Tahammülsüzlük değil korku

1 Aralık 2009

İsviçre’de yeni yapılacak camilere minare yasağı getiren referandum doğal olarak hepimizi çok öfkelendirdi. Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün merkezi olarak kabul edilen Batı’dan böyle bir tahammülsüzlük örneğinin çıkması Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği için gösterdiği çabaları da baltalayacaktır.İsviçre her ne kadar AB üyesi değilse de Avrupa’da farklı etnik kimlik, din ve dillerin bir arada yaşaması adına bir örnektir.Minareler konusunda referandum yapılacağını öğrendiğimde ilk olarak “işte Batı’nın her olayda karşımıza çıkan çifte standardı” diye geçirdim içimden. Çünkü Batı toplumu iyi yaşadığı, sorunlarla boğuşmadığı, başı derde girmediği sürece son derece demokrattır. Ne zaman ki bu dengelerde bir bozulma olur ya da toplum tehlike algılar, bu değerlerin tümü anında bir kenara atılabilir. Minare referandumundan beri medyamızı izliyorum. Genel kanı İsviçre’de farklı olana karşı tahammülsüzlük olduğu şeklinde.Oysa bana göre ortada bir tahammülsüzlük değil korku var. İsviçre halkı ya da diğer Avrupa ülkeleri dinlerine çok bağlı oldukları ve İslamı istemedikleri için demokrasi ve hukuk dışı yöntemlere yönelmiyorlar, radikal İslamcıların dünyaya yaydığı imajdan korkuyorlar.Genel doğrularla kitlelerin davranışı çoğu zaman birbirine zıt oluşabilir. Çünkü kitleler anı yaşarlar, eğrisine doğrusuna bakmadan tepki gösterirler.Tek tek konuştuğunuzda toplumlardaki farklılıklara çok saygılı olduklarını söyleyen insanlar bir araya geldiklerinde beklenmedik tepkiler gösterebilirler. Tıpkı İsviçre’deki minare yasağı gibi.Nitekim görüyorsunuz Batı medyası da kararı şiddetle eleştiriyor. Tek tek aydınlar karara olan öfkelerini dile getiriyor. Ama bu kitle psikolojisinin önüne geçemiyor.Çünkü Batı toplumu “kitlesel” anlamda İslam’dan korkuyor. İslam’ın felsefesinden değil, bu felsefeye inandığını söyleyen kimilerinin yarattığı terörden korkuyor. Çünkü son 10 yıldır insan yaşamına yönelik terörün İslami kesimden kaynakladığına inanıyor. Bu korku ortadan kalkmadıkça minare referandumu benzeri olayları çok yaşarız. *** PKK yapınca ses yokDarbe paranoyası yaşatmaya çalışan iktidar yandaşları hemen her gün nereden geldiği ve doğruluğu kesin olmayan “çok gizli” belgeler yayınlayarak korkuyu pekiştirmeye çalışıyor.Ama her nasılsa bunların hiçbiri gerçekleşmiyor. Buna karşın PKK’lı terörisler her gün ve her saatte Türkiye’nin bir noktasında provokatif eylemler yapıyorlar.Çok ilginç bir durum değil mi? Bu medyaya bakıyorsunuz PKK eylemleri ya hiç yok ya da eski alışkanlıkla “hainler, teröristler” edebiyatı.Bir eleştiri, bir karşı çıkış yok.Ama yıllardır bir türlü gerçekleşmeşen eylemler her an yapılacakmış gibi diri tutularak halkın zihni bulandırılıyor.Halkın da bu gerçeği görmediğini sanıyorlar. *** Türk Silahlı Kuvvetleri’ni anlamak isteyenler kafes planına değil, Nefes filmine göz atsın. (Gani Yıldız) *** Bir filmden çıkan ders İsviçre’deki ayıbın nedenini daha iyi anlamak için Türkiye’de gösterilmeyen bir İngiliz filminden örnek vermek istiyorum. Londra metrosunda bombalar patlamıştı. İngiliz polisi bu bombaları İslami örgütlerin koyduğuna inanarak operasyonlar başlatmıştı.İşte film bu soruşturmayı anlatıyordu. İngilizler soruşturmada tarafsız olduklarını göstermek için işin başına Hint kökenli Müslüman bir dedektifi getiriyor. Birlikte çalıştığı beyaz hristiyan dedektifin olayı ısrarla İslamcı teröristlere bağlamak istediğini düşünerek “Sen ırkçısın, bu senin içine işlemiş” diye bağırıyor.Bir süre sonra Müslüman dedektif diğer dedektifin evine uğramak zorunda kalıyor ve görüyor ki bu dedektifin karısı bir siyah.Müslüman dedektif “ırkçı” dediği için özür diliyor. Diğer dedektif ise şu karşılığı veriyor: “Sen beni yanlış anlıyorsun. Ben bütün Müslümanların terörist olduğuna elbette inanmıyorum. Ama bütün teröristler Müslüman.” İşte Batı toplumlarının korkusuna neden olan gerçek bu. Kabul etsek de etmesek de son yıllarda ortaya çıkan bütün teröristlerin çoğu Müslüman. Bu korkuyu Batılı kitlelerin yüreğinden çıkarmak ise yine Müslümanların elinde. *** Vay canınaBaşbakan dünkü Meclis Grup konuşmasında yine esti gürledi. Yine medyaya çok ağır sözler söyledi. Bunu anlamak mümkün değil. Bu kadar “şeker gibi” medyayı dünyanın neresinde bulabilir acaba? Neredeyse hiçbir manşette muhalefet yok, bir avuç yazar açıkçası son derece nazik biçimde ve adeta çekinerek eleştiriler yazıyor.Ama bu nedense Başbakan’a yetmiyor. İstiyor ki aykırı tek ses bile çıkmasın.Yazarların yazı yazma süresine taktı dün örneğin. Yarım saatte yazı yazanların olduğunu söyledi. Süre mi önemli, içerik mi? Ayrıca bir yazı ne kadar sürede yazılırsa iyi olur acaba? Sabah sekizden akşam beşe kadar dura kalka yazılan yazı daha mı iyidir? İşe bakın ki, Başbakan artık yazı yazma süresiyle ilgili bile ayar veriyor. Sonumuz hayrolsun.Bu arada Erdoğan yine Cumhuriyet döneminde yapılan hizmetlere değindi. Özellikle CHP’nin ülkeye hiçbir şey yapmadığına getirdi sözü.CHP ya da bir başkası, sadece özelleştirme kapsamında satılan değerlerimizi alt alta bir sıralasa Cumhuriyet döneminde bir şey yapılıp yapılmadığını herhalde daha iyi görür. *** Bu nasıl iş böyleAKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Bingöl’de 33 askerimizin şehit edilmesi olayını ima yoluyla Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mal etti. Bu, iktidar kanadından bugüne kadar gelen en önemli iddiaydı. Yandaş medya bugüne kadar Silahlı Kuvvetler’i zan altında bırakacak pek çok şey yazdı, ama iktidar kanadı bu kadar net bir açıklama yapmamıştı.Ama bu iddia ortaya atıldı da ne oldu?Hiçbir şey. Emekli bir orgeneral de konuşmasa “çıt” çıkmayacak.İktidarın sözcüsü orduya “33 askeri sen öldürdün, PKK’nın üzerine attın” diyor ve o ordunun başındaki kişi ağzını bile açmıyor.Evet, asker siyasete karışmasın, siyasi açıklama yapmasın, ama “Siz cinayetler işlediniz” suçlamasına da bir cevap versin.Bu ülke nereye gidiyor böyle?

