Alçakça öldürülmesinden tam 32 yıl sonra savcı Doğan Öz yine gündeme geldi. Doğan Öz katledildiği sırada devlet içindeki faşist bir yapılanmayı soruşturuyordu. O sıralarda adı Kontrgerilla olarak bilinen bu örgütün izini bulmuştu.Kontrgerilla şimdi yine gündem maddesi olunca hafızalar ister istemez Doğan Öz’ü de hatırladı.Ancak konu hem olayı bilmeyenler hem de bilerek, isteyerek çarpıtanlar tarafından ele alınıp tartışmaya açılınca zihinler yine bulandırılıyor.Bu nedenle bazı konulara açıklık getirmek istiyorum. Çünkü bazı olayları yaşandığı dönemi bir kenara bırakarak ele alırsak gerçeği de bulamayız.Öncelikle şunu söylemeliyim: Doğan Öz sol görüşlü olarak tanınıyordu. MHP’li “komandoların” barındığı Site Öğrenci Yurdu’nda yaptığı arama nedeniyle sağcıların büyük tepkisini çekmişti. MHP’li militanların öldürdüğü solcuların dosyaları genellikle Öz’e gelirdi.Gelelim Kontrgerillaya. Kontrgerilla o tarihte ilk kez duyulmuyordu. 12 Mart Muhtırası’ndan sonra Ziverbey Köşkü’ndeki işkenceler sırasında Kontrgerilla adı sık sık konuşuluyordu.Şimdiki anlayışa göre biraz garip gelebilir ama, o dönemlerde sol grupların önemli bölümü askere pek kötü gözle bakmazlardı. Çünkü bütün kötülüklerin AP iktidarından ve polis-MİT işbirliğinden geldiğine inanılırdı.Kontrgerilla da askerin kurduğu bir gizli örgüt olarak değil iktidarın emrinde, faşizmi hâkim kılmak için solcuları ezen gizli bir yapılanma olarak algılanırdı.Hele ordunun faşist darbe yapacağı ihtimali konuşulmazdı bile. Çünkü ordu darbe yaparsa bu devrimci bir darbe olabilirdi ancak. Ki 9 Mart 1971’de böyle bir darbeye de ramak kalmıştı.Dönelim tekrar Doğan Öz’e. Böyle bir iklimde Doğan Öz o tarihlerde Kontrgerilla’yı soruşturan savcı olarak değil “devrim şehidi” olarak tanınmış ve yüceltilmişti.Peki Kontrgerilla o tarihte neden soruşturulmadı, Ecevit neden sustu?Cevabı çok basit. Ecevit meydanlarda Kontrgerilla’yı ortaya çıkaracağını söylüyordu. İktidara geldiğinde Genelkurmay bir brifing vererek Kontrgerilla’nın Özel Harp Dairesi olduğunu anlattı. Bu birimin ülke güvenliği için çok önemli olduğunu söylediler.Ecevit de “devrimci” olarak nitelediği askerin sözüne güvendi ve bir daha da bu konuyu açmadı. Ecevit işlenen cinayetlerden ve çıkarılan toplumsal olaylardan faşist olarak gördüğü AP-MHP-MSP’nin kurduğu Milliyetçi Cephe’yi sorumlu tutuyordu.Bu koalisyonun Türkiye’yi faşizme götüreceği endişesi taşıyor ve Silahlı Kuvvetleri buna karşı bir güç olarak kabul ediyordu.*****Mucip Ataklı Amerika’ya hiç gitmediMucip Ataklı büyük amcamdı. Gençler için bu isim hiçbir şey hatırlatmaz elbette. Mucip Ataklı 27 Mayıs askeri müdahalesini yapan subaylar arasındaydı. Hava generaliydi.Darbeyi asla demokrasiye karşı yapmadıklarını söyler, o dönemde dünyanın en ileri ve özgürlükçü anayasası olduğu Avrupa ülkelerinde de kabul edilen 61 Anayasası’nı yapmakla övünürdü.Katıksız bir Atatürkçüydü, gerçek bir devrimciydi. Faşist her türlü fikre yiğitçe karşı çıktı. Meclis’te görev yaptığı dönemlerde saygınlığı, bilgisi ve vizyonuyla anıldı.Çok dürüst ve namusluydu. Evinin önünden çalınan arabasının yerine yenisini bile alamadı.Mucip Amcamı neden andım: Demokrasiyi ordu düşmanlığı sananlar bilseler de bilmeseler de sürekli konuşuyorlar ya, işte bunlardan biri Mucip Ataklı’nın Kontrgerilla eğitimi almak için 1948’de Amerika’ya gönderildiğini ileri sürdü.Malum medya da hiçbir doğrulamaya gerek duymadan bu haberi aynen kullandı. Hatta biri herhalde “İşte bu gazeteci cuntacının yeğeni” demek için benim de adımı geçirdi. Mucip Amcam ile ancak onur duyarım, bunu da bilsinler bu arada.Ancak bunları yazanların bilmediği bir şey var: Mucip Ataklı Amerika’ya hiç gitmedi ki. Gitmeyen bir subay nasıl olur da Kontrgerilla eğitimi alır?***** Ücret azsa yüzde oranı hiçbir şeydirBaşbakan Erdoğan memur emeklilerine yapılacak zammı “Ben açıklayacağım” diyerek olmadık bir beklenti yaratmıştı biliyorsunuz. Sonra zamlar açıklandı. Hüsran...Anladığım kadarıyla Başbakan “oran” açıklayarak “Memura yüzde 2-3 zam yapılırken memur emeklisine yüzde 20 yaptık” diyerek heyecan yaratmak istedi. Memur olmayanlar da “Helal olsun, bak yüzde 20 zam yaptı, daha ne istiyorlar” der tabii.Oysa eğer zaten maaşınız düşükse oran hiçbir şeydir.Size zamanında Sabah Gazetesi’nde şimdiki patronum Zafer Mutlu’yu da “atlatarak” düşük ücretli arkadaşların maaşını nasıl beklenmedik biçimde artırdığımı anlatayım.2000’den önceydi, kesin hatırlamıyorum. O yıl zam oranı yüzde 18 olarak belirlendi. Kadro geniş, Zafer Mutlu’ya “Herkese bu oranı yaparsak düşük ücretli arkadaşların hiçbir kazancı olmayacak” dedim. O da “Bütün şartları zorladık, ciddi sıkıntı var, eğer bazılarına daha yüksek zam yapmak istiyorsan adam atmak gerek, çok istiyorsan al sen yap, ama sonuçta toplam maaş yüzde 18 artmış olacak, bir kuruş fazla olmaz” dedi.Ben de “Tamam” dedim. Zafer Mutlu muhasebeye maaş listesinin bana verilmesini söyledi. Tabii talimat ondan gelince “yanlışlıkla” bütün listeyi verdiler. Yazarların ve üst düzey olanların maaşları da önümdeydi. Hiç ses etmedim.Önce büyüklerden başladım. Onlara yüzde 10-11 zam yaptım. Bütün yüksek maaşlılara yüzde 18 yapsaydım fark ne olurdu diye hesapladım. Aradaki farkları düşük maaşlı arkadaşlara dağıtmaya başladım. Böylelikle bazı arkadaşların zam oranı yüzde 80’lere kadar çıktı.Aradan iki ay geçti. Zafer Mutlu çağırdı “Sen ne yaptın? Bana gelip ‘Benim zam düşük’ diye soranlar var” diye sordu. Çaresiz “Böyleyken böyle” diye anlattım her şeyi.Gülmeye başladı Zafer Mutlu. “İyi ki senin yaptığını bilmiyorlar, durumu kurtaracağım diye neler çektim biliyor musun” dedi.Demek ki neymiş, oran her şey değilmiş.*****Eurovision’a Manga grubu gidiyormuş. Ordu düşmanlarına gün doğdu, “Şarkı yarışmasına manga gitmez, burası asker devleti mi?” çığlıklarına hazır olalım. (Gani Yıldız)
