Haftalık sohbet yazımda AKP’nin “dokunulmaz denilenlerin üzerine gittik” söylemini değerlendirmiştim pazartesi günü. Bu yazıda iktidarın pek çok kişiyi dinleme ve izlemeye aldığını, fişlediğini, kamera kayıtları yaptığını sonra bunları kanıt diye sunduğunu anlatmaya çalışmıştım.Gücünü iktidardan alan kimi istihbarat kuruluşları hiçbir engel ve kural tanımadan insanları izleyerek, gerek özel gerekse kamusal alanda, aslında kimsenin suçlayamayacağı söz ve davranışlarını kayıt altına aldı.Hukuksal olarak geçerliliği olmayan, ancak bir suç oluşturmak için hedef belirlediğiniz ve kayıtları yorumladığınız anda her biri en azından kamuoyunun dikkatini çeken, şaşırtan, suç için karine oluşturan bu uygulama yandaş medyaya öncelikle sızdırılarak pek çok kişi hakkında dava açıldı.Açayım biraz daha: Önce bir suç iddiası atıyorsunuz ortaya. Sonra kişileri hedef seçiyorsunuz. Suçla ve kişilerle ilgili kamuoyu oluşturduktan sonra belge-kanıt adı altında telefon kayıtlarını, evlerden ya da bilgisayarlardan alınan yazıları ortaya döküyorsunuz.Bu durumda daha önceden etkilenmiş olan kamuoyu en masum konuşmayı bile suçla harmanlayıp bir temel üzerine oturtmaya çalışır. Örneğin zihnen hazırlanmış bir kişi darbe olacağına inanmıştır ve hedefteki bir kişinin “Bu iktidardan kurtulmak gerek” gibi, pek çok kişinin söyleyebileceği bir cümleyi darbe kanıtı olarak algılar.Şimdi işin başka perdesine geçmek istiyorum. Dikkat ediyorsanız dinlenen, izlenen, fişlenen, kayıt altına alınan, güya gizli bilgilerine erişilen kişilerin tamamı iktidara şu ya da bu şekilde muhalefet edenler hep.Şu ana kadar “teknik takibe” takılan, hakkında kayıtlar tutulan iktidar yanlısı bir kişi bile yok.Peki iktidar mensubu ya da yanlısı bazı kişilerin de telefonları dinlenmeye başlasa, tutulan kayıtlar basına sızdırılsa acaba nasıl bir manzara ile karşılaşırız?Özel sohbetlerde anlatılan pek çok iktidar mensubu macerasına tanık oldum bugüne kadar. İş bitirici isimlerin nasıl “kafa kopardığını” özellikle iş dünyasına sorsanız duyacaklarınızdan dudaklarınız uçuklar.Ama ne kimse ortaya çıkıp bunları açıklama cesaretini buluyor kendinde ne de sizin özel bir araştırma ile belge bulmanız mümkün olabiliyor.İşte iktidarın Türkiye’yi getirdiği nokta bu. Hukuku, insan hak ve özgürlüklerini ayaklar atına alarak, sırf tehlike olarak görünen kişileri yasa dışı yöntemlerle zor duruma düşürenler bir gün aynı uygulama ile karşılaşırsa ne olacak?Bir iktidar hedefe giden yolda hiçbir kural tanımazsa, gün gelir yol açılmış olduğu için aynı silah kendisini de vurur.*****Başarı hazmedilmeyinceSivasspor’un teknik direktörü eski milli futbolcu Bülent Uygun bu haftaki maçtan sonra istifa etti. Geçen yıl Sivasspor’u başarıdan başarıya koşturan, Şampiyonlar Ligi’ne katılmanın eşiğine getiren, üç büyüklere kök söktüren Uygun’un bu yıl son haftaya kadar tek maç kazanamaması ve sonunda istifa etmesi elbette çok hazin.Ama öyle sanıyorum ki Sivas-spor’un bu yılki başarısızlığında, teknik direktör Uygun’un geçen yılki başarıyı hazmedememesi yatıyor.Bülent Uygun geçen yıl öyle bir havaya girmişti ki, spora dini karıştırmaktan bile çekinmemişti.Sivas’ın başarısını anlatırken “İstanbul’da Laila var, Sivas’ta ise La İlahe İllallah” demişti. Belli ki söylemek istediği şuydu: “İstanbul’da futbolcular gece hayatına dalıyor, her şeyi unutuyor. Oysa Sivas’ta inançlı futbolcular var. Dini gereklerini de yerine getiriyorlar ve başarıya koşuyorlar.” Bu tanımlama bana “7.4 Allah’ın bir cezasıdır” sözünü hatırlattı. Büyük depremi dine bağlayanlarla, Sivas’ın başarısını dine bağlayanlar aslında aynı mantıkla hareket ediyor.Şimdi bu mantıkla bakınca geçen yıl inanç sahibi oldukları için başarıya koşanlar, bu yıl inançlarını mı kaybettiler de bu kadar başarısız oluyorlar?İşte bu, inanç gibi çok kutsal bir kavramı günlük yaşama alet etmeye kalkmanın yarattığı şaşırtıcı sonuçtur. Bu nedenle inançların asla sömürülmemesi için mücadele veriliyor.***** Arılarla bir günGeçenlerde Arıcılar aradılar. “Ne ilgi” diyeceksiniz. Hepimiz kahvaltı soframızda bir kaşık bal olmasını isteriz de bu balın nasıl üretildiğini, hangi emeklerin verildiğini ve yaşadıkları sorunları bilmeyiz.Arıcılar meğer çok büyük sıkıntılar yaşıyorlarmış. Kendilerine bir piyasa bulup sahte bal üretenler, ülkemizdeki üreticileri bir kenara bırakıp güya daha ucuz diye bal ithal edenler yüzünden arıcılık sektörü ciddi bir çıkmaza girmiş.Bana dediler ki “Bu iş anlatmayla olmaz, gelin buraya kendi gözlerinizle görün, her şeyi anlatalım, ondan sonrası size kalmış.” Niye gidip görmeyeyim ki. Hemen hazırlandım ve Dalaman’a uçtum. Oradan Marmaris ve Datça. Bütün bir günümü arıcılarla geçirdim. Hem çok şey öğrendim hem de sorunlarına ortak oldum.Bunları sizlerle de paylaşmak istiyorum. Ama konu önemli ve çok parçalı. Önümüzdeki günlerde sırayla yazacağım.Sadece şunu unutmayın: Arılar dünyanın dengesini sağlıyor. Yok olmaları halinde dünyanın sonu da pek iyi değil. *****Lokanta değnekçileri gösteriyorTrafik Vakfı ile ilgili yazılarımı okuyan bir tanıdığım “Biliyor musun, benim başıma da geldi. Üstelik tam bir kepazelik yani” dedi. Anlattığına göre bir gece Pera Palas yakınlarındaki bir lokantaya gitmişler. Yol boyu park etmiş araçlar arasında bir arabalık yer bulunca sevinmiş ve hemen oraya girmiş. Sonra eşiyle birlikte lokantaya girmişler. Bir iki saat sonra çıktıklarında bir bakmış ki arabası yerinde yok. Hemen lokantanın önündeki değnekçilere (onlara vale deniyor şimdi) sormuş. Onlar da “Abi trafik çekti” demişler. Arkadaşım “Hay Allah niye söylemediniz?” diye sorunca değnekçiler “Abi bilmiyorduk ki” cevabını vermişler. Neyse arkadaşım arabanın nerede olabileceğini sormuş, Kasımpaşa’da bir park yeri söylemişler. Bunun üzerine orada bekleyen taksilerden birine binmişler karı koca. Taksi şoförü “Siz lokantaya gelip de arabayı parkçılara bırakmadınız mı?” diye sormuş. Arkadaşım da “Yooo, yer bulunca kendim park ettim” deyince taksi şoförü gülerek “Olmadı işte. Eğer parkçılara bırakmazsan başına bu gelir. Çünkü çekici geldiğinde parkçılar kendi park ettikleri araçlara dokundurtmuyor, kendilerinin olmayanları gösteriyorlar. Çekici bunları çekiyor, parkçılara yeni yer açılıyor” demiş.
