Domuz gribi çok pis kokuyor

4 Kasım 2009

Daha ilk günden yazmaya karar vermiştim, sonra biraz zaman geçsin acele edip yanlış yapmayayım diye düşündüm.Nitekim dün oturdum, domuz gribi olayındaki tuhaflıkları yazmaya başlamıştım ki, karşımdaki televizyondan Başbakan’ın sesi yükseldi: “Ben domuz gribi aşısı yaptırmayacağım.” Bana öyle geliyor ki, domuz gribi konusunda zaten pis kokular geliyordu, şimdi koku birilerini bayıltacak gibi.Şuradan başlamak istiyorum: Domuz gribi Meksika’dan Amerika’ya sıçradıktan sonra tüm dünyada bir telaş başlamıştı. Önce buna ilgi göstermeyen Türkiye, daha sonra tehlikeyi fark etti ve çeşitli önlemler aldı.Bakanlığın hızlı ve gerçekçi kararlar aldığını yazdık çoğumuz. Sonra iş biraz tavsadı. Havaalanlarındaki termal kameralar dışında konu pek konuşulmaz oldu. Derken bir süre önce Sağlık Bakanı bir basın toplantısı yaparak domuz gribinin çok tehlikeli olduğunu, Türkiye’nin tehdit altında olduğunu söyledi ve öleceklerin rakamını bile verdi.Bu basın toplantısı beni de çok şaşırtmıştı. Ne olmuştu da bakanlık herkesi paniğe sevkedecek bir açıklama yapmıştı? Bakan önlem olarak 20 milyonu aşkın aşı alınacağını bunun için bağlantılar yapıldığını da açıkladı.Bu basın toplantısına kadar Türkiye’de teşhis edilmiş domuz gribi vakası yoktu. Ama toplantıdan sadece iki gün sonra ilk vaka Ankara’da görüldü. Derken İstanbul sonra Diyarbakır ve başka iller. Ve ardından ölümler başladı. Şu ana kadar ölen sayısı 9’du.Peki nasıl oldu da domuz gribi birden Türkiye’ye girdi?İYİMSER YORUM: Bazı vakalar saptanmıştı, ama gerekli aşı olmadığı için halkı paniğe sevketmek istememişti bakanlık. Önlemler alınınca durum açıklandı. Hastalığa yakalananlar da açıklanmaya başlandı.KÖTÜMSER YORUM: Bakanlık önlem olarak 500 milyon dolarlık aşı aldı. Birileri de ciddi komisyonlar kazandı. Bakanlık mecburen panik yarattı ve aşıya talebin artmasını sağladı. Türkiye gibi bir ülkede bu iki yorum da geçerli olur biliyorsunuz.Ama tam bu sırada Başbakan’ın “Ben aşı yaptırmam” sözü bomba gibi düştü. Şimdi düşünün, eğer Başbakan aşı olmazsa, Türkiye’de bu aşıyı yaptıracak bir kişi çıkar mı? Çıkmaz. Peki aşılar ne olacak? Kimbilir Başbakan belki de oynanan oyunu fark etti ve “haydi madem kendi başınıza iş yaptınız, şimdi kendi başınıza çözün bakalım” demek istiyordur.SONUÇ: Sağlık Bakanı artık yerinde duramaz. Hemen istifa etmesi gerek. Doğrusu siz bu satırları okurken çoktan istifa etmiş olmasıdır. *****Clinton’dan Erkan’a bilgisayar gelecekİstanbul’da konferans veren eski ABD Başkanı Clinton’ı izledim. Cüneyt Ortan ile Ahmet San ikilisinin “geleneksel hale getirmek” istedikleri ve ilkini Sinpaş GYO’nun 35 yılı nedeniyle düzenledikleri Bosphorus Conferance’ın konuğu Clinton’u dinlemek gerçekten büyük keyifti.Çünkü Clinton, bizim belge, darbe, imza, açılımlar tartışmaları arasında, aklımızda olan ama bir türlü sıra bulamadığımız konuları anlattı dinleyenlere. İklim değişikliği, çevre kirliliği, gelir dağılımdaki adaletsizlik nedeniyle hak etmedikleri halde sefalet içinde yaşayan milyonlar Clinton’ın ana konularıydı.Clinton AB’den, Türk-Amerikan ilişkilerinden de söz etti tabii, eşinden aldığı bilgilerle Tayyip Erdoğanı da övdü bu arada. Gerçi eşinden aldığı bilgiler diyorum ama bazı kaynaklar Obama’nın pek çok konuda Bill Clinton’a danıştığını hatta Clinton’ın “gizli başkan” olduğunu da söylüyor.ERKAN OLAYI: Konferansın en ilginç anlarından biri 10 yıl önce, henüz 6 aylık bebekken deprem bölgesini ziyaret eden Clinton’ın kucağına aldığı Erkan Işık’ın elinde Clinton’ın burnunu sıkarken çekilmiş fotoğrafıyla birlikte sahneye çıkmasıydı. Clinton önce anlamadı tabii ne olduğunu, sonra fotoğrafa bakınca hatırladı ve kahkahayı bastı. Bu arada Erkan Işık, Clinton’a bir mektup verdi. Bu mektupta Clinton’a teşekkür eden Erkan’ın bir de ricası vardı. Bir bilgisayar istiyordu. Clinton’ın mektubu toplantıdan sonra okuduğunu ve danışmanlarına “Döner dönmez bir bilgisayar gönderin” dediğini öğrendim.GOOGLE’IN PATRONU: Clinton İstanbul’a dünyanın en büyük paylaşım sitesi Google’un iki numaralı patronu Eric Schmidt ile birlikte geldi. Ama Schmidt kim olduğunu kimeye söylemedi. Clinton’un geldiği Boeing 767 tipi özel uçağın da Schmidt’e ait olduğunu öğrendim.MUHTAR KENT’İN EVİNDE: Clinton konferası bittikten sonra Amerika’dan gelen Secret Service’nin koruması altında Coca Cola’nın başındaki Muhtar Kent’in evindeki yemeğe gitti. Clinton’ın yemeğe gidişi en çok benim işime yaradı. KONVOY ÜYESİ: Çünkü toplantıdan sonra otelden çıkış trafiği çok sıkışmıştı. Ben de arabamı çıkaramıyordum. Tam otelin önünde çaresiz beklerken kapıda Clinton belirdi ve ABD Konsolosluğu’na ait siyah bir minibüse bindi. Benim arabam gerideki zırhlı koruma araçlarından birinin yanındaydı. İçinden inen siyah bir ajan “One minute please” dedi. Clinton ortada, iki önde iki arkada koruma aracı hareket etti. Yanım açılınca hemen son koruma aracının arkasına geçtim. Polis yolu kesip açtı tabii. Clinton’un 5 aracı ve ben bir çırpıda çıkıverdik otelden. Böylelikle yetişmem gereken Ülkü Erakalın’a saygı gecesine de yetişebildim. (Onu da yarın yazarım.)*****Bir iki ölü Başbakan Meclis Grubu’nda konuşuyor. “Türkiye yönünü mü değiştiriyor?” yolundaki yorumlara öfkeli. Bunun öyle olmadığını anlatıyor.Sözü bir ara İsrail’e getiriyor. İsrail ile ilişkilerin başka olduğunu, ama aynı İsrail’in Gazze’de yarattığı insanlık dramının eleştirilmesi gerektiğini de söylüyor.Ve Başbakan örnek verirken “İsrail Gazze’den de kendilerine füze atıldığını söylüyor. Ben de merak ettim. Bu füzelerle kaç kişi ölmüş diye. Bir iki kişi ölmüş (bunu söylerken dudaklarını büküyor, önemsizmiş havası veriyor.) Oysa İsrail saldırılarında 1500 kişi öldü. İkisi aynı mı?” diyor.Düz mantıkla doğru. Sen üç kişi öldürüyorsun öteki 1500. Haksızlık gibi. Oysa sonuç ölüm. Üç kişi ya da 1500 kişi, ölü sayısı üzerinden eleştiri yapmak bence çok şaşırtıcı. Başbakan İsrail’in vahşete varan saldırılarını eleştirmekte yerden göğe haklı, ama konuyu ölü sayısı üzerinden yaparsa bence hatalı olur. En azından kulağa hoş gelmiyor.