Ortalık demokrasi havarisinden geçilmiyor. Gerçi herkes demokrasiyi kendisine göre tarif edip bunun en doğru olduğunu söylüyor ama, ne sakıncası var, tüm ülke demokrasi için ayakta.İnsanlar sorgusuz sualsiz sabahın köründe evlerinden toplanıyor, haklarında hiçbir suçlama yapılmadan tutuklanıyor ve yıllarca hâkim önüne çıkmadan hapiste tutuluyor. Neden? Çünkü Türkiye normalleşiyor, demokrasi kazanıyor.Silahlı Kuvvetler’e karşı yoğun saldırılar yapılıyor hakaretler ediliyor, çünkü demokrasi güçleniyor.İktidar kendi bilgi ve kontrolünde olan askeri arşivlere hâkim sokup arama yaptırıyor, çünkü demokrasiyi öğreniyoruz.Adam il başkanı olmak için adaylığını koyuyor, ama genel başkan olmaz diyor, çünkü demokrasi en büyük ülkümüz.Medyaya hukuk dışı baskılar yapılıyor, istenmeyen gazetecilerin adı açık açık söyleniyor çünkü demokrasi yolunda adım atıyoruz.Listeyi uzatın uzattığınız kadar.Bunları konuşmaktan, tartışmaktan, demokrasinin, hukukun ne olduğunu anlatmaktan yoruluyoruz artık. Çünkü demokrasiyle ve hukuk düzeniyle uzaktan yakından ilgisi olmayanların sesi o kadar çok çıkıyor, o kadar saldırgan tavırdalar ki, siz ne söyleseniz nafile.Ancak bu demokrasi havarilerine “soru sorduğunuz” zaman durum değişiyor. Çünkü tartışmak yerine soru sorduğunuzda cevap alamıyorsunuz.Örneğin, bu demokrasi havarilerinden biri Özel Harp’te yapılan aramanın demokrasi adına büyük adım olduğunu söylüyordu. “Neden aranıyor, hangi suç ya da suçlu izleniyor?” diye sordum. Hiç cevap yok. Buna karşılık “Olsun, şeffaflaşıyoruz ya” savunması yaptı.Bir Anadolu kentindeki panelde konuşmacıydım. Kentin “zenginleşmiş” ileri gelenlerinden biriyle sohbet ediyoruz. Açıklamıyor ama bütün söyledikleri iktidar politikalarıyla örtüşüyor. Bir ara “En önemlisi demokrasi, Anayasa’nın da buna göre değişmesi gerek” dedi.Ben de “Çok haklısınız, örneğin hangi maddeleri öncelikle değiştirmek gerek, bu Anayasa’nın sıkıntı veren maddeleri neler?” diye sordum.Kızardı, bozardı, şaşırdı. Çünkü propagandayı tekrarlıyor, hiç merak etmemiş ki. Yine böyle bir sohbette “Kürtlerle eşit haklarımız olmalı” dedi biri. Sordum “Hangi konularda eşit değiliz” diye. Konuşan yine kızarıp bozardı.Bir başkasında “darbe olamayacağını” anlatıyorum biri “Nasıl öyle söylersiniz law silahları çıkıyor topraktan” dedi. Sordum tabii “Siz bugüne kadar herhangi bir olayda law silahı kullanıldığını duydunuz mu?” Kalakaldı, çünkü belli ki law silahı nedir bilmiyor bile.Örneğin adam söze “367 rezaletini yaşamış bir ülkeyiz” diye giriyor. “Nedir bu rezalet?” diye soruyorum. “Gül’ü seçtirmediler ya” cevabını veriyor. “Peki rezalet diyorsun ama o Anayasa maddesini hiç okudun mu?” sorusu karşısında ise ne yapacağını bilemiyor. Sonuç olarak, demokrasiye ve hukuk düzenine gerçekten inananlar, ortalıktaki demokrasi havarileriyle tartışmak yerine soru sorsunlar. O zaman foya ortaya çıkıyor.Borsa 1 yılda 1000 milyoner yaratmış. Anlaşılan “10 yılda 15 milyon genç yarattık her yaştan” günleri çok geride kaldı. (Gani Yıldız)*****Nasreddin HocaSabah Bülent Tanla aradı; “Bugün bir fıkra dinledim, tam Türkiye’ye uyuyor” dedi. Tabii hemen anlatmasını istedim. Fıkra Nasreddin Hoca fıkrası. Hoca karısıyla yatakta uyurken eve hırsız girmiş, çalacak bir şey bulamayınca Hoca ve karısının üzerindeki yorganı alıp kaçmış.Karısı üstü açılınca uyanmış ve hâlâ uyuyan Hoca’yı dürtmüş “Kalk, kalk, hırsız yorganı çalmış, koş da yakala” demiş.Hoca uykusunu hiç bölmeden “Amaaan, yorganı almış işte, ya yastığı alsaydı, uykumuz kaçardı vallahi” diyerek uykusuna devam etmiş.Tanla “Türkiye’nin yorganı çalınıyor, biz yastığı kurtardık diye seviniyoruz” yorumunu yaptı. İki üç saat sonra Tanla yine aradı. Fıkrayı bir arkadaşına anlatmış. O da ekleme yapmış: “Yorgan gitti, yataktaki karıyı da götürüyorlar.” *****Güney Vietnam yok kiSanayi Bakanı Zafer Çağlayan ihracat rakamlarını açıklarken Türkiye’nin 4 ülkeye ihracat yapmadığını söyledi. Bunları da saydı: Kuzey Mariana, Kiribati, Batı Samoa ve Güney Vietnam. İlk üçü Pasifik’teki küçücük adalar. Dünya atlasında ancak büyüteçle bulabiliyorsunuz.Ancak Güney Vietnam diye bir ülke yok. Vardı da, şimdi yok. Kuzey ve Güney Vietnam birleşeli yarım asır geçti neredeyse.Büyük şirketlerimizden biri de bu ülkeye ihracat yapmaya başladığını açıkladı. Belli ki bir “bilgi sürçmesi” var. Herhalde Sanayi Bakanlığı kayıtlarında Vietnam hâlâ iki ayrı ülke olarak gösteriliyor.Tabii iş yapan herkes biliyor. O büyük şirket de herhalde bakanı bozmak istemedi.*****Herkes içeride kim dinleyecek?Televizyonda “uyum zirvesi” ile ilgili haberleri izliyorum. Şatafatlı makam araçlarının biri giriyor biri çıkıyor. Ama bir araç var ki çok dikkat çekici. Devasa bir arazi aracı, simsiyah camları var, tepesinde de bir sürü ne olduğunu anlayamadığım aksesuarlar.Ertesi gün gazetelerden öğrendim ki bu araç jammer taşıyormuş. Nedir bu jammer. Efendim bu cihaz belli bir alandaki tüm cep telefonlarını, ortam dinleme aygıtlarını ve telsizleri etkisiz hale getiriyormuş. İçeride “uyum” zirvesi var ya, kimse dinlemesin diye böyle bir önlem alınmış.Güzel de devletin tüm birimleri içeride zaten, kim kimi dinleyecek diye korktular acaba?Bu arada jammer’ların normal vatandaşa çok zararı var. Çünkü bu cihaz yüzünden o bölgede olan kimse cep telefonunu kullanamıyor. Birinin çocuğunun başına bir şey gelse yetişip haber veremeyecekler.NOT: Bu zirve ile ilgili pazartesi günü ayrıntılı bir yazı yazacağım. Uyum zirvesindeki yemekte içki servisi de varmış ama kimse içmemiş. Sıkı mı? (C.A.)Eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’nın Ergenekon ifadesini sızdıranlar aranıyormuş. Ne arıyorlar anlamadım, diğer ifadeleri kim sızdırdıysa onlardır. (C.A.)
