Postacının acı çeken yüreği

Haberin Devamı

Bayramın ikinci günündeyiz. Telefonumun mesaj kutusunda sildiklerimin dışında hala 50’yi aşkın “Kurban Bayramı kutlama mesajı” duruyor.

Hiçbirine cevap yazamıyorum. Topluca okuması bile 1 saat sürüyor.

Aynı şekilde bilgisayarımın mesaj kutusunda da yüzlerce kutlama mesajı var. Tanıdığım tanımadığım, okurlardan, şirketlerden, derneklerden gelen tonla mesaj. Bilgisayarda telefondan daha hızlı yazabildiğim için bir çoğunu cevaplamaya çalışıyorum.

Oysa masamın üzerinde birkaç tane kutlama kartı var. Onların da hepsi bazı büyük şirketlerden gelmiş ve hepsi de matbu. Yani şahsa özel değil, bastırmışlar 5 bin kart, adres listelerinde kim varsa göndermişler besbelli.

Ve bir özellikleri daha var bunların. Hiçbirinin zarfında pul yok. Kuryeler dağıtmışlar.

Öncelikle bayramı hatıralayan özel ya da matbu kutlamada bulunan herkese çok teşekkür ederim. Cevaplayamadıklarımdan da özür dilerim.

Bayram tebriği konusu açılmışken içimi buran bir postacı hikayesi anlatmak istiyorum. Lütfen sonuna kadar okuyun, çağa ayak uydururken yitirdiğimiz bazı değerler olup olmadığına kendiniz karar verin.

15 gün kadar önceydi. Ortaköy’den Zincirlikuyu’ya çıkan yola girdim. Dik yokuşu tırmanıyorum ki kenarda ter içinde kalmış sırtında çantası bir PTT görevlisi (postacı) gördüm. Gözleriyle “Beni de alsana” der gibi bakınca durdum, arabaya bindi.

Aslında emekliymiş ama sözleşmeli olarak görevine devam ediyormuş şimdi. Ek iş yani.

“Sizin işler de çok azaldı değil mi?” diye sordum. Alnındaki teri sildikten sonra “Evet yükümüz azaldı ama benim yüreğim çok doldu” dedi yüzünü buruşturarak.

“Hayrola, hep yürüyorsunuz, size motorsiklet de vermiyorlar, çok mu yoruluyorsunuz?” diye konuyu açmak için soruma devam etti.

“Yok be beyim” dedi, “biz alışkınız yürümeye, o bizim için zevk, ama işin zevki kalmadı.”

Sonra içindekileri döktü; “Artık kimse mektup yazmıyor, tebrik kartı atmıyor. Eskiden öyle miydi? Askerde yavuklusu olan kızlar yolumuzu beklerdi, mektubu alınca onlar kadar mutlu olurduk. Üniversite sınav sonuçlarını dağıtırdık, sevinçten havaya uçanlarla biz de havalanırdık, Almanya’dan, askerden gelen az mektup okumadım yaşlı ana babalara hiç üşenmeden, mutluluktan gözlerim dolardı.”

Sonra durdu postacı. “Biliyor musun beyim şimdi yaptığım iş sadece yüreğime acı veriyor. Artık mutlu haberler taşımıyoruz. Taşıdığımız, maliyeden, bankalardan gelen ihbarnameler, icra kararları. Aynı adama 4 tane icra kağıdı verdiğimi hatırlıyorum. O kağıtları götürdüğümde gördüğüm insan manzaraları geceleri uykuma giriyor. Ne biçim ülke olduk biz böyle. Herkes mi borçlu, herkes mi icralık ve mahkemelik. Yok mu bu ülkede mutlu biri.”

Yanlış mı postacının söyledikleri? Evet çağa ayak uyduruyoruz belki ama, insanı insan yapan değerlerimiz de müthiş bir erozyona uğramıyor mu?