Zülfü Livaneli muhaliflere; sırf AKP söylediği için her şeye karşı çıkılmasının doğru olup olmadığını sormuştu bir yazısında hatırlarsanız. Ve hayli de tartışılmıştı.AKP’nin Genel Kurulu’nu biraz bu gözle de izlemeye çalıştım. Hiçbir önyargıya kapılmadan Başbakan’ın söylediklerini başından sonuna kadar dinledim.İlk izlenimimi söyleyeyim: Konuşma çok yeni kavramlar içermese de çok güzeldi. Birlik, beraberlik çağrıları, demokrasi ve hukuka samimi bağlılık mesajları, ayrımcılığa şiddetle karşı çıkıldığının altının çizilmesi çok olumluydu.Türkiye’yi hiç tanımayan, sorunları bilmeyen yabancı biri olarak bu toplantıyı izlemiş olsaydım halka “Ne kadar müthiş bir başbakanınız var, ne kadar talihlisiniz” derdim.Ama Türkiye’de yaşıyorum, sorunları çok yakından biliyor ve yaşıyorum. İşte o zaman iş değişiyor tabii.Başbakan demokrasiden çok söz etti. Neredeyse iki üç cümlede bir demokrasinin erdemini anlattı herkese. Güzel de koca parti bir günde Genel Kurulu’nu üstelik seçimlerini yapıyor.Başbakan’dan başka kimse konuşmuyor, kurullara Başbakan’ın yazdığı isimler dışında kimse aday olmuyor. Tek bir aykırı oy bile kullanılmıyor.Partide öyle bir demokrasi var ki, kimse “Ben muhalif falan değilim, ama ben de görev almak istiyorum, çünkü diğerlerinden daha akıllı, çalışkan ve becerikliyim” deme cesaretini gösteremiyor. Demek ki Başbakan’ın ağzından düşürmediği demokrasi anlayışı böyle bir şey.Sonra Başbakan, hukukun üstünlüğünden de çok söz etti. Zannedersiniz ki bu iktidar hukuka öyle bağlı ki, aykırı tek bir iş bile yapmıyor.Oysa gerçekte biliyoruz ki hukuk bu iktidar için sadece rakipleri yok etmede kullanılan bir araç. Rakiplere karşı yasa dışı yollara sapılması, özel hayatlara girilmesi, dinleme, izleme, dosyalama ve fişlemelerle iddianameler hazırlanması sanki hukuka çok uygun.Hele ayrımcılık konusundaki sözlerinin fevkaladeliği karşısında, gerçekleri bilince insanın nutku tutuluyor.Acaba tarikatlardan ve parti teşkilatlarından icazet almamış herhangi birine görev veriliyor mu? Türkiye’nin pırıl pırıl beyinlerinden biat etmedikleri sürece yararlanılması düşünülüyor mu? Bu iktidarın herhangi bir göreve kendinden olmayan birini atadığını hiç duydunuz mu?Ayrımcılık denince kimsenin alına bu gelmiyor galiba.Adalet kavramı üzerinde de çok durdu Başbakan. Ne kadar adil olduklarını anlattı. Devlet gücünü kullanıp kendilerinden olmayanları korkutmak, sindirmek, batırmak herhalde adil davranışın gereği AKP için.Vergiyi bile siyasallaştırıp beğenmediği kişileri yok etmeye çalışmak da adaletli yaklaşım sayılıyor herhalde.Evet, muhalifler sırf AKP söylüyor diye her şeye karşı çıkmamalı. Ama gözlerin içine bakıla bakıla gerçekler çarpıtılınca başka çare kalmıyor ki...*****Vah GalatasarayBiliyor musunuz, bir Fenerbahçeli olarak ilk kez Galatasaray’ın başına gelene üzüldüm. Çünkü Galatasaray öyle bir kazaya uğradı ki, bu her takımın başına gelebilir.Ankaragücü maçını izleyenlerin genel kanaati şu: “Galatasaray kötü oynadı, ama bu sonucu da hak etmedi.” Yanlış değil bu görüş.Eğer direkten dönenler, boş kale önündeki beceriksizliklerden biri gol olsaydı sonuç da değişecekti.Galatasaray beklenmedik bir anda gol yedi. Maçın bitimine çok az var. Galatasaray şaşkınken bir anda adrenalin salgıları güçlenen Ankaragücü bir gol daha çıkarıverdi. Üçüncü gol ise cabası oldu.Galatasaray’ın düştüğü duruma her takım düşebilir. Fenerbahçe bile.Galatasaray’a geçmiş olsun demek istiyorum. Puan farkının çok açılması da hoş değil, işin heyecanı kaçıyor.Neyse Fenerbahçe, Galatasaray maçıyla 10’da 10 yapsın da gerisine bakarız artık.*****Baykal’ın önerisi havada kalır CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Cumhurbaşkanlığı seçiminde eskiye dönülmesini istedi biliyorsunuz. Baykal cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin bir dizi sıkıntı yaratacağını, mevcut siyasi sistemde bu seçimi yine parlamentonun yapması gerektiğini söyledi.AKP’den şu ana kadar bir cevap gelmedi, aslında gelmez, gelse de olumsuz olur.Çünkü cumartesi günü yapılan genel kurulda son kez başkan adayı olduğunu söyleyen Erdoğan’ın gözü Çankaya’da.Bu durumda Erdoğan’ın “Haydi eskiye dönelim” önerisine sıcak bakması mümkün mü? Eğer eskiye dönülürse Erdoğan’ın Çankaya rüyası bir anda biter.Eski sistemle de olsa yeni sistemle de olsa, cumhurbaşkanı ilk genel seçimden sonra seçilecek. Eğer AKP’nin oy trendi bugünkü gibi giderse ilk seçimde belki birinci parti olma şansını yakalar ama şimdiki sayısal çoğunluğa varması zor.Yani demektir ki, bundan sonra oluşacak parlamentonun Tayyip Erdoğan’ı seçmesi mümkün değil. Ama Meclis’te eski çoğunluğunu bulamasa bile eğer cumhurbaşkanı halk tarafından seçilirse Erdoğan’ın şansı da çok yükselecek.Erdoğan parti başkanlığını bırakacağını açıkladıktan sonra cumhurbaşkanı seçilmesi çok zor olan eski sistemi tekrar kabul edebilir mi? *****Fakirin(!) arabası Trafik müdürlüğünün keyfi uygulamalarına tepki gösteren bir okurumdan gelen mesaj şöyle:“Can Bey, trafik sorunu ve insanlara eziyet çektirildiğini anlatan yazılarınızı okuyorum. Bakın geçen gün tanık olduğum bir olayı anlatayım.Bebek’te oturuyordum. Etraf kalabalık. Her tarafta arabalar park etmiş. Derken üzerinde Trafik Vakfı yazan bir çekici geldi.Araçtan inen polis arabalara bakmaya başladı. Sıra sıra lüks otomobiller, BMW’ler, Mercedes’ler, her markadan arazi araçları. Polis sonunda aradaki bir küçük arabaya yöneldi. Talimat verdi ve çekici bu aracı çekti.Herhalde ensesi kalındır diye lüks arabalara dokunamadı, fakir(!) sandığı kişinin arabasını çekip götürdü.”***** Seher Yıldırım Tuna’dan: Profesör, sabah ilk dersinde öğrencilerine “Güne başlamanın en iyi yolunu buldum” demiş, “Sabah gün doğarken kalkacaksınız, pencereyi açıp derin bir nefes alacaksınız, 5 dakika bir egzersiz ve arkasından soğuk bir duş.. O zaman doğanın hediyesi eşsiz seheri hissetmeye başlıyacaksınız..” Arka sıralardan uykulu bir ses gelmiş: “Seher’den biraz daha bahseder misiniz?..”