Bu köşede dün yazdığım “Alternatif var aslında” başlıklı yazının bu kadar ilgi çekeceğini düşünmemiştim açıkçası. Ancak herkes o kadar çok bunalmış durumda ki “alternatif” sözü bile hareket getirdi.İnternetteki yazımın altındaki yorum ve önerilerin dışında yüzlerce mail aldım dün. Hemen herkes “Birbirine yakın görüşleri savunanların seçimlere bölük pörçük katılmasının sakıncaları” üzerinde duruyor.Aslına bakarsanız dünkü yazım hemen her gün her yerde konuşulanların bir tekrarıydı. Daha önce zaten AKP’ye oy vermemiş ya da şimdi uygulanan politikalar nedeniyle AKP’den kopmayı düşünenlerin ortak kaygısı kime oy vereceklerini bulamamaları.Görünen o ki vatandaşın büyük bölümü içine sinecek bir merkez partinin ortaya çıkmasını bekliyor. Dünkü yazımda tek başlarına seçime girmek isteyen Sarıgül ve Şener hareketleri başta olmak üzere merkez sağ ve merkez soldaki oluşumların DP çatısı altında birleşmelerinin düşünülebileceğini belirtmiştim.Eğer böyle bir oluşum yaratılabilirse Türkiye’de yepyeni bir rüzgârın esmesi ve “tek parti diktatörlüğüne” giden yolun kapanması hiç de şaşırtıcı olmaz.CHP ve MHP’nin dışında oluşacak yeni bir merkez hareketi hem siyasete hareket getirecek hem de yüzde 10 barajı nedeniyle yaşanılan sürprizlere son verecektir. Bu arada DP çatısı altında toplanabilecek hareketin başına geçebilecek isimler konusunda da inanılmaz öneriler gelmeye başladı. Bazılarını sanıyorum internet sayfasındaki yorumlardan görmüşsünüzdür. Ancak bilin ki bana gelen diğer mesajlarda çok sürpriz isimler yer alıyor. Bu nedenle hem bu hareketin oluşması hem de buna yakışan bir lider konusundaki görüşlerinizi beklediğimi tekrarlamak istiyorum.Dün de yazdığım gibi gelecek hafta salı günü bu önerileri toplayıp sizlere sunacağım. Avrupa, Ankara’ya topraklarımızdaki dini azınlıkların hakları konusunda, “Artık Lozan’ı aşın” çağrısında bulunacakmış. Bakalım iktidar “Siz de çizmeyi aşmayın” diyecek mi? (Gani Yıldız)*****Gönül koyanlarAlternatif oluşturulması ile ilgili yazıma Hak ve Eşitlik Partililer gönül koymuşlar. Diyorlar ki “Biz de alternatifiz, bizden tek satır bile söz etmiyorsunuz.” Alternatif arayışı ile ilgili yazıda bir merkez partide buluşma olasılığını dile getirmeye çalıştım. Osman Pamukoğlu’nun başkanı olduğu Hak ve Eşitlik Partisi’nin böyle bir buluşmaya sıcak bakıp bakmayacağını düşünmedim. Ayrıca şurası bir gerçek ki Hak ve Eşitlik Partisi hiçbir ittifakı düşünmeden tek başına seçime girmeye kararlı olduğu gibi alternatif olduğuna da yürekten inanıyor.Aynı şekilde Liberal Demokrat Partililer de alternatifler içinde yer almadıkları için üzülmüşler. LDP yine tek başına mı seçime girer yoksa bir merkez partiyle işbirliği yapar mı bilemiyorum. Yaparsa bence çok iyi olur, Meclis’e gerçek liberaller taşınır.Bu iki parti ile ilgili bu açıklamayı yapmayı bir borç bildim. *****İstifa etmeyi de bilinYine bir tren kazası yaşadık. Aynı hatta yakın aralıklarla ikisi ölümle biten üç tren kazasından sonra suç hep makinistlere yüklendi. Başbakan’ın törenle hizmete soktuğu “hızlandırılmış tren” raydan çıktı. Ardından gerçek hızlı tren yine raydan çıktı. En son olarak da bu kez giden tren duran trene çarptı.Her kazadan sonra Ulaştırma Bakanı’nı olay yerinde gördük. Hiç üzerine alınmadan makinistleri suçladı.Oysa demokratik ülkelerde benzer olaylar olduğunda bakanlar da istifa ederler. Açıkçası bir tren kazası ile “bakan istifa” diye bağırmak istemiyorum. Ancak Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker başka ülkelerde sadece son iki yılda benzer olaylarda istifa eden bakanları sıralamış. Sayın Bakan Binali Yıldırım sadece baksın:* 10.07.2008 Macaristan Ulaştırma Bakanı Pal Szaba 4 kişinin öldüğü tren kazası sonrası istifa etti.* 28.09.2008 Japon Ulaştırma Bakanı Nakayama “Öğretmen sendikaları kanserdir” dediği için istifa etti. (Bizim ülkemizde “Dinlenmek istemeyen telefonda konuşmasın” diyen bakan kimdi acaba?)* 25.07.2009 Hırvatistan Ulaştırma Bakanı Bozitar Kalmeta 6 kişinin öldüğü tren kazası sonrası istifa etti, Başbakan istifasını kabul etmedi.* 12.08.2009 Güney Pasifik ada ülkesi Tongan Ulaştırma Bakanı Paul Karalus 93 kişinin öldüğü bir geminin batması sonrası istifa etti.* 05.09.2009 Makedonya Ulaştırma Bakanı Mile Yanakevski 15 Bulgar turistin öldüğü tekne kazası sonrası istifa etti.* 27.10.2009 Kosta Rika Ulaştırma Bakanı Karla Gonzales 5 kişinin öldüğü köprü çökmesi sonrası istifa etti.* 27.10.2009 Mısır Ulaştırma Bakanı Muhammed Mansur, Kahire’nin güneyinde 18 kişinin öldüğü tren kazası sonrası istifa etti.