Devamını Oku

Irkçılık iki tarafı keskin bıçaktır

1 Aralık 2009

Önce Kürt açılımı diye başlayan ama iktidarın endişe ederek adını “demokratik açılıma” çevirdiği plan ayaklara dolandığı gibi beraberinde büyük bir tehlikeyi de getirdi.Artık konu kendisini Kürt hisseden vatandaşların haklarından çıktı önce Kürtçülüğe giderek de Kürt ırkçılığına dönüştü.Tabii iş ırkçılık boyutuna taşınınca bunun reaksiyonunun da olması kaçınılmaz.“Kürt halkının hakları” diye başlayıp sonra neredeyse “Siz Türkler de kim oluyorsunuz?” aşamasına getirilen bu açılımın giderek Kürt halkına zarar vermeye başladığını söylemek yanlış olmaz.Önceleri Kürtlerin gerçekten ezildiklerine inanan, konuya daha hümanist açıdan bakmaya çalışanlar bile “Ama artık çok oluyorlar” demeye başladılar.Kürt sorununu bir ırkçılık olarak sunmaya çalışırsanız önce karşı milliyetçilik olarak başlayan bir tepkiye, ardından bilimsel olarak “Kürtler kimdir?” sorusunun sorulmasına ve konunun bilimsel temelde çürütülmesine kadar gider.Buna örnek vermeye çalışayım; Türkiye’de hemen hiç kimsenin Kürtlerle ilgili bir sorunu, düşmanlığı veya husumeti yoktu. Çünkü Türk halkı da kendi halinde yaşayan Kürt halkı da teröristle iki halkı ayırmayı beceriyordu bugünlere kadar.Ancak şimdi halkın önemli bölümünün gözünde Kürt halkı ile PKK teröristlerinin aslında aynı oldukları duygusu hâkim olmaya başladı.“Apo’nun serbest bırakılması için 3.5 milyon imza toplandı” diye bas bas bağırırsanız, Türk halkı da “Demek ki bu Kürtlerin hepsi PKK’lı” der.Bunun ötesinde Kürt halkı ve Kürt kültürü de giderek sorgulanmaya başlandı. Bizlere ulaşan pek çok soru var. Örneğin “Kürtler kimdir, ne zamandan beri Anadolu’da yaşıyorlar, kökeni nedir?” sorusu çok soruluyor.Sonra “Kürtler neden hiç devlet kurmamış?” sorusu da çok geliyor. Buna ek olarak “Kürtler tarihleri boyunca hep isyanlarla anılıyor. Osmanlı bile bezmiş de sonunda bunları zapturapt altına almak için hamidiye alayları kurmuş” diye mesajlar geliyor.Çok merak edilen konulardan biri şöyle: “Kürtler ille de kültürlerini korumak istiyorlar. O halde bir şair, romancı, besteci, ressam ismi versinler. Ya da bir bilim adamı, düşünür, mühendis, tıp adamı var mı, söylesinler.” Ama en çok söylenen konu ilginç. Diyorlar ki “Kardeşim Kürtler ezildiklerini söylüyorlar. Bu gerçek değil, Batı illerindeki bütün lokanta, bar, eğlence yerleri ya bunların ya da personel hep Kürt. Çok sayıda zenginleri olduğu gibi piyasa ekonomisi de Kürtlerin elinde. Ayrıca kültürse, yiyecek içeceğinden, konuşma biçimine kadar bir Kürt hâkimiyeti var.” Bunların hepsine verilecek cevaplar vardır herhalde. Ama bir ülkede artık bu sorular soruluyorsa tartışma büyüyeceği gibi Kürtlerin de sıkıntılı anlar yaşayacağı kesindir.Irkçılık yaparken bıçağın diğer tarafının sizi de yaralaması mukadderat olur. ***** Açılıma fırıncı örneğiOkurlarımdan Selçuk Erkanlı açılımla ilgili son derece ilginç bir örnek vererek sorgulama yapmış. “Bir Kürt’e ‘Sen Kürtsün, senin bir milletin bir vatanın var ve bu vatan T.C. Devleti tarafından işgal edilmiştir, onun için savaşman gerekiyor’ denildikten sonra dağa çıkmış bir adam hangi fikirle aşağı iniyor doğrusu merak ediyorum.” diyor.Okurum şöyle devam ediyor: “Bu konuda size mesleğim olan ekmekçilikten bir örnek vereceğim. Bazı uyanık fırıncılar ki onlar hırsızdır. Ekmek 200 gramdır, ekmeğin pişmiş halinin de 200 gram gelmesi için hamuru 250 gramdan kesmek gerekir. Bu fırıncı hamuru 220 gramdan keserek 30 gramı çalıyor, bir ekmeğin pişme derecesi 250 derece ve 15 dakikadır. Bu fırıncı dereceyi 320’ye, dakikayı 7 dakikaya ayarlayarak ekmeği pişiyor, yakıttan ve zamandan da kazanıyor. Oysa bu ekmeğin içi hamur kalır, terazide 200 gram geldiğinden kimse hırsızlığı anlayamaz. Ama asıl olay bu ekmek yendikten sonra başlar, içi hamur olduğunda bakteri taşımaktadır, bu bakteriler bağırsaklarla bir savaşa girerler, her savaşın sonunda mutlak bir barış imzalandığından vücut artık kanser olmuştur. Bunu neden anlattım, bu açılımında sonu kanserdir çünkü içinde hile vardır.” ***** Çavuş bir gelirse ikimizin de...Şırnak milletvekili Hasip Kaplan bayramda tatsız bir olay yaşadı. Bayramlaşmak için gittiği Cizre Tank Tabur Komutanlığı’nın kapısındaki nöbetçi asker tarafından “Komutana bir sorayım” uyarısıyla durduruldu.Kaplan da “Sormana gerek yok, bayramlaşmaya gelmiştim. Buna da tahammülleri yok” diyerek geri dönmüş ve bunu sorun haline getirmişti.Dediğim gibi tatsız bir olay. Ancak okurlarımdan Muammer Sokollu’nun gönderdiği bir fıkra var ki, tam da buna uyuyor. Fıkra şöyle:Jandarma Genel Komutanı, sınır birliklerini ziyaret etmektedir.Bir karakol mıntıkasının, sınır nöbeti tutan askerinin yanına, kurmayları ile beraber gider.Nöbetçi Asker “Dur yaklaşma” diye bağırıp, silahını komutana doğrultur. “Ben Jandarma Genel Komtanıyım” uyarısına da “Rütbeli olduğunu görüyorum. Orada kal” diye karşılık verir.Ancak genel komutan kapıya doğru yürümeye devam edince asker namluya mermiyi sürer ve tekrar bağırır: “Bana bak. Hemen uzaklaş. Bizim çavuş gelirse, genel komutan falan dinlemez, seninde, benim de...” der.Kıssadan hisse: Hasip Kaplan belki de böyle bir olayın kurbanı olmuştur.(Kaplan’a yapılanı desteklediğim için değil, biraz gülümseyelim diye yazdım.) *****Arıcılar için soru önergesiArıcıların sorunları ile ilgili yazılarımı biliyorsunuz. Konu artık Meclis gündemine de taşındı. MHP Afyon Milletvekili Prof. Dr. Abdülkadir Akcan, Tarım Bakanı Mehdi Eker’e verdiği soru önergesinde kovan etiketi alamadıkları gerekçesiyle binlerce arıcının destekleme kapsamından çıkarılmasının sosyal hukuk devleti ilkelerine aykırı olduğunu belirterek arıcıların neden mağdur edildiğini sordu. Akcan soru önergesinde ayrıca hatalı uygulamalarla ilgili açılan soruşturmalar ile raporların da neden tutulmadığını da öğrenmek istediğini belirtti.*****Kurban olayımKurban Bayramı’nı da bitirdik. Bayram boyunca pek çok mesaj aldım ilk gün yazdığım gibi. Ama bir tanesi var ki, aklıma geldikçe gülüyorum.Son yıllarda moda oldu, telefonla atılan kutlama mesajlarının bazıları hayli uzun ve ağdalı. Nereden bulurlar bunca lafı bilemiyorum. Bazıları da esprili oluyor. Ama kızımız Tuvana’dan gelen kadar komiğine hiç rastlamadım. Eşi ve arkadaşlarıyla Ayvalık’a giden Tuvana’dan bayram sabahı şu mesaj geldi: “Kurban kesemediyseniz hiç üzülmeyin. 7070’e mesaj atın Tuvana size kurban olsun.”