Sevgili okurlar; geçen haftayı da “açılım” sözleri ve tartışmalarıyla, ama galiba biraz daha sakinleşerek geçirdik. İstanbul’daki Dünya Bankası ve IMF toplantıları hepimizi ekonomiye yönlendirirken, İstanbullular ise “güvenlik önlemleri” nedeniyle trafik çilesi çekti. Hafta sonuna ise AKP’nin 3. Olağan Büyük Kongresi damgasını vurdu.TÜSİAD toplantısıİstanbul, dünyanın önemli ekonomik toplantılarından birine ev sahipliği yaparken, Türkiye’nin önde gelen sanayicileri ve iş adamları da klasik toplantılarından birini gerçekleştirdi. Bu toplantının önemi herhalde, AKP iktidarına başından bu yana ilk kez “sesimizi çıkaralım artık” seslerinin de yükselmesindeydi.Bugüne kadar sessizlikİşin aslına bakarsanız AKP iktidara geldiğinden bu yana büyük sanayici ve iş adamları “sessiz” kalmayı, beğenmeseler de iktidarı eleştirmemeyi ve hatta destek vermeyi tercih etmişlerdi. Bu tavır göreceli olarak yarar da sağladı. Bu dönemde bazı iş adamları beklemedikleri ölçüde paralar kazandı.Sermaye değişiyorBuna karşın geçen süre içinde bilinen büyük sermaye sahiplerinin önce küçümsediği, sonra umursamadığı yeni bir sermaye ortaya çıkmaya başladı. Bugüne kadar devlet desteğini fazla görmeyen, eğitim ve görgü açısından atılım yapma gücünü kendinde bulamayan, neredeyse tamamına yakını Anadolu’da yaşayan yeni bir sermaye gücü filizlendi.MÜSİAD kadar bile değilYerleşik büyük sermayenin, ayağının altındaki kırmızı halının giderek çekildiğini ve hatta kendilerinin belki de artık halıda yer bulamayacaklarını yeni yeni anlamaya başladıkları görülüyor. Bir iş adamının “MÜSİAD’tan bile daha az etkiliyiz” sözleri herhalde bunun bir kanıtı.Oysa geçti İş adamı MÜSİAD kıyaslaması yapıyor ve “ondan bile” tanımını kullanıyor ama, gerçek şu ki sırtını iktidara dolayısıyla devletin gücüne dayayan bu kesim TÜSİAD’ın etki ve güç alanını iyice daralttı. Üstelik “farklılık” adı altında bir tür aşağılık duygusuyla kendilerini öne sürenlerin yarattığı popülist ortam sayesinde MÜSİAD etiketi TÜSİAD etiketine tercih ediliyor artık.Dokunulmazlar mı?Bu hafta değinmek istediğim konulardan biri de AKP’nin ve yandaşlarının ısrarla söyledikleri “dokunulmazlara dokunduk” söylemi. Yolsuzluklarla, çetelerle, çıkar ve rant çevreleriyle savaştıklarını söyleyen AKP’liler “kimsenin dokunamadığı herkese dokunuyoruz” propagandasını yapıyor.Peki bu gerçek mi?Sanki AKP’den önce bazı kişi ya da kurumlara hiç dokunulamıyordu, bazıları ülkede canlarının istediğini yapıyordu, ama bu iktidar adaletli biçimde, hiçbir engel tanımadan yürüyor. Bu gerçek değil. AKP kimi kastediyor, ona da geleceğim ama, eskiden de dokunulmaz sanılanlara dokunuluyordu, gerektiğinde şimdi de dokunulur, dokunuluyor da.Kastedilen herhalde askerAKP ve yandaşlarının tarifinden anlaşıldığı kadar, eskiden dokunulmaz olan şimdi dokunulan kesim askerler. Ergenekon adı altında kimi emekli generallerin, asker kişilerin ve birkaç muvazzaf subayın hapse atılması “dokunulmazlara dokunma” olarak tanımlanıyor. Tabii iş adamları daAskerin dışında kastedilen herhalde bazı tanınmış büyük iş adamları. Özellikle vergi sisteminin siyasallaştırılması ve Doğan Grubu’na akıl almaz bir ceza kesilmesiyle Aydın Doğan’a bile dokunulduğu anlatılmak isteniyor. Tabii bu yapılırken pek çok kişi de karalanmış oluyor, o da ayrı konu.Kim demiş dokunulmaz diyeOysa, hafızamızı biraz karıştırdığımızda kimilerine göre dokunulmaz sayılan nice kişiye eskiden de dokunulduğunu görürüz. Süleyman Demirel cumhurbaşkanı iken yeğeni Murat Demirel, bankasına el konulup tutuklanmadı mı? Türkiye’nin en büyük zenginlerinden Mehmet Emin Karamehmet’in iki bankasına da el konulmadı mı?Kimlere dokunulmadı kiMedya imparatoru, Dinç Bilgin bir gecede bitirildi, Demirel’in bakanı ve evladı kadar yakını olan Cavit Çağlar malına el konup hapse atıldı, yine Demirel’in yakın arkadaşı Ali Balkaner’in bankasına el konuldu, kendisi hapisten henüz çıktı. Başbakanlık yapmış Mesut Yılmaz Yüce Divan’dan zor kurtuldu, Tansu Çiller politikaya tövbe etti.Ama bir şey yapılmıyorduBakın sevgili okurlar, eskiden belki sanki daha fazla dokunulmazlık varmış gibi gelebilir herkese. Verdiğim örneklere rağmen üzerine gidilemeyen olaylar olmadı mı, oldu tabii. Ama hukuk düzeni eskiden bu kadar bozulmamıştı. Demokrasi ve hukuk sistemi, çıkara bugünkü kadar alet edilmediği için bazı şeyler belki de yavaş yürüyebiliyordu.Hukuk bir kenara bırakıldıÖrneğin eskiden kimsenin aklına insanların peşine adam takmak, telefonlarını dinlemek, gizli çekimler yapmak, gizli tanıklar kullanmak gelmiyordu. Kimi yolsuzluk ve usulsüzlükleri tahmin ediyor ve belge bulmak için çabalıyorduk. Her şeye rağmen hukukun ve demokrasinin kurallarına saygı gösteriliyordu.Şimdi her şey serbestOysa bugünkü iktidar, bir tür korku imparatorluğu kurdu. İnsanlar izleniyor, dinleniyor, fişleniyor, fotoğraf ve filmlere kaydediliyor. Veeee en önemlisi tüm bunlar delil olarak kullanılıyor. Dikkat edin dokunulmaz denilenlerle ilgili açılan soruşturmalara. Delil olarak sadece tutulmuş kayıtlar var.Ahlak ve vicdana aykırıDinleme ve izlemelerle elde edilen kanıtların evrensel hukuk kurallarına aykırı olmasını bir kenara bırakın, özel hayatlara bu kadar müdahale edilmesinin, insanların kendilerini en rahat hissettikleri özel konuşmalarından yola çıkarak elde edilen kanaati delil gibi sunmanın ahlaka ve vicdana da sığmadığını söylemek isterim.Sen suçla gerisine karışmaKorku imparatorluğunun hukuku sadece “suçla” komutuyla işliyor. Biri izleniyor, dinleniyor, fişleniyor, kayda alınıyor, bunun sonunda oluşan kanaatle suçlanıyor ve hapse atılıyor. Sonra bekle ki iddianamen yazılsın, mahkemeye çıkasın. Karalanman, küçük düşürülmen, çok sevdiğin insanlarla yaptığın özel konuşmaların herkesin elinde dolaşmasının yarattığı öfke de cabası.Dokunuyoruz ya işteOndan sonra da ortaya çıkıp, zayıf bellekli ve eğitimsiz kitlelere “Görüyorsunuz değil mi, eskiden bunlara kimse karışamıyordu, bak biz nasıl da dokunuyoruz” de. Tabii ki bu popülist politika bir süre için çok ekili olur. Ama bununla kimse uzun yıllar geçiremez. Hukuk bir gün hukuksuzluk yapanlara da gerekecek.CNN Türk’te telefon bağlantısıBu hafta paylaşmak istediğim son nokta canımı sıkan bir konu. Meslek nezaketi açısından üzüldüğüm bir olay. Cumartesi günü AKP kongresinden sonra her nasılsa, ilk kez CNN Türk’ten arayıp görüş istediler. Ama az sonra yaptıkları herhalde başıma ilk kez geldi ve gerçekten üzüldüm, kırıldım.