Genel bir huzursuzluk yaşanıyor. Kimse durumundan memnun değil. Resmi rakamlar; örneğin çok düşük oranda bir enflasyon gösterse de durum böyle değil. Siyaseten zaten büyük kargaşa var, halk neyin ne olduğunu anlayamıyor.Kısacası büyük bir kesim iktidardan hoşnut değil. Ancak sorun “alternatif” olmamasında.Kiminle konuşsam “Tamam da bugün bir seçim olsa kime oy vereceğiz” diye soruyor. Aslında partiler ortada duruyor da, güven yok kimsede.O halde bir öneride bulunmak istiyorum...CHP’de sorun genel başkanlık. Haksız yere de olsa kamuoyunun bir bölümü Deniz Baykal’dan umudu kesmiş durumda. Onun genel başkanlığındaki bir CHP’ye oy vermek istemiyor. Buna rağmen CHP ilk seçimde yüzde 25’i zorlar.MHP’de fazla sorun yok. Tek başına iktidar olacak oyu toplaması pek mümkün değil, ama açılımların yarattığı hoşnutsuzluktan pay kapacaktır mutlaka. Yüzde 15’i geçmesi şaşırtmaz.Demek ki bu iki partiden alternatif çıkması zor. O halde başka alternatiflere bakmak gerek.Şu anda siyasete hazırlanan Mustafa Sarıgül var. Partisinin kuruluşunu her an açıklayabilir. Çok iddialı ama üzerindeki kuşku bulutları kalkmış değil. AKP’den de oy alacağını söylemekle beraber yaygın inanış bu hareketin sola darbe vuracağı yönünde.Abdüllatif Şener’in Türkiye Partisi de seçimlere hazırlanıyor. Konuştuğum yöneticiler çok ilgi gördüklerini ve sürpriz yapacaklarını söylüyorlar. Ben aynı kanıda değilim.Abdüllatif Şener iyi siyasetçi, adı tatsız olaylara hiç karışmadı, dürüstlüğünden kimsenin kuşkusu yok ama alternatif olması için bunlar yetmez. Şener belki biraz AKP’den hayal kırıklığına uğrayanlardan oy alır.Gelelim DP’ye. Hüsamettin Cindoruk’un ağabeyliğinde ANAP’la birleşmeyi sağlayan DP şu anda varlık gösteremiyor. Çünkü herkes Cindoruk’un bir hareketi başlatmak için yaşına rağmen partinin başına geçtiğini ve tüm toplumun benimseyeceği bir yönetim oluşturmak istediğini biliyor. Bu nedenle DP’yi en dikkat edilmesi gereken parti olarak görüyorum. Çünkü eğer merkezde bir alternatif çıkacaksa bunun DP olması kadar normal bir şey yok.O halde şunu önerebilirim: Mustafa Sarıgül ve Abdüllatif Şener bir seçim macerasına girmek yerine DP’nin çatısı altında bir araya gelebilir. Aynı şekilde sağda ve soldaki bazı küçük partiler de buraya destek verebilir.Sorun bu hareketin başında kimin olacağı. Normal dönemlerde kimse kimseyi beğenmediği için ortaya çıkan her isim yıpratılıyor.Benim yakıştırdığım bir isim var. Ancak şu anda söylemem doğru olmaz. Aslında sizlere de açmak istiyorum konuyu. Bir hafta süreyle merkezde alternatif olabilecek bir partinin başında kimleri görmek istediğinizi yazabilirsiniz.Haftaya salı günü hem gelen isimleri hem de benim yakıştırdığım ismi yazabilirim bu durumda.Arabalarımızın arka camlarına “Bu millete bu zamlar azdır, bu arabayı kullanan kazdır” yazısı asmayı öneriyorum. (Mustafa Kuşçu)***Enflasyon yüzde 60 olsaSabah sabah enflasyon rakamları açıklandı dün. Bütün televizyonlar da “flaş haber” olarak sundular. Aralık ayının enflasyonu yüzde 0,53. Bazıları yüksek bulmuşlar. 2009’un enflasyonunu ise yüzde 6’da kapamışız.Gazetecilik yaşamımın büyük bölümünde hep “Enflasyon canavarı” haberleri içinde boğuştuğum için yüzde 6 gibi bir rakam çok garip geliyor bana. İyi bir şey tabii.Ancak anlamadığım nokta şu: Tamam, enflasyon yüzde 6. Buna karşı benzine yapılan zamlar yüzde 20’yi geçiyor. Doğalgaz zamları yüzde 100’e denk gelecek şubat ayında büyük ihtimalle.Eeee, bizim enflasyon canavarı haberleri yaptığımız dönemlerde de zamlar böyle olurdu. Anladığım kadarıyla millette para olmadığı için harcayamıyor. O zaman kimse fiyatları da artıramıyor. Enflasyon da düşük çıkıyor.Oysa devletin böyle bir derdi yok. İstersen elektrik, doğalgaz, akaryakıt kullanma. Orada kimse enflasyon ayarı yapmıyor.Peki sıra çalışanların maaşlarına gelince, işte o zaman az zam vermek için enflasyon rakamı hatırlanıyor.*** Bu işte bir yanlış varYine yazıyorum, çünkü yine yaşadık. Edirne’de sol bir grup basın açıklaması yapmak istiyor, bir kısım vatandaş “PKK gösterisi” sanarak saldırıya geçiyor. Ertesi gün bazı sol gruplar bu kez İstanbul’dan otobüslerle Edirne’ye gitmek istiyor. Yine aynı bahane ile yollar kesiliyor, solcu gençler linçten zor kurtuluyor.Bu, ülkenin ne hale getirildiğinin küçük bir örneğidir. Halk hemen her konuda bilgisiz. Sadece sloganlarla konuşuyor, SMS mesajlarıyla haberleşiyoruz.Bir küçük tahrik kıvılcımı koca bir kenti yangın yerine çevirebiliyor.*** Baskın seçim ihtimaliOrtam kargaşalı, herkes ne olacağını soruyor. Ardından da gelen soru şu: “Erken seçim olur mu?” Erken seçimi bilemem ama “baskın seçim” ihtimali bana göre her geçen gün artıyor.* NEDENİ BASİT: Kürt açılımı sıkıntı yarattı. Çeşitli kentlerde garip olaylar yaşanıyor. Ermenistan ve Kıbrıs konusundaki açılımlar da Kürt açılımı gibi ayaklara dolanabilir. Ekonomi iyiye gitmiyor. İşsizlik artıyor. Her ne kadar demokratikleşiyoruz propagandası yapılsa da halkın büyük bölümü orduya yönelik sindirme operasyonundan rahatsız.* SONUÇ: AKP ciddi oranda oy kaybediyor. Martta yapılan seçimlerden zaten yüzde 10 kaybederek çıkmıştı AKP. Şimdi ise yüzde 30’larda dolaştığını söylemek yanlış olmaz.* 1,5 YIL FAZLA: Bugünden itibaren seçimlerin normal zamanında yapılmasına bir buçuk yıl kaldı. AKP bir mucize olmazsa bu sürede tekrar eski haline gelemez. Normal zamanda yapılacak bir seçim AKP’nin üzerine bir kâbus gibi çökebilir.* HESAP İŞİ: Bu durumda tahminlerdeki gibi eylül ayına kadar bile beklemeye tahammülü olmayabilir AKP’nin. Erdoğan’ın hemen bu yaz başında bir seçim için start vermesi kimseyi şaşırtmasın.* İPUÇLARI: Baskın bir seçim olasılığının ipuçları da var. Örneğin yılın son günü hızla bazı zamlar yapıldı ama ardından IMF ile anlaşma sinyali verilerek ekonomi çevrelerinde ferahlık yaratıldı. Gelecek paranın seçim ekonomisi için kullanılmasını kimse önleyemez. Ayrıca Başbakan bugün emeklilere zamlarını açıklıyor, bunu memur maaşlarına enflasyon ayarlaması adı altında zamlar izleyebilir. Baskın bir seçimde bunların çok işe yarayacağını kimse inkâr edemez.Çalışma Bakanı “TEKEL işçilerinin aldığı paraya çalışacak binlerce kişi var” demiş. Sayın Bakan’ın işini aldığı maaşın yarısına yapabilecek milyonlar var halbuki. (C.A.)