Devamını Oku

Yakıştı mı koca paşaya?

2 Kasım 2009

Olayı herkes gibi TV ekranlarından izledim. Cumhuriyet Bayramı resepsiyonu. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt yanında eşiyle birlikte. Karşıdan gelen birine doğru yürüyor ve elini uzatıp “Siz savcı Öz’sünüz değil mi?” diye soruyor.“Evet” cevabını alınca da film başlıyor. Eski paşa “Beni mi almaya geldiniz?” diye güleç bir ifadeyle sorduktan sonra kahkahayı patlatıyor.Savcı Öz hafif tedirgin, içinden belki de “İnşallah kamera şakası değildir, milletin maskarası olmayalım” diye geçiriyordur.Ama olay kamera şakası falan değil, eski paşa da bizzat sohbetin kahramanı.Esprili sohbete az sonra eski paşanın eşi de katılıyor. Bulundukları yerin “torpilli” olduğunu söylüyor. Çünkü masanın kenarında Ergenekon savcısı var demek ki onun torpilli olması gerektiğini düşünüyor.Birkaç esprili sözden sonra savcı Öz tedirginliğini üzerinden atamamış biçimde izin istiyor ve uzaklaşıyor.Bu sahneleri hayret içinde izledim. Ama kendi kendime “Önyargılı olabilirim” diye düşünüp yazmadım.Ama gördüm ki hemen herkes bu sahneyi ibretle izlemiş. Özellikle asker kimlikli kişilerle konuştuğumda aldığım yanıt hep “Böyle rezalet olmaz” türündeydi.Demek ki yanlış düşünmemişim.Elbette herkes Cumhuriyet gibi çok anlamlı bir günün kutlamasında karşılaştığı kişiyle el de sıkışır sohbet de eder. Medeni olmanın gereğidir bu.Ancak bir eski Genelkurmay Başkanı’nın Ergenekon tutuklamalarını anımsatarak “Beni mi almaya geldiniz?” diye espri yapması medeni düzeyi çok aşağı çeker.Eski paşanın Ergenekon savcısını görmezden gelmesi nezakete aykırıdır, buna karşı en yakın silah arkadaşlarını rencide edecek biçimde espriler yapması da kendisine hiç yakışmadı.Büyükanıt emekli olduğu günden beri sürekli irtifa kaybediyor. Altına çekilen bir milyon liralık dört çeker Audi’sine kendisinin huzur içinde bindiği kesin ama araba hareket ettikten sonra arkasından bakanların duygularını bir bilse.Tam emin değilim ama itibar gördüğü tek yer galiba Fenerbahçe tribünü.*****Öfkenin nedeniBaşbakan, Deniz Baykal’la Anıtkabir’deki karşılaşmalarında aralarında geçen birkaç cümlelik sohbetin “erken seçim hazırlığı” olarak yorumlanmasına çok öfkelendi.Esti, gürledi, avızı çıktığı kadar bağırdı ve hatta erken seçim istemeyi adeta vatan hainliği ile eşit duruma getirdi.Eğer bir erken seçim olacaksa, irade Erdoğan’ın elinde. Muhalefet gece gündüz erken seçim istesin, Erdoğan grubuna işaret vermedikçe seçime gidilmez.O halde öfkenin nedeni ne olabilir ki?Cevabı çok basit: Erken seçim konusu ilk kez konuşulmuyor. Son birkaç aydır aralarında benim de olduğum pek çok yazar, erken seçim ihtimali üzerine yazılar yazdı. Başbakan bunların hiçbirine tepki göstermedi.Bu erken seçim ihtimali yorumlarının elbette bir temeli vardı. Bu da genel yerel seçimlerde oy kaybına uğrayan AKP’nin açılımlar sayesinde en azından eski durumuna gelmesi koşuluna bağlıydı.Yüzde 47’den yüzde 38’e düşen AKP eğer açılımlar sayesinde tekrar yüzde 47’lere çıktığına hatta üstünü gördüğüne inanırsa bir baskın seçime gitme ihtimali ağır basıyordu.Oysa tersi oldu. AKP açılımlarla oy kazanacağını düşünürken, özellikle Kürt açılımı yüzünden oy kaybettiğini gördü. Her ne kadar kendine bağlı araştırma şirketi “Henüz oy kaybı yok” diyorsa da “ama”yı yapıştırıyor ve “halkın huzursuz olduğunu” söylemek zorunda kalıyor.Bu durumda bırakın baskın seçimi erken seçime gitmenin ne kadar riskli olduğu ortaya çıkıyor.Başbakan, anladığım kadarıyla “erken seçim” sözüne duyduğu öfkeyle, beklenmedik biçimde oy kaybına uğramanın telaşını itiraf ediyor.*****Tebrikler, ırkçılığı körükleyenler başardıMaskeli liberal faşistlerin Kürt açılımı konusunda tek amacı var. Öyle demokratikleşme, Kürt kimliğinin tanınması, kültürel hakların verilmesi falan değil. Bir taraftan Kürt ırkçılığını diğer taraftan da Türk ırkçılığını körükleyip çatışma ortamı yaratmak.Ve bunu da başarmak üzereler.Ne yazık ki terörün kan dökücü vahşeti karşısında birleşen ve aralarında bir düşmanlık oluşturmayan Türk ve Kürt halkları giderek karşı karşıya geliyor.Daha önce düşmanca bir duygu içinde olmayanlar “O kadar da kardeş değiliz” demeye başladılar.Diyarbakır-Bursa maçında çıkan olaylardan sonra “İşte düşmanlığı körüklediniz, iş nereye varıyor” diye yazdığımda pek çok kişi öfkelenmiş ve “Diyarbakır’ın her maçında PKK dışarı sloganlarının atıldığını” söylemişti.Doğruydu tabii, ama farklıydı. O sloganları atanlar bunu düşmanlık için değil seyirci psikolojisi ile yapıyordu ve Diyarbakırspor da buna hiç aldırmıyordu.Ancak açılım manzaralarından sonra bu sloganlar seyirci psikolojisinden çıktı gerçeğe dönüşmeye başladı. Diyarbakır bu hafta da konuk gittiği kentte aynı muameleyi görünce ligden çekilebileceğini açıkladı.Böylelikle birleştirici unsur olan spor Türk-Kürt düşmanlığını körükleyecek niteliğe büründü.Türk halkı teröristle Kürt vatandaşı ayırırken, “Apo’ya bağlılık yemini eden 3 milyon imza toplayanlar” ve Türk halkının zihninde “Meğer hepsi PKK’ymış” imajı yaratanlar şimdi kına yaksınlar.*****Jennifer LopezOkurlardan Sedef Turan başından geçen bir olayı anlatmış. Okuyalım ve gülümseyelim: “Trafiğin kalabalık olduğu bir saatte Kadıköy’deki Beşiktaş vapur iskelesinin önünden taksiye binerek, Göztepe’ye gideceğimizi söyledik. Şoför “Jennifer Lopez’in önü çok kalabalıktır, öbür taraftan gitsek olur mu?” diye sordu. Nereden bahsettiğini anlamadığımızı söylememiz üzerine, “Yoğurtçu Parkı’na inmek için önünden geçtiğimiz Fransız okulunun adı Jennifer Lopez değil miydi abla?” diye sordu! Bu anımı bütün Saint Joseph’li arkadaşlarıma anlattım, çok eğlendiler.”***** Üç cümle Okurlardan Gani Yıldız ara sıra “günün mana ve önemine” uygun cümleler yazıp gönderiyor. Bunları bazen imzalı bazen imzasız sizlerle de paylaştım. İşte son gelen üç cümle:* Sahaya yabancı madde atmayalım. Yerli malı kullanalım, Türk üreticisi kazansın!..* Dünya silikon vadisiyle uğraşırken bizim vadide kurtlar geziyor...* Ekonomik krizde hediye çekleri bile karşılıksız çıkıyor!

