Türk’sen ciddiye alınmazsın...

Haberin Devamı

Bir “Dan Brown rüzgârı” esiyor Türkiye’de. Çünkü “Da Vinci Şifresi” ile olay yaratan, kitaptan yapılan filmi milyonlarca kişi tarafından izlenen Brown ülkemizde. Yeni çıkan “Kayıp Sembol” kitabını imzalıyor yazar. Gazete ve televizyonlar da peşinde.

Brown’un son kitabında Hazreti İsa’nın çarmığa gerilmediği olasılığından söz etmesi ilgiyi daha da artırıyor.

Dan Brown özellikle Hristiyanlık tarihi üzerine romanlar yazıyor. Elbette bir tarihçi gibi araştırmalar yapıyor ama gerçekte tarihçi değil.

İyi bir yazar. Brown, ilgi ile okunacak, içindeki gizemler nedeniyle bir solukta bitirilecek, heyecan ve aksiyon dozu yüksek öyküler anlatıyor romanlarında. Kitapları bilimsel ve tarihsel gerçekleri içerse de, akademik açıdan sadece “üzerinde durmaya değer” bir nitelik taşıyor.

Peki, bu yazarın arkasından koşan anchorman’lerimiz, önemli yazarlarımız eğer bu yazar yabancı değil de Türk olsaydı yine böyle mi yaparlardı?

Çok kesin söylüyorum, yapmazlardı.

Nedeni basit: Dan Brown’ın iddiası, bir Türk araştırmacı tarafından yıllar önce yazıldı, belgeseli çekildi, Hristiyanlık dünyası karıştı, Vatikan bile olaya el koydu da ondan.

Bu konuyu akademik olarak inceleyen Türk yazar Aytunç Altındal’ın 20’ye yakın kitabı var. Pek çoğu teoloji üzerine. Özellikle Hristiyanlığın gizemleri, efsaneleri, doğruları ve yanlışları işleniyor bu kitaplarda.

Üç İsa ve Yoksul Tanrı-Tyonalı Apollonius adlı kitaplarda İsa’nın varlığı üzerinde oluşan şüpheler anlatılıyor. Vatikan’ın temsil ettiği resmi din görüşüne göre İsa çarmığa gerilmiş, sonra da Allah’ın yanına çıkmıştır, İsa Allah’ın oğludur.

Oysa tarihsel veriler dikkatli incelendiğinde İsa’nın bırakın çarmığa gerilmesini, varlığı bile şüphelidir. Aytunç Altındal bu iddiaları, bilimsel kanıtlarıyla da birlikte çoktan kitaplaştırmıştı. Ama sadece rating peşinde koşan medyamızın önemli isimleri belki de ilk kez duydukları bu bilgi ile fazla heyecanlandılar.

Ne diyelim. Türk’sen Türkler tarafından bile ciddiye alınmıyorsun işte.


***



Utanma da yok

Tokat’ta 7 askerimizin haince şehit edilmesinden sonra AKP payandası faşist çevreler hemen harekete geçerek “Bu işin zamanlamasına bakınca Ergenekon izleri görünüyor” anlamına gelen ifadelerle propagandaya başlamışlardı.

Faşist çevreler bunu yaparken ilginçtir, herhalde dolduruşa gelen devlet ve hükümet yetkilileri de bu anlama çekilebilecek açıklamalarda bulundu.

Yine bu çevrelerin kışkırttığı okur pozundaki militanlar da bazı yazarları mesaj bombardımanına tutarak “PKK’nın yapmadığını bal gibi biliyorsunuz, bu oyunlarla bir yere varamazsınız artık sonunuz geliyor” tehditlerinde bulunmuşlardı.

Ancak üçüncü gün gerçek ortaya çıktı. Kimsenin karşı çıkamayacağı bir kaynak hain saldırıyı PKK’nın yaptığını ilan etti.

Haberi ilk duyduğumda “Türkiye sevgisizleri herhalde utanırlar” diye düşünmüştüm. Ama belli ki hiçbirinde utanma duygusu yok, tam tersine zeytinyağı gibi üste çıkarak bugüne kadar “Türkiye’nin muhatabı PKK’dır, Apo’dur” diyenler şimdi “Hain PKK” naraları atmaya başladılar.

