriler var. Şimdi bir de askeri silah alımlarıyla bu iddialar daha artacaktır.Söylenenlere göre polis sayısı neredeyse asker sayısını geçecek halde. Üstelik bu gücün büyük bölümünü toplumsal olaylara karşı kullanılan birimler oluşturuyor.Böyle olunca da “İktidar kendi ordusunu mu kuruyor?” soruları hem güç hem de anlam kazanıyor.*** Cibutili gencin sorusuÇarşamba gece yarısı Abbas Güçlü’nün “Genç Bakış” programındayız. İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencilerinin sorularını cevaplıyoruz Ali Sirmen ve Derya Sazak’la birlikte.Salonda simsiyah teniyle bir genç dikkat çekiyor. Konuşurken göz ucuyla bakıyorum çok dikkatli dinliyor, bazı cümlelerden sonra başını sallıyor, herkesle birlikte gülüyor, bazen şaşırıyor.Kendi kendime “Acaba ne kadar Türkçe biliyor, ne kadarını anlıyor?” diye düşünüyorum.Derken mikrofonu eline alıyor ve şaşırtıcı güzellikte bir Türkçe ile “Cibutili” olduğunu söylüyor. Sonra hayretle şu soruyu dile getiriyor:“2005 yılından beri Türkiye’de okuyorum. İlk öğrendiğim kelimelerden biri darbe. O zamandan beri hep darbe yapılacağı söyleniyor. Peki bu darbe ne zaman yapılacak?” Salonda kahkaha kopuyor tabii. Türkiye’de yaşayan herkesi ahmak yerine koyan darbe iddialarına karşı verilecek en güzel cevabın bir Cibutili’den gelmesi de galiba işin kara mizah tarafı.Islak imzalı belge tartışmaları bitmeden başımıza bir de tükürüklü belge çıktı. (C.A.)
İki yıldır “darbe paranoyası” ile hem kafaları karıştıran hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “şiddetle” yıpratan çevreler galiba zafere ulaşmak üzere. Üstelik görüldüğü kadarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bitirilmesine bizzat kurumun kendisi de ortak oluyor.Genelkurmay Başkanı savaş gemisinden esti gürledi. Basına çattı, iktidara gözdağı verdi, yargının kulağını çekti, “artık sessiz kalamam haaa” dedi.Bunları yaptı da bekledik, ardından tek bir hukuki girişimde bulunmadı Başkan. Ne bir dava ne bir suç duyurusu.Tabii iktidar da yalakaları da tam tahmin ettiğim gibi “Paşam naparsın yani?” şarkısını bir kere daha söyledi.Ardından, belki TSK’nın adının karıştığı en garip ve vahim olayı yaşadık. Bir albayla bir binbaşı Bülent Arınç’ın evinin önünde polis tarafından baskınla yakalandı. Subaylardan birinin, elindeki Arınç’ın ev krokisini yutmak isterken acar bir polis tarafından üzerine atlanarak durdurulduğu ileri sürüldü.Şimdi, aradan 48 saatten fazla zaman geçtikten, başta Başbakan ve Arınç olmak üzere üstü kapalı TSK’ı suçlayan ifadeler verilmesinden, yandaş medyanın orduyu hakaret bombardımanına tutmasından sonra nihayet bir açıklama geldi.