Devamını Oku

Erdoğan kontrolü yitirmek üzere

29 Kasım 2009

Sevgili okurlar; bugün bayramın son günü. Son yılların tatil anlamındaki en kısa Kurban Bayramı’nı kutladık. Tabii kaçan yine kaçtı ama tatil süresi kısa olunca evlerinde kalmayı tercih edenler aileleriyle ve varsa aile büyükleriyle bir arada olma keyfini de yaşadı. Bir anlamda unutmaya yüz tuttuğumuz bir geleneğimiz “zorunlu” olarak yaşandı. Bu bile mutluluk.Siyaset durmadıBayramlarda her şeye rağmen sevgi ve dostluk ortamını korumaya çalışırız. Ama bu kez siyasetçiler bayramın bu geleneğini de bozmayı başardılar. Başbakan daha bayram namazı çıkışı sert siyasi mesajlar vermeye başladı. Muhalefet de tabii ki altında kalmadı. Böylelikle kısır siyasi çekişmelerden birkaç gün uzak kalmak isteyenler yine kendilerini bu tartışmaların içinde buldu.Başbakan çok öfkeliBayramda Erdoğan’ı sert siyasi konuşmalar yapmaya belli ki Danıştay’ın meslek liselerinde okuyan öğrencilere üniversite giriş sınavında uygulanan katsayı uygulamasının kaldırılmasını durdurma kararı itti. Her ne kadar AKP ve yandaşları ısrarla sanki tüm meslek liselerini savunuyormuş gibi davransalar da asıl amacın imam hatip liseleri olduğu biliniyor.Eşitsizlik mi?Popülist politikalara bayılan ve düz mantıkla cahil vatandaşları etkilemeyi beceren AKP ve yandaşları katsayı konusunu eşitlik gibi sunmaya çalışıyor. Diyorlar ki “Aynı yarışa giren öğrencilerden bir bölümünün önüne set konuyor. Böyle eşitlik olur mu?” Oysa bu söz gerçek değil. Tam tersine katsayı uygulaması eşitsizliği gideriyor.Mesleği olan adamElbette hiç kimse bir meslek lisesini bitiren öğrencinin yüksek eğitim hakkını elinden alamaz. Ama AKP ve yandaşlarının popülist politikalarla halkı kandırırken sakladıkları bir gerçek var. Meslek lisesinden mezun olan bir öğrenci hemen iş bulabileceği meslek uzmanlığını da elinde tutuyor. Oysa liseden mezun olan öğrenci, meslek edinebilmek için üniversite kapısına koşmak zorunda.Kime karşı eşitsizlikKatsayı uygulanmadığında mesleği olanla olmayan aynı koşullarda sınava sokuluyor. Demek ki liseli öğrenci bu uygulamada meslek liselerine karşı eşitsiz duruma getirilmiş oluyor. Dünyanın hiçbir çağdaş ülkesinde böyle bir eşitsizlik yok. Ne ABD’de ne Avrupa’da meslek eğitimi almış olanlar ellerini kollarını sallayarak üniversiteye girebilir.Kuralları vardırÇağdaş ülkelerde bunların hepsi kurala bağlıdır. Öğrencilere mezun oldukları meslek eğitimlerinin devamı niteliğindeki yüksek okullara bile gitmek istediklerinde pek çok ek sınav ya da kuralla karşılaşır. Buna karşı motor konusunda eğitim almış ve meslek kazanmış bir öğrencinin, hukuk, idari bilimler, tıp gibi okullara gidebilmeleri hemen hemen olanaksızdır.Bizdeki ısrarın amacıDünyada durum buyken meslek liselerinin önünü açmak isteyenlerin aslında tek amacı var. Hiçbirinin imam hatip dışındaki meslek liselerini düşünmediğini biliyoruz. Amaç önce imam hatip lisesi eğitimi vermek ve buradan mezun olanları hukuk, idare bilimler, mühendislik gibi alanlara yöneltmek ve bu alanlarda aynı zihniyet ürünü kişilerin sayısını artırmak. Bu oyuna gelinemez.Kürt açılımı çöküyorİktidarın şu sıralardaki en önemli sorunu, başını sonunu hesap etmeden giriştiği Kürt açılımı. Kendisini Kürt hisseden vatandaşlarla ilgili pek çok iyileştirme adım adım yapılırken birden “açılım yapıyoruz” diye ortaya çıkılması ile çözülebilecek bir konu daha da çözümsüz hale geldi. Erdoğan’ın liberal maskeli faşistlerin dolduruşu ile hareket ettiği ve şimdi ne yapacağını bilemez hale geldiğini söylemek yanlış olmaz.Durup dururken düşmanlıkAylardır bu köşede yazıyor, çıktığım her televizyonda söylüyorum. Türk halkı ile Kürt halkı arasında hiçbir sorun yoktu. Onca cenazeye rağmen bile sıradan vatandaşlar arasında bir husumet doğmamış, lokal çatışmalar bile yaşanmamıştı. Ancak şimdi durum değişiyor. Durup dururken düşmanlık tohumları atıldı. Bugüne kadar Kürt sorunu olmayan milyonlarca insan şimdi “Nedir bunlar böyle, artık çok oluyorlar” demeye başladı.İzmir olayıSanıyorum İzmir’de yaşananlar Başbakan Erdoğan için de şok etkisi yaratı. Siz bakmayın faşist ruhlu tuzu kuru Kürt yanlısı ırkçıların İzmir’deki olaylar üzerine attıkları demokrasi nutuklarına. Erdoğan tehlikenin farkında ve dikkat ettiyseniz bu kez faşistlerin dolduruşuna gelmedi ve DTP’nin tahrikleri üzerinde durdu.Bu gidiş tehlikeliHiç aldırmayın; ister İzmir’e faşist desinler, ister gavur. Herkes gördü ki İzmir’de biriken enerji boşalmıştır. Ancak bu çok büyük bir tehlikenin de habercisi aynı zamanda. Bu enerji boşalmalarının ülkenin pek çok yerine yayılması birden kâbusa dönüşebilir. Açıkçası kan akabilir ki bunun nerede ve nasıl duracağını kimse hesaplayamaz.Kontrolü yitirmekİşte Tayip Erdoğan’ın “kontrolü yitirme tehlikesi” ile karşı karşıya olduğunu bu nedenle söyleyebiliyorum. Çünkü şu ana kadar yaşadığımız tüm gerginlikler bizzat Başbakan’ın emri veya davranışları ile başladı ve kontrol hep Erdoğan’ın elinde kaldı. Bu gerginlikler kontrol edilebilir cinstendi çünkü. Ancak şimdiki durum farklı. Halk içinde düşmanlık yaratır ve ürkütücü gelişmeleri kontrol edebileceğinizi sanırsanız yanılırsınız.Başbakan’a rağmenHalkın öfkesi kabarıp da iş kanlı hale gelirse artık bunu kontrol etmek mümkün olmaz. Bu durumda başka çareler aramak zorunda kalırsınız ve bu iktidar en korktuğu ortamı bizzat yaratmak durumda kalır. O zaman ne darbe lafları konuşulur ne de kapatma. Başta iktidar olmak üzere herkes can derdine düşer. Başbakan bence bu tehlikeyi mutlaka fark etti.Ama bunlar yetmezBaşbakan tehlikeyi fark etti belki ama bugüne kadar sürdürdüğü inatçı, ben merkezli ve otoriter tavrı bir kenara bırakmak istemiyor. En büyük yanılgısı bu olur. Başbakan hiç zaman yitirmeden kontrolü elinde tutacak önlemler almalı, davet ya da randevu beklemeden muhalefetle hemen görüşmeli, toplumda gerginliği azaltıcı, tutum davranış ve söyleme yönelmeli, kendisine destek olduğunu sandığı Türkiye sevgisizi faşistlerin dilediklerini söyleyebildikleri ortamın kendini de yok edeceği gerçeğini görerek bunlarla ilişkisini kesmelidir.Bu haftanın konularıSevgili okurlar; zor ve tehlikeli bir dönemeçten geçiyoruz. Bunu yarasız beresiz atlatmak başta iktidar sahipleri olmak üzere hepimizin görevi. Tehlikeyi bilmeli ve buna göre davranmalıyız. Hafta içinde ırkçılığın nasıl iki tarafı keskin bıçak olduğunu, yalanlarla yaratılan darbe efsanesine neden inanmadığımı, faşistlerin duygusal baskıcılığı ile ortaya attıkları Kafes denilen garabete neden hiç ilgi duymadığımı anlatmaya çalışacağım. Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Domuz gribi geyikleri

