Cumhurbaşkanı Gül’ün “Keşke muhalefet de MGK toplantılarına girse” sözlerini duyduğumda aklıma iki soru takıldı.
1- Gül bu öneriyi kişisel olarak mı yapıyor, yoksa hükümetle koordineli olarak mı?
2- Bu öneri MGK’nın gücünü artırmaya mı yoksa sulandırmaya mı yönelik?
Neredeyse tüm gazetecilik yaşamım boyunca “darbe kalıntısı” olduğunu düşündüğüm Milli Güvenlik Kurulu’nun kaldırılmasını istedim.
MGK’ya karşı çıkışım, şimdi tatlı sularda demokratlık yapanların söylemleri gibi bir asker düşmanlığı değil elbette.
Ama darbeler sonrası yapılan anayasalarda askerin bir kurul aracılığı ile olsa da sivil siyasetin içine sokulması hep rahatsız edici oldu benim için.
Öncelikle MGK’nın görüntüsü son derece düşündürücü. Bir tarafta askerler oturuyor. Karşısında hükümetin başkanı ve bazı seçilmiş bakanlar. Ortada ise “tarafsızlık” sembolü olarak cumhurbaşkanı.
Burada ülkenin en önemli güvenlik sorunları görüşülüyor.
Ama gelin bakın genel algılamaya, üstelik siyasetçileri bile etkileyen algılamaya; sanki asker bu toplantılarda siyasi iktidarı sigaya çekiyor.
Demokratik hiçbir ülkede böyle bir manzara olmaz. Tabii şu olur: Hükümet gerek gördüğü an komutanlarla toplantı yapar, bilgi ister, bilgi verir, strateji saptanmasına karar verir.
Bu satırları bugüne kadar kim bilir kaç kez yazdım. Ama her siyasetçi bu manzaradan şikâyetçi olduğu halde bunu değiştirmek için kılını kıpırdatmadı hatta tam tersine “asker korkusu” içinde oldukları yalanını yaydı.
Sonra aynı kişiler kalkıp “asker vesayetinden” söz edince manzara daha da çirkinleşiyor.
Şimdi gelelim tekrar Gül’ün ilginç önerisine. Siyasette ilke olmalı. Bir taraftan demokratikleşme ve şeffaflık diyeceksiniz, öte tarafta askerin hâkim görüntü verdiği bir kurula muhalefet liderini de sokmak isteyeceksiniz. MGK’yı kaldırmak yerine çapını büyütmeye çalışacaksınız.
Bu ilkeli bir tutum değil ki.
Her gün askerden şikâyet etmek, yandaşlar aracılığı ile askere hakaret ettirmek, doğruluğu kesin olmayan haberlerle Silahlı Kuvvetler’in bir tür cinayet örgütüne dönüştüğü izlenimi yaratmak herhalde daha kolay ve hedefe giden yolda yararlı görünüyor.
Obama: ‘Sana ne Cumhuriyet’ten?’
Başlık tırnak içinde. ABD Başkanı Obama elbette böyle bir cümle sarfetmedi. Ama yaptığı çağrı bu anlama geliyor.
Konu şu: ABD Başkanı Obama, Başbakan Erdoğan’ı 29 Ekim’de bir çalışma ziyareti yapması için Washington’a çağırdı. Bu, planlı bir davet değil, demek ki ABD Başkanı böyle uygun gördü.
Suriye, Kürt ve Ermeni açılımlarından sonra Başbakan’ın Pakistan ve İran’a gidecek olması ve tam bu sırada “Gel de bir görüşelim” çağrısı yapılması herhalde çok manidar.
Ancak anlaşılmayan şu: ABD Başkanı bilmiyor olabilir, ama herhalde danışmanları Türkiye’nin en önemli ve özel gününün 29 Ekim olduğunu biliyordur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günü bir başbakanın ülke dışında olmasının doğru olmadığının da farkındadırlar.
Buna rağmen Beyaz Saray 29 Ekim gününü veriyorsa, bunda ihmal değil kasıt vardır. ABD’nin Tayyip Erdoğan’ı küçük düşürmek isteyeceğini düşünmek abes olduğuna göre kastın başlıkta tırnak içinde söylediğim cümleyi işaret ettiğine inanmamamız için bir sebep yok.