İki subay bilgi sızdıran bir başka subayı izliyormuş. Olabilir mi? Olur tabii. İzlenen kişi yakalanacağını anlayınca polisten yardım istemiştir, polis de bu operasyonu yapıp sızdıran subayı kurtarmıştır.Ne olursa olsun bu, Genelkurmay’ın sorumluluktan kurtulmasını sağlamaz. Genelkurmay Başkanı asimetrik savaşla Silahlı Kuvvetler’in yok edilmeye çalışıldığını söylüyor.Ama açıkçası, eğer bir yok etme çabası varsa Genelkurmay da maaşallah buna destek veriyor.48 saat sustuktuktan sonra bir açıklama yapılması ancak ortaya hiçbir belge konamaması bugünkü askeri yönetimle ilgili kuşkularımı çok artırıyor. Belli ki bu paşa bu işi yapamıyor, koltuğunu dolduramıyor.Tez elden istifa etmezse sanırım Silahlı Kuvvetler gerçekten yok olacak. *** Konya müthiş olmuşKonya’da galiba 60’lı yılların sonunda gitmiştim. Ailecek çıktığımız bir gezinin ilk durağıydı. Mevlânâ ile o zaman tanışmıştım.Ondan sonra nedense hiç kısmet olmadı Konya’ya gitmek. Sonra birden iki fırsat birden çıktı ve bir ay içinde iki kez Konya’ya gittim.İlki kasım ayındaydı. Türkiye Gençlik Birliği’nin düzenlediği bir panele katılmak için Konya’daydım. CHP Milletvekili Atilla Kart ve Birlik Başkanı Osman Yılmaz’la birlikte konuşmacıydık.İkincisi ise önceki gün gerçekleşti. Konya Selçuk Üniversitesi Genç Atatürkçüler Topluluğu’nun davetlisi olarak başta İletişim Fakültesi öğrencileri olmak üzere üniversiteli gençlerle bir sohbet toplantısına katıldım.Öğrencilerin ilgisi, meraklı soruları ve heyecanlı gözleri gelecek için içimdeki umut ışıklarını daha da parlattı.Konya’ya bu kez giderken, geçen gidişimde beni hiç yalnız bırakmayan Rukiye Saygılı’ya haber verdim. Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler’de yüksek lisansını veren Saygılı henüz 25 yaşını doldurmak üzere ve şimdiden siyasetin içinde. Eğer seçimler zamanında yapılırsa yaşı tutacağı için belki de Türkiye’nin en genç milletvekili unvanını alabilir.Bir yandan öğrenciler, bir yandan başta Yardımcı Doç. Dr. Ozan Özkan öğretim üyeleri ve Rukiye Saygılı bana yine müthiş bir Konya günü yaşattılar.Üniversite Rektörü Prof. Süleyman Okudan’ı da ziyaret ettim. Son derece yakın ve samimi davranan Okudan, üniversite ile ilgili çok ayrıntılı bilgiler verdi, heyecanlandığımı söylemeliyim.Konya ise gerçekten çok gelişmiş. Kendinizi bir Avrupa kentinde hissedebilirsiniz. Geniş yollar, tramvay sistemi, modern binalar. Konyalılar da çok candan ve yakın davrandılar.Son notum ise Konya’nın meşhur etli ekmeği ile ilgili. Yemeği çok seven biri olarak Havzan’da yediğim etli ekmeklere bayıldım yine. *** Ne mozayiğiÇok kullanılan bir deyim var. “Türkiye mozayiği.” Kastedilen şu; Türkiye’de birbirinden farklı etnik, dini, kültürel sosyal yapılar var. Ve bunlar binlerce yıldır bir ahenk içinde yaşıyor.Güzel bir benzetme ama bana göre tam bunu vermiyor. Çünkü mozayik keskin parçalardan oluşur. Bir araya geldiğinde güzel bir görüntü verir de, her taş farklılığını net biçimde gösterir.Bu nedenle ben Türkiye’yi “ebruya” benzetiyorum. Ebru biliyorsunuz tüm renklerin birbirine karışmasının yarattığı müthiş bir ahenktir.Türkiye böyle bir ülke aslında. Renkler birbiri içinde. Ne yazık ki sözde demokrasi adına Türkiye’yi hançerlemek isteyenler bu ebruli görüntüyü kanla boyayıp bozmaya çalışıyor.Buna rağmen biliyor ve umuyorum ki Türkiye’nin birbirine karışmış renkleri bu çirkin oyunlara gelmeyecek ve binlerce yıldır süren birliktelikleri güçlendirerek