Herhalde tüm bunları izleyen halkımız gerçeği görmeye başlamıştır artık.


***



Pekebilir

Bir okurumdan gelen mesajı aktarıyorum:

14 yaşındaki oğlumun küçüklüğünden fıkra gibi bir anıyı yazacağım ama oğlum yayınlarsanız adımı yazmamanızı rica ediyor. Madem öyle istiyor, öyle olsun.

2-3 yaşlarındaki çocuklar genellikle mümkün olan ve olmayan her duruma itiraz ederler. Benim oğlumun da o yaşlarda birbirinden komik anıları olmuştu. Bir klasik müzik sohbeti esnasında Giuseppe Verdi’den bahsediyorduk, “Hayır, Giuseppe vermedi” diye tutturmuştu!

O dönem ilk defa tahin ve pekmez yediğinde çok mutlu oldu. Ben de sofradaki kaseleri göstererek “Bu tahin, bu da pekmez.” dedim. “Hayır bu peker.” diye tutturdu. Ertesi gün tahin ve pekmez kaselerini yine sofraya getirip, pekmezi göstererek “Bu sence peker mi, pekmez mi?” diye sordum. Biraz düşündü ve cevap verdi: “Pekebilir!..”

YÖK Başkanı “Katsayı konusunda gerekirse hukuku dolanırız” demiş. Aman dikkat, hukuk size dolanmasın da sonra. (C.A)


***



Oğlum cinayet işledi, bu asla affedilemez ve unutulamaz

Hafta başında bir genç kızı öldürmekten tutuklu Cem Garipoğlu’nun aynı suçtan yargılanacak olan babası Nida Garipoğlu’ndan bir mektup aldığımı söylemiştim.

Nida Garipoğlu 7 sayfalık mektubunda kendisi hakkındaki iddianame ile ilgili görüşlerini, buradaki tutarsızlıkları ve buna karşı belirttiği maddi kanıtları anlatıyor.

Bu konulara girmemin doğru olmadığını düşünüyorum ki zaten herhalde bana yazılanlar mahkemede de savunma olarak anlatılacaktır.

Bu iddianame ile ilgili kuşkularımı daha önce dile getirmiştim. İddianame Cem Garipoğlu’nun yanı sıra babasının da “planlı bir cinayete dahil olduğu” üzerine kurulmuştu.

Bana göre gariplik buradaydı. Çünkü baba-oğul tarafından planlanan bir cinayetin böyle işlenmesi pek normal değildi. Bir plan yapılıyorsa cinayetin evin ortasında işlenmesi, sonra cesedin yok edilmeye çalışılması, bunun için taksi tutulması ve her durumda ilk zanlı olacak bir çocuğun ortadan kaybolması hiç mantıklı değil. En önemlisi planlı bir cinayet için gerekçe yok ortada.

Bu durumu “Kamuoyu baskısı ile olabilecek en ağır iddianame mi hazırlandı?” kuşkusuyla duyurmuştum.

Baba Nida Garipoğlu da mektubunda bunlara değinirken, bir baba olduğunu da vurgulayarak “Ne yazık ki oğlum bir cinayet işledi. Bu affedilemez ve unutulamaz, bunun cezasını çekmesi gerektiğine inanıyorum” diyor.

Ama Garipoğlu’nun en ilgimi çeken ifadesi şöyle: “Ülkedeki ekonomik ve politik güçler Cem Garipoğlu vasıtasıyla ailenin daha da zor duruma düşmesini hatta yok olmasını sağlamaya çalışıyorlar.”

Olaydan sonra Garipoğlu ailesine yönelik bir dizi yaptırım hatırlanınca bu iddia pek yabana atılır cinsten değil gibi geliyor bana.

Toplum vicdanını çok rahatsız eden korkunç bir cinayet bahane edilerek tüm aileyi suçlamak ve normal kurallar içinde yapılması daha zor olan uygulamalar herhalde ne hukuka ne de insan haklarına uyar.

DİĞER YENİ YAZILAR