İlk defa katılmıyorum kiTelevizyonların yayınlarına telefonla ilk kez katılmıyorum. Üstelik o sırada canlı yayında olan sunucunun sıkıntısını da yaşamış biri olarak biliyorum. Bu nedenle konuşmalarımı çok hızlı ve kısa yapar, sunucunun kesmesine gerek bırakmadan cümlemi bitiririm. Yeni bir soru olursa da cevaplarım.Yine aynısını yaptımİlk defa bağlandığım CNN Türk’e de aynen öyle yaptım. Çok hızlı biçimde Başbakan’ın konuşmasının iyi olduğunu, ama asıl konunun uygulama aşamasını olduğunu belirterek örnekler vermeye başladım. Tam cümlenin ortasında karşı taraftan “Tamam Can Bey süremiz bitti” uyarısı geldi telefon kapandı.Can sıkıcı bir şey tabiiBir haber kanalının bu kadar nezaketsiz davranabileceğini sanmıyordum. Ama yaptılar işte. Madem yayın bitiyordu, telefona bağlarken neden uyarmadınız, hatta niye bağladınız, değil mi? Neyse, televizyonlarda beni çok görüyorsunuz, başıma böyle bir şey ilk kez geldiği için sizlerle de paylaşmak istedim.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Başbakan Erdoğan gelmiş geçmiş tüm başbakanlar içinde Türkiye’deki insanları en iyi çözen başbakan. Biz çabuk öfkeleniriz, bir küçük tatlı lafla yumuşarız, çabuk inanırız, dün ak dediğimize bugün kara demekten çekinmeyiz, siyasi liderleri ve fikirleri de takım tutar gibi tutar, ancak canımız çıkmak üzereyken vazgeçebiliriz, yeniliklerden korkar karşı çıkarız, ama her yeniliği de ilk kullananlardan biri olmak isteriz.İşte Tayyip Erdoğan bunu o kadar iyi çözmüş ki, şimdi muhalefetsiz siyaset arenasında tıpkı dikensiz gül bahçesinde çıplak gezer gibi canının istediğini yapıyor.Dün Ankara’da AKP’nin Genel Kurulu’nda konuştu da konuştu. Ama helal olsun, dinleyenler yoruldu o yorulmadı. Nasıl yorulsun ki, her söylediğini alkışlayanların özgüveninde salgıladığı adrenalin onu sabaha kadar bile konuşturabilirdi, gömleği hiç buruşmadan, pantalonu kırışmadan sonuna kadar dimdik ayakta kalırdı üstelik.Tabii bu adrenalin salgısı sayesinde Başbakan konuşuyor, kalabalıklar coşuyor. Ama bir saniye önce söylediğini çılgınca alkışlayanlar, bir saniye sonra bunun tam tersini duyduklarında heyecanlarından yine bir şey kaybetmiyorlar ve çılgınca çarpıyorlar ellerini birbirine. Hatta arada “çak beşlik” yapanlar bile yok değil.Örneğin bir yıl önce salonda adı duyulsa “yuh” seslerinin Ankara semalarına yankılanacağı Ahmet Kaya salonda coşkulu bir alkış tufanına neden oldu.Meğer AKP’liler ne severmiş Ahmet Kaya’yı da haberimiz yokmuş. Sanırsınız ki evde ne kadar Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses kaseti varsa atılacak yerine Ahmet Kaya’lar doldurulacak.Özellikle Kürt açılımı üzerinde duruyor başbakan. Çok güzel kardeşlik mesajları veriyor. Alkış kopuyor kopmasına da, Allah Allah kimsenin aklına daha birkaç ay önce söylediği “Ya sev ya terk et” anlamına gelen sözleri gelmiyor Başbakan’ın. Yine bir misal: Başbakan konuşmasının başında Kürt açılımını anlatıyor. Pür dikkat dinliyor kalabalık. “Kürt, Türk, Laz, Çerkez hepsi bizim, hepimiz kardeşiz” diyor. Alkış...Arkasından “Türk olmanın da bir alt kimlik olduğunu” belirtip, “Üst kimlik Türkiye vatandaşı olmaktır” diyor. Yine alkış...Biraz zaman geçiyor, Başbakan unutuyor Türk’ün alt kimlik olduğunu, barajlardan söz ederken “Eskiden su akar Türk bakar derlerdi. Şimdi su akar Türk yapar” deyiveriyor. Üstelik Türk sözünü de basa basa söylüyor. Haydaaa yine alkış...Bir karar verin ama, alt kimlik misiniz, değil misiniz?Ayrıca sevgili AKP’liler, madem Türklük alt kimlik bu lafın su akar Kürt bakar, su akar Laz bakar, su akar Çerkez bakar versiyonu yok mu? Ayrımcılık değil mi bu? Ayrıca neden iyi ve kötü örnekler alt kimlik olan Türklükle veriliyor ki?Derken Başbakan dış borca getiriyor lafı. “Bizim şu kadar borcumuz var ama biliyor musunuz ABD’nin ne kadar borcu var. Bir trilyoooon dolar.” Aman Allahım yer gök inliyor alkıştan. Ki anlıyoruz daha 500-600 milyar dolar borçlanabiliriz. Kimsenin umrunda bile olmaz. ABD de borçlu ya.Ya da işsizlikten söz ediyor Başbakan. “Ne var yani” diyor, “Geldiğimizde yüzde 10’du, şimdi 13 oldu. ABD’de de böyle, İngiltere’de.” Tribünler dolusu AKP’liler yine basıyor alkışı.Hem zaten Başbakan iki gün önce “Üniversite bitiren herkes iş bulacak diye bir şey de yok” dememiş miydi? AKP’li kalabalıklar da buna da kafalarını sallayıp “Hımmmm, haklı ama, nerde bu kadar iş” demişlerdir muhakkak.Nasıl bayılmam bu Başbakan’a ben. Hele arkasında her şeyi alkışlayan bu kadar adam varken... *** Üçüncü köprüde BGS (Beleş Geçiş Sistemi) kullanılsın. *** Vatan borcu biter, kredi borcu bitmez. *** Tüp bebek; aşkın “hormonlu” meyvesidir. *** Pazar’ın keyifli fıkralarıYıldırım Tuna’nın fıkraları ile haftanın son gününde gelin hep birlikte gülelim... 