Devamını Oku

Gerçek budur

2 Kasım 2009

Kanunla darbe yapılmaz Kanunla darbe ÖnlenemezTürkiye’yi dönüştürmeye çalışanlar “son kale” gördükleri TSK’ya saldırarak hedefe ulaşmaya çalışıyor. “Darbe paranoyası” yaratan sözde demokratlar “darbeye karşı çıkış olarak” Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini ortadan kaldıracak yeni anayasadan söz ediyorlar Oysa Türkiye’de bir darbe olması olanaksızdır. Ayrıca darbeler güçlerini yasadan almadıkları gibi yasalar da darbeleri önleyemez. Aslolan tüm toplum olarak demokrasinin hazmedilmesi, bunun için sinsi oyunlarla zihin bulandırmadan çabalanmasıdır Sevgili okurlar; siyaset kısır tartışmalarla giderek sıkışıyor. Darbe paranoyası arkasına sığınarak kendilerinden olmayan herkesi sindirmeyi, korkutmayı amaçlayanlar, Cumhuriyet’in temel ilkelerine yönelik imha operasyonunu fütursuzca sürdürüyor. Bu arada içte ve dışta atılan pek çok adımın Türkiye’ye bir bedel ödetip ödetmeyeceğini ise irdelemeye vaktimiz kalmıyor.Darbe paranoyasıBıkmadan yine yazmak istiyorum: İktidar ve bundan nemalanan kesimler toplumda bir darbe paranoyası yaratarak siyaset yapıyor. Bu sayede hem kendilerinden olmayan herkes korkutulup sindiriliyor hem de toplumun büyük bir kesimi adeta afyonlanarak uyutulmak isteniyor. Böylelikle iktidar dikensiz gül bahçesine kavuşuyor.Sözde demokrasiİktidar partisine yönelik her eleştiriyi “demokrasi karşıtı” olarak göstermeyi çok güzel beceren yandaşlar biliyorlar ki önlerindeki en büyük engel Atatürk ilke ve devrimleri ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesi. Bunun için uzun yıllardır sinsi planlar yaparak halkın kafasını karıştıranlar şimdi “zafere çok yaklaştıkları” düşüncesiyle “son kale” olarak tanımladıkları Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de yerle bir etmek için kampanya yürütüyor.Darbeye karşı kanunSadece kendilerine demokrat olan yandaş kesim sürekli olarak ordunun darbe hazırlığı yaptığını, cuntaların kurulduğu, her an harekete geçilebileceği yalanını yaymaktan çekinmiyor. Bu tehlikeye karşı “yasal önlemler” alınmasını isteyenler şu sıralar Türk Silahlı Kuvvetler İç Hizmet Kanunu’ndaki 35. maddeyi gösteriyorlar. Bu madde Silahlı Kuvvetler’e gerektiğinde Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevi veriyor.Olsa da olmasa daDarbenin temel mantığı mevcut hukukun üstüne çıkmak ve cebren yönetime el koymaktır. Bu nedenle herhangi bir yasaya dayanmak zorunda değildir. Bu nedenle Anayasa ve yasalarınızda hangi madde olursa olsun, darbenin mantığını etkilemez. Çünkü darbe bir cebri işlemidir ve kendi hukukunu uygulamaya başlar.Yasa var diye mi?Bir örnek vereyim. 12 Eylül 1980 sabahı dönemin generalleri yönetime el koydu. 35. madde o zaman da vardı. Peki darbeye maruz kalanlar 35. madde var diye mi hiç karşı çıkamadı? “Ama ortada 35. madde var, o zaman hukuken bir şey diyemeyiz” diye mi düşündüler? Yoksa tankların dehşetine mi boyun eğdiler?Meşruiyet aramak Tartışma şuradan çıkıyor. 12 Eylül darbecileri yaptıkları ilk açıklamada yönetime el koymalarını bu İç Hizmet Kanunu’ndaki 35. maddeye dayandırdılar. Çünkü darbe de yapsa ordu bir meşruiyet arar. Bu madde darbeciler için kolay bir mazeretti. Kullandılar, ama o madde olmasaydı da bir şey fark etmeyecekti. Darbeciler “Eyvah, yasal dayanağımız yok” diyecek değillerdi. Ki zaten o andan itibaren yasa kendileri olmuştu.Mutlaka kaldırılmalıBütün bunları yazdıktan sonra şunu açıklıkla söylemek istiyorum: Amacı ne olursa olsun o 35. maddenin kaldırılmasından yanayım. Çünkü o madde durdukça Türkiye’yi dönüştürmeye çalışan zihniyet güya demokrasi adına darbe paranoyasını sürdürecek. Ayrıca eğer darbeciler daha önce bu maddeyi bahane ettilerse o bahanenin ortadan kaldırılması en doğrusudur.Kanun koyalımTabii güya demokrasi âşıkları ısrarla Anayasa’ya darbeleri önleyen maddeler konulmasını da istiyor. Koyalım tabii. Kimse darbe yapamasın. Ama bu gerçekçi değil ki. Eğer elinde silah olan darbe yapacaksa buna karşı kanun olmasından etkilenmez. Hele darbe başarıya ulaşırsa buna karşı olan kanunların hiçbir hükmü kalmaz bile. Başarısızlığın sonu ise malum.Darbe olması mümkün değilŞimdi gelelim Türkiye’de artık darbe olup olmayacağına. Kesinlikle söyleyebilirim ki Türkiye’de artık darbe olma ihtimali yok. Darbeler geçmişte kaldı. İkide bir üç darbeyi hatırlatarak tehlikeyi diri tutmaya çalışanlar, aslında bu darbelerin Türkiye’nin iç dinamikleriyle değil, dışarıdan gelen telkin ve baskılarla yapıldığını çok iyi biliyorlar.Türkiye o an dururAma “velev ki” bir darbe oldu. O andan itibaren Türkiye’deki her şey durur. Bir kuruş para gelmez dışarıdan, yabancı şirketlerin hepsi, bankalar dahil anında çekip gider, Türkiye ile ticaret kesilir. Memur maaş alamaz, asker tankına benzin koyamaz. Böyle bir riski göze alacak kadar akılsız ve cahil bir ordumuz olduğunu sanmıyorum.Eskiler nasıl oldu?Tabii burada ilk akla gelen soru “Türkiye üç darbeden geçti, o zaman neden bunlar olmadı?” Doğru, işte onun için rahatlıkla o darbeler dış destekliydi diyebiliriz. O zamanlar Sovyet Bloku karşımızdaydı. Batı’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardı. Türkiye’nin kapitalist rotadan ve temelleri atılan global dünyadan kopmaması gerekiyordu. Her darbe Türkiye’yi bu anlamda biraz daha hizaya getirdi. Ama bundan sonrasına kimse izin vermez.Demokrasiyi hazmetmekBu durumda sözde demokratlık yaparak halkı darbeyle korkutmak sadece art niyeti gösterir. Türkiye’nin elbette daha demokratik yasalara ihtiyacı vardır ve bunlar mutlaka gerçekleşecektir. Ama bundan önce önemli olan tüm toplum olarak demokrasiyi hazmetmemizdir. Eğer demokrasi bilinci artmazsa, insanlar bunu özümsemezlerse istediğiniz kadar demokratik yasa çıkarın bir işe yaramaz.Bir yaşam biçimiDemokrasi bir yaşam biçimidir. Toplumlar demokrasiyi hak ettikleri ölçüde bu yaşam biçiminin kalitesi de artar. Türkiye önemli bir demokrasi mücadelesi geçirdi son 60 yılda. Ve biliyoruz ki Türk halkı bu yoldan geri dönmek istemiyor. O halde sinsi oyunlarla zihin bulandırmak yerine demokrasinin kalitesini artıracak ve Türk halkını layık olduğu düzeye çıkartacak mücadeleyi el birliği ile vermemiz gerekir.Hepinize iyi haftalar dilerim...