Sevgili okurlar; yeni yılın ilk sohbet yazısında bazı konulara açıklık getirmek istiyorum. Çünkü Türkiye’yi dönüştürmek isteyen zihniyet ve işbirlikçileri bir taraftan halkın kafasını muhallebiye çevirirken diğer taraftan oyunu sergilemek isteyenlere karşı inanılmaz bir yıldırma kampanyası sürdürüyorlar.Darbeci yaftasıİktidar zihniyeti ve yandaşları kendileri gibi düşünmeyen ya da oynanan oyunları sergilemeye çalışan herkese adeta bir “sihirli” sözcük olan “darbeci” yaftasını yapıştırıyor. Birkaç yıldır sürdürülen beyin yıkama faaliyetleri ile halkın kafasına “darbe olacak” paranoyasını yerleştirenler şimdi bundan nemalanarak eleştirileri göğüslüyor.Sorgulamak suç olduOysa ben dahil son yıllarda yaşanan çirkin iftira ve komplo operasyonlarını sorgulamaya çalışan, asıl niyeti ortaya sermeye çalışan hiç kimsenin ne darbecilikle ne ordu şakşakçılığı ile ne de demokrasiye karşı çıkmakla ilgileri var. Tam tersine bu sorgulamayı yapanlar gerçek demokrasi ve hukuktan yanalar.Askerin yıldırılmasıSon günlerde özellikle Silahlı Kuvvetler’e yönelik ağır bir yıpratma kampanyası sürdürülüyor. Askerler mantığın alamayacağı iddialarla suçlanıyor, izleniyor, tacize uğruyor, devletin en önemli sırlarının saklandığı yerlere polis zoruyla girilip arama yapılıyor. Bu da “demokrasinin zaferi” gibi sunuluyor.Oyunun özüOysa bu saldırıların demokrasi ve hukukla hiçbir ilgisi yok. Tek amaç var. Devletin tüm kurumlarını zafiyete uğratmak, yalan ve iftiralarla halkın kafasını karıştırmak, bu karışıklıktan yararlanıp destek sağlamak ve başta Cumhuriyet ilkeleri olmak üzere Türkiye’nin temel felsefesini değiştirmek.Büyük yaygaraŞimdi Özel Harekât olarak anılan, bir süre öncesine kadar Özel Harp Dairesi diye bilinen, aslı Kontrgerilla olan bir yapının “kozmik odasının aranmasından” yola çıkanların yaygarası yeri göğü inletiyor. Siz de yapılanın gerçek amacını söylemeye çalışınca karalanıyorsunuz. Peki gerçek bu mu?Atatürk’ün ordusuSevgili okurlar; Atatürk, Cumhuriyeti Türk Ordusu’yla birlikte kurdu. Bu ordu çok partili döneme geçilinceye kadar Cumhuriyeti ve kuruluş felsefesini korudu. Rejime yönelik her tehdit karşısında Türk Silahlı Kuvveleri’ni buldu. Ancak 1945’te biten 2. Dünya Savaşı’ndan sonra durum değişti.Amerikan egemenliği2. Dünya Savaşı o ana kadar hiç hayal bile edilmemiş bir gerçekle sona erdi. Dünyayı kana bulayan Almanlar yenilmişti ama ortaya bir Sovyet imparatorluğu çıkmıştı. Bu, başta Amerika olmak üzere Batı Bloku’nu şiddetle endişelendirdi. NATO kuruldu, üç tarafı Sovyetler’le çevrili Türkiye birden önem kazandı.Asker değişiyorABD, Kore Savaşı’na Türkiye’yi davet edip bir sınavdan geçirdikten sonra operasyon başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri ile Pentagon arasında çok sıkı bir ilişki başladı. Bazı subaylar Amerika’da eğitildi. Orduya çok büyük silah, mühimmat ve bilgi yardımı yapıldı. Çünkü...Komünizm tehlikesiABD ve Batı ittifakı Sovyet sisteminin yayılmasından ve Türkiye üzerinden Akdeniz’e açılmasından büyük rahatsızlık duyuyordu. Türkiye, Sovyetler Birliği’ne karşı çok önemli bir stratejik konumdaydı. O halde Türkiye’nin NATO’nun ileri karakolu olması ve komünist tehlikeye karşı bir set oluşturması ABD için en akıllıca plandı.Kontrgerilla gerçeğiKontrgerilla bu mantıkla NATO tarafından kuruldu. Bu yapı gizli çalışırdı ve bütün amacı bir Sovyet işgaline karşı direniş hareketini örgütlemekti. Kurulduğunda Menderes hükümetinden bile saklanmış ancak daha sonra varlığı ortaya çıkmıştır. Ecevit’e kadar başbakanlar bu yapıyı biliyordu, Ecevit’in bilmemesi ise solcu olmasından kaynaklanıyordu.Askerin rolüNATO’nun kurulmasına kadar Atatürk ilke ve devrimlerinin koruyucusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri bu andan itibaren Türkiye’de komünizmi önleme görevini üstlendi, ki bu da aynı zamanda yurt savunması olarak algılatıldı. İşin kötüsü pek çok iyi niyetli subay bunların Cumhuriyeti koruma adına yapıldığını sandı.Nice gençler katledildiTürkiye’deki sol, sosyalist ve komünist hareketleri önleme görevi üstlenen ordu, uzun yıllar boyunca nice gençlerin, değerli insanların yok olup gitmesine göz yumdu. Olaylar “anarşi ve terör” olarak sunularak kamuoyu da şartlandırıldı. Ordu her seferinde “iç barış” ya da “Cumhuriyet’i koruma” adı altında müdahalelerde bulundu.Darbelerin mantığıAncak darbelere de bu mantıkla bakmak gerekir. Asker ülke yönetmeye çok hevesli olduğu ya da hükümetler üzerinde bir vesayet oluşturmak için değil, siyasetle ve Batı Bloku ile de işbirliği yaparak solu tasfiye edip Türkiye’nin, kapitalist yolda güvenle yürümesi için darbeler yaptı.Sol görünüm sahteAncak şurası unutulmamalıdır ki Silahlı Kuvvetler’in en hassas olduğu konu laikliktir. Ordu din istismarına göz yummuş hatta bunu gerekli bile görmüştür ama din eksenli bir iktidara da asla razı olmayacağını her seferinde göstermiştir. İşte bu tutum kamuoyunun bazı kesimlerinde ordunun aslında sola eğilimli olduğu yanlış görüşüne neden olmuştur.Sovyetler bitinceOrdunun “komünizmi önleme görevi” 1990’larda Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile ister istemez sona erdi. Kontrgerilla da kendiliğinden tasfiye oluyordu, ama bu yapının artıkları geçmişten aldıkları gücün sürekli olduğu vehmine kapılarak çeteleşmeye, mafya ve egemenlerle işbirliği yapmaya yöneldi. Siyaset de bunu sevdi. İşte Susurluk buydu.Ordunun gücüTürk Silahlı Kuvvetleri bu işlevini kaybedince zayıflamaya başladı. Çünkü sonuçta ordu “sağ-yarı faşist ve din istismarcısı” bir düzeni korumuş ve “komünizme geçit” vermemişti. Buna karşın “gizlilikten doğan” gücü de sihrini kaybetmişti artık. O güne kadar en güvenli, en sağlam kurum olarak bilinen ordu adeta kevgire döndü.Gerçekleri bilmekBu gerçekleri bilmek zorundayız. Ama bunların gerçek olması, Silahlı Kuvvetleri’ni iyice sindirmeye çalışanlara karşı çıkmamı engellemez. Çünkü asıl amaç Türkiye’yi bir din devletine dönüştürmektir. İzanı olmayanlar “darbeci” deseler bile bunları yazmanın bir demokratlık ve vatanseverlik görevi olduğunu hissediyorum. Hepinize iyi haftalar dilerim...