Tayyip Erdoğan bu daveti hemen kabul etmişti. Ama 29 Ekim tepkilerini görünce “tarihi değiştirmek için çabaladığı” mesajını verdi. Umuyorum Erdoğan, Beyaz Saray’ı ikna edecek ve birkaç saatlik görüşme uğruna “Cumhuriyet’ten bana ne” yorumları yapılmasına izin vermeyecektir.
Kelime hazinemiz tükendi galiba
Dikkat ediyor musunuz, son zamanlarda gazete başlıkları, televizyon spotları hep aynı kelimelerle süsleniyor.
Ermenistan açılımı “Tarihi gün”, Suriye toplantıları “Tarihi an”, PKK’lı teröristlerin dönüşü “Tarihi barış”, MGK toplantısı “Tarihi kararlar”, maçlarda “kritik gün” ...
Gazeteci tüm arkadaşlara sormak istiyorum “Yahu arkadaşlar zengin Türkçemize kıran mı girdi ki her şey ya tarihi ya da kritik?”
Her olaya “tarihi” ya da “kritik” sıfatını ekleyenlere hemen şu anda aklıma gelen başka kelimeler önermek istiyorum.
Olağanüstü, büyük, müthiş, önemli, dehşet, harika, muazzam, muhteşem...
Maksat iktidarın hışmına uğramamaksa, bu kelimeler de durumu idare eder.
Bu adamlar deli harhalde
Gazetelere “Başbakan Erdoğan’ın da dinlendiği” haberleri yansıdı. Dinleyen “tabii ki” Ergenekon. Üstelik tam da benim Cine5’te “Bu nasıl örgüttür ki, sadece kendilerini dinlemişler ve fişlemişler, iktidarı hiç mi dinlememişler” diye sorduğum günün ertesinde ortaya çıktı.
Peki Erdoğan’ın dinlendiği nasıl anlaşılmış? Şöyle: Genel Başkanı Ergenekon sanığı olarak hapiste yatan İşçi Partisi’nin yayın organı Aydınlık son sayısında Başbakan Özal ile Rauf Denktaş arasındaki bir telefon konuşmasını yayınladı.
Savcılık bunun üzerine harekete geçerek Aydınlık Dergisi ve İşçi Partisi’nin bulunduğu binayı aradı. İşte dinleme kayıtları bu aramada bulunmuş.
Ama insanın aklına şu geliyor: “Bu bina defalarca arandı. Her seferinde polis elinde torbalar dolusu kâğıtlar, kasetler ve CD’lerle çıktı. Şimdi yine aranıyor ve yine kayıtlar bulunuyor. Güzel de bu İşçi Partililer deli mi, her aramadan sonra bir dahaki arama için binaya yine deliller sokuyorlar?”
Size de garip gelmiyor mu?
Mobil adalet
Dağdan inen teröristler “barış elçisi” olarak Türkiye’ye geliyor. Devlete göre teslim oluyorlar ama teslim olma manzarası yok. Tam tersine, ellerinde mektupla yapılacakları söylüyorlar.
Sınır kapısında savcılar bekliyor. Hemen orada ifadeleri alınmaya başlıyor. Herhalde “hepsini birden serbest bırakmayalım, bir ikisini de mahkemeye sevkedin, ayıp olur” diye düşünmüş olacaklar ki içlerinden beşi seçilip “tutuklanmaları” istemiyle mahkemeye sevk ediliyor.
Ama mahkeme nerede ki? Çare bulunuyor. Sınıra bu kez gecenin 02.00’sinde hâkim geliyor. Orada mahkeme yapılıyor ve kalan 5 kişi de serbest bırakılıyor.
Denilebilir ki “50 bin kişi toplanmışken bu kişileri en yakın kentteki mahkemeye götürmek iyi fikir değildi.” Tamam da devletin egemenliği, gücü, otoritesi nerede kaldı?
Eğer yargı kalabalıklardan ürküp kararlar almaya başlarsa, demek ki mahkeme kapısına on binleri yığanlar kazançlı çıkacaklar.
Açılım tamam da, dün de dediğim gibi işi bu kadar “çocuk oyuncağı” haline getirmemeli.