Devamını Oku

Pazar fıkraları

31 Ekim 2009

Yine pazara geldik, o halde biraz eğlenelim, gülümseyelim. İşte Yıldırım Tuna’dan hafta içinde gelen fıkralardan bir demet: Apo’ya rica Bir okurumdan (E. Ç.) aşağıdaki mesaj geldi. Bu pazar gününe özgü bir üretilmiş espri değil. Tam bir kara mizah:“Abdullah Öcalan’dan bir ricam olacak. Can Bey, lütfen kendisine sorunumu iletmemde yardımcı olunuz. Biz devletin 4-B gibi saçma bir düzenlemeyle çalıştırdığı sözleşmeli memurlarıyız. Eş durumundan tayin hakkımız yok. 3 yıldır eşimle aynı ilde değiliz. Böyle yüzlerce insanız. Demem o ki biz ricayla, mahkemelerle, yasalarla bu işi çözdüremedik. Rica etsek de bir el atsa. Bu aralar sadece onun dedikleri oluyor.” Hangi hayvan? ÖĞretmen anaokulundaki sınıfına “Hayvan Bulmaca Oyunu” oynatmaya başlamış, onlara zürafanın resmini gösterip ne olduğunu sormuş. Kimseden ses çıkmayınca “Bakın uzun boynu var” diye önceki derslerdeki öğretisini hatırlatmış. Sally el kaldırıp “Zürafa” cevabını vermiş ve aferini kapmış. Biraz sonra bir Zebra resmi çıkartmış ortaya, sınıf tekrar sessiz kalınca “Bakın siyah beyaz çizgileri var. Hangi hayvandı o?” demiş. Bill el kaldırıp “Zebra” diye atılmış. “Çok güzel Bill” demiş öğretmen ve son olarak aslan resmini göstermiş sınıfa. Yine bir sessizlik çökmüş. “Yeleleri olan hangi hayvandı çocuklar?” diye bir kopya vermiş, yine ses çıkmayınca “Anneniz babanızı ne diye çağırıyor çocuklar?” diye minik bir ipucu daha vermiş onlara. Birden Johnny el kaldırmış ve cevabı yapıştırmış: “Azgın Domuz!” Olsun öleyimBarda deri ceketli kel bir azman, sarışın delikanlıya omuz atınca ani bir gerginlik olmuş. “Bana bak manyak herif” demiş sarışın delikanlı “Senden hiç korkmuyorum, çünkü ben cesur bir aileden geliyorum. Dedem paraşütsüz olarak bir zeplinden atlamış, büyükbabam paraşütsüz 2000 metredeyken balondan atlamış, annem ve babam da yine paraşütsüz olarak pervaneli bir uçaktan aşağı atlamışlardır. Yarın ben de paraşütsüz olarak jetten atlayacağım!” demiş.“Deli misin?” demiş azman şaşkınlıkla, “Ölürsün yahu?” Delikanlı “Ölürsem öleyim” demiş, “Zaten kimsem de kalmadı ki!”Uyumak zor Joe bütün hafta işinde verimsiz olunca patronu onu çağırıp nedenini sormuş. “Karım” demiş Joe, “Başka erkeklerle oluyor.” Patronu “Anladım.. Bu durum seni çok üzüyor tabii” demiş. “Üzülmesine üzülmüyorum da” diye cevap vermiş Joe, “Hap kadar yatakta inanın üç kişi birden uyunamıyor!”Kaza notu KIz arabasıyla parktan geri geri çıkarken tam yanındaki arabayı resmen haşat etmiş. Tam o noktada otobüs bekleyen onlarca kişinin şaşkın bakışları arasında arabasından inmiş, bir not yazıp çarptığı arabanın sileceğine sıkıştırmış.Notta şunlar yazılıymış: “Merhaba. Arabanıza çarptım, bütün millet şu anda beni gözlüyor. Size adımı, adresimi ve telefon numaramı bıraktığımı düşünüyorlar. Şu zarif hareketi yapmadan buradan sıyırmam imkansız gibi, idare edin işte. Baaaayy..”Yeni modellerDoktor oto tamircisine “Yahu biliyor musun, senin bir saatlik ücretin benim aldığımdan fazla” demiş. “Tabii ki öyle olmalı..” diye cevap vermiş tamirci, “Siz Adem ve Havva’dan beri değişmeyen bir modelle çalışıyorsunuz. Oysa bizler her ay değişen model ve sistemleri öğrenmek durumundayız!..”DoktorculukİKİ çocuk oyun oynarlarken biri “Haydi doktorculuk oynayalım.” demiş. “Tamam” diye cevap vermiş diğeri, “Sen beni ameliyat et, daha sonra ben seni mahkemeye vereyim!”*****Açılım sulanınca ortaya birden ıslak imza çıktı. *****Pazar günü araba kullanmaktan nefret ediyorum Araba kullanmayı çok severim ama sıra pazar günlerine gelince bu keyfim kaçıyor. Neden mi?* BİR: Hafta içi tasarruf olsun diye başkasının arabasına ya da otobüse binenler pazar günü yollara dökülüyor.* İKİ: Sanki hafta sonlarında trafik kuralları işlemiyormuş gibi sürücüler canlarının istediği gibi davranabiliyor.* ÜÇ: Sanki hafta sonlarında park yasağı uygulanmıyormuş gibi herkes arabasını canının istediği yere bırakıyor.* DÖRT: Kendilerini iyi aile babası sananlar, pazar oldu mu karısını ve çocuklarını ve ille de misafirliğe gelen teyze kızını, halayı veya komşu kızını da arabaya dolduruyor. Arabada ya sürekli konuşuluyor ya da çocuklar sanki evdeki koltuktaymış gibi babalarının üstüne çıkıyor, dikkat dağılıyor, araba yalpalıyor kaza olacak diye ödümüz patlıyor.* BEŞ: Yine iyi aile babaları çoluk çocuğu toplayıp sadece araba gezisine çıkıyor, lüzumsuz yere trafiği kalabalıklaştırıyor.*ALTI: Babadan habersiz arabayı yürüten gençler kızlara hava atmak için tehlikeli numaralar yapıyor.* YEDİ: Birlikte olmak için bir pazarı bulan sevgililer öpüşüp koklaşarak gidince kaza olacak diye yüreğiniz ağzınıza geliyor.* SEKİZ: Üç kuruş tasarrufunu ille de arabaya yatıranlar, biraz da öğrenmek için arabalarını pazar günleri trafiğe çıkarıyor. Ortalık acemi sürücüden geçilmiyor.* DOKUZ: Pijamalı pikniğe gidenden, lüks restoranlarda öğleden sonra yemeği yiyene kadar herkes içki içiyor, ama gece olmadığı için alkol muayenesi yapılmıyor, yollar çakır keyiflerle dolu.*****İki hafta önceki Kanaltürk randevusu bugün 12.00’de Kanaltürk’te her hafta pazar yayınlanan “Pazar Politika” programının bugünkü konuklarından biri de benim. Hatırlarsınız, bu programa 10 Ekim pazar günü katılacaktım. Ama yola çıkmak için hazırlanırken Halit Refiğ’i kaybetmiştik. Bu nedenle gidememiştim. İşte o gün tutamadığım sözümü bugün tutuyorum. Haftanın olaylarının değerlendirildiği programı Sami Dadağlıoğlu sunuyor. Program saat 12.00’de başlıyor ve yaklaşık iki saat sürüyor. İzlemeyi arzu edenlere duyurmak istedim.