Sayın Ömer Dinçer; yılın ilk günü ekranların karşısına geçip basın toplantısı yaptınız. Pek çok kişi yılbaşı gecesinin mahmurluğu ile söylediklerinizi dinlemeye çalıştı.Emekliler salı günü verilecek “zam müjdesi” ile yeni yıla “ferahlamış” olarak girmişlerdir belki. TEKEL işçileri ise herhalde sizi ibretle dinlediler.Ancak gördüğüm kadarıyla bazı sözleriniz hiç ilgi görmemiş. Çoğu gazetede konuşmanızın içindeki bir bölüm nedense hiç yer almamış.Sayın Bakan; diyorsunuz ki, “TEKEL işçisinin aldığı paraya çalışacak yüz binlerce insan var sokakta.” Bir bakanın ağzına bu kadar “vahşi” bir söz yakışıyor mu Allah aşkına?Elbette sokakta gezen milyonlarca işsiz var. Ve bu işsizlerin büyük bölümü bırakın TEKEL işçisinin aldığı parayı, yarısına bile razı.40 kişilik kadro, 600-700 liralık maaş için on binlerce insanın kuyruklarda birbirini ezdiği bir ülkeyiz ne yazık ki.İyi de, bunda sizin hiç mi payınız yok Sayın Bakan? 7 yıldır ekonominin ne kadar iyi olduğunu anlatıyor hükümetiniz, Başbakanımız dünyayı kasıp kavuran ekonomik krizin bizi teğet geçtiğini söylüyor ama bu nasıl teğetse mabadımızdaki acı bir türlü dinmek bilmiyor.Gelelim tekrar konumuza. Hakkını arayan işçilere “Şükredin halinize, millet bunu bile bulamıyor” diyen patronlar da var. Zamanında onları da ağır dille eleştirmiştim.Onlar patrondu sonuçta, kârlarını düşüneceklerdi ve sizin yarattığınız ekonomik sıkıntıdan da yararlanmak istiyorlardı. Ama açıkçası bunun bir bakanın ağzından çıkacağını hiç beklemiyordum.Sayın Bakan; siz patronlar gibi kârınızı düşünecek ya da şikâyet edecek makamda oturmuyorsunuz. Bu halk sizi şikâyet etmeniz ya da işsizleri sömürmeniz için değil, sorunları çözmeniz için seçti. Oysa siz en kolayına kaçıp, vicdanları zorlayan bir açıklama ile işin içinden sıyrılmaya çalışıyorsunuz. *** Aydın’dan fıkralar Okurlardan Erhan Tığlı demiş ki “Hep Yıldırım Tuna’dan fıkralar yazıyorsunuz. Hepsi çok güzel de bizim Aydın yöresinin de güzel esprileri ve fıkraları vardır.” Sonra da bir demet Aydın fıkrası göndermiş. Bu hafta Tığlı’dan gelen Aydın fıkralarını paylaşmak istedim sizlerle:EŞEK DEMEYE GELMİŞ: Eski devirde her iş eşekle görülürdü. Espriler bile eşek üzerinden yapılırdı. Kahvede oturanlar havaya bakarak bir hava tahmini yaptılar. Eski kulağı kesiklerden Ali Çavuş, “Bulutlara bakın. Eğer bulutlar gidiyorsa Aydın’a, git işine kaydına, gidiyorlarsa Şam’a çek eşeğini dama” dedi. Bu sırada yaşlı bir kadın Ali Çavuş’u çağırttı. “Ben sene eşek demeye geldim” dedi. Ali Çavuş onun kendisinden eşeğini istediğini anladı ama anlamazlıktan geldi. “Koskoca kahvede benden başka eşek diyecek kimse bulamadın mı?” diye sordu.Kadın boynunu büktü: “İçlerinde senden başka tanıdığım kimse yok yavrum. Ben sene eşek demeyeyim de kime diyeyim?” diye cevapladı. ***ATÇALI KEL MEHMET: Bir zamanların ünlü efesi Atçalı Kel Mehmet dağda gezerken bir çeşmenin boşa aktığını görür ve hayvanların içmeleri için bir tekne yaptırır. Yanındaki mollalardan birine, “Benim yaptırdığım belli olsun. Şuraya bir tarih düşür bakalım” der. Molla düşünür taşınır ve şunları yazar:“Su elin, çeşme elin, tekne Atçalı Kel’in” Not: Bu fıkra bana nedense her şeyi kendilerinin yaptığını sanan politikacıları anımsatıyor...***EŞEĞİN SEÇİMİ: Ali Molla çok hoşsohbet bir adamdı. Kahvede otururken herkesin politikacılardan dert yandığını duyunca, “Bakın size bir şey anlatayım” diyerek ekledi: “Ben eşeğimle buraya gelirken bizimki durup hayvan pisliklerini koklamaya başladı. Ben de kokladıklarını heybeye doldurup önüne koydum. Ye hadi dedim.” “Eşek hiç hayvan pisliği yer mi be!” diye güldüler. Ali Molla acı bir gülüşle şöyle dedi: “Madem yemeyecekti niye seçti, madem seçti, niye yemiyor?” ***EKŞİDİR ALMA: Eskiden mahallelerde yoğurtçular olurdu. Bir yoğurtçu sırtında taşıdığı yoğurtları “Tatlı yoğurt!” diye satmaya başlamıştı ki, karşıdan “Ekşidir alma!” diye bağıran bir elma satıcısı gelmeye başladı. Yoğurtçu “Tatlı yoğurt” dedikçe elmacı “Ekşidir alma!” diye karşılık veriyordu. Yoğurtçu onun yoğurduna ekşi dediğini sanıp kızdı ve üstüne yürüdü. Zor ayırdılar. Elma satıcısı ekşi elma sattığını anlatıncaya kadar epey dayak yedi. *** ‘Bir de onunla...’Pazar olur da Yıldırım Tuna’sız olur mu? Ama bu hafta sadece bir tane...Fakir bir adam kasabanın birinde trenden inmiş. Geceyi geçirecek yer ararken karşısına tabelasında “GEORGE ve EJDERHA” yazan bir ev çıkmış. Evin önünde durup zili çalmış, kapıyı açan kadına “Afedersiniz” demiş, “Uzun bir yoldan geliyorum, inanın 3 gündür yemek yemedim... Acaba bana...” cümlesini bitiremeden “Seni sefil gereksiz yaratık. Kaybol!” diye bağırmış suratsız kadın ve evin kapısını adamın yüzüne adeta çarparak kapatmış. Adam tekrar çalmış kapıyı, kadın daha bir şey söyleyemeden “Tekrar afedersiniz..” demiş, “Mümkünse bi de ‘George’ ile görüşsem!..”*** Demokrasi anlayışıHer gün gelen mesajların yanı sıra bir de Vatan’ın internet sayfasındaki yazılarımızın altına yorumlarını yazan okurlar var. Elbette bunlara da her gün bakıyorum.Önceki gün yazımın altındaki bir okur yorumu çok ilginçti. Yazılarımı internetten izleyenler belki okumuşlardır ama ben bütün okurlar için bunu paylaşmak istedim.Şöyle diyor okurum: “Demokrasi güzel de bunların anladığı demokrasi şöyle... Asker kışlada otursun. Sendikacı binadan çıkmasın. Gazeteci haftada bir yazsın. Yazarken eleştirmesin. Öğrenci sınıfta otursun. Öğretim üyesi odasından çıkmasın. İşçi-memur hakkını aramasın. Meydanlara dolmasın. Muhalefet Meclis’ten dışarı çıkmasın. Çıkarsa eleştiri yapmasın.” Birkaç cümlede bu kadar güzel anlatılır. *** Yüzde 10 indirimLos Angeles’ten Murat Garip göndermiş: Yıl 2000. Turizm rehberliği öğrencileri olarak Türkiye turunda Trabzon’dayız. Orta halli lokantaya girdik. Kasada oturan adama 30 kişi olduğumuzu, bize yüzde 10 indirim yapıp yapamayacağını sorduk. Adam hesap makinesini aldı, 2 dakika durdu düşündü, bir şeyler toplayıp çıkardı ve “Topluca yapmam ama teker teker derseniz olur” dedi. Yahu ikisi aynı şey dedik ama kabul etmedi bir türlü. Çünkü toplu hesaptan düşülecek indirim gözüne çok gelmiş. Tek tek olunca sanki az indirim yaptığını sanmış.
