Televizyonlarda “Kürt açılımı” programlarından geçilmiyor. Neredeyse günün her saatinde bir ekranda “Kürt açılım” tartışmasına rastlamak mümkün.Zaten Başbakan Erdoğan da hemen her gün bu konuda konuşuyor, hepsi de canlı yayınlanıyor.Gerek Başbakan gerekse bu programlarda nedense kimse sorunu açıklığı ile ortaya koymak istemiyor ve somut bir talep ortaya koymuyor. Konu hakkında fazla bilgisi olmayanlar neredeyse Kürtlerin sadece Güneydoğu Anadolu’da kıstırılmış, dillerini konuşamayan, vatandaşlık haklarının hiçbirinden yararlanamayan, keyfi biçimde işkenceden geçirilen, öldürülen, yok edilmek istenen bir halk olduğu zannına kapılır.Bu sağlıklı bir gelişme değil. Geçenlerde bir kanalda konuşan bir Kürt temsilcisi “gasp edilen haklarını” ve “nasıl baskı altında tutulduklarını” anlatırken “Örneğin” dedi “Diyarbakır’a giden uçaklarda Türkçe ve İngilizce anons yapılıyor. Benim bölgemin vatandaşları bu çok hayati uyarıları anlamıyor” dedi.Geçenlerde “Kürtçe’den başka dil bilmeyenlerin sayısını ortaya çıkaralım” diye yazmıştım. Çünkü en azından 80 yıldır “mecburi” olan ilköğretimden geçmiş bir Türkiye’de “Türkçe’yi anlamayan” sayısının çok az olduğunu düşünüyorum.Gelelim konumuza; Sivil havacılık kuralları çok açıktır. Uçaklarda anonslar öncelikle o ülkenin resmi diliyle sonra da bütün dünyanın ortak dili kabul edilen İngilizce yapılır. Bunun dışında pek çok havayolu uluslar arası seferlerde kendi dillerini ve İngilizce’yi kullandıktan sonra yolcu durumuna göre gidilen ülkenin dilinde de “kısa” bir anons yaparlar.Uçak kule konuşmaları ise uluslar arası tüm uçuşlarda İngilizce’dir .Eğer Diyarbakır’a giden uçaklarda Kürtçe anons yapılması bu kentin “yabancı bir ülke” olduğu sonucunu doğurur ki, bunun demokrasiyle, insan haklarıyla ve devlet kavramıyla bir ilgisi olamaz.“Kürt açılımını” bir “Kürt fetişizmine” dönüştürmek isteyenlerin “masum” adı altında dile getirilen taleplere daha dikkatli yaklaşmaları gerekir.*****Suriye neden bizi bekler ki? İktidarın Ortadoğu atağı devam ediyor. Suriye Devlet Başkanı ile yakınlaşma çok dikkat çekici. Vizenin kaldırılması, hükümetlerarası toplantılar yapılacak olması, Esad’ın kendi vatandaşı olan PKK’lı teröristlerine dönüş imkanı vereceğini açıklaması gerçekten güzel sonuçlar. Gerçi Suriye’nin demokrasiye pek fazla yüz vermemesi, ülkede bir tür despotizmin hakim olması, Türkiye gibi Avrupa Birliği adayı, demokratik bir ülke için biraz sıkıntı yaratsa da sonuçta komşu olduğumuz için bu kadar da kusur aramamak gerek.Ancak anlamadığım ve merak ettiğim bir konu var. Esad Suriye kökenli PKK teröristlerine dönüş imkanı vereceğini söylüyor ama bunun için Türkiye’nin Kürt açılımını yapmasını bekliyor.Güzel de, neden ille Türkiye’nin açılımı bekleniyor? Madem Esad’ın teröristleri geri çağırma ve affetmeye gücü var, bir jest olarak bunu hemen yapsa daha iyi olmaz mı?Suriye’nin bu tavrını görünce iktidara yönelik “Sadece biz taviz veriyoruz, sonra da bunu dış politikada başarı gibi gösteriyoruz” eleştirilerine hak vermemek elden gelmiyor.