28 Kasım 2009

Artık Domuz gribi ile yatar kalkar olduk. Hele evinizde okul çağında bir çocuk varsa yandı gülüm keten helva. Kimi okuldan kaçmak için, kimi eğlenmek kimi de gerçekten korktuğu için Domuz gribinden başka bir şey konuşmaz oldu.Haydi çocuklar neyse de büyükler arasında da öyle şeyler konuşuluyor ki, kimine gülüyorsunuz gülmesine de bazıları düşündürmüyor da değil.Son zamanlarda tanık olduğum ve aklımda kalan Domuz gribi geyiklerinden bazılarını sizler için yazıyorumDomuz Gribi mi?- Eyvah boğazım da ağrımaya başladı.- Üşütmüşsündür.- Tamam da ya Domuz gribi olduysam.- Yok domuzluğun tamam da grip belirtisi pek yok.- ????***- Çok korkuyorum bu Domuz gribinden- Neden?- Nedeni var mı, salgını duymadın galiba.- Duydum canım ne var ki?- Nesi var mı, ya yakalanırsam?- Yok yok sana bir şey olmaz.- Nedenmiş o?- Domuzda Domuz gribinin işi ne?- ???***- Sağlık ocağına aşı gelmiş.- Eee, ne yapalım?- Valla ben gidip olucağım.- Ben olmam.- Neden, Başbakan mı kızar?- Yok abi aşılar domuzdan yapılıyormuş.***- Abi anlamadım bizde Domuz gribi nasıl oluyor?- Ne demek nasıl oluyor, bayağı oluyor işte.- Tamam da abi bizde domuz yenmiyor ki?- Nasıl yani?***- Grip oldum ama ayakta geçirdim.- Nasıl dayandın?- Valla ilaçlar falan, çaktırmadan işe gidip geldim.- Ama başkasına zarar verdin demek ki.- Ne yapayım abi kendime “Domuz gribi olmuş” dedirtmem.- Niye ki, ne var bunda?- Niyesi var mı, herkes beni domuz eti yedim sanar sonra.- Kim söyledi bunu sana.- Mahalledeki bakkal.***- Hayrola nereye?- Sağlık ocağına Domuz gribi aşısı gelmiş.- Eeee?- Eee’si var mı, aşı olacağım işte.- Nerden aklına geldi?- Başbakan olmayacağını söyledi ya.- Tamam söyledi?- İnadına işte.***- Abi biliyor musun sağlık bakanı baştan hata yaptı.- Niye?- Gribin adını yanlış söyledi?- Ne fark eder ki?- Fark etmez mi abi, Domuz gribi deyince millet kaçıyor işte.- Ne diyecekti?- Valla Aslan gribi dese herkes aşı olmuştu bile.***- Hayatım bu Domuz gribinin en tehlikeyi yanı neymiş biliyor musun?- Bilmiyorum.- Virüs mutasyona uğrayabiliyormuş.- Eeee ne oluyormuş o zaman.- Çok daha tehlikeli hale geliyormuş.- Mutasyon nedir ki?- Valla nasıl anlatsam ki?- Bir örnek ver.- Valla şöyle anlatayım bari. Hani seninle alışverişe gittiğimizde sakin sakin geziyoruz ya bazen.- Eee- Hani ben yanlışlıkla güzel bir kadına bakıyorum ya bazen.- Eee.- Senin o sakinliğin birden gidiyor da o andan itibaren bir haftamı rezil ediyorsun ya.- Eee,- Ne eee’si mutasyona uğramak böyle birşey.- Bak şimdi...*** PAZAR FIKRALARIYıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan oluşturduğum demeti birlikte okuyalım; Sevgiliye havaSevgilisine hava atmak için onu götürdüğü son derece şık İtalyan restoranında delikanlı menüyü okuduktan sonra dudaklarını kibarca yalayıp “Biz şu en alttaki Giuseppe Spomdalucci şarabını istiyoruz” demiş. “Özür dileriz efendim” diye cevap vermiş garson, “O buranın sahibi ” Buz hokeyiİki kadın barda otururlarken birisi okuduğu magazinden başını kaldırıp “Biliyor musun” demiş, “Yüzde erkek bir kavgayı sona erdirmenin en iyi yolunun sevişmekten geçtiğini düşünüyormuş.” Diğeri “Çok ilginç” demiş “O zaman buz hokeyi maçları seyrine doyumsuz bir spor haline gelirdi.” Çamaşır değişikliğiAskeri birlik haftalardır arazide görev yapıp perişan bir hale gelince birlik komutanı askerlerini toplamış “Size bir iyi bir de kötü haberim var” demiş, “İyi haber şu ki bu gün çoraplarınızı, iç çamaşırlarınızı değiştirme kararı aldık.” Birlikte sevinç dolu bir çığlık yükselmiş, herkes mutlulukla birbirine sarılmış Komutan devam etmiş; “Kötü haber de şu ki; Smith, sen Jones’la değiştireceksin, George sen Martin’le,Murphy sen..” *** Yürek burkan bayram fıkrası Bugün Yıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan birini ayırdım. Çünkü bu bir bayram fıkrası. Ama lütfen dikkatle okuyun. Esprisi var tabii, yine de gülüyoruz. Ama işin bir de yürek burkan tarafı var.Ne yazık ki yitirdiğimiz bazı değerlerin hatırlanması için belki de fıkralara başvurmak zorunda kalıyoruz artık. Sevgili Yıldırım Tuna’dan izin almadan çok küçük birkaç kelime değişikliği yaptım.Okuyun ve kararınızı verin;Kurban bayramından bir gün önce yaşlı adam “işleri çok yoğun olduğu” gerekçesiyle kendilerini görmeye pek gelmeyen oğlunu telefonla aramış, “Gününü rezil etmek istemezdim oğlum..” demiş, “Ama annenle boşanıyoruz.. 45 yıllık ıstırap yetti artık..!” Oğlu “Ne? Baba? Neden bahsediyorsunuz siz?” diye telefonda bağırmaya başlamış.“Birbirimizi görmeye tahammül edemiyoruz.. Her dakika didişmekten bıktık.. Lütfen kız kardeşini de ara ve durumu sen bildir. Bir de onu aramak istemiyorum” diyerek kapatmış telefonu yaşlı adam.Oğlan hemen kız kardeşini “Kahretsin. Annemle babam boşanıyorlar” diye aramış. “Merak etme ağabey. Ben ilgilenirim” demiş kız kardeş telaşla ve hemen babasını aramış.“Boşanmıyorsunuz” demiş, “Ben oraya gelene kadar da hiç bir şey yapmıyorsunuz. Şimdi ağabeyimi arıyorum, ikimiz de yarın sizdeyiz” ve telefonu kapatmış.Yaşlı adam da telefonu kapatmış, dönmüş karısına “Tamam” demiş, “Çocukların ikisi de kurban bayramında yanımızda olacaklar. Yılbaşı için seninle ne numara buluruz artık bilemiyorum!” *** Zavallı çocuk Edebiyat öğretmeni Erhan Tığlı öğrencileriyle yaşadığı esprili günleri “Fıkra gibi” köşemize göndermiş. Bugün birini sizlere de sunmak istiyorum;Edebiyat dersinde Namık Kemal’in “Zavallı Çocuk” oyununu işleyecektik. Öğrencilerden birine evde bu konuyu çalışıp çalışmadığını öğrenmek için: “Söyle bakalım, bugün Namık Kemal’in hangi eserini inceleyeceğiz?” diye sordum. Öğrenci kitabın kapağını açmamış olacak ki susup duruyordu. Arkadaşlarından biri onu bu kurtarmak istedi: “Zavallı çocuk, zavallı çocuk!” diye fısıldamaya başladı. Gülerek şöyle dedim: “Bak, arkadaşın seni ayıplıyor. Namık Kemal gibi bir vatan şairinin eserini bilemediğin için sana zavallı çocuk diyor.” *** Bu bayramda da yüzlerce acemi kasap kendini kesti. Koyun da kasap daa can derdindeydi! (Gani Yıldız)