3-4 yıl verirlerKadının biri kahvaltıda kurabiye yapmış. “Hayatım” demiş kocasına, “Bunu her sabah millet işe giderken profesyonel olarak yapıp satsam sence ne kadar verirler?” Avukat kocası “Bilemiyorum” demiş, kurabiyeyi zorlukla yutmaya çalışırken, “Sanırım en az 3-4 yıl!” Hesap ödemeBir İskoç ile bir Yahudi akşam yemeği için şehrin en pahalı restoranına gitmişler... Yemek sonunda garson hesabı nasıl ödeyeceklerini sormuş... İskoç, “Bana ver, hepsini ben ödemek istiyorum” demiş. “Hay hay” demiş garson, “Sizin hesabınıza yazılmıştır!” Ertesi günkü gazeteler iri puntolarla, şu haberle çıkmış: “Yahudi vantrolog lokantada öldürüldü.” Hava güneşli amaGüneşli, harika bir pazar günü öğleden sonra Morris şehir kulübünde keyifle golf oynarken sahaya üzerinde gelinlik, elinde çiçekler, uzun topuklu beyaz ayakkabıları ile genç bir kadın zar zor koşarak girmiş. Morris’in karşısında durup “Seni adi, seni aşağılık, utanmaz serseri” diyebilmiş nefes nefese. “Aa... Ne bu şiddet Sherry?” diye sakince sormuş adam, “Sana ’Eğer yağmur yağarsa’ dediğimi çok net bir şekilde hatırlıyorum!” Yemin- Anne.. Milletvekili seçildim anne!- Hiii, inanmıyorum. Yemin et?..- Edeceğim. Meclisin ilk toplantısında. Pazartesi günü! Kaç yıldız?5 yaşındaki çocuk büyük bir alışveriş merkezinde yere düşüp kafasında bir baloncuk oluşunca acilen merkezin doktoruna götürmüşler. Doktor onu konuşturabilmek için “Yere düşüp başını vurunca bir sürü yıldız gördün değil mi?” diye sormuş. “Yok” demiş minik oğlan homurdanarak, “Gördüğüm sadece bir sürü ayaktı!” Benimki olmazÜye olduğum kulüpte başkan “Dünyada açlıktan ölenler için elbiselerinizi bağışlayacaksınız” dedi. “Ben hayatta vermem” dedim, “Benim giydiğim elbiseye uyabilen bir kişi asla açlıktan ölüyor olamaz!” Neyle vuruldu?Adam bara gelmiş, gözünün biri mosmor. “Hayrola” demiş barmen, “Ne oldu?” Adam “Sevgilimle kavga ettik” diye cevap vermiş, “Ben ona ucuz fahişe dedim, o da bana vurdu.” Barmen şaşırarak sormuş “Aa? Neyle vurdu?” Cevap gelmiş: “Neyle vuracak? Elindeki bozuk para torbasıyla tabii!”
Geçen hafta, başıma gelen “araç çekme” olayını yazmıştım. Öyle bir ilgi gördü ki anlatamam. Meğer bu konuda ne kadar çok dertli varmış, şaşırdım.Aslında konu çok basit. İstanbul trafiği her geçen gün içinden çıkılmaz hale geliyor. Buna bir çare bulamayan, belli ki pek araştırma da yapmayan Emniyet Müdürlüğü, trafik sorunu için kazançlı bir yol bulmuş: Olur olmaz her yerde ve her şekilde ceza yazmak ve trafiğin rahat olduğu yerlerde park etmiş araçları çekmek.Eğer trafik kurallarını ihlal ediyorsanız cezayı yersiniz. Aracınızı park yasağı olan bir yere koyarsanız aracınız çekilir. Kimse itiraz edemez.O halde ben bunları neden yazıyorum ve neden yüzlerce kişi “Ben de şikâyetçiyim” diye ayağa kalkıyor?Çünkü trafik polisleri adil davranmıyor, bu bir. İki, görevlerini hakkıyla yerine getirmiyor, üç, vatandaşa tuzak kuruyor, dört, ceza kotasını doldurmak ve anlaşmalı otoparkları zengin etmek için habire araç çekiyor.Aldığım şikâyetlerde pek çok kişi “Çekilen aracımız kesinlikle park yasağı olan bir yerde değildi” diyor. Birçok okurum “Yıllardır durduğu evimin önünden çektiler” diye feryat ediyor.Tabii siz bunu kanıtlayamıyorsunuz; polis çağa uygun çalışmadığı için, örneğin park yasağı olan yerde durduğunu iddia ettiği aracın fotoğrafını çekmiyor.Aynı şekilde aracın plakasına yazılan cezalarda da (EGS hariç) yine fotoğrafla kanıtlama yok.En büyük şikâyet ise araçların çekildiği otoparklardan geliyor. Açıkçası ben de gördüm. İstanbul’un neresine gitsem aracımı bir otoparka bırakırım. Ama araç çekilen otoparklar gibisini hiçbir yerde görmüyorum.Kurtlar Vadisi’nin ayak takımını andıran kişilerin “Parayı yatır, arabanı al ve çekip git” diyen emredici bakışları o kadar rahatsız edici ki.Ve ne yazık ki bütün bunlar güya İstanbul’daki trafik sorunun halletmek için kurulan Trafik Vakfı aracılığı ile yapılıyor.***BATTAL ARAZİYİ DEĞERLENDİRMEİş yapmak para kazanmak istiyorsanız olanaklar sınırsız. Biraz zekâ, biraz girişim ruhu ve tabii biraz da maddi kaynakla hiç akla gelmeyen konularda çok iyi kazançlar sağlamak mümkün.Bodrum Havaalanı’na iki kilometre mesafede iki zeki girişimcinin kurduğu otoparklardan söz etmek istiyorum bugün.Havaalanından çıkıyorsunuz, Bodrum’a doğru gidiyorsunuz. Hemen iki kilometre sonra birbiri ardına iki otopark var.Çevrede bina yok, iş yeri yok, peki bu otoparklar neyin nesi?Ne olduğunu hemen anladım tabi de içeri girip sahibine sorayım istedim.Bu otoparklar yaz aylarını Bodrum ve çevresinde geçiren ama sık sık uçakla evine gidip gelenler için.Adamın yol kenarında arazisi var. Ama üzerine ne site inşa edilir ne de işyeri. Yolda zaten 4-5 benzin istasyonu da var. O da olmaz. Lokantaydı, hediyelik eşyacıydı, depoydu onlardan da çok sayıda var.Akıllarına gelmiş ve oraları otopark yapmışlar. Sistem çok basit: Bodrum’a ilk gelişinizde arabanızı kullanıyorsunuz. Sonra dönüşte bu otoparklara uğruyorsunuz. Oradaki görevli yanınıza biniyor, alana gidiyorsunuz, uçağınıza biniyorsunuz, otopark görevlisi arabanızı alıp otoparka götürüyor.Geleceğiniz gün telefon ediyorsunuz, arabanız yıkanıyor, bir görevli arabanızı alana getiriyor, siz görevliyi otoparka bıraktıktan sonra gideceğiniz yere gidiyorsunuz.Bu fikir nereden kaynaklanmış? Havaalanında otopark ücreti çok yüksek. Bir günlüğü 30 lirayı geçiyor. Hafta sonu Bodrum’a gidip dönüşte aracınızı alana bırakırsanız 5 gün sonra 150 liradan fazla otopark parası ödüyorsunuz. Yok arabayı Bodrum’daki evinizde bırakırsanız bu kez de gidiş geliş 100-150 lira arası taksi parası veriyorsunuz.Oysa bu otoparkların günlüğü 7 lira. Eğer aylık ödemeyi kabul ederseniz 70 lira.Bu kadar basit bir ekonomik hesap, Bodrumlu iki girişimciye yaz aylarında dünyanın parasını kazandırıyor.***İSTENMEYEN YAZARLARÜlkemizin güney bölgelerinde çok eski ve köklü bir okul var. Mezunlarının büyük bölümü uzun yıllar içinde Türkiye’nin önemli konumlarına yükseldiler, birçoğu başarılı iş adamı, akademisyen, siyasetçi, yazar oldu.Bu okuldan mezun olanların tamamı için “aydın” sıfatı kullanılması yanlış değil.İşte bu okulun mezunları mezuniyet yılı ayrımı yapılmadan her yıl bir araya gelerek yemek yiyorlar.Mezunlar ilk kez bu yıl ortak bir karar almışlar ve yine kendi okullarından mezun olan iki arkadaşlarını bu kez aralarında görmek istemediklerini belirtmişler.