Günlerdir Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Baykal’a yazdığı randevu talebi mektubunu ve CHP Genel Başkanı’nın “Görüşürüm ama bir kamera ile bu görüşme saptansın” ısrarını konuşuyoruz.
Genellikle Deniz Baykal eleştiriliyor medya tarafından, “Nereden çıktı bu kamera dayatması” ve “Baykal yine işi yokuşa sürüyor” diyenler çoğunlukta.
Gerçi medyanın önemli bir bölümünün AKP iktidarı döneminde “temel görev” olarak muhalefete muhalefeti görev edindiğini görüyoruz. Ama bu kez “kamera ısrarına” durup bakmak istiyorum.
Baykal ilk kez ikili bir görüşmeye girmiyor. Bugüne kadar hiçbir ikili görüşme için böyle bir talepte bulunmadı.
Peki daha önce de ikili görüşmeler yaptığı Tayyip Erdoğan’ı bu kez “görüşmenin kamera ile saptanması” ısrarıyla niçin zorluyor?
Baykal “Görüşmeyi saptayalım, zamanı gelince istersek çıkarır, herkese gösteririz” diyor.
Anlaşılan Baykal’da Erdoğan’a karşı bir güven sorunu var. Ve belli ki bunu açıkça söyleyemiyor.
İkili görüşmeler eğer çift imzalı ve çift kopyalı zabıt tutulmazsa tehlikelidir aslında. Çünkü taraflardan biri olmamış bir konuşmayı ya da sadece işine gelen bölümlerini anlatabilir. Bu durumda karşı taraf bunun aksini kanıtlayamayacağı için zor duruma düşer.
Baykal bu kadar ısrar edince insanın içine bir kuşku düşüyor. Acaba Erdoğan daha önce yapılan bazı ikili görüşmeler hakkında söylenmemiş sözleri mi aktardı bazı kişi ya da çevrelere. Ve Baykal bu söylenmemiş sözler konusunda sıkıntıya mı girdi?
Büyükanıt’la yapılan ikili görüşme de sır gibi saklanmıştı örneğin. Ama iktidar çevrelerinden görüşmenin içeriği ile ilgili “olmadık” dedikodular duyduk bugüne kadar.
Kim bilir belki Baykal’ın güvensizlik duymasının arkasında da bir sır vardır.
Biz isteriz ama başkası isteyemez
Televizyondaki dizilerle aram pek yok. Gazetelerde adı çok geçen bazı dizi ve programlara ara sıra göz atıyorum ama hiç birini sürekli izlemiyorum.
Olay yaratan “Ayrılık” dizisine ise hiç denk gelmedim. Medyada izlediğim bazı görüntülerin rahatsız ettiğini söylemeliyim.
Ancak dikkatimi çeken şu oldu: İsrail bu dizi nedeniyle şikâyette bulundu. Bunun üzerine Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Burası özgür bir ülke, bu tür şeylere biz karışamayız” dedikten sonra ayrıca dramatize edilen olayların da gerçek olduğunu söyledi.
Yanisi şu ki İsrail’in şikâyetini geri çevirdik. Oysa benzer girişimleri biz de yapmıyor muyuz? Amerikan dizilerini, Avrupa’dan yayın yapan televizyonları şikâyet etmedik mi? Ve bunlara tıpkı Davutoğlu’nun söylediği gibi “burası özgür ülke” cevabını almadık mı?
Kısacası “burası özgür ülke” diyecek kadar kendine güvenenler, başka ülkelere de benzer şikâyetlerde bulunmamalı.
Türkçe âşığı Nedret Selçuker için saygı gecesi
Nedret Selçuker’in gazetecilik yaptığı dönemleri bilmiyorum. Onu radyoda ve televizyonlarda şiirler okurken tanıdım. Billur gibi sesine, Türkçe’yi inanılmaz güzellikte kullanımına hep hayranlık duydum. Sonra bir gün tanışma fırsatım oldu. Özellikle medyadaki Türkçe kullanımı konusunda hayli sohbet ettik.
Nedret Selçuker’i geçen yıl 11 Ekim’de beklenmedik biçimde yitirdik. Bir yıl sonra Nedret Selçuker için bir anma gecesi yapıldı. Son anda işim çıktığı için katılamadım ve çok üzüldüm. Ama geceye katılanlardan dinledim. Tam Nedret Selçuker’e yakışır bir gece olmuş. Eşini kaybetmesine rağmen Nail Güreli koşmuş geceye. İkbal, Yasemin Kumral, Tülin Ekinci, Erkan Tan, Selçuker’i tanıdıkları halleriyle anlatmışlar.
Vefa Bozacısı gecede ikram yapmış. “Hiçbir ilgimiz yok ama böyle bir sanatçıya vefa borcumuzu böyle ödemek istedik” demişler.
Gözüm dolarak dinledim bunları. Keşke olabilseydim ben de diye hayıflandım.
Bu ne cümbüş?
PKK’LI teröristler ilk kez teslim olmuyorlar. Ama bu kez bir acayiplik var. DTP büyük törenler düzenledi, dağdan inenler “barış elçileri” olarak karşılandı.
Demek ki terör örgütüyle bu kez sıkı bir görüşme trafiği ve pazarlıklar yapılmış.
Dün de yazdığım gibi özünde bu açılımları destekliyorum. Türkiye’nin huzur, barış ve güven içinde yaşaması için herkes elinden geleni yapmalı.
Ama bu yapılırken milyonlarca insan da rencide edilmemeli. Terör eylemlerine katılmamış bile olsalar dağda yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti’ne savaş açmış olanların törenle karşılanmasının yaratacağı öfke de mutlaka hesaba katılmalı.
Türkiye’nin çok önemli bir konusunu “çocuk oyuncağına” çevirmeye kimsenin hakkı olamaz.
Şikâyeti takip
OKURLARIMDAN Birol Yılmaz Gaziosmanpaşa’daki Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Merkezi’ne gitmiş. Gördüğü ve yaşadığı bazı aksaklıkları tespit etmiş. Sonra bunları bir mektuba dökerek İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’ne fakslamış.
Gerisini ondan dinleyelim: “Can Bey, sorumlu bir vatandaş olarak yaptığım şikâyeti izlemek için günlerdir çaba harcıyorum. İl Sağlık Müdürlüğü’nü arıyorum. Beni oradan oraya bağlıyorlar telefonda ama bir tek kişi bile şikâyetim ve akıbeti hakkında bilgi veremiyor. İnanmayacaksınız ama 22 telefon görüşmesi yaptım yine sonuç alamadım. Demek ki şikâyetlerin çoğu böyle sonuçlanmadan kalıyor. Bir taraftan demokratik toplum, şeffaflık açıklamaları yapılıyor ama basit konulardaki şikâyetlerimiz konusunda bile sonuç alamıyoruz.”
Tam zamanıymış
MERAK etmemek mümkün değil. Sağlık Bakanlığı domuz gribinin 3 bin küsür kişiyi öldüreceğini, bu nedenle aşı getirildiğini açıkladı. Herkesi tedirgin eden bu açıklamadan bir gün sonra Ankara’da domuz gribi ortaya çıktı.
Sayısı her geçen gün artan domuz gribi aşının geleceğini öğrenince mi ortaya çıktı yoksa bu tamamen bir tesadüf mü? Bir de bu aşıları getiren bir aracı mı var, yoksa bakanlık direkt üreticiden mi alıyor? Dedim ya, merak etmemek mümkün mü?