*****


İş Bilenin

Okan İnanç yazıp göndermliş; Lise öğrencisi elinde gitarı evinin köşesini dönmüştü ki bir arkadaşına rastladı. “Nereye giyorsun?” sorusuna “Gitar dersi vermeye” cevabı arkadaşını hayretler içinde bırakmıştı.

“Yahu sen gitarla tanışalı, gitar alalı bir ay oldu nasıl ders vereceksin” diye sorunca cevabı yapıştırdı:

“Tamam gitarla beraber saati 20 liraya ders de almaya başladım. Sonra da gitar çalmayı öğrenmek isteyen

5 çocuk buldum. Saati 10 liradan onlara ders veriyorum. Gitar hocamın bana her derste öğrettiklerini ben de aynen onlara tekrarlayıp, öğretiyorum.”

*****


Yargı çözsün safsatası

Türkiye çok “kolay” bir ülke haline geldi. Demokrasi anlayışı 1946’lardaki gibi. O yıllarda demokrasinin ne olduğunu tam anlamayanlar “Demokrasi var. Artık herkes dilediğini yapacak” sloganına sarılarak gerçekten her şeyi yapabileceğine inanıyordu.

Her şeyi yapabilmenin başkasının özgürlük alanı ile sınırlı olduğunun anlatılabilmesi için hayli uzun yıllar geçmişti. Şimdi yine o yıllara öndük sanki. “Ben demokratım, özgürüm” diyen ama özünde faşist olan bir zihniyet canının istediği gibi konuşuyor, davranıyor.

Türkiye’nin değerlerine saldırmayı, orduya küfür etmeyi, Atatürk’ü aşağılamaya kalkmayı da demokrasinin olmazsa olmaz geleneği gibi sunmak istiyor.

12 Eylül rejiminin yarattığı bilgisiz, sığ, duyarsız, egoist nesil de farkında olmadan bu faşist oyunun parçası oluyor.

Bu faşist kesim aklına estikçe ortaya birbirinden tutarsız ve mantıksız iddialar atıyor. Bu ülkeyi gerçekten sevenleri, akıl fikir ve ahlak sahibi olanları, aydınları suçluyor.

Ardından da hiçbir şey olmamış gibi “Ne var bunda, hepsi iddia, bırakalım yargı karar versin” safsatasıyla da sıyrılmaya çalışıyorlar işi içinden.

Ne güzel değil mi, kalkıp birine akla hayale gelmedik bir iftira atacaksın sonra da “yargıya güvenelim, bırakalım o çözsün niye telaş ediyorsunuz” diye zeytinyağı gibi üste çıkacaksın.

Türkiye böyle oyun görmedi bugüne kadar.


*****


Yargının benim lehime karar verenini severim



Bir yandan “bırakın yargı halletsin” diyeceksiniz ama öte tarafta işinize gelmeyen her yargı kararını eleştirmekten de öte hakaret yağmuruna tutacaksınız.

Türkiye’deki sözde demokrat faşistlerin en becerdiği şey bu.

İşte son örnek. Danıştay YÖK’ün imam hatip liselerine ayrıcalık tanıyan bir kararını iptal etti. AKP ve yandaşı faşistler, yargıya saygıyı, hukukun üstünlüğünü falan unutup ortalığı kasıp kavurmaya başladılar. Başta Başbakan Danıştay’a olmayacak sözler söyledi, kararın ideolojik olduğunu ilan ediverdi.

Yandaşlar ve faşistler durur mu, onlar da salvolara başladılar. “Danıştay haddini aştı” diyerek asıl haddini aşan mı istersiniz, “eşitlik yasaklandı” diyecek kadar kendinden geçen mi yoksa sınavları erteletmeye kalkan veya kaosa karar verildiğini söyleyen mi? Bir gün önceki memur eyleminin “baskı ile adam toplanarak yapıldığını” iddia etikten sonra ders saatinde Beyazıt’a o kadar imam hatiplinin nasıl toplandığını sormuyorlar bile. Demek ki geçerli olan neymiş “Ben yargının lehime karar verenini severim.”

DİĞER YENİ YAZILAR