Bu yılbaşı memurlara, özel şirketlerde çalışanlara, tuzu bir parça kuru olanlara ve tatilseverlere iyi geldi. Cuma tatil olunca cumartesi, pazar da eklendi ve üç günlük bir tatil çıktı ortaya.O halde bugünü de biraz gülerek geçirebiliriz. Yıldırım Tuna bir ofisin panosuna asılan “özür” mektubunu yazmış. Mektubu yazan yılbaşı eğlencesinde içkiyi “biraz fazla” kaçıran biri. Gecenin olayları nedeniyle bakın tüm arkadaşlarından nasıl özür diliyor:Sevgili arkadaşlarım...Bu sabah büroya geldiğimde ofiste bana karşı genel bir nefret havası hissettim. Bazılarınız da yüzüme bile bakmadınız. Büromuzda yapılan yılbaşı partisinde yanlış bir şeyler yaptığımı kabul ediyorum. Kat müdürüm hastaneden beni arayarak bugünün bürodaki son günüm olduğunu söyledi, bu nedenle hepinizden özür diliyorum. Herkesten teker teker özür dilemek isterdim ama kiminle konuşmaya kalksam o kişi birden sağır ve dilsiz oluveriyor, o yüzden sizlere bu özür mektubunu yazdım, genel iletişim panosuna asıyorum. Önce sevgili patronum size perşembe günü söylediklerim için özür dilerim.. Babanızın asla bir “Babun Maymunu” olmadığını pekâlâ biliyorum.. O tamamen o an söylenmiş uydurma bir şey.. Anneniz de tabii ki fahişe falan değil.. Eşiniz saygıdeğer bir kadın.. 10 dolar karşılığı herkesle yattığı tamamen benim muhayyilemden çıkmış bir zırva.. Çocuklar tabii ki sizin kendi öz çocuklarınız..Su soğutucusu olayında ise gerçekten üzgünüm.. O cam damacanayı hastanede kafanızdan çıkarırlarken inşallah canınız çok acımamıştır. Sevgili Mary, sen de özrümü lütfen kabul et. Partideki yangın merdivenindeki küçük kaçamağımızda tırabzan kırılana kadar ne kadar mutluyduk değil mi?.. 2.5 metre yukarıdan üzerine ben de düşünce canın yandı haliyle ama kabul et ki yere çakılana kadar geçen zaman zarfında ikimiz de heyecanlandık..Sam.. Eski dostum.. Sana yaptığım el şakası için özür dilerim. O kadar namuslu olduğunu, o kadar heyecanlanacağını ne bileyim?.. İnsan bir parmak dürtmesiyle camı çerçeveyi indirip 3. kattan aşağı atlar mı?.. Allahtan pencerenin tam altında o şişman hanımefendi varmış yoksa o kadar yüksekten düşüp ölenler var..Mary, bayanlar soyunma odasında duşa girdiğini görüp elbiselerini alıp saklamam ve sarhoş olduğum için koyduğum yeri hatırlayamamam, evine yemekhane masası muşambasına sarılarak gidebilmen, üstelik takma göğüslerini bahçedeki bayrak direğine asmam hoş kaçmadı.. Söylediğim gibi biraz alkollüydüm.. Jane’nin külodunu yakmam ilk başta komik gözüktü ama sırf bu nedenle kocasının onu boşuyor olması beni üzdü.. Çocuklar, hepinizden özür diliyorum.. Artık bu ofiste çalışmıyor olsam da beni affettiğinizi biliyorum ve önümüzdeki cumartesi günü gideceğiniz piknikte tekrar sizinle birlikte olacağım, yeniden birlikte eğleneceğiz.. Michael. *** Anayasa Mahkemesi gündeme almıyor Askeri kişilerin fütursuzca sokak ortasında durdurulup aranması, askeri birliklere polis nezaretinde girilip arama yapılabilmesi AKP’nin bir gece yarısı çıkardığı yasa ile mümkün olabiliyor.Çıktığında tartışmalara neden olan yasanın bir cümlesindeki değişiklikle askeri yargının pek çok yetkisi sivil yargıya devredilmişti.Yasayı çıktıktan bir gün sonra fark eden muhalefet ise maddenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu.Elbette askeri yargıyı sivil yargıya karşı korumak işimiz değil, ancak başvuru aylardır Anayasa Mahkemesi’nde bekletiliyor. Raportör raporunu yazdı ve iptale gerek olmadığını belirtti. Buna karşın Başkan Haşim Kılıç yasayı gündeme almıyor.Konu gündeme alınsa mahkeme ne yapar bilemiyorum ama iptal kararı vermesi halinde her şey karmakarışık olacaktır.DTP’nin kapatılma davasını hiç beklenmedik bir anda ve kapatma kararı çıkacağını bile bile gündeme alan Haşim Kılıç acaba bu konuda neden elini çabuk tutmuyor?Sanıyorum bu yasanın yardımıyla Silahlı Kuvvetler’e yönelik çeşitli operasyonlar yapmak, kurumu halkın gözünden iyice düşürmek, ondan sonra yasa iptal edilse bile kamuoyunun vicdanında “Baskı yapıldı” hissi uyandırmak isteniyor. *** Bir kişi bile çok iş başarabilirKanada, Türkiye’ye en uzak ülkelerden biri. 7 saat farkımız var en azından. Montreal’de bir fahri konsolosumuz var. Emin Battika yıllardır Kanada’da Türkiye’yi tanıtmak, Ermeni lobisinin faaliyetlerini önlemek ve ülkede bir Türkiye sevgisi yaratmak için uğraşıyor.Battika, Ermenilerin 1997 yılında yaptırdıkları soykırım anıtının açılmasına çok karşı çıkmış ancak Ermeni lobisinin belediye üzerindeki gücünü kıramamıştı. Ancak hiç yılmayan Battika müthiş bir siyasi mücadele başlatmış ve Belediye Başkanı Pierre Bourge’nin oylarının ciddi biçimde düşmesini sağlamıştı.İşte bundan sonra Kanada’daki Türklerin etkisini fark eden Başkan, Türk toplumuyla iyi ilişkiler kurmak zorunda hissetmişti kendisini.Sonunda Ermeni anıtı yerinde kaldı ama 2000 yılında Montreal’in dünyaca ünlü Botanik Bahçesi’nin içindeki büyük bir alan Türk Barış Bahçesi olarak hizmete açıldı.Aradan 10 yıl geçti, şimdi öğreniyorum ki bu bahçe hem Kanadalıların hem de gelen turistlerin en beğendiği uğrak yerlerinden biri olmuş. Bu bahçedeki Türk görevliler gelenlere Türk lokumu ve baklava ikram ediyor, Türkiye ile ilgili broşürler dağıtıyor, Türk el sanatları ürünlerini satışa sunuyorlarmış.Demek ki bir işi başarmak için bir kişinin bile yılmadan mücadele etmesi pek çok şeyi değişiriyor.Yeni yılın ilk günlerindeki bu uzaktaki fahri temsilcimizi kutlamak istedim.***Biraz mantıkAskerden nefret edebilirsiniz. Demokrasiyi askere karşı olmak, ona hakaret yağdırmak olarak da görebilirsiniz. Türkiye’yi dönüştürmek isteyenlerin talimatıyla elinize geçen her fırsatı da değerlendirebilirsiniz.Ama bunu yaparken herkesi aptal yerine koymaya kalkar, mantıksız iddialar ortaya atarsanız gün gelir bunların altından kalkamazsınız.İki subayın Arınç’a suikast yapacağına inandık hadi. Özel Harp’e yapılan baskını da mazur gösterebilirsiniz.İyi de artık kamuoyunun gündeminin tek maddesi olan bu konuyu uzatıp “Hâkimi takip ediyorlar” iddiası inandırıcı olabilir mi? Herkesin bildiği yerin krokisini çıkarmak acemilik diye sunulabilir de, aşçının, marangozun hâkim izlemesinin bir mantığı olabilir mi? Aşçı Steven Segal’se o başka tabii de. Lütfen biraz mantık ve izan. *** 1 Ocak itibarıyla ömrünü tamamlayan YTL, Ziraat ve Merkez Bankası’nda TL ile değiştirilebilecekmiş. Sanki vatandaşın cebinde değiştirecek para var da! (Gani Yıldız)