sürdürecektir. *** Kurban eti ayaklara dolandıBir taraftan dine saygılı gibi görüneceksiniz diğer taraftan da dini kuralların ya da geleneklerin bozulmasına sırf üç kuruşluk kazanç için göz yumacaksınız.Olmuyor işte ve sonunda kurban eti herkesin ayağına dolanıyor.Kurban Bayramı öncesi bazı önemli kurumlar ve Deniz Feneri Derneği halktan “kurbanınızı biz keselim” diye para topladılar. Sonra bunu bir şirkete ihale etmişler, toplanan para ile kurban eti kesip dağıtsınlar diye.O şirket de üç beş kurban kesip gerisini cebe indirmiş. Bu ortaya çıkınca soruşturma başladı, dernek başkanları gözaltına alındı.Yolsuzluk bir yana, burada bence önemli olan nokta başka.Kurban kesmek vaciptir. Yani zorunlu bir dini kural değildir, isteyen veya gücü olan uygular. Ama vacip olması kuralsız olması anlamına da gelmez. Ki üstelik kurban kuralları ve adetleri çok da ayrıntılıdır.Öncelikle çok özel bir durum olmadıkça kurban kesen kurbanın başında olmalıdır. Kurban görmeden kesilmez ve bütün olarak verilmez. O zaman kurban olmaz, bağış olur, bağışın da kurbanda yapılmasının bir anlamı yoktur.Kurban eti üçe bölünür. Bir kısmı evde kalır, bir kısmı kurban kesemeyen komşulara diğer bölümü de fakirlere dağıtılır.Son yıllarda özellikle dini cemaatler ve bazı kurumlar bu gelenekleri bildikleri halde “birçok kuralı yerine getiremiyoruz bari kurban keselim” diyerek vicdanlarını rahatlatmak isteyenlerin duygularını sömürerek para topluyorlar.Sonuç ortada. Vicdanını rahatlatmak isteyenler dolandırılmış.
Komşularımızla sıfır sorun politikası yanlış mı? Hiç de değil. Keşke çok öncelerden bunu sağlayabilseydik.Ama yapabilir miydik? Hayır.Bugün dış politikadaki “olumlu” sayılan gelişmelerle ilgili farklı bir noktayı değerlendirmek istiyorum.“Geçmişte komşularımızla sorunsuz yaşayabilir miydik?” sorusuna tereddütsüz “Hayır” cevabını veririm. Çünkü koşullar başkaydı.Bir NATO ülkesi olarak Sovyet hâkimiyeti ile çevrilmiş, Batı’nın ileri karakolu durumundaydık. Kuzeyde ve doğunun bir bölümünde Sovyetler Birliği, doğuda önce Şah sonra molla döneminin İran’ı. Güney’de hem Sovyet rejimi hem de Batı ile çiftetelli oynayan bir Irak. Yine güneyde Sovyet etkisi altındaki bir Suriye.Batı’da aynı paktta olduğumuz ama denizlerle ilgili sorunlarımızı hâlâ bitiremediğimiz Yunanistan, onun yanında Sovyet Bloku’ndan Bulgaristan.Bu durumda Türkiye’nin komşularıyla sıfır sorun yaşaması mümkün olamazdı.Şimdi durum değişti. Bir kere Sovyetler Birliği yok artık. Türkiye bu açıdan rahat nefes aldı.Bunun yerine bölgede bu kez kapitalist olarak karşı karşıya gelen iki dev ABD ve Rusya’nın çıkar oyunlarının tam ortasındayız.ABD, Afganistan’a demokrasi getirmek ya da terörü bitirmek için gitmedi. Bu ülkeden başlayarak Batı’ya kadar olan enerji bölgelerini ve enerji naklini güvence altına almak istiyor.Bu nedenle enerji geçişinin tam ortasındaki Türkiye’nin en güvenilir ülke olması gerekiyor.ABD, Irak’ta asker kaybı açısından başarısız görünse bile, amaca ulaşıldı aslında. Irak üçe bölünüyor. Kendi içinde sürekli çatışacak ama