Devamını Oku

Postacının acı çeken yüreği

28 Kasım 2009

Bayramın ikinci günündeyiz. Telefonumun mesaj kutusunda sildiklerimin dışında hala 50’yi aşkın “Kurban Bayramı kutlama mesajı” duruyor.Hiçbirine cevap yazamıyorum. Topluca okuması bile 1 saat sürüyor.Aynı şekilde bilgisayarımın mesaj kutusunda da yüzlerce kutlama mesajı var. Tanıdığım tanımadığım, okurlardan, şirketlerden, derneklerden gelen tonla mesaj. Bilgisayarda telefondan daha hızlı yazabildiğim için bir çoğunu cevaplamaya çalışıyorum.Oysa masamın üzerinde birkaç tane kutlama kartı var. Onların da hepsi bazı büyük şirketlerden gelmiş ve hepsi de matbu. Yani şahsa özel değil, bastırmışlar 5 bin kart, adres listelerinde kim varsa göndermişler besbelli.Ve bir özellikleri daha var bunların. Hiçbirinin zarfında pul yok. Kuryeler dağıtmışlar.Öncelikle bayramı hatıralayan özel ya da matbu kutlamada bulunan herkese çok teşekkür ederim. Cevaplayamadıklarımdan da özür dilerim.Bayram tebriği konusu açılmışken içimi buran bir postacı hikayesi anlatmak istiyorum. Lütfen sonuna kadar okuyun, çağa ayak uydururken yitirdiğimiz bazı değerler olup olmadığına kendiniz karar verin.15 gün kadar önceydi. Ortaköy’den Zincirlikuyu’ya çıkan yola girdim. Dik yokuşu tırmanıyorum ki kenarda ter içinde kalmış sırtında çantası bir PTT görevlisi (postacı) gördüm. Gözleriyle “Beni de alsana” der gibi bakınca durdum, arabaya bindi.Aslında emekliymiş ama sözleşmeli olarak görevine devam ediyormuş şimdi. Ek iş yani.“Sizin işler de çok azaldı değil mi?” diye sordum. Alnındaki teri sildikten sonra “Evet yükümüz azaldı ama benim yüreğim çok doldu” dedi yüzünü buruşturarak.“Hayrola, hep yürüyorsunuz, size motorsiklet de vermiyorlar, çok mu yoruluyorsunuz?” diye konuyu açmak için soruma devam etti.“Yok be beyim” dedi, “biz alışkınız yürümeye, o bizim için zevk, ama işin zevki kalmadı.” Sonra içindekileri döktü; “Artık kimse mektup yazmıyor, tebrik kartı atmıyor. Eskiden öyle miydi? Askerde yavuklusu olan kızlar yolumuzu beklerdi, mektubu alınca onlar kadar mutlu olurduk. Üniversite sınav sonuçlarını dağıtırdık, sevinçten havaya uçanlarla biz de havalanırdık, Almanya’dan, askerden gelen az mektup okumadım yaşlı ana babalara hiç üşenmeden, mutluluktan gözlerim dolardı.” Sonra durdu postacı. “Biliyor musun beyim şimdi yaptığım iş sadece yüreğime acı veriyor. Artık mutlu haberler taşımıyoruz. Taşıdığımız, maliyeden, bankalardan gelen ihbarnameler, icra kararları. Aynı adama 4 tane icra kağıdı verdiğimi hatırlıyorum. O kağıtları götürdüğümde gördüğüm insan manzaraları geceleri uykuma giriyor. Ne biçim ülke olduk biz böyle. Herkes mi borçlu, herkes mi icralık ve mahkemelik. Yok mu bu ülkede mutlu biri.” Yanlış mı postacının söyledikleri? Evet çağa ayak uyduruyoruz belki ama, insanı insan yapan değerlerimiz de müthiş bir erozyona uğramıyor mu? ***** İş Bilenin Okan İnanç yazıp göndermliş; Lise öğrencisi elinde gitarı evinin köşesini dönmüştü ki bir arkadaşına rastladı. “Nereye giyorsun?” sorusuna “Gitar dersi vermeye” cevabı arkadaşını hayretler içinde bırakmıştı.“Yahu sen gitarla tanışalı, gitar alalı bir ay oldu nasıl ders vereceksin” diye sorunca cevabı yapıştırdı: “Tamam gitarla beraber saati 20 liraya ders de almaya başladım. Sonra da gitar çalmayı öğrenmek isteyen 5 çocuk buldum. Saati 10 liradan onlara ders veriyorum. Gitar hocamın bana her derste öğrettiklerini ben de aynen onlara tekrarlayıp, öğretiyorum.”*****Yargı çözsün safsatası Türkiye çok “kolay” bir ülke haline geldi. Demokrasi anlayışı 1946’lardaki gibi. O yıllarda demokrasinin ne olduğunu tam anlamayanlar “Demokrasi var. Artık herkes dilediğini yapacak” sloganına sarılarak gerçekten her şeyi yapabileceğine inanıyordu.Her şeyi yapabilmenin başkasının özgürlük alanı ile sınırlı olduğunun anlatılabilmesi için hayli uzun yıllar geçmişti. Şimdi yine o yıllara öndük sanki. “Ben demokratım, özgürüm” diyen ama özünde faşist olan bir zihniyet canının istediği gibi konuşuyor, davranıyor.Türkiye’nin değerlerine saldırmayı, orduya küfür etmeyi, Atatürk’ü aşağılamaya kalkmayı da demokrasinin olmazsa olmaz geleneği gibi sunmak istiyor.12 Eylül rejiminin yarattığı bilgisiz, sığ, duyarsız, egoist nesil de farkında olmadan bu faşist oyunun parçası oluyor.Bu faşist kesim aklına estikçe ortaya birbirinden tutarsız ve mantıksız iddialar atıyor. Bu ülkeyi gerçekten sevenleri, akıl fikir ve ahlak sahibi olanları, aydınları suçluyor.Ardından da hiçbir şey olmamış gibi “Ne var bunda, hepsi iddia, bırakalım yargı karar versin” safsatasıyla da sıyrılmaya çalışıyorlar işi içinden.Ne güzel değil mi, kalkıp birine akla hayale gelmedik bir iftira atacaksın sonra da “yargıya güvenelim, bırakalım o çözsün niye telaş ediyorsunuz” diye zeytinyağı gibi üste çıkacaksın.Türkiye böyle oyun görmedi bugüne kadar. *****Yargının benim lehime karar verenini severim Bir yandan “bırakın yargı halletsin” diyeceksiniz ama öte tarafta işinize gelmeyen her yargı kararını eleştirmekten de öte hakaret yağmuruna tutacaksınız.Türkiye’deki sözde demokrat faşistlerin en becerdiği şey bu.İşte son örnek. Danıştay YÖK’ün imam hatip liselerine ayrıcalık tanıyan bir kararını iptal etti. AKP ve yandaşı faşistler, yargıya saygıyı, hukukun üstünlüğünü falan unutup ortalığı kasıp kavurmaya başladılar. Başta Başbakan Danıştay’a olmayacak sözler söyledi, kararın ideolojik olduğunu ilan ediverdi.Yandaşlar ve faşistler durur mu, onlar da salvolara başladılar. “Danıştay haddini aştı” diyerek asıl haddini aşan mı istersiniz, “eşitlik yasaklandı” diyecek kadar kendinden geçen mi yoksa sınavları erteletmeye kalkan veya kaosa karar verildiğini söyleyen mi? Bir gün önceki memur eyleminin “baskı ile adam toplanarak yapıldığını” iddia etikten sonra ders saatinde Beyazıt’a o kadar imam hatiplinin nasıl toplandığını sormuyorlar bile. Demek ki geçerli olan neymiş “Ben yargının lehime karar verenini severim.”