Şöyle konuşulduğunu duydum: Bu iki eski mezun, daha önceki Türkiye sevdalısı, Atatürk ve cumhuriyet ilkelerine bağlı tavırlarını bir kenara bırakıp, bugünkü iktidarın sözcülüğünü yapar hale geldiler. Böylesi bir tavır okulumuza yakışmıyor. Artık gelmesinler daha iyi.Ne can sıkıcı bir durum....***JETON AKBİL GİŞELERİ SORUNUGeçenlerde okurlardan gelen şikâyetler üzerine raylı sistemde jeton gişelerinin bulunmadığını ve jeton satışının yakınlardaki büfelerde yapıldığını yazmıştım.İşin aslını öğrendim. İstanbul’da toplu taşıma Ulaşım A.Ş’ye devredildi biliyorsunuz. Bu şirket pek çok işi taşerona vermiş. Gişelerde çalışanlar da dahil. Ancak işçiler sendikaları aracılığı ile “Bu asli iştir, taşerona verilemez” diyerek dava açmışlar ve kazanmışlar.Ulaşım A.Ş. de bunun üzerine bazı yerlerdeki jeton ve akbil gişelerini kapatmış.İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olduğu gibi pek çok belediyede işler taşeron firmalar tarafından yapılıyor. Bu elbette bir tür tasarruf sağlıyor.Buna karşın belediyede çalıştığını sananların emeği alabildiğine sömürüldüğü gibi sosyal hakları da yok oluyor.Tamam kriz var ve sokakta elini sallasan her işi yapacak birini bulabilirsiniz. Ama biraz da insaf.*** NASIL BAŞARDINIZ?Yıldırım Tuna’dan: Dul kadın kocasının ölümü üzerine gittiği terapistinin koltuğunda ağlayarak “25 yıllık evliydik” demiş, “Onca yıl bir kere bile kavga etmedik.” Terapist, “Ne kadar güzel bir şey, nasıl başarabildiniz?” diye sormuş. “Ondan 40 kilo fazlaydım” demiş kadın gözlerini silerken, “O da öyle ödlekti ki... Yavrum!”
Sayın Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu; Kürt açılımını fırsat bilip, katkı sağlamak amacıyla bu yıl ilköğretim kurumlarında çocuklara ayırımcılık hakkında bilgi verilmesini, derslerde bu konunun işlenmesini istediniz.Yeni öğretim yılının başladığı gün ziyaret ettiğiniz bir okulda da ilk dersi siz vererek ayrımcılığın ne olduğunu çocuklara anlattınız.Elbette hoş bir girişim ama Sayın Bakanım yanıldığınız bir nokta var.İlköğretime başlayan her çocuk zaten ayrımcılık yapılmaması gerektiği konusunda ders alıyor. Son yıllarda kaldırılmış olabilir mi, zannetmiyorum ama ben ilkokula 1960 yılında başladığımda öğrendiğimiz ilk konulardan biri İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ydi.Birleşmiş Milletler’in hazırladığı bu beyannamenin demokratik tüm dünya ülkeleri tarafından kabul edilmiş ilkelerini su gibi ezbere bilirdik. Bu beyannamenin en önemli maddesinde “Herkes din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımına bakılmaksınız eşittir” der. Ve biz daha küçücük çocukken kimseye karşı bir ayrımcılık yapmamamız gerektiğini öğrenmiştik.Tabii şimdiki gibi bir başbakanımız olmadığı için “Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Azeri, Gürcü” gibi etnik kimlikler kimsenin pek aklına gelmezdi.Biz o yıllarda öncelikle “zengin-fakir ayrımı yapılmamasını” öğrenmiştik. Sınıfımızda kentin en zengin ailesinin çocuğu olduğu gibi ayakkabı alamayan arkadaşlarımız da vardı. Ne kimsenin fakirliği ne de zenginliği hiçbirimiz için sorun değildi. Birlikte oynar, birlikte güler ve ağlardık.Şimdi siz minicik çocukların aklına “ayrımcılığa karşı” adı altında bir tür “ayrımcılık” sokmuş olmuyor musunuz? Sizin bu tavrınız nedeniyle aklıevvel yöneticilere sahip ünlü bir okulda öğrenciler güya ayrımcılığı öğretmek adına üzerlerine Kürt, Türk, Laz gibi etiketler yapıştırılarak ayrımcı yapılıyor.Çocuklar bugüne kadar hiç olmamış biçimde birbirlerine “Sen nesin, Kürt müsün, Çerkez misin?” gibi sorular soruyor. Üstelik bunların ne anlama geldiğini de bilmiyorlar.Bu minik beyinlere şimdiden ayrımcılığın dik âlâsını yüklediğinizi düşünüyorum. Ne yazık ki bunun zararını 20 yıl sonra çekmeye başlayacağız. O sırada acaba siz nerede olacaksınız? *****Ordu ‘darbe girişimi yoktu’ derse ne olacak?Ergenekon savcıları mahkemeye başvurarak “Silahlı Kuvvetler’den 2003-2007 döneminde bir darbe hazırlığı yapılıp yapılmadığının” sorulmasını istemiş. Ergenekon yargıçları da savcılardan gelen bu talebi haklı bularak konunun Genelkurmay’dan sorulmasını istemiş. Peki, Genelkurmay “Hayır böyle bir darbe girişimi söz konusu bile değildir” cevabını verirse ne olacak?Eğer Genelkurmay böyle bir cevap verirse, haklarında “darbe girişiminde bulunmak için örgüt kurmak” iddiasıyla dava açılmış kişiler hakkındaki iddiaların geri çekilmesi gerekir. Çünkü olmayan bir darbe girişimi için biri nasıl suçlanabilir ki?Tabii Genelkurmay “Evet, maalesef belirtilen dönemde bu tür hazırlıklar yapılmış ama akamete uğramıştır” cevabını da verebilir. Ama bu kez de başka bir sorun çıkacak ortaya. O dönemin tüm komutanları bu nedenle sorumlu olacak. Halen ordunun en başındaki beş komutan da aynı dönemde yine üst düzey komutada bulundukları için darbe davası onları da kapsayacaktır. Acaba eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “Ne var derim ne yok derim” açıklamasının ardından Ergenekon savcılarına ifade vermesi ve “Tarihi bir iş yapıyorsunuz, sizi kutluyorum” demesinin bu sorunun sorulmasında etkisi olmuş mudur? Asker doğru söyleyip söylememe konusunda bir teste mi tabi tutuluyor?*****32. Gün’de futbol konuşacağız Bugün hem Fenerbahçe’nin hem de Galatasaray’ın UEFA liginde maçları var. 32. Gün yönetmeni Mehmet Ali Birand “Hep sorunları konuşmaya bu hafta ara verip gelin bu maçlardan sonra toplanıp değerlendirme yapalım” dedi.Bu gece Galatasaray maçı bitip özetler yayınlandıktan sonra Fenerbahçeliler ve Galatasaraylılar olarak maçları konuşacağız.Bu arada yarın akşam saat 23.10’da da Kanal 7’de bu sezonun ilk İskele Sancak programına katılacağım. Erhan Çelik’in sunduğu programda Meclis’in açılmasını, günün gelişmelerini ele alacağız. *****3. Köprü Başbakan 3. Köprü’ye karşı çıkanlara çok kızdı. “İlk köprüye bile karşı çıkmışlardı. Şimdi utanmadan kullanıyorlar” dedi.Tarihi bir bilgi vermek istiyorum. İlk köprü 1973 yılında açıldı. O zaman Türkiye bugüne kıyasla çok daha fakirdi, olanakları sınırlıydı. Anadolu’da pek çok yere zor gidiliyordu. O tarihte köprüye karşı çıkanlar ülke bu kadar sıkıntı yaşarken milyarlarca liranın köprüye harcanmasını istemiyordu. Gerçi bu yanlış bir bakış açısıydı orası ayrı. Ama şu anda İstanbul’un daha fazla tahrip olması, doğanın katledilmemesi için karşı çıkılıyor. Başbakan’ın öfkesi pek yerinde değil gibi göründü bana.