petrol bölgeleri Batı’nın egemenliğinde kalacak.Suriye yeni dünya düzenine ayak uydurmak istiyor, ama ABD’nin terörist ülkeler listesinden çıkarılmış olsa bile kendisine hâlâ kuşkuyla bakıldığını biliyor.Suriye’nin “güvenilir ülke” konumuna geçmesi için Türkiye devreye sokuluyor. ABD, Türkiye üzerinden bu ülkeyi “adam etmeye” çalışıyor.Ermenistan enerji geçişlerinin tam önündeki bir ülke. Türkiye ile sorunu kalmazsa hem kalkınır hem de sorun çıkarmaz. Bu konuda da görev Türkiye’nin oluyor.Sonuçta bölgedeki çıkarları konusunda anlaşan iki dev ABD ve Rusya, ortada Batı anlayışına göre “çıban gibi” duran İran’ı halletmek zorunda artık.Ama bunun için çevredeki tüm ülkelerin güvenlikli olması gerekiyor. İşte Türkiye’nin “sıfır sorunlu komşuluk ilişkilerinin” temelinde yatan budur.Türkiye’ye biçilen bir roldür.Peki kötü mü? Değil elbette. Hele iyi kullanılırsa Türkiye gerçekten bölgesinin en güçlü üklesi durumuna gelir.Ama bu iktidar ne yapıyor? Kendisine bahşedilen bu konumu kendi zaferi gibi gösterip, üstüne halkı “Yeni Osmanlı” gibi bir parlak görünen, oysa hiçbir anlamı olmayan lafın sihrine inandırmaya çalışıyor. *** Tehlikeli söylemAslında ilk duyduğum günden beri yazmak aklımdaydı. Nedense bir türlü olmadı. Başbakan Erdoğan aynı tehlikeli söylemi sık sık tekrarladığı ve gündemden düşmediği için demek ki şimdi de yazabilirim.Tehlikeli söylem dediğim şu: Başbakan neredeyse muhalefeti eleştirdiği her konuşmasında “Siz Sivas’tan öteye geçemezsiniz” diyor.Tabii kastettiği şu: “Buralarda oturan halk sizi desteklemiyor. Buralarda oyunuz yok. Buralara gelmeye cesaret edemezsiniz.” Bunda bir şey yok, siyaseten söylenebilir bir söz. Ancak Erdoğan bunu öyle bir tonda söylüyor ki, ortaya öyle bir manzara çıkıyor ki; sanki muhalefet partilerinin liderleri bu bölgelere gelirse büyük tepki toplayacaklar hatta vatandaş onları konuşturmayacak.Yani ne yapacak? Taş atacak, yumurta yağmuruna tutacak. Bir başbakanın bu anlama da gelen söylemde bulunmaması gerek herhalde. Bunun da ötesinde Başbakan bu bölgelere gidiyor gitmesine de, dikkat ediyor musunuz, arkasında da bir ordu var neredeyse.Ayrıca her gidişinden önce bu kentlerde olaylar çıkıyor, polisle çatışmalar yaşanıyor, yaralananlar oluyor. Bu kenlerde dükkânların da çoğu kepenklerini indirmiş halde karşılıyor Başbakan’ı. Bir ülkenin bazı yerleri siyasetçiler için “gidilemez” yer olmamalı. Hele bu asla teşvik edilmemeli. *** Rapor nasıl alınacak?Yok Kürt sorunuydu, yok sokak gösterileriydi, işçilerin vahşice dövülmesiydi derken bir baktım ki aslında tek tek hepimizi çok ilgilendiren domuz gribi konusunda çoktandır hiç yazmamışım.Tabii ne kendimde ne de çok şükür ev halkında böyle bir sorun var, yakın çeremde de pek rastlamadım. Bir de okul çağında çocuğun olmayınca milyonlarca insanın sıkıntısını unutuveriyorum.Geçenlerde lise çağında oğlu bulunan bir arkadaşım “Okuldan bir süre çocukları yollamamamız istendi, ama devamsızlık ne olacak?” diye sordu.Çünkü “Çocuklarınızı göndermeyin” diyen okul yöneticileri devamsızlığa formül bulamıyormuş. Ne yapılacak o zaman? Rapor alınacak tabii. İyi de çouk hasta değil ki. Sadece okulda birkaç domuz gribi vakası görülmüş, önlem olarak “İsteyen gelmeyebilir bir süre” denmiş. Hangi hastane sağlam bir çocuğa rapor verebilir ki?Alın size bir sorun işte: Domuz gribi açılımı gerekmiyor mu şimdi?