Devamını Oku

Demokratik hak şoku

25 Kasım 2009

Memurlar dün eylemdeydi. Trenler çalışmadı, uçak hizmetleri aksadı, hastanelerde acil servise gelen ve yatan hastalar dışında hizmet verilmedi.Özellikle büyük kentlerde memurlar meydanlara akın etti, bazılarına yine memur olan polisler müdahalede bulundu.Memurlar dün bir “demokratik hakkı” kullandılar aslında.Ancak başta AKP, medyanın bir kesimi ve 12 Eylül’le birlikte vatandaş olma şuuru adeta beyinlerinden silinmiş kalabalıklar bu demokratik hakkın kullanılmasına büyük öfke duydular.Önce Başbakan, daha eylem başlamadan bunun yasa dışı olduğunu ilan etti ve “Yapan da bedeline katlanır” dedi. Bu sözler Türkçeye “Eylem yapanın canına okunur” şeklinde tercüme edilebilir.Eylemlerden sonra ise AKP yetkilileri “demokratik haklara büyük saygı duyduklarını” belirterek sözlerine başladılar ama arkasından eklediler, “Ancak bu hakların kullanılması vatandaşı sıkıntıya sokuyorsa o zaman hak olmaktan çıkar.” Aynı şekilde vatandaşların bazıları da eylemlere karşı çıkarak “Tamam da bizi neden sıkıntıya sokuyorsunuz” dediler.İşte püf noktası da bu zaten.Gaspedilen hakları almak için kullanılan demokratik eylemler başkalarını rahatsız edecek ki mesaj yerine gidecek ve sorun çözülecek.Ama AKP ve yandaşları demokratik hak kullanımını “benden olan-bana karşı olan” ayrımı ile değerlendirdiği için işine gelmeyen hak kullanımını yasa dışı olarak niteliyor.Normal vatandaşın aklına ise “demokratik hak” denince ya “türban” geliyor ya da “Kürtçülük.” Tabii bu durumda işçinin, memurun hakkını istemesi karşısında şoke oluyor ve “Ne alakası var bunun demokratik hakla” diye tepki gösteriyor.12 Eylül’den başlayan halkı uyutma projesine bugünkü iktidarın demokrasiyi “sadece kendine destek olmakla” tanımlaması eklenince ortaya yaşadığımız garabet çıkıyor. *** Hay seveyim sizin HukukunuzuCHP Genel Başkanı Deniz Baykal önceki gün grup toplantısında bazı savcı ve hâkimler hakkındaki “dinleme kararlarını” gösterdi herkese.Son iki yıldır hemen her gün bir belge gösterildiği için açıkçası şöyle bir bakıp geçtim.Ama AKP yandaşı medyayı, özellikle internet sitelerini görünce güleyim mi ağlayayım mı karar veremedim.Bugüne kadar muhalefet olarak kabul ettikleri herkesi karalamak için, imzasız mektupları, telefon dinlemelerini, gizli yapılan soruşturma kayıtlarını hiçbir hukuki kurala uymadan çarşaf çarşaf yayınlayanlar büyük bir pişkinlikle “Baykal’a bu belgeleri kim sızdırdı?” diye soruyordu.Hukuk her nasılsa ilk kez iktidarın aleyhine olabilecek bir kararın sadece kapağının gösterilmesi sırasında akıllarına geldi.Hukuksuzluğu ilke edinenlerin hukuk demeleri ne büyük bir çelişki.***Hepinizin Kurban Bayramı’nı kutlarımBayramın birinci günü, yani yarın biliyorsunuz benim yazı günüm değil. Bu nedenle herkesin bayramını bir gün önceden kutlamak istiyorum. Cumartesi günü bayramı bir daha kutlamak üzere. *** Bir yalanı çökerten tespitCengiz Aktar, Vatan yazarlarından ama asıl uğraş alanı Avrupa Birliği. Türkiye’nin Batılı demokratik ülkeler gibi olması ve AB üyeliğini kazanması için canla başla çalışan Aktar, bu uğurda AKP politakalarını destekleme riskini bile göze alır zaman zaman.Cengiz Aktar’ı dün memur eylemleri konusunda konuşurken dinledim televizyonlarda.Başbakan Erdoğan’ın memur eylemine “yasa dışı” damgası vurması konuşuluyordu ve Cengiz Aktar memurların Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde sendika kurma ve grev yapma hakkına sahip olması gerektiğini belirtti.Aslında Türkiye Avrupa Birliği üyeliği için bu kuralları kabul etmişti de uygulamaya henüz geçilmemişti.Sunucu “Türkiye neden bunu uygulamıyor?” sorusunu sorunca Cengiz Aktar müthiş bir itirafta bulundu:“Çünkü” dedi, “İş çevreleri Fransa ve Almanya’nın karşı çıkışları nedeniyle AB’ye tam üye olamayacağımız ihtimalini daha fazla görüyor. Bu durumda ‘Eğer AB’ye girilemeyecekse işçi-memur haklarında bu kadar ileri gitme riskini neden alalım’ düşüncesi ağır basıyor. İktidar da buna uyuyor.” Hatırlayın, Başbakan AB’den gelen her tepkiden sonra “Bizim için AB’ye girmek önemli değil, önemli olan çağdaş kriterleri yakalamak. Kopenhag kriterlerinin adını Ankara kriteri koyar yola devam ederiz” diyor.Demek ki bu ifade doğru değilmiş. Çağdaşlık meğer laftaymış. AB’nin bizi almama ihtimali varsa bazı çağdaş kuralları da uygulamayabilirmişiz.

Devamını Oku

İzmir ayıp etti ya Diyarbakır?