***** Karayollarına teşekkür etmek istiyorumNeden teşekkür ediyorum biliyor musunuz? Çünkü alışık olmadığım biçimde bir devlet kuruluşundan yazdığım bir yazıya cevap aldım.Cevap tatmin etti mi? Etmedi etmesine de bir devlet kuruluşunun işini ciddiye alıp bir eleştiriye cevap verdiğini unutmuştuk.Yazıma ve gelen cevaba geçmeden önce bir noktayı belirtmek istiyorum.Biz gazeteciler kendi keyfimiz, rahatımız ya da çıkarımız için yazı yazmaz haber yapmayız.Bizim görevimiz halkın dertlerini, şikayetlerini, dilek ve isteklerini dile getirmek, bunu kamuoyu ve ilgili kişi ve kurumlarla paylaşmaktır.Bazen “kişisel” gibi görünen şikayet, dilek, istek ve öneriler bile aslında aynı durumda olan binlerce insanın da sesidir.Bu nedenle eğer bir konuda sıkıntı yaşıyorsam, şikayetim varsa bunu yazmadan önce mutlaka gözlem yapar ve bu durumun başka kimler için sorun yarattığını bulmaya çalışırım. Yazımı da ancak bu sorun en az benim gibi bir başka birini daha ilgilendiriyorsa kaleme alırım.Böyle olunca da kamu görevi yapan bizler yazıda muhatap alınanlardan bir cevap bekleriz. Bu teşekkür de olabilir, düzeltme de, gereğinin yapılacağını belirten bir yazı da.Ama son yıllarda devlet kurumlarında garip bir tavır başladı. “Gazeteler ne yazarsa yazsın, televizyonlar ne söylerse söylesin bizi ilgilendirmez, onlara mı hesap vereceğiz” mantığı yürürlükte. Bu tabii iktidarın da tavrından kaynaklanıyor bana göre. Başbakan ve bakanları her Allah’ın günü medyayı kötüleyince emrindekiler de hiçbir şeye cevap vermeyerek durumu idare ediyorlar.Peki hiç mi cevap veya açıklama gelmiyor. Geliyor. Sadece eğer bir kişiyi hedef almışsanız geliyor. Sorunu genel olarak ortaya koyarsınız ilgili kurumdan çıt çıkmıyor. Ama Genel Müdürü’nün adını veriyorsanız o zaman hemen arıyor. Çünkü söz konusu olan kişisel durumu.Halkın haber alma ve basın özgürlüğü konusunda alacağımız daha çok mesafe var.Gelelim Karayolları’nın açıklamasına. Bir süre önce Bodrum Milas bölünmüş yolunun bir tür otoyola dönüştürüldüğünü, dönüş kavşaklarının arasının çok uzun olduğunu ve bu nedenle özellikle deniz tarafındaki işletmelerin sıkıntı çektiğini yazmıştım.Karayolları diyor ki “O yolda 20 kavşak var. Güvenlik için iki yol ayrıldı, dönüşler bu kavşaklardan yapılıyor.” Benim geçtiğim sırada bu kavşakların çoğu henüz açılmamıştı. Ama harita da göndermişler, gerçekten sık aralıklarla dönüş kavşakları olduğu (olacağı) işaretlenmiş.Konu bu kadar basit işte. Sorun dile getirildi, gereken açıklama yapıldı, mağdur olanlar rahatladı ve bitti.
Sayın Başbakan; siyaset ve ülkeyi yönetmeye soyunmak elbette çok zor ve fedâkarlıklar gerektiren bir uğraş. Siz de her gün çoğu kez hepimizden fazla mesai yaparak müthiş yoğun bir tempoda çalışıyorsunuz.Ülkeyi yönetirken elbette herkesi memnun edemeyeceğiniz gibi, iyi işler yapsanız bile ülkeyi yönetmeye başka politikalarla talip olanların da sürekli eleştiri bombardımanı altında olacaksınız.Bu demokrasinin en önemli özelliklerinden biri.Ancak sizin demokrasi anlayışınızda “eleştiriye tahammül” konusunda bir eksiklik var. Bunu 7 yıllık iktidarınız süresince pek çok kez gösterdiniz.Bu tahammülsüzlüğe bir de rakip siyasilere “dava açmayı” eklediniz.Sayın Başbakan; bir siyasi lider, bir başbakan siyasi rakipleriyle mahkemede hesaplaşmaz. Siyasilerin hesaplaşma yeri Meclis kürsüsü, meydanlar ve tabii ki seçim sandığıdır.Oysa siz aleyhinize söylenen bir söze kızıp soluğu mahkeme kapısında alıyorsunuz.Böyle yaptığınız zaman hesaplaşma zemini kayıyor, ki bu yargı bağımsızlığı için de bir tehdit unsuru olarak algılanabilir.