İzninizle dünden devam etmek istiyorum. Büyük maç izlenimlerimi yazarken maç sonrası gördüğüm bir manzarayı bugüne bıraktığımı belirtmiştim. Onu anlatmak istiyorum.
Hayli zamandır maça gidememiştim. En son bir yıl önceydi galiba, okul arkadaşım Bülent Gürbüz 1907 Tribünü’ndeki yerine davet etmişti. Bu kez davet, daha doğrusu bilet kızım Begüm’den geldi. Bir arkadaşından iki bilet almış. Gidip gitmemekte tereddüt ederken, böbrek ameliyatı geçiren Arsen Gürzap’ı ziyaret sırasında Ankara’dan gelen ağabeyi Beşiktaşlı Ufuk Göze’ye “Bizim stat nasıl görmek ister misin?” diye sordum. Ve gittik.
Ufuk Göze kıskandı tabii stadı ve seyirciyi. Ben de “Ama servis güzeldi değil mi, harika bir stat, güzel yemek ve içecekler üstüne müthiş bir maç ve 4 gol, daha iyisi olur mu” diye takıldım.
Neyse maç bitti. Çıktık. Begüm, Kalamış’ta bir arkadaşına gitmişti. Bu nedenle arabayı ona verdim, maç çıkışı da bizi alacaktı.
Köprüye giden yola geçtik, trafik tabii ana baba günü. Ama asıl dikkat çekici olan şu: Üşenmedim saydım, tam 16 tane üzerinde Trafik Vakfı yazan çekici yol boyunca dizilmiş. Ama kaldırımın kenarında park etmiş araçlar da var, çekiciler ikinci sırayı oluşturuyor.
Bu da Bağdat Caddesi’ni tek şeride düşürmek demek. Bu kadar çekiciyi görünce şaşırdım tabii, bir polis memuru araçların arasında elinde telsizle duruyor. Yaklaştım ve aramızda aynen şu konuşma geçti:
- Bu çekiciler ne işe yarıyor?
- Hiçbir işe.
- Peki niye buradalar?
- Yasak yere park eden araçların önünü kesiyorlar.
- Nasıl anlamadım?
- Bazıları yasak olduğu halde gelip buraya park etmişler, çekiciler de onların önünü kapatıyor.
- Kapatınca ne oluyor?
- Ne olacak sahibi gelince çıkamıyor, trafik düzelene kadar beklecekler.
Hiç abartmıyorum, aynen böyle oldu. Yani Trafik Müdürlüğü yasak yere park edilmesini önlemekten aciz, bunun yerine intikam almaya çalışıyor.
Tabii bu sırada caddenin tek şeride düşmesi, yarım saatte normale dönecek trafiğin bir saatten fazla trafiğin kilitlenmesine sebep oluyor ama kimsenin umrunda değil.
Tabii bu “intikam” işi Trafik Vakfı’na yüklenmiş. Ona hiç şaşırmadım açıkçası, çünkü zaten hiçbir iş yapmayan, sadece rahat yerlerde, trafiği engellemeyen araçları çekerek insanlardan adeta haraç toplayan bir organizasyon bu.
*****
BEDELİ NE OLURSA OLSUN
Sayın Başbakan; Kürt açılımı konusundaki kararlı tavrınız herkesin hafızasında. Hemen her demecinizde “Bedeli ne olursa olsun, yolumuzdan dönmeyeceğiz” diyordunuz.
Bunu sadece bizlere değil, gittiğiniz ülkelerdeki medya mensuplarına, yemeğe davet ettiğiniz büyükelçilere ve ülkemizi ziyaret eden yabancı devlet adamlarına da söylediniz.
Aslına bakarsanız “bedeli ne olursa olsun” sözü bana göre ağır kaçıyordu. Bedel ödemek bir iddia taşımakla birlikte risklerle de yüklüdür ve “bedeli ben ödeyeceğim” derken başkalarına da ödetebilirsiniz.
Ancak, ilginçtir, her yerde bedel ödemekten söz ederken, daha ilk “açılım operasyonunda” geri adım attınız. Hatta geri adım bile değil, tam tersine döndünüz.