Bursaspor- Diyarbakırspor maçında seyircilerin bir süre “PKK dışarı” diye bağırması bir anda günün olayı oldu. Diyarbakır Başkanı ligden çekilebileceğini bile açıkladı.Dün gün boyu yapılan yayınlarda “spora siyaset karıştırılmaması gerektiği” üzerinde duruldu.Oysa bu konu sporla ya da siyasetle ilgili bir durum değil. İşte belki aylardır yazmaya çalıştığım, kimilerinin “Kürt açılımından neden rahatsızlık duyuyorsun” eleştirilerine muhatap olduğum korkutucu bir durumdur bu.Israrla ve üzerine her seferinde basarak yazdığım bir konu var. PKK terörü nedeniyle 10 binin üzerinde şehit verdik bugüne kadar. Bu da Türkiye’nin dört bir yanından 10 bin şehit cenazesinin kalktığı anlamına gelir.Bu binlerce cenazenin hiçbirinde Kürt kökenli tek vatandaşımızın bile kılına zarar gelmedi. Kimi cenaze kortejleri Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı mahallerden geçti.Tek bir dükkân, ev, araç saldırıya uğramadı, Kürt kökenli vatandaşlarımız taciz edilmedi.Bu, Türk halkının ve Kürt kökenli vatandaşların arasında hiçbir husumet, düşmanlık ve hatta sorun olmadığının kesin kanıtıdır.Türkler de Kürtler de, bu ülkenin tüm vatandaşları sorunun terör olduğunu, terörün de halkları birbirine düşürmeyi amaçladığını biliyor. Kimse bu oyuna gelmedi bugüne kadar.Ne zaman ki, iktidar “içi boş olduğu anlaşılan” bir “Kürt açılımını” gündeme getirdi, işte o andan itibaren durum da değişmeye başladı.Kürt sorunu çözülmezse Türkiye ileri gidemez” veya “Kürt sorununu çözün yoksa çok kan akacak” türünden ifadeler sıradan insanları öfkelendirmeye başladı.Kürtlerin haklarını savunanların giderek “Kürt hayranlığına dönüşen” tutum, söz ve davranışları öfkeyi daha da artırdı.Korkum bu öfkenin kabarması ve ülkenin çeşitli yerlerinde kimi tatsız olayların patlak vermesi.Bursa’daki olay bu nedenle çok önemlidir. Çünkü bir maçta, bir kentin takımını “PKK” olarak nitelemek, öfkenin cinnete dönüşebileceğinin işaretlerindendir.İçi boş bir Kürt açılımının peşine “sözde demokrasi” adına takılıp aklına geleni söyleyenlerin bir bölümünün bu gelişmelere bakarak kıs kıs güldüklerini düşünmek bile insanı çileden çıkarıyor.*****Yandaş medya dememeli miyim? Pazartesi akşamı Habertürk’te Yiğit Bulut’un hazırlayıp sunduğu Sansürsüz programına katıldım. Konumuz basın özgürlüğü idi. Nazlı Ilıcak, Ayşe Böhürler ve Hakan Yiğit’le birlikte ben de konuşmacıydım.Yiğit Bulut konuklara sorular yöneltirken beni de “sert muhalif” olarak tanımladıktan sonra “neden yandaş medya diyorsunuz, bunda bir aşağılama yok mu?” diye sordu. Sonra da yanımda oturan Yeni Şafak yazarı Ayşe Böhürler’i işaret ederek “Mesela Ayşe Hanım yandaş gazeteci mi?” dedi.Ben de “Evet” cevabını verdim. Ama kendisini kastetmediğimi, çalıştığı gazetenin kurumsal olarak böyle olduğunu anlattım.Ama asıl konu şuydu ve gerek programın başında gerekse diğer bölümlerinde açıkladım: Her dönem iktidara yakın gazeteler, gazeteciler olur. Ancak bu dönem bir farklılık var. Gazeteciler sadece iktidarı desteklemekle kalmıyor, birlikte hareket ediyor.İktidar kimi gazetecilerle bazı konuları konuşuyor, kimi kurumlara yönelik yapacaklarını anlatıyorlar. Sonra bu gazeteciler ortada hiçbir şey yokken bu plan ve projeleri sanki “hissetmişler” gibi yazıyorlar.Sonra bu yazılanlar bir bir yaşanıyor. İşte “yandaş” tanımını bu nedenle kullanıyorum.Programda Ayşe Böhürler “Güzel bir kelime değil, siz de kabul ediyorsunuz zaten” deyince ben de “Canım madem bu kadar kızılıyor ben de kullanmam” dedim gülerek.Yiğit Bulut da “Can Bey söz verdi” diye ilan edip bundan sonra “taraftar dememi” tavsiye etti.Dün bu programla ilgili çok sayıda mesaj aldım. Okurların en çok takıldığı konu programda üzerime çok gelinmesi olmuş. “Yiğit Bulut neden size bu kadar yüklendi?” diye soruyordu okurlar.Demek ekrandan öyle görünmüş, ben bunu pek fark etmedim açıkçası.İkinci konu da “Kızıyorlar diye yandaş demekten vazgeçmeyin sakın, biz herkesin ne olduğunu biliyoruz” uyarılarıydı.Yandaş ya da taraftar, medyanın bir bölümü bu dönem çok kötü bir sınav veriyor.***** Cumhuriyete karşı cenazeSon Osmanlı şehzadesi Ertuğrul Osman’ın cenaze töreninde çok ilginç görüntüler vardı. Fatih Çarşamba’daki İsmailağa Cemaati’nin yaptığı gövde gösterisi ince mesajlar veriyordu bana göre.Hepsi neredeyse üniforma gibi beyazlı cüppeler giyen, başları sarıklı cemaat üyeleri cenazenin hâkimi gibiydiler. Cemaatin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu da kalabalıkta sıkıntı çekme pahasına tekerlekli sandalye ile gelmişti.Peki görünümleri ile Türkiye’de İran benzeri manzaralar oluşturan bir cemaat neden bu cenazeye bu kadar ilgi gösterdi?Çünkü bu cenaze aracılığı ile Cumhuriyet’e olan düşmanlık büyük bir rahatlıkla sergilendi. Bu cemaat “padişah dönemine olan hasretini” bir cenaze sayesinde ortaya koydu. Bazen bir davranışla hem asıl niyetinizi gösterirsiniz hem de bunun hukuki sonuçlarından kurtulursunuz.*****MüzayedeYıldırım Tuna’dan: Müzayede devam ederken adamın biri yerinden kalkarak kürsüye gelmiş ve sunucunun kulağına bir şeyler fısıldamış.Sunucu önündeki çana bir kere dokunarak yüksek sesle “Sayın misafirlerimiz” demiş, “Bu beyefendi salonumuzda içinde 10 bin dolar bulunan kahverengi deri cüzdanını kaybetmiştir. Cüzdanı kendisine getirene 2000 dolar mükafat vereceğini söylüyor.” Bir an bir sessizlikten sonra arka sıralardan biri bağırmış: “2500!..”*****Bozuk fren Arabamı tamirciden almak üzere sanayiye gittim. “Bu modellerin fren balataları bulunmuyor, değiştiremedim” dedi Recai Usta. “Eee?” deyince cevap verdi; “Onun yerine kornanızın sesini yükselttim!”*****Trafikİstanbul Trafik Vakfı’nın keyfi oto çekmesini ve başıma geleni yazmıştım dün. O kadar çok mesaj geldi ki anlatamam. Bu konu çok sayıda kişinin canını yakmış, her yerden öfke sesleri yükseliyor. Demek ki bu konuya devam etmek gerekiyor. Türkiye’nin her tarafındaki keyfi uygulamaları sık sık yazacağım.