24 Kasım 2009

AKP payandası faşistler DTP’nin İzmir’de bir grup tarafından taciz edilmesine büyük öfke duydular.İzmir’in ne ilkelliği kaldı, ne gavurluğu. Çünkü birkaç kişi öfkeye kapılıp DTP konvoyuna taş attı.DTP’nin İzmir’de taşlı tacize uğraması demokrasi adına iyi bir örnek değil. Demokraside protesto hakkı da vardır ama iş şiddet kullanmaya gelince konu demokrasiden sapar.DTP konvoyunun son derece tahrik edici biçimde İzmir caddelerinde gezinmesinin provakasyon olduğunu da bilmeliyiz tabii ki bu arada.Ama kabul edelim şiddete dayanan protesto yanlıştır.Buna karşın kendilerine “demokrat, liberal, hukuka bağlı, özgürlükçü, çağdaş” sıfatlarını takıp ama bunlarla hiçbir ilgisi olmayanların bağırıp çağırmasına da bir anlam veremiyorum.İzmir’de bir grubun DTP konvoyuna taşlı tacize karşı çıkanlar, bin beterinin yaşandığı Diyarbakır’a hiç seslerini çıkarmıyorlar bile. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakan’ı Diyarbakır’a gidiyor, esnafın dükkânlarının kepengini indirmesi için baskı yapılıyor.Başbakan gelmeden birkaç saat önce sokaklara dökülen militanlar polisle taşlı, sopalı, molotof kokteyli çatışmalara giriyorlar.İçişleri Bakanı bölgedeki herhangi bir ile gidiyor, manzara aynı manzara.Ama kendisini demokrat, liberal diye yutturmaya çalışan faşistlerden tek bir tepki bile yok.Bu çifte standart ile Türkiye’yi çok ciddi bir çatışma ortamına ittiklerini görmüyorlar mı peki? Görmez olurlar mı? Ama amaç belki de bu olunca ağızdan çıkan sözlere dikkat edilmesine gerek kalmıyor.*** Siste trafik levhalarıİstanbul son bir haftadır sise teslim durumda. Vapur ve uçak seferleri aksarken karayolu trafiği de çok riskli. Sis yüzünden pek çok kaza oluyor, trafik sıkışıklıkları ise insanı çıldırtıyor.Üst üste birkaç gün sis trafiği çilesi içinde yaşarken bir konu çok dikkatimi çekti. Karayollarına önermek istiyorum.Çevre yollarında yoğun sis bastırdığında hele geceyse önünü görmek çok zorlaşıyor. Bu arada kavşak noktaları da adeta ortadan kayboluyor. Gerçi dev gibi tabelalar var ama bunlar tam altına geldiğiniz sırada ortaya çıkıyor ve çoğu kişi kavşağı ya da çıkışı kaçırıyor. Son anda döneyim derken de kazalar yaşanıyor.Çevreyollarındaki kavşak tabelaları sisli günlerde kullanılmak üzere ışıklandırılabilir mi? En azından sürücüler yazıları göremeseler bile örneğin sarı bir ışığı fark ederek kavşağa yaklaştıklarını anlayabilirler.Son günlerde kavşaklarda bu son anda fark etme yüzünden yaşanmış pek çok kazaya tanık oldum. Işıklı kavşak tabelaları puslu ve aşırı yağışlı ve karlı günlerde de yararlı olabilir. *** Darbeye bir de parti kapatma eklendi Belli ki AKP’nin iktidarda kalma stratejisi tamamen “paranoyalar” üzerine yürütülecek artık.İktidardaki 5 yıldan sonra birden “darbe yapmak isteyenler var” diye ayağa kalkıldı. Hukuk ve ahlak dışı operasyonlarla iktidara soru soran ve herhalde tehlike olarak görülen Türkiye’nin önemli aydınları toplandı. Eziyet altında tutuluyor.Toplumda “cuntalar kurulmuş, bombalar patlatılacak, suikastlar yapılacakmış, maksat arbede yapmakmış” paranoyası oluşturuldu.Liberal maskeli faşistler kanalıyla yürütülen Göbelsvari propagandalarla halkın önemli bir bölümü buna inandırıldı.Ordu karalanırken, bütün kötülüklerin anası olarak büyük Atatürk’ü gösterme çabaları demokrat olmanın bir özelliği olarak sunulmaya çalışıldı.Ama bunlar yetmiyor. Çünkü her gün ortaya atılan düzmece belgelerde kimi dehşet tablolarına rağmen ne ordunun ne de başkalarının bir darbe yapacağı hatta bunun düşünü bile kurmayacağı açıkça ortaya çıktı.Oyun bozulmaya başlanınca ortaya yeni bir paranoya sürüldü: “AKP’yi kapatmak istiyorlar” yaygarası başladı şimdi de.Hukuk dışı telefon dinlemeleri üzerine Yargıtay Başsavcılığı’nın inceleme başlatması bahane edilerek “Parti kapatılacak” propagandası yapılıyor şimdi. Ortaya olmayan bir konu atıp sonra buna inanıp ondan sonra da alabildiğine tartışmaya başlayanlar halkın kafasını muhallebiye çevirmeden de bu işten vazgeçmeye niyetli değil.Domuz gribi, GDO’lu gıdalar, milyar dolarlık yolsuzluklar, Deniz Feneri, devleti ele geçirme operasyonları, itelenen, işkence çektirilen aydınlar bu arada unutturulmak isteniyor.***Simon Peres, “Türkiye, ordunun demokrasiyi korumakla görevlendirildiği tek ülke” demiş. Eksik söylemiş. “Aynı zamanda sivillerin demokrasiyi amaç değil araç olarak gördüğü tek ülke” diye eklemeliydi. (Gani Yıldız) *** Meydanını bilmeyen(!) polisBahattin Yücel anlattı. Geçen hafta cumartesi günü DP’nin Manisa mitingine gitmişti. İzmir’den Manisa’ya arabayla giden Yücel, Manisa’ya geldiğinde “şehir merkezi” yazan tabelanın altında duran polis aracının yanına yanaşıp “Afedersiniz, Cumhuriyet Meydanı’na nasıl gidebilirim?” diye sormuş. Cumhuriyet Meydanı, Manisa’nın büyük bir meydanı ve DP mitingi de burada yapılacak.Polis memuru “Bilmiyorum” cevabını vermiş. Yücel aldığı bu çok şaşırtıcı cevap üzerine “Nasıl olur, siz bu kentin polisi değil misiniz, Cumhuriyet Meydanı’nı nasıl bilmezsiniz?” diye üsteleyince polis aynı umursamazlık içinde eliyle yolu işaret ederek “Buradan girin, ileriki kavşaktan sonra bir yerde olacaktı. Orada bir daha sorun” demiş.Bahattin Yücel “Bunca yıldır siyaset içindeyim. Ama polis teşkilatının iktidarla bu kadar iç içe girdiğini hiç görmedim. O polis Cumhuriyet Meydanı’nı sorunca mitinge gittiğimizi düşünerek bize cevap bile vermek istemedi. Türkiye’yi ve polisi işte bu hale getirmişler” diye yakındı. *** Kurban kesim yerleriYarından sonra Kurban Bayramı. Belediyeler kurban kesme yerlerini belirlediler. Bu kurban kesim yerlerinin kullanım hakkı partiye yakın olan kişilere veriliyormuş.Ondan sonra ne oluyormuş biliyor musunuz, bu kişiler belediyeden ucuza aldıkları kurban kesim yerlerini 3-4 katına başkalarına devrediyormuş.Kazanç aman aman öyle çok değil. Birkaç bin lira. Ama zihniyet önemli. Bin liralık kazanç sağlayacak kurban kesim yerinden bile yandaşlara para çıkarmayı akıl etmek ve uygulamak, herhalde “şapka çıkarılacak” bir şey.