Önüne her gün Başbakanlık’tan gelen bir dava dosyası bulan savcıların hakimlerin sıkıntısını bir düşünsenize.Tabii siz “eleştiriye değil hakarete tahammülüm yok” diyorsunuz her seferinde. Aynı kanıdayım. Ne yazık ki eleştiri ile hakareti karıştıran pek çok kişi var.Ama siz Başbakansınız, siyasi rakiplerinizden gelen hakaretlere bile tahammül gücü göstermek durumundasınız.Artık Türkiye eskisi gibi değil, her şey açıkta, herkes her şeyi görüyor ve biliyor. Bu durumda siz mahkemeye gitmek yerine eleştiri değil hakarete uğradığınızı kamuoyuna anlatabilirsiniz, kamuoyu da bunu mutlaka değerlendirir.Bu arada sayın başbakan, “öfke de bir ifade biçimidir” diyerek siz de son derece sert ve hakaret sayılabilecek kelimeler kullandığınız konuşmalar yaptınız bugüne kadar, sanıyorum bundan sonra da yapacaksınız.Bu durumda siyasi rakiplerinizin de hemen mahkemeye koşma hakları doğar ki, o zaman da asıl tartışma siyasette değil başka zeminlerde yapılmış olur.Bana göre siyasi rakiplere ve hatta gazetecilere dava açmak yerine demokratik kurallara uygun olgun mücadele vermeniz daha doğru olur diye düşünüyorum.*****Ermeni açılımında gurur kırıcı durum Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Ermeni açılımı konusundaki plan ve programlarını anlatıyor. Bakan bu açılımın Türkiye ve bölgeye getireceği yararları sıralıyor, Türkiye’nin güçlü ve etkili ülke olması adına bu adımların atılması gerektiğini belirtiyor. Bu açılımlara karşı çıktığım yok. Yeter ki tek taraflı taviz vermeyelim ve sonuç gerçekten Türkiye’nin hem çıkarına olsun hem de ülkemiz bölgenin gerçekten en güçlü ve etkili ülkesi olsun. Benim canımı sıkan konu başka. Türkiye ile Ermenistan arasında yürütülecek görüşmelerde arabulucu olarak İsviçre görev yapacak. İşte can sıkıcı ve hatta gurur kırıcı konu bu. Çünkü İsviçre hatırlayacaksınız çıkardığı bir yasa ile “Ermeni soykırımı yoktur” diyenlere hapis cezası getirdi. Yani “batının saygın ülkesi” bir iddiaya karşı çıkmayı bile suç sayacak kadar demokat.Ve bu ülke şimdi Türkiye ile Ermenistan arasında arabulucu. Arabulucuya bakın ki daha baştan Türkler’in Ermeni soykırımı yaptığına inanıyor ve bunun için son derece sert bir tavır da alıyor. Hiç olmazsa arabulucu başka bir ülke olamaz mıydı? ***** Şampanya ve biraÜzerinden hayli zaman geçti ama Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni’nin Umre ziyareti ve yazı dizisi hala konuşuluyor. Allah kabul etsin, bu geziyle ilgili bir diyeceğim yok, ama yazılarda dikkatimi çeken bir iki noktayı not etmişim bunu paylaşmak istiyorum.Ertuğrul Özkök, Suudi Arabistan’da “Suudi Şampanyası” içmiş. Şampanya deyince insan şaşırıyor tabii, ama bu alkosüz şampanya.Bunun bir örneği de İran’a gittiğimde görmüştüm. Akşam yemeğinde kaldığımız otelin garsonu “bira ister misiniz?” diye sorunca çok şaşırmıştık. Meğer sözünü ettiği “alkolsüz” biraymış.İyi de madem alkolsüz adı neden bira, neden şampanya. Acaba içlerinde bunları içme özlemi mi var yoksa?Yine Umre röportajında gördüm, Mekke’nin her yerinde Starbucks, McDonalds, KFC varmış. Tamam bunlar global dünyanın her deliğe girmiş fastfood markaları. Her yerde olabilir ama İslamın kutsal kentlerinde de olması yakışık alır mı?Suudiler ülkelerine gelenlere Amerikan kökenli fast food ve kahveden başka ikram edecek bir şey bulamıyor mu?***** Amaç Apo’yu hazırlamakHükümetin henüz içeriğini