Kimi olaylar vardır, gördüğünüz zaman öfkelenirsiniz, aslında basit gibi görünen bir şeydir belki ama bu yüzden sıkıntı çeken kişinin yerine kendinizi koyarsınız.Yıllardır İstanbul’da adına “Trafik Vakfı” denilen bir kuruluşun çoğu kez “keyfi” araç çekmelerine tanık olurum. Kim bilir bunu kaç kere yazdım. Hatta hatırlıyorum bir keresinde “mafya gibi çalışıyorlar” demiştim. Çünkü başka tanım bulmak gerçekten zor.Bu vakfın başında İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü oturuyor. Kurucuları İstanbul’un tanınmış iş adamları.Bu vakfın tek görevi var. Ellerinde çok sayıda olan araç çekme kamyonunu kente salıyorlar ve keyfi olarak araç çekiyorlar.Yıllarca başıma gelmeden yazdığım şey sonunda başıma geldi. Hem de ne gelmek. Cumartesi günü hemen her gün olduğu gibi bacanağım yönetmen Halit Refiğ’i ziyaret etmek için Perpa’nın yanındaki Memorial Hastanesi’ne gittim.Perpa İstanbul’un en kalabalık yerlerinden. Her gittiğimde arabamı hastanenin otoparkına sokuyorum. Ama bu cumartesi akşam saat 18.10’du. Perpa kapanmış, ortalıkta in cin top oynuyor.Durum böyle olunca arabamı ilk kez hastanenin karşısına bıraktım. O sırada neredeyse sıfır trafik var. Yarım saat kadar hastanede kaldıktan sonra çıktığımda ne göreyim, araba yerinde yok.Sorunca “çektiler” dediler. İnanılır gibi değil, hiç trafik olmayan ve yakınında da sadece hastane olan bir yerde araba çekiliyor. Şimdi emniyetçilerin “kural kuraldır” diyeceğini tahmin ediyorum, ama aynı saatte İstanbul’un başka yerlerinde trafik keşmekeşi yaşanırken hiçbir müdahalede bulunmayanların in cin top oynayan bir yerde araba çekmesinin mantıklı bir açıklaması olabilir mi?Haydi diyelim ki kural kuraldır. Ama ya sonra olanlar:Arabayı Kasımpaşa’da bir parka çekmişler. Gidip 58 lira ödedikten sonra aldım. Ara yoldan Şişli’ye çıkmıştım ki arabadan dumanlar yükselmeye başladı. Hemen durdum tabii. Çevreden de koşanlar oldu. Eğilip altına baktık, arabanın altı birkaç yerden delinmiş, yağ akıyor, araç da ısınınca onlar yanmaya başlamış. Tabii bu kez başka çekiciyle araba tamirciye götürüldü.Sonra düşündüm. Ne yapabilirim. Bir avukat arkadaşımı aradım. “Parktan çıkmadan önce tespit yaptırsaydın belki dava açabilirdin. Ama parktan çıkmışsın, yol almışsın, arabanın çekilirken hasar gördüğünü ispatlayamazsın. Yani bir şey olmaz, sen arabanı yaptır ve bunu da unut, çünkü bu tür olaylar çok oluyor ve hukuken yapacak hiçbir şey yok” dedi.Ne diyeyim, başında vali, emniyet müdürü, ünlü iş adamlarının bulunduğu bir vakıf haraç gibi sırf para toplamak ve karşılığında İstanbul’a hiçbir hizmet vermemek üzere bir araya gelmekten hiç utanmıyorlarsa vatandaş olarak yapabileceğimiz hiçbir şey yok. *****Valimiz evine nasıl geliyor? Sayın Valim; İstanbul’da adına da zaten Vali Konağı denilen yerdeki özel konutta oturuyorsunuz. Buraya geniş koruma çemberi içinde ve yolunuz açılarak geliyorsunuz. Evinizin penceresinden baktığınızda da muhtemelen trafik adına kötü bir manzara görmüyorsunuz.Oysa öyle değil Sayın Valim. Çok önemli uğraşlarınızdan 15 dakika ayırarak yolunuzu açan polisleriniz olmadan evinizden çıkın ve gün içinde Valikonağı Caddesi’nin sonuna kadar bir kerecik gidin lütfen. Bakalım evinizden sonraki ilk ışıklara, sonra Nişantaşı kavşağına kaç dakikada geleceksiniz?Bu kavşağı geçtikten sonra aynı anda birkaç trafik suçunu bizzat emrinizdeki trafik polislerinin gözetiminde işleyenleri görünce ne düşüneceksiniz?İki sıra park eden araçlar, dönülmesi yasak olan yerden dönenler yüzünden trafiğin nasıl arap saçı olduğunu ama bugüne kadar hiçbir önlem alınmadığını, polislerin sadece ayda bir göstermelik olarak yolu açık tutmayı başardıklarını herhalde size kimse söylemiyor.Ayrıca niye söylesinler ki. İşin kolayını bulmuşlar. Sanıyorum Trafik Vakfı’nın “trafiğe engel olmayan ve çekilmesi kolay olan yerlerden kaldırdığı araçların sağladığı müthiş geliri” gördükçe trafik sorunun da çözüldüğünü düşünüyorsunuz. *****Clinton’la konferansa Müşerref de geliyor Geçen hafta cumartesi günü eski ABD Başkanı Clinton’ın 2 Kasım’da konferans vermek için Türkiye’ye geleceğini yazmıştım. Clinton, Kevin Costner’den sonra AKP’nin dış destek umutlarından biri olacak. Başbakan Erdoğan, Clinton’la İstanbul’da görüşecek. Clinton’dan açılıma katkı sağlamasını isteyecek. Bu haberi aldığımda, organizasyonu Cüneyt Ortan - Ahmet San ikilisinin yaptığını biliyordum ama konuşma fırsatım olmamıştı.Önceki gün Cüneyt Ortan’la konuştum. Clinton’un katılacağı konferansa Pakistan eski Devlet Başkanı Pervez Müşerref de gelip bir konuşma yapacakmış. Toplantının diğer konuşmacısı ise eski Alman Başbakanı Schroeder.Cüneyt Ortan’a bu konferansların ne olduğunu sordum. Ortan “Buna İstanbul Bosphorus Konferansları adını verdik. Bu yıldan itibaren her yıl aynı dönemde tekrarlamak istiyoruz” dedi.Ortan, İstanbul bir süre sonra gelenekselleşecek kaliteli bir konferans günlerine ihtiyaç uyduğunu belirterek “Bu, İstanbul’un bir eksiği. Elbette ülkemize her zaman çok önemli isimler geliyor. Ama istedik ki bu sistemli olsun, İstanbul’u uluslararası düşünce fırtınalarının yapıldığı bir kent haline getirelim” diye konuştu.Ortan’a Davos benzetmesini sordum. “Biliyor musun, Davos tıpkı böyle bir konferansla başlamıştı. Sonra her yıl tekrarlanmaya başladı, giderek katılımcı sayısı attı ve bugünkü haline geldi” diyerek şunu ekledi: “İstanbul tarihiyle, kültürüyle ve geleceğiyle böyle bir merkez olabilmeli. Bu yıl Clinton, Schroeder ve Müşerref ile başlıyoruz. Gelecek yıl aynı önemde başka isimleri konuk edeceğiz” dedi.İlk yılın sponsorluğunu Simpaş üstlenmiş. Çünkü konferans tarihi holdingin kuruluş yıldönümüne denk geliyormuş.