Okurlar tabii ki fark etmezler ama biz gazete yazarlarına her gün sayısız e-mail gelir. Bunların bazıları direkt yazara yazılmış kişisel mesajlardır. Önemli bir bölümü ise hemen herkese gönderilen türden bilgi belge içeren ve reklam yayınlarıdır.Zaman zaman da “sistemli” bir kampanya ile karşılaşırız. Örneğin harçlar konusunda sıkıntıda olan öğrenciler tüm yazarları bir mesaj bombardımanına tutarak konunun yazılmasını sağlamaya çalışır. Şimdi öğretmen atamaları konusunda bir kampanya başladı örneğin. Her gün onlarca mesaj geliyor.Bu tür kampanyalardan biri birkaç aydır devam ediyor. Talep, bedelli askerlik yasasının tekrar çıkarılması. Bu konuda öyle bir bambardıman yapılıyor ki şaşarsınız. Her gün gelen mesajlar arasında bedelli askerlikle ilgili olanları ayırıp silmek bile yoruyor.Ama hemen şunu söyleyeyim, bu zırvanın bitmesi gerek. En son Savunma Bakanı da açıkladı, böyle bir şey düşünülmüyor, yani bedelli askerlik olmayacak.O halde üç kuruş parası olup da askerlikten bedel ödeyip kaçmak isteyenler buna bir son vermeli. Çünkü en azından vicdanları sızlatıyorlar.Bedelli diye tutturanların iki ortak savunma faktörü var.Birincisi; efendim bedelli askerlik olursa şu kadar milyar lira toplanırmış, bununla da başta Güneydoğu’daki zayıf karakollar güçlendirilir, okul binaları yapılırmış. Zannedersiniz de müthiş ulvi bir amaç peşindeler.Ne güzel değil mi, adam parasını verip askerlikten kaçacak, ama parası olmayanlar silah elde terörist tehdidi karşısında kalacak.İkinci savunma da şöyle; 30 yaşına gelmişlermiş, evlenmişler, çoluk çocuğa karışmışlar, işlerini kurmuşlar. Şimdi askere giderlerse o ailelerin durumu ne olacakmış, kurulan işler zora girermiş.İyi güzel de bugün askere giden her erkeğin başına gelen bu değil mi? Ben de askere giderken evliydim, üstelik işimde tam tırmanma aşamasına gelmiştim, önüme askerlik çıktı. Elbette ben de karalar bağladım ama gittim. Üstelik 4 ayı eğitim 12 ayı da yedeksubay olarak tam 16 ayımı geçirdim.Bedelli askerlik çıksın diye kampanyalar düzenlemek, sudan bahanelerle, hele eşleri kullanarak duygu sömürüsü yapmak ayıptır, vicdansızlıktır ve ahlâken de yanlıştır.Bedelli askerlik çıkmayacak. Bunun hayali ile yaşamak yerine bir an önce gidin herkes gibi yapın vatan hizmetinizi.DTP’de güvercin olarak tanımlanan Ahmet Türk’le Aysel Tuğluk’un yasaklanması garipseniyor. “Şahinler varken” deniliyor. Fazilet Partisi kapatılırken partide laik yaşam tarzını benimseyen tek milletvekili Nazlı Ilıcak “Şeriatın odağı olmakla” suçlanıp yasaklanmıştı.