Devamını Oku

Kaldıralım o zaman orduyu

30 Ekim 2009

Silahlı Kuvvetler’e karşı hiçbir dönemde bugünkü kadar ağır eleştiriler yapılmamış, bu kadar hakaret edilmemişti.Elbette her demokratik ülkede Silahlı Kuvvetler de eleştirilir, hataları ortaya çıkarılır ve gerektiğinde de hesap sorulur.İngiliz basını üstelik savaş sırasında askerini sert bir dille eleştirmişti. Asker ve hükümet bu eleştiriler karşısında direnmiş ama sonuçta yapılan eleştirilerin haklı olduğu sonucuna varılmıştı.Amerikan medyasında Pentagon’a yönelik eleştirilerin sayısı hiç de az değildir. Sadece Yarbay North olayını hatırlamak bile yeterlidir.Ancak Türkiye’deki durum bu değil. Türkiye’de Silahlı Kuvvetler’e yönelik saldırılar, aslında Cumhuriyet ilke ve devrimlerine olan kin ve nefretten kaynaklanıyor.Bugüne kadar üstü açık-kapalı eleştiri ve karalamalarla Cumhuriyet ilke ve devrimlerini “tüm kötülüklerin anası” gibi gösterenler, öyle sanıyorum ki zafere ulaşmalarına çok az bir zaman kaldığı inancıyla, öldürücü darbeyi Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden yapmak istiyor.Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çökertilmesi halinde Cumhuriyet ilke ve devrimlerini ortadan kaldırma yolundaki psikolojik etkenler de ortadan kaldırılmış olacak.Zaten yıllardır Atatürk ve Cumhuriyet’le ilgili pek çok yalan dolanla zihni bulandırılmış olan halkın, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çökmesiyle birlikte “demek doğruymuş” diye düşünmesi ve bu gelişmeye tepkisiz kalması bekleniyor.Bu duygular altında bir mizah yazısı yazmayı planlıyordum kafamda. “En iyisi orduyu kaldırmak” diyecektim başlığına da. Ama benim espri gibi yazmak istediğim yazı iktidar yandaşı bir gazetenin profesör ünvanlı yazarı tarafından çok ciddi bir öneri olarak ortaya atıldı.Bugünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’ni, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemindeki sık sık kazan kaldıran yeniçeri ocağına benzeten bu yandaş yazar, Silahlı Kuvvetler’in lağvedilmesini ve tıpkı geçmişteki Nizam-ı Cedit örneği yeni bir ordunun kurulması gerektiğini belirtiyor.Bu öneri “zafere ulaşmaya az zaman kaldığına inanıyorlar” görüşümü pekiştiriyor sanıyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir “fesat ocağı” olarak nitelemek herhalde sıradan ve kişisel bir eleştiri değildir.Niyet iyice açığa çıktığına göre cesaret de artıyor. *****Nasıl yandaş demem ki! Bir kere daha tanımlamak istiyorum. Yazılarımda belli bir grup gazeteci(!) için “yandaş” tanımını kullanıyorum.Dünyanın her ülkesinde iktidarı ya da muhalefeti destekleyen, hatta bunu açık biçimde ilan eden gazeteciler veya medya organları var.Bu bir suç olmadığı gibi etik dışı da değil. Sakınca ne zaman var? Bu destek medya kuruluşuna ya da gazeteciye bir çıkar olarak döndüğünde var.Türkiye’deki ise çok farklı. Bu iktidar döneminde taraf olan medya kuruluşları ve gazetecilerin bu davranışlarının türlü çeşitli çıkarlarla ödüllendirildiği gerçeğini artık herkes biliyor. Ama benim yandaş demem bundan ötürü değil. Bizdeki “iktidardan yana taraf olan gazeteciler” sadece destek vermekle sınırlı kalmıyorlar, bizzat operasyonların içinde yer alıyorlar.Yandaş medya iktidarı fikirsel alanda desteklemiyor yalnızca, birlikte oturup kararlar alıyorlar ve uyguluyorlar.Yapılacak operasyonlar önce bu gazetecilerle konuşuluyor, planlanıyor ve düğmeye basılıyor.Bu gazeteciler haftalar hatta aylar öncesinden adeta “gelecekten haber verir” gibi olacakları yazmaya başlıyorlar. Sonra bir gün bu yazılanların gerçekleştiğini görüyoruz.Son ıslak imza olayının işaretlerini aylar önce bazı gazetecilerin yazılarından almıştık. Bilmediğimiz sadece piyangonun kime, nerede, ne zaman vuracağıydı.Şimdi aynı ekipler yeni işaretler veriyorlar. Hiç fütursuzca “Ordudan daha ne belgeler gelecek göreceksiniz” diye yazıp TV ekranlarında söylüyorlar örneğin. İsimsiz subayın da çok yakında mutlaka ortaya çıkacağını anlatıyorlar.Oynanan oyunun özü şu: Islak imza operasyonu kamuoyunda inandırıcı bulunmayabilir, olsun, sırada daha ne belgeler var. Bu belge olmazsa başkası çıkacak. O da mı olmadı, bu kez başkası. Taa ki Cumhuriyet ilke ve devrimlerini tamamen ortadan kaldırılana, Türkiye bu kesimin zihniyetindeki bir devlete dönüştürülene kadar.center>*****Yorumu size aitOkurlarımdan biri Silahlı Kuvvetler üzerine oynanan oyunlarla ilgili görüşlerini belirttiği mesajına bir de fıkra eklemiş. “Acaba bu fıkra bir şeyler hatırlatıyor mu?” diye de soruyor.Size de sunayım fıkrayı, bağlantı kuracak mısınız bakalım:Bir zamanlar bir ilde bir hâkim varmış asla rüşvet almaz hatta rüşveti vermeye kalkan haklı olsa bile aleyhinde karar verirmiş. Köylünün biri komşusu ile mahkemelik olmuş, avukatına davayı mutlaka kazanmak istediğini söylemiş. Avukatı bunun zor olduğunu çünkü kendisinin haksız olduğunu anlatmış.Köylü ise bunu bildiğini ama hâkime rüşvet olarak bir koyun vereceğini vereceğini söylemiş. Avukatı bunu asla yapmamasını böyle bir şey yapması halinde kararın kesin aleyhine çıkacağını bir daha hatırlatmış.Mahkeme görülmüş ve köylü davayı kazanmış, avukatına dönerek koyunun işe yaradığını söylemiş. Avukat çok şaşırmış ve “Nasıl olur” diye sorunca köylü cevabı yapıştırmış: “Koyunu gönderdim. Ama kendi adıma değil davalı adına yolladım.”*****Metin Akpınar farkıTelevizyonlarda 29 Ekim kutlamaları yapılıyor. Sky Türk’te Metin Akpınar var. Kendine has üslubuyla Cumhuriyeti ve değerlerini anlatıyor. Ama yaşadığımız günlerdeki sıkıntısını da belirtmeyi ihmal etmiyor.Bir ara şöyle diyor: “Gelecek Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz pankartı görürseniz lütfen şaşırmayın.”*****Tüplü dalışYıldırım Tuna’dan: “Babaa” demiş Temelin oğlu, “Tüple dalanlar neden kendilerini tekneden sırtüstü denize atıyorlar?” Temel, “Yavrum” diye cevap vermiş: “Yüzükoyun atlayıp ta dizlerinin ve alınlarının üstünde teknede mi kalsalardı?”

Devamını Oku

Belge sahte olamaz mı?