Son günlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik operasyonları Türkiye’nin demokratikleşmesi olarak niteleyenler var. Aynı sözde liberal maskeli çevreler aslında Silahlı Kuvvetler’e yönelik her eylem ve söylemde bu klişeyi kamuoyuna sunuyorlar.Oysa ne iki yıldır süren davaların ne de son günlerde yaşadıklarımızın hiçbirinin demokrasi ve hukukla ilgisi var.Silahlı Kuvvetler’e küfürler ve hakaretler yağdırmayı, hukuku sözde kullanarak zaten her an istenilen bilgilerin alınabileceği arşivlere hâkim ve savcılar sokmayı “demokraside atılan büyük adım” olarak nitelemek akılla ve mantıkla bağdaşmaz.Ancak büyük bir “beyin yıkama” eyleminin yapıldığını da söylemeliyim. Özellikle 12 Eylül darbecilerinin yarattığı bilgisiz, sığ, duyarsız, sorgulamayan, sadece köşe dönmeyi hayal eden neslin bu propagandaların çok etkisi altında kaldığı görülüyor.Kendilerinden önce yapılmış bir askeri darbeyi hiç yaşamayan ama merak da etmeyen bu nesil, olağanüstü beyin yıkama operasyonları nedeniyle “aptala” dönmüş durumda. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni gözünde “kan emici, cinayetler işleyen, canı sıkıldığında darbe yapan korkunç bir örgüt” olarak kuran bu 12 Eylül nesli olan bitenden habersiz “vay canına” şaşkınlığı içinde sağa sola savruluyor.Bu, Türkiye’nin geleceği için son derece umutsuz bir durumdur.Demokrasiyi sadece askere karşı çıkmak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne en yüksek sesle hakaret etmek olarak algılayanlar ne yazık ki iktidarın 12 Eylül tarafından sendikasızlaştırılan işçi sınıfına vurduğu darbelerin demokraside hiç yeri olmadığını düşünmüyor. Düşünmedileri gibi çalışandan değil iktidardan yana tavır alıyorlar.Örgütlenme, direnme, karşı çıkma, muhalefet etme duygularından yoksun geniş bir kesim demokrasiyi iktidarı övmek, yaptıklarını alkışlamak, olumsuzlukları ve yanlışları saklamak olarak algılıyor.Bu nedenle 1 Mayıs’ta yürüyenleri protesto ediyor, hakkını aramak için iş durduran işçinin üzerine yürüyor, insanlara istihdam yaratmak yerine kapılarına bir koli gıda maddesi bırakılmasını alkışlıyor.Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerini “fantezi” olarak gören, milli değerlere sahip çıkılmasını “komiklik” diye nitelendiren, bilgi almayı ancak SMS mesajları düzeyinde kabul eden bu kesim dönüştürülmeye en uygun ortamı da oluşturuyor farkında olmadan.Türkiye’nin geçirdiği bütün evreleri bilen, askeri darbelerin yarattığı dehşet ortamlarından payını alan, buna rağmen Türkiye’nin daha çağdaş olması için mücadeleden asla vazgeçmeyen, demokrasi ve hukuk kültürünü hazmetmiş, laik anlayışla bilim, kültür ve sanatta hep ileriye bakan Türkiye’nin gerçek aydınları, vatanseverleri ve onların yarattığı iklimin etkisiyle dayanışma içinde olan Türkiye’nin ezici çoğunluğu ise bu büyük plana karşı çıkmaya çalışıyor.*****Noel ağacındaki melekBugün yılbaşı. Günün “mana ve ehemmiyetine binaen” bir Noel Baba fıkrası sunuyorum: Yıllar önce bir yılbaşı günü Noel Baba her zamanki turuna çıkmadan önce hayli gerginmiş. Geyiklerinden dördü hasta, üçü hamile diğerleri de nereye gittiği meçhul, çitten atlayıp kaçmışlar.. Kayınvalidesinin de o gün evlerinde kalmaya geleceğini öğrenen Noel Baba sinir içinde oyuncakları arabaya yerleştirirken çoğu oyuncak kırılmış, kalanlar etrafa saçılmış. Sinirini bastırmak için bir kadeh içki ararken şişeyi karısının sakladığını fark edince iyice deliye dönmüş. Tam bu sırada kapı çalınmış, bir açmış ki kapıda bir melek, elinde de süslü kocaman bir Noel Ağacı... “Mutlu yıllar Noel Baba..” demiş melek gülerek, “Ne kadar güzel bir gün değil mi? Sana güzel bir ağaç getirdim.. Bunu nereye köklememi istersin?..” İşte o günden sonra her Noel ağacının tam tepesine bir adet melek oturtma geleneği adet halini almış...*****Asker-polisÇok şaşırtıcı bir durum var. Özel Harp Karargâhı’nda yapılan arama baskını sırasında ilk gün savcılarla birlikte gelen polisler içeri sokulmadı.Ancak daha sonraki aramalarda, belli ki tepeden emirler geldi ve polis de içeri girdi.Bu tür durumlarda polis neden kullanılır? Arama yapılan yerde bir direniş olmasın, kimse saldırıya uğramasın diye. Yani polis güvenlik sağlamak için getirilir.Peki aranılan yer neresi: Ordu’nun bir ünitesi. Yani burası sürekli güvenlik altında tutulan bir yer. Ama hâkim ve savcılar yanlarında polis getiriyor. Demek ki askerin can güvenlikleri için tehdit olduğunu düşünüyorlar ki polisin kendilerini korumasını istiyorlar. 2010 yılının hepimiz adına çok daha güzel ve iyiliklerle geçmesini, gerçek demokratların, hukuka ve insan haklarına saygılı olanların, yüreklerinde bu ülkenin tüm insanlarına karşılıklı sevgi duyanların umutlarının gerçekleşmesini dilerim. (C.A.) *****Günümüze uygun sözlerİlginç günler yaşıyoruz ama bunlar bizim ya da başkalarının ilk kez yaşadığı olaylar mı? Değil elbette. İnsanlar yaşadıklarından ders almayı bilmediklerinden sürekli aynı hatalara düşüyor sonra içinden nasıl çıkılacağını bilemiyor.Okurlardan Serdar Sağlamtunç ünlü isimlerin geçmişte yaşanmış benzer dönemlerde söyledikleri sözlerden bir demet hazırlamış. Hiç yorum yapmadan bu ünlü sözleri size de sunuyorum. Yorum sizin:***“Günümüzde, dünyadaki temel sorun, aptalların kendilerinden son derece emin, akıllıların ise devamlı şüphe içinde olmalarıdır.” ***“İnsan kolay inanan bir canlıdır. Bir şeylere inanmak zorundadır. İnanmak için iyi bir sebep bulamadığında, elindeki kötü sebeplerle yetinir.” ***“Kişinin duyguları bildikleriyle ters orantılıdır. Ne kadar az bilirsen, o kadar çok kızarsın.” Bertrand Russell***“Hiç kimse yumrukları sıkılıyken net düşünemez.” George Jean Nuthar***“Korkaklar ecelleri gelmeden birkaç kere ölürler. Cesurlar ölümü bir kere tadarlar.” William Shakespeare***“Elinde çekiç olan kişi her şeyi çivi olarak görür.” Abraham Harold Maslow Asgari ücrete 41 simitlik zam gelmiş. Çalışanına bu kadarını hak görene 41 kere maşallah! (Gani Yıldız)