Diyebilirsiniz ki “Ortaya çıkan durum ülkeme bir bedel ödetecek cinstendi, bu nedenle ben geriledim.” Haklı olabilirsiniz, ama bu durumu değiştirmiyor.
Çünkü siz ve ekibiniz, belli ki hazırlık yapmadan, özgüven cesaretiyle olayın içine girdiniz ve çıtayı yükselttiniz.
Artık siz “mola verdik” deseniz bile gelişmeleri kontrol edemeyebilirsiniz. Avrupa’dan gelecek teröristleri engellemek teknik olarak kolay. Çünkü siz izin vermedikçe onlar uçağa binemezler.
Ama ya önümüzdeki günlerde 100 kişilik bir terörist grubu Habur’a dayanırsa, 100 bin kişi de onları karşılama bahanesiyle sınıra yığılırsa ne olacak?
Hazırlıksız giriştiğiniz açılım partinize belki bedel ödetmeyebilir ama Türkiye’ye bir bedeli olduğunu unutmamanız gerek.
*****
BU NE İRADE?
Diyelim ki loto sürekli devretti ve ikramiye geldi 50 milyona dayandı. Siz de heveslenip bir kupon doldurdunuz. Çekiliş yapıldı, bir de ne göresiniz 6 rakamı da bulmuşsunuz, üstelik hiç ortak yok, yani 50 milyon sizin.
50 milyonun bir kişiye çıktığı anlaşılınca medya harekete geçiyor, herkes talihliyi aramaya başlıyor.
Arada bazı üçkâğıtçılar medyayı yanıltıyor, kameralar bir yere toplanıyor ama tabii ki boş çıkıyor.
Bu arada dedikodular almış başını yürümüş. Biri diyor ki “Kazanan ölmüş, onun için ortada yok.” Bir başkası “Yaşlı bir kadınmış, hâlâ haberi yokmuş” başkası da “Öldürmüşlerdir belki” diye yorum yapıyor.
Siz ise kuponu cebinize koymuşsunuz, geziyorsunuz ortalıkta. Ne bir heyecan, ne bir sevinç, gelişmeleri gülerek izliyorsunuz. Beş ay sonra loto idaresine gidip “İşte kazanan benim” diyorsunuz.
Şimdi hayal edin bakalım, sinir sisteminiz, iradeniz buna dayanabilir mi?
Meşhur belgeyi 5 ay saklayan kimse, böyle bir iradesi ve sağlam sinirleri mi var acaba? Yoksa bu bir tek kişinin işi değil de bir organizasyon mu? Çünkü ancak bir organizasyonun içindeki birinin sinirleri bu kadar sağlam olabilir.
ENGELLİ ÖĞRENCİ OKUMASIN MI?
Engelli vatandaşların en büyük sıkıntısı, kamu alanlarında engellilerin de yararlanabileceği düzenlemelerin yapılmamış olması. Bu nedenle pek çok engelli sokağa çıkamıyor, kendi hayatını kuramıyor.
Bu, ne yazık ki okullarımızda da böyle. İşte bir üniversite öğrencisi Pınar Emiroğlu, engelli arkadaşları için haykırıyor:
“Can Bey; Ben Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi 4. sınıf kamu yönetimi bölümü öğrencisiyim. Engelli bir arkadaşım üniversitemizin kamu yönetimi bölümünü kazanmış; ancak ne yazık ki okulumuzda engellilere bizimle eşit şartlarda okuma imkânı sağlayacak bir altyapı yok. Arkadaşım ailesinin oturduğu Antalya’da Akdeniz Üniversitesi’ne nakil yaptırmaya çalışıyor. Aile yanında hiç olmazsa sorunu biraz azaltmayı düşünüyor. Bu arkadaşım belki bu çözüm yoluyla eğitim hakkını kullanabilecek. Peki ya diğerleri? Niçin onlar kazandıkları okulda hiçbir sorunla karşılaşmadan okuyamıyor? Niçin 21. yüzyılda ben size böyle bir mail yazmak zorunda kalıyorum? Belki yazılarınızda bu sorunu ele alırsanız sesimizi duyurabiliriz. Size ve kaleminize olan güvenimden dolayı bu konuyu paylaşmak istedim. Yardımlarınızı bekliyorum. Saygılarımla.”