28 Ekim 2009

Başlığa bakıp da sakın feryat figan etmesin “Ordu darbe yapmak istiyor, ama biz demokratlar önlüyoruz” lobisi. Ve “İşte darbeciler yine başladı” paranoyasına da kimse kapılmasın. Sakin sakin okusunlar sadece.Evet, kimine göre “irticayı önleme” kimine göre “darbe hazırlığı” olarak nitelenen bir belge var ortada.Önce fotokopisi çıktı, tabii fotokopi olunca imzanın gerçek olup olmadığı da tartışmaya açıktı. Nitekim tartışıldı. Tartışılırken bir dolu gariplikler de yaşadık. Sonuçta “orijinali” bulunamadığı için konu biraz küllenmeye başladı. Bu küllenme tam 4.5 ay sürdü. Bu kez bir belge var gerçekten. Adli Tıp incelemiş ve “Bu ıslak imza” demiş. Bu durumda belgenin orijinalinin elimizde olduğunu söyleyebiliriz gönül rahatlığı ile.Ancak; her şeye rağmen insanı kuşkuya düşüren noktalar var. Bunları es geçmek de en azından “gazeteci olmanın gereği kuşkulanma hakkına saygısızlık.” Öncelikle; bu belgenin ortaya çıkmasından sonra öğreniyoruz ki, elin yabancısı bir elektronik alet geliştirmiş. Bu alet bir kişinin attığı imzayı hafızasına yerleştiriyor. Sonra aletin ucuna her hangi bir kalem takılıyor ve alet başlıyor aynı imzayı hiç sektirmeden, hata yapmadan atmaya.Peki bu alete ne gerek varmış? Çok imza atmak zorunda olan kişiler kullanıyormuş. Örneğin bir şirketin 50 bin hissesinin imzalanması gerekiyor. Yeminli bir resmi görevli huzurunda alete yetkili kişinin imzası yükleniyor. Sonra alet 50 bin hisse senedini imzalamaya başlıyor. İşlem bitince de hafıza siliniyor.Yani demek ki söz konusu ıslak imza böyle bir aletle atılabilir.İkinci kuşkulu nokta şu: Elimizde sadece imzalı bu belge var, ki bu belge bir çalışmanın kapak yazısı, yani ilk sayfası. Gerisi yok.Peki nerede? Hepsi önce kıyma makinesinden geçirilmiş sonra da yakılmış. Bunu nereden öğreniyoruz? Savcıya ihbar mektubuyla birlikte bu belgeyi postalayan ama altına adını yazmayan isimsiz kişinin beyanından.Kendisini çalışmayı hazırlayan askeri ekipten biri olarak tanıtan rütbeli bir subay belgelerin nasıl yok edildiğini anlatıyor. Yani isimsiz birinin tanıklığı “aynen doğru” kabul ediliyor.Oysa ben şunu merak ediyorum: Kapak yazısını alabilecek kadar içeri girebilen bir kişi, neden rastgele iki sayfa daha almamış. Sadece bir sayfa ile yetinmiş?Durum şudur: Darbe hazırlığı yapıldığı ve bunun için yüzlerce sayfa yazıldığı söyleniyor. Ama elimizde sadece kapak yazısı var. Belgenin altı üstü boş, havada duruyor. Yani Genelkurmay “Kesinlikle öyle bir çalışmanın yapılmadığını” söylese bile inandırıcı olma şansı kalmadı. (Demek ki tezgâhsa gerçekten müthiş.)Ve üçüncü kuşkulu durum, bu orijinal belgenin 4.5 ay boyunca saklanması.Kendisini vatansever ve demokrat olarak tanıtan meçhul subay acaba hangi amaçla ve duyguyla herkesin elini yakabilecek, üzerinde binbir risk taşıyan böylesine önemli bir belgeyi aylarca saklama gereği duymuş.Ve neden tam Cumhuriyet Bayramı’ndan hemen önce bu büyük ifşaatı yapmış. (Zamanlama açısından bu yeni bir görüş, hepimiz önce teröristlerin karşılanmasından sonra olmasını yadırgamıştık. Oysa askerin Cumhuriyet Bayramı’na buruk girmesinin yaratacağı sıkıntıyı da görmemiz gerek.)Sonuç olarak; bu belge gerçek olabilir. Aynı oranda sahte olması ihtimali de vardır.Eğer bu gerçekse bunun hesabı mutlaka sorulmalıdır ama burada mutlaka düşünmemiz gereken bir nokta daha var.Her Milli Güvenlik Kurulu’nda irtica mutlaka tartışılan konular arasındadır. Ve askerlerin bu konuda hazırlık yaparak geldikleri de sır değildir.Demek ki bundan önce de bu tür çalışmalar yapılmış ama konu hep MGK’da görüşüldüğü için kimse “Paşam bu çalışmayı nasıl yaptınız?” sorusunu sormamış.Şimdi olayı bir de bu gözle tekrar düşünün. *****BUGÜNÜ SAKIN UNUTMAYINBugün Cumhuriyet Bayramı. Unutmayın ki, bugün geldiğimiz noktayı büyük lider Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e borçluyuz. Türkiye 86 yılda çok büyük yol aldı. Bir dönemlerin haşmetli imparatorluğundan devralınan, iyice yoksullaşmış, eğitim düzeyi çok geri, bilim ve teknolojide çok zayıf, ekonomisi adeta yok sayılabilecek bir ülke Cumhuriyet devrim ve ilkeleriyle bugün dünyanın çok önemli ülkelerinden biri haline geldi.Özellikle Atatürk’e, Cumhuriyet ilke ve devrimlerine karşı çıkan, ülkemizin değerlerine her fırsatta hakaret eden, aşağılayan, devrim ve ilkeleri yolundan çıkarıp Türkiye’yi bir din devletine dönüştürmek isteyenler de, bu amaçlarına ulaşabilmek için Cumhuriyet’in kendilerine sağladığı nimetlerden yararlanarak yürüyorlar yollarında.Ama ne olursa olsun inanıyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti, başlangıç gününden bu yana sürdürdüğü ilkelerinden asla saptırılamayacak, Türk halkının gönülden bağlandığı Atatürk asla buradan sökülüp atılamayacaktır.*****İZMİRLİLER BU SERGİYE MUTLAKA GİDİNTürkiye’nin çeşitli yerlerinde sergilenen “Biz Atatürk’ün Çocukları” resim sergisi Cumhuriyet Bayramı nedeniyle İzmirli sanatseverlere sunuluyor.İzmir Tarihi Havagazı Kültür ve Sanat Merkezi Sergi Salonu’nda 10 Kasım’a kadar açık olacak serginin küratörlüğünü ressam sanatçı Hülya Kırımoğlu yapıyor.Sergide pek çok ünlü sanatçının “Atatürk resimleri” yer alıyor. Birbirinden ilginç ve güzel Atatürk posterlerinin yer aldığı serginin özellikle çocuklar tarafından görülmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.*****İLK MAÇTA GÖRÜNFenerbahçe-Galatasaray maçından sonra stadın önüne dizilen Trafik Vakfı çekicilerinin, yola park eden araçların önünü kapatarak çıkmalarını önlediğini yazmıştım dün.Trafik Müdürü Oktay Bulduk aradı bu yazı üzerine. Dedi ki: “O çekiciler yana park eden araçları cezalandırmak için değil, maç sonrası çift sıra park eden ticari araçları önlemek için konuldu.” Ben de “Ne fark eder, sonuçta o yola park edilmemesini sağlamak gerek, yolu tıkayan taksi değil çekici olunca değişen bir şey olmuyor” dedim.Daha sonra Oktay Bulut’la çok yararlı olduğuna inandığım bir sohbete daldık. Bulut “Aslında uyarınız çok yerinde oldu, ilk maçtan itibaren göreceksiniz stadın önünü, hiçbir şey aksamayacak” diye konuştu. İlginç bilgiler aldım, konuya önümüzdeki günlerde devam edeceğim.*****Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun

Devamını Oku

Trafik Vakfı’nın trafik terörü

27 Ekim 2009

İzninizle dünden devam etmek istiyorum. Büyük maç izlenimlerimi yazarken maç sonrası gördüğüm bir manzarayı bugüne bıraktığımı belirtmiştim. Onu anlatmak istiyorum.Hayli zamandır maça gidememiştim. En son bir yıl önceydi galiba, okul arkadaşım Bülent Gürbüz 1907 Tribünü’ndeki yerine davet etmişti. Bu kez davet, daha doğrusu bilet kızım Begüm’den geldi. Bir arkadaşından iki bilet almış. Gidip gitmemekte tereddüt ederken, böbrek ameliyatı geçiren Arsen Gürzap’ı ziyaret sırasında Ankara’dan gelen ağabeyi Beşiktaşlı Ufuk Göze’ye “Bizim stat nasıl görmek ister misin?” diye sordum. Ve gittik.Ufuk Göze kıskandı tabii stadı ve seyirciyi. Ben de “Ama servis güzeldi değil mi, harika bir stat, güzel yemek ve içecekler üstüne müthiş bir maç ve 4 gol, daha iyisi olur mu” diye takıldım.Neyse maç bitti. Çıktık. Begüm, Kalamış’ta bir arkadaşına gitmişti. Bu nedenle arabayı ona verdim, maç çıkışı da bizi alacaktı.Köprüye giden yola geçtik, trafik tabii ana baba günü. Ama asıl dikkat çekici olan şu: Üşenmedim saydım, tam 16 tane üzerinde Trafik Vakfı yazan çekici yol boyunca dizilmiş. Ama kaldırımın kenarında park etmiş araçlar da var, çekiciler ikinci sırayı oluşturuyor.Bu da Bağdat Caddesi’ni tek şeride düşürmek demek. Bu kadar çekiciyi görünce şaşırdım tabii, bir polis memuru araçların arasında elinde telsizle duruyor. Yaklaştım ve aramızda aynen şu konuşma geçti:- Bu çekiciler ne işe yarıyor?- Hiçbir işe.- Peki niye buradalar?- Yasak yere park eden araçların önünü kesiyorlar.- Nasıl anlamadım?- Bazıları yasak olduğu halde gelip buraya park etmişler, çekiciler de onların önünü kapatıyor.- Kapatınca ne oluyor?- Ne olacak sahibi gelince çıkamıyor, trafik düzelene kadar beklecekler.Hiç abartmıyorum, aynen böyle oldu. Yani Trafik Müdürlüğü yasak yere park edilmesini önlemekten aciz, bunun yerine intikam almaya çalışıyor.Tabii bu sırada caddenin tek şeride düşmesi, yarım saatte normale dönecek trafiğin bir saatten fazla trafiğin kilitlenmesine sebep oluyor ama kimsenin umrunda değil.Tabii bu “intikam” işi Trafik Vakfı’na yüklenmiş. Ona hiç şaşırmadım açıkçası, çünkü zaten hiçbir iş yapmayan, sadece rahat yerlerde, trafiği engellemeyen araçları çekerek insanlardan adeta haraç toplayan bir organizasyon bu. *****BEDELİ NE OLURSA OLSUN Sayın Başbakan; Kürt açılımı konusundaki kararlı tavrınız herkesin hafızasında. Hemen her demecinizde “Bedeli ne olursa olsun, yolumuzdan dönmeyeceğiz” diyordunuz.Bunu sadece bizlere değil, gittiğiniz ülkelerdeki medya mensuplarına, yemeğe davet ettiğiniz büyükelçilere ve ülkemizi ziyaret eden yabancı devlet adamlarına da söylediniz.Aslına bakarsanız “bedeli ne olursa olsun” sözü bana göre ağır kaçıyordu. Bedel ödemek bir iddia taşımakla birlikte risklerle de yüklüdür ve “bedeli ben ödeyeceğim” derken başkalarına da ödetebilirsiniz.Ancak, ilginçtir, her yerde bedel ödemekten söz ederken, daha ilk “açılım operasyonunda” geri adım attınız. Hatta geri adım bile değil, tam tersine döndünüz.Diyebilirsiniz ki “Ortaya çıkan durum ülkeme bir bedel ödetecek cinstendi, bu nedenle ben geriledim.” Haklı olabilirsiniz, ama bu durumu değiştirmiyor.Çünkü siz ve ekibiniz, belli ki hazırlık yapmadan, özgüven cesaretiyle olayın içine girdiniz ve çıtayı yükselttiniz.Artık siz “mola verdik” deseniz bile gelişmeleri kontrol edemeyebilirsiniz. Avrupa’dan gelecek teröristleri engellemek teknik olarak kolay. Çünkü siz izin vermedikçe onlar uçağa binemezler.Ama ya önümüzdeki günlerde 100 kişilik bir terörist grubu Habur’a dayanırsa, 100 bin kişi de onları karşılama bahanesiyle sınıra yığılırsa ne olacak?Hazırlıksız giriştiğiniz açılım partinize belki bedel ödetmeyebilir ama Türkiye’ye bir bedeli olduğunu unutmamanız gerek.*****BU NE İRADE?Diyelim ki loto sürekli devretti ve ikramiye geldi 50 milyona dayandı. Siz de heveslenip bir kupon doldurdunuz. Çekiliş yapıldı, bir de ne göresiniz 6 rakamı da bulmuşsunuz, üstelik hiç ortak yok, yani 50 milyon sizin.50 milyonun bir kişiye çıktığı anlaşılınca medya harekete geçiyor, herkes talihliyi aramaya başlıyor.Arada bazı üçkâğıtçılar medyayı yanıltıyor, kameralar bir yere toplanıyor ama tabii ki boş çıkıyor.Bu arada dedikodular almış başını yürümüş. Biri diyor ki “Kazanan ölmüş, onun için ortada yok.” Bir başkası “Yaşlı bir kadınmış, hâlâ haberi yokmuş” başkası da “Öldürmüşlerdir belki” diye yorum yapıyor.Siz ise kuponu cebinize koymuşsunuz, geziyorsunuz ortalıkta. Ne bir heyecan, ne bir sevinç, gelişmeleri gülerek izliyorsunuz. Beş ay sonra loto idaresine gidip “İşte kazanan benim” diyorsunuz.Şimdi hayal edin bakalım, sinir sisteminiz, iradeniz buna dayanabilir mi?Meşhur belgeyi 5 ay saklayan kimse, böyle bir iradesi ve sağlam sinirleri mi var acaba? Yoksa bu bir tek kişinin işi değil de bir organizasyon mu? Çünkü ancak bir organizasyonun içindeki birinin sinirleri bu kadar sağlam olabilir.*****ENGELLİ ÖĞRENCİ OKUMASIN MI?Engelli vatandaşların en büyük sıkıntısı, kamu alanlarında engellilerin de yararlanabileceği düzenlemelerin yapılmamış olması. Bu nedenle pek çok engelli sokağa çıkamıyor, kendi hayatını kuramıyor.Bu, ne yazık ki okullarımızda da böyle. İşte bir üniversite öğrencisi Pınar Emiroğlu, engelli arkadaşları için haykırıyor:“Can Bey; Ben Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi 4. sınıf kamu yönetimi bölümü öğrencisiyim. Engelli bir arkadaşım üniversitemizin kamu yönetimi bölümünü kazanmış; ancak ne yazık ki okulumuzda engellilere bizimle eşit şartlarda okuma imkânı sağlayacak bir altyapı yok. Arkadaşım ailesinin oturduğu Antalya’da Akdeniz Üniversitesi’ne nakil yaptırmaya çalışıyor. Aile yanında hiç olmazsa sorunu biraz azaltmayı düşünüyor. Bu arkadaşım belki bu çözüm yoluyla eğitim hakkını kullanabilecek. Peki ya diğerleri? Niçin onlar kazandıkları okulda hiçbir sorunla karşılaşmadan okuyamıyor? Niçin 21. yüzyılda ben size böyle bir mail yazmak zorunda kalıyorum? Belki yazılarınızda bu sorunu ele alırsanız sesimizi duyurabiliriz. Size ve kaleminize olan güvenimden dolayı bu konuyu paylaşmak istedim. Yardımlarınızı bekliyorum. Saygılarımla.”