*****Türkiye’de ekonomik kriz biter mi? Geçenlerde Bartu Soral’la tanıştım. Bartu Soral, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nda 5 yıl çalışmış, bu dönemde Türkiye’nin kalkınması yönünde de projeler üretmiş bir ekonomist.Bartu Soral gerek ekonomi eğitimi gerekse Birleşmiş Milletler deneyimlerinden yararlanarak bir kitap yazmış. Adı: “Türkiye’de Bitmeyen Ekonomik Kriz” Diyeceksiniz ki “Malumun ilanı değil mi bu?” Evet, öyle olmasına öyle de, Soral kitabında o kadar ince saptamalar yapmış, detayları o kadar güzel anlatmış ki bir anda okuyup bitiriyorsunuz.Önce 1923’ten 1980’e olan dönemi incelemiş Soral kitabında. 1950’lerde özel sektörün geliştirilmesi için devlet eliyle yapılan katkıları anlatmış.1980 sonrası ise farklılaşıyor. Türkiye’deki ekonomik sistem. Bu nedenle 1989 ile 2001 arasını özel olarak ele alıyor Bartu Soral. Bu dönemin reel ekonomiden nasıl finans oyunlarına geçildiğini, bankaların sayısının nasıl olup da çok arttığını, üretimden nasıl uzaklaştığımızı çok güzel özetliyor.2001’den sonrasının ise nasıl bir felaket olduğu çarpıcı biçimde dile getiriliyor. Soral, üretimden tamamen kopuşun, dış borcun inanılmaz yükselişinin, işsizliğin toplumsal bir yara haline gelmesinin öyküsünü anlatıyor.Ekonomi ile ilgilenen, ama teknik detayları bilmeyenler için çok rahat okunabilecek ve anlaşılabilecek bir kitap.Evet, ekonomi hep krizde, ama nedenini gerçekten biliyor muyuz?*****Tuhaf ölümler SoruşturulmalıAsker kesiminde art arda gelen ölümler, tek tek ele alınırsa belki şüphe çekmeyebilir. Ancak son iki yıl içinde meydana gelen kaza ve intiharları alt alta dizdiğimizde ortaya garip bir manzara çıkıyor.Her birinin yetişmesi için binbir emek harcanan, Türkiye’nin her noktasında çalışmış yarbayların, albayların ölümleri ya da intiharları sıradan birer olay olarak geçiştirilemez.Amirallere suikast hazırlığı iddiaları, hastanedeki bir generalin öldürülmek istendiği yolundaki bulgular ister istemez bu ölümleri de çok çok şüpheli hale getiriyor.Genelkurmay herhalde gerekeni yapıyordur veya ben öyle sanıyorum. Ama bu yetmez. Kamuoyuna da bilgi verecek bir soruşturma biriminin kurulması, tüm ölümlerin dosyalarının birlikte yeniden incelenmesi gerekir. Örneklerini Amerikan komplo teorileri filmlerinde gördüğümüz bu tuhaf ölümlerin aydınlığa çıkarılması ya da kamuoyunun bunların sıradan olduğu konusunda tatmin edilmesi demokratik yaşamımıza da büyük katkı sağlayacaktır.***** Eksik öneriPazar gününü biraz da rahatlamak için genellikle mizahi yazılara ayırıyorum biliyorsunuz. Özellikle Yıldırım Tuna’nın katkılarıyla hiç olmazsa haftanın bir günü tebessüm etmeye fırsat bulabiliyoruz, hayal olsa bile.Bu pazar “Malum sayın kişi için fedakârlık yapmalıyız” başlıklı yazıda İmralı’daki kişiye verilmesi önerilen ayrıcalıkları “ironik” bir dille sizinle paylaşmıştım.Malum kişiye sağlanması önerilen avantajlar konusunda iki gündür pek çok mesaj alıyorum. Mesajlarda okurdan gelen ortak bir öneri var. Sadece bunu paşlaşmak istiyorum:Okurlar “Madem açılıma saygı nedeniyle teröristbaşına ayrıcalıklar verilmesi isteniyor, o halde adada bir de harem kurulsun. Nasıl olsa meraklısı pek çok” diyorlar.Eee, ne diyeyim, dilin kemiği yok ki.