Devamını Oku

Ne çok cahilimiz varmış

23 Kasım 2009

Onur Öymen’in “Dersim İsyanını” anmasından sonra kışkırtılan tartışmalarda bir şey daha öğrendik. Meğer herkes o kadar cahilmiş ki.Ama ilginç olan pek çok kişi bu cahilliğinin arkasına sığınarak bir de üste çıkmaya çalışıyor.Okurlardan gelen bazı mesajlara bakıyorum, internet sitelerinde haber ve yazıların altına eklenen okur yorumlarını okuyorum, gazetede köşe verilmiş kişilerin yazdıklarını izliyorum, her tarafta bir cehalet itirafı.Ama keşke itirafla sınırlı kalsa. Bu cahiller bir yandan itirafta bulunurken öte yandan da Türkiye’ye olan kin, öfke ve nefretlerini de kusmuyorlar mı, işte orada insanın canı çok sıkılıyor.Neymiş; Dersim’de katliam yapılmış da bu halktan saklanmış, iyi ki Onur Öymen böyle kötü bir konuşma yapmış da gerçeği öğrenmiş şimdi.İyi güzel de öğrenmenin önünü mü kesmiş birileri? Dersim isyanı kitaplardan, ansiklopedilerden mi çıkarılmış? Dersim ile ilgili bilgileri Amerikan kitaplarından mı öğrendik şimdi?Türkiye sevgisizliğini kusmak için her bahaneye sarılanlar zannedersiniz ki Celali İsyanlarını çok iyi bilirler. Sevr Anlaşması’nın içeriğini adeta ezberlemişlerdir, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında Anadolu’da kimlerin yaşadığını da su gibi içmişlerdir.“Bizden saklamışlar meğer” demek bilgiye de bilgi kaynaklarına da hakarettir. Açıp baksınlar bakalım sadece gazetelerin kuponla verdiği ve birkaç milyon eve giren ansiklopedilerde Dersim konusu var mı yok mu? Varsa nasıl var? Sansüre mi uğramış?Sanki bilgi dediğiniz şey devlet tarafından beyinlere huni ile veriliyor.Sen hiç merak etmeyeceksin, okumayacaksın, Google’a bile bakmayacaksın, sonra da “İyi ki Onur Öymen söyledi de öğrenme şansı bulduk” diyeceksin.Sahtekârlığın ve cehaletin bu kadarına da pes doğrusu. *** Rahat olun Kemal BeyKemal Kılıçdaroğlu sıkıntıda. Çünkü Tuncelili. İktidar ve faşist yandaşlarının oyununa gelen kimi Aleviler Kılıçdaroğlu’nu protesto ediyor.Kemal Bey de ezilip büzülüyor “Onur Öymen’i alkışlamadım” diyor “Gereğini yapsın” önerisi getiriyor, bir tür özür diliyor.Karakteri çok sağlam bir siyasetçi nasıl bu oyunlara geliyor anlamıyorum.Alevileri bugüne kadar kötüleyen, onları Müslüman bile kabul etmeyen, kestikleri eti bile yemeyen, Sivas’ta yakılmalarını seyreden ve tepki vermeyen kim varsa bugün Alevi dostu kesildi, onlar adına Onur Öymen’in kellesini istiyor.Kemal Kılıçdaroğlu’nun bunları görmüyor, fark etmiyor olması mümkün değil.Gerçi Alevilerin ezici çoğunluğu gerçekleri biliyor ve soğukkanlılığını bozmadan sabırla bekliyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aynı soğukkanlılıkla davranması ve çıkarları uğruna inancına ihanetten bile sakınmayanlara haddini bildirmesi gerekir. *** Ergenekon davasının görüldüğü mahkemenin tavanı çöktü. İddianame de salon gibi hazırlandıysa vay halimize!.. (Gani Yıldız) *** Bu nasıl iş böyle; Sağlık Bakanı hâlâ istifa etmiyor Domuz gribi aşısı konusunda tıbbi konuya hiç değinmeden Türkiye’deki uygulaması ile ilgili birkaç yazı yazdım. Aşı işinden “kötü kokular” geldiğini belirtmeye çalışım. Sağlık Bakanlığı açıklama gönderdi. “Hiçbir kötü koku olmadığını” ileri sürdü.Oysa durum böyle değil. Kötü koku ortalığa öyle bir yayıldı ki, durmak mümkün değil.Ve Sağlık Bakanı sanki zamkla yapışmış gibi koltuğundan kalkmıyor.Çünkü halk sağlığı ile ilgili çok önemli bir konuda ülkenin Başbakanı karşı tavır koyuyor ve kimse ağzını açamıyor.Eğer domuz gribine karşı geliştirilen aşı, Türkiye’deki bir fabrika tarafından üretilmiş ve piyasaya verilmiş olsa Başbakan kuşku belirtebilir.Ama aşıları getiren hükümet. Bu önlemlerin alınmasının Bakanlar Kurulu’nda görüşülmemiş olması düşünülemez. Yani sonuçta karar sadece Sağlık Bakanlığı’nı değil, tüm hükümeti ilgilendiriyor.Başbakan bir kere de değil, tam üç kere aşı ile ilgili olumsuz görüş belirtiyor. Şu anda aşı olması gereken milyonlarca çocuk, ailelerinin kafasının karışması sonucu aşı olmuyor. Oysa uzmanlar bunun gribin etkisini artırdığını ısrarla belirtiyor. Onun da ötesinde aşılara halkın cebinden ödenen ve ödenecek olan yüz milyonlarca dolar var. Hesabını kim verecek.Kimse bunu sormuyor, Başbakan ve ailesinin gripten nasıl korunduğunu ballandıra ballandıra anlatmayı marifet sayıyor.Ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise hiçbir şey olmamış gibi yerinde oturuyor. Bakan gerekten olağanüstü bir çabayla domuz gribi illetine karşı çaba harcarken, kendisini azarlayan, önlemleri yok sayan ve aşı kampanyasını baltalayan Başbakan’ın karşısında boynu bükük oturuyor. İstifa etmek aklına gelmiyor. Ne yazık.. *** Öğretmen olan anne babamla gurur duyuyorum Bugün 24 Kasım. Öğretmenler Günü. Bugünün benim için de ayrı bir önemi var. Çünkü annem de babam da öğretmen. Ben bir öğretmen çocuğu olarak yetiştim.Demokrasi düşüncesini, adaletli davranmayı, öğrenmenin yeri ve zamanının olmadığını, başkalarının hakkına saygı duymam gerektiğini, elimdekini gerektiğinde hiçbir şey beklemeden paylaşmamın beni yücelteceğini, yalan söylememeyi, başkasının malında gözümün olmamasını, kimseye kıskançlık duyarak bir yere varamayacağımı hep evde öğrendim.Annem 5 kızı olan, 5’i de üniversiteyi bitiren Kurtuluş Savaşı Gazisi bir generalin kızı.Babam annesinin tek başına baktığı biricik oğlu.Ve annem babam, 50’li yıllarda kullanabilecekleri tüm avantajları geri çevirip “Türkiye bizden hizmet bekliyor, ülkenin neresi olursa olsun çalışacağız” diyerek ilk tayin yerleri Diyarbakır’a gidiyorlar. Ben orada doğuyorum.Sonra Şeker Fabrikaları. Uşak, Susurluk, Erzincan. Kardeşim de burada doğuyor.1961’de itibaren 13 yıllık Balıkesir dönemi. Annem babam Necatibey Eğitim Enstitüsü’nde kimya öğretmenliğine başlıyor. Öğretmenlik maceraları 1980 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde bitiyor.Çok şükür hayattalar ve fırsat bulabildiğim an gidip ellerini öpebiliyor ve hayatla ilgili bilgilerinden yararlanabiliyoruz.Ve tabii bu öğretmenler gününde başta ilkokul öğretmenim Hüsniye Çağlayan olmak üzere emeği geçen tüm öğretmenlerimi unutmam mümkün mü?Bizleri yetiştiren tüm öğretmenlere saygılarımı bir kez daha sunmak istiyorum.

Devamını Oku