Devamını Oku

Her derde deva belge

27 Ekim 2009

Neredeyse beş ay dolacak. 12 Haziran’dan bu yana Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlanan bir “darbe planından” söz ediyoruz. Tartışması çok çetin olmuştu, sonra bir anda bitiverdi. Çünkü belgenin “aslı” ortaya çıkmamıştı.Şimdi çıktı deniyor. Dün belgede imzası olan albay ile ihbar mektubunda ismi geçen asker kişiler ifadeye çağrıldı. Herhalde belge meselesinin iç yüzü ortaya çıkacak.Belge albay tarafından hazırlanmış olabilir mi? Olabilir. Ve eğer gerçekten ordu içinde darbeye hazırlanan, bunun için planlar yapan, hukuk dışı yöntemlerle iktidarı devirmek isteyen cuntalar varsa hiç kimse bunu örtbas edemez, hiç kimse hesap sorulmasının önüne geçemez.Şimdi bu olayın başka yönlerine de göz atmak istiyorum.Çünkü bu belge ikidir iktidarın başının sıkıştığı anlarda ortaya çıkıyor ve ortalık toz duman oluyor.Hatırlayın, belge ilk ortaya saçıldığında iktidarın mayınlı arazileri 49 yıllığına devretmek istemesi ile ilgili tartışmalar sürüyordu. İktidar bu konuda belki de özgüvenlerinin yüksek olması nedeniyle hazırlıksız yakalanmıştı.Tam bu sırada “patlayan” belge diğer konuları unutturuverdi.Şimdi de iktidar zorda. Kürt açılımını bir anlamda ellerine yüzlerine bulaştırmanın sıkıntısı içindeler. Ve ne tesadüftür ki yine aynı belge sahnede.Bu tabii ki şüphe çekici. Bu satırları “belge sahtedir” anlamında yazmıyorum, zamanlamaya dikkat çekiyorum.Diyeceksiniz ki, “Sonuçta bir siyasi çekişme var, iktidar da zamanlama yapacaktır.” İyi güzel de, belge ile ilgili açıklamalar iktidar ya da savcılık tarafından yapılmıyor ki, medyadan öğreniyoruz.Üstelik son iki günlük haberlerde çok ayrıntı var, kimse bana “çok iyi araştırmacı gazetecilik yapıldı, tüm belgelere ulaşıldı” demeye kalkmasın. Çünkü bu ayrıntılar “iyi gazetecilikle” açıklanamaz. Bu, bir ekip tarafından hazırlanıp servis edilen bir haberdir bana göre.Bir ikinci ilginç nokta ise ihbarın, bu belgenin hazırlandığı birime girebilen, klasörleri karıştırıp içinden bölüm alabilen biri tarafından savcılara gönderilmesi.Bu subay acaba çok tartışılmasına rağmen belgeyi neden 5 ay boyunca sakladı? Ya da saklamadı da önce sahteliği üzerinde durulması ve pek çok kişinin bu yönde açıklamalar yapması ve sonra hepsinin birden “kıçüstü oturtulması mı” planlanmıştı.Ve dikkatimi çeken son nokta: Asker kişiler sivil bir makama “savcım, hâkimim, başbakanım, genel müdürüm” diye hitap etmezler pek. Eğer ediyorsa bu kişinin bir grubun adına çalıştığı şüphesi doğar. *****Bayrakla ince bir protesto İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selçuk Özarmağan aradı dün. “Bir önerim var Can Bey” dedikten sonra anlattı: “İki gün sonra Cumhuriyet Bayramı’nı kutlayacağız. Bu nedenle milyonlarca kişi evlerine de bayrak asacaklar. Ancak bu bayramı kutlarken sonucu henüz belirsiz Ermeni açılımı nedeniyle kalplerini kırdığımız Azerbaycan ile yine bize karşı güven duygularını gözden geçiren Türkmenistan’ı da düşünelim” dedi. Ben de “Ne yapmamızı öneriyorsunuz?” diye sordum. Prof. Özarmağan “Evlerimize astığımız Türk bayraklarının yanına birer de Azerbaycan ve Türkmenistan bayrağı asalım. Böylelikle hem buradaki soydaşlarımıza sevgilerimizi gönderelim, hem de hükümete yönelik tepkimizi dile getirelim. Bir tür protesto olsun bu. Hükümet uyarılmış olur” karşılığını verdi. Prof. Özarmağan “Aslında keşke bir gazete kâğıttan da olsa bu kardeş ülkelerin bayraklarını dağıtsa” önerisi de getirdi.Fikir bence olumlu. Azerbaycan ve Türkmenistan bayraklarından hiç olmazsa birini bulanlar evlerindeki Türk bayrağının yanına bunları da asabilir.***** Büyük maç izlenimlerim Uzun süredir ilk kez maç izlemek için stadyuma gittim. İyi ki de gitmişim. Çünkü Fenerbahçe-Galatasaray maçlarının stadyum atmosferi bambaşka. Her ne kadar ekranda pozisyonları çok yakından ve defalarca izleme şansı varsa da orada olmanın keyfi başka. Üstelik maçın sonucu böyle olunca mutluluk bir başka türlü oluyor. Büyük maçta bana göre sahanın en iyisi seyirciydi. Fenerbahçe’yi öyle bir desteklediler ki, Galatasaray’ın sinirlerinin bozulmaması zaten mümkün değildi.Her şeye rağmen yenilgiye çok kızan bazı Galatasaraylı dostlarım “Neydi o tribün vahşeti, böyle ayıp olur mu?” dediler. Açık söyleyeyim, sahaya bir şeyler atılmasının affı yok ve olmamalı. Ama inanın bu görüntüler stadyumda ekrandaki kadar etkili değil. Ekranda her şey çok yakın plan çekiliyor, daha göze hitap ediyor, izleyici dehşet içinde kalabiliyor.Ama stadyumda öyle değil, futbolcuların çoğu aldırmıyor bile.Bunları Fenerbahçeli duygusallığı ile yazmıyorum. Örneğin yine maç sırasında birkaç kişi arayıp “Çok olay çıkmış, iyisin değil mi?” dediler. Açıkçası o olaylardan da haberimiz olmadı. Neyse, bu yazıyı birkaç gündür “Göreceksiniz gününüzü” diye takılan Galatasaraylı dostlarıma nazire olsun diye yazdım. 10 yıldır yenemiyorlar, yine yenemeyecekler. Ama asıl izlenimlerim maç sonrası oldu. Onun futbolla ilgisi yok. İstanbul’un nasıl sahipsiz olduğunu, İstanbul’u yönetenlerin halka yardım etmek yerine nasıl intikamcı duygular içinde olduklarını anlatacağım.Ben çok şaşırdım, ama yazınca siz de çok şaşıracaksınız. Çünkü anlatacağım olay öyle ki, kırk yıl düşünseniz devlet eliyle böyle bir şey yapılacağı aklınıza gelmez. Oysa İstanbul’u yönetenler, hiçbir konuda hesap soran olmamasının rahatlığı içinde halka bunu yapabiliyorlar.***** Bu akşam 20.00’de üniversite öğrencilerinin karşısındayım Bu akşam saat 20.00’de İstanbul Aydın Üniversitesi öğrencilerinin izleyeceği ve muhtemelen sorular da soracağı bir programa katılıyorum.TV-Net’te Veyis Ateş’in sunduğu programda öncelikle son açılımlar ele alınacak. Programa konuyla ilgili 3 konuğun daha davet edildiğini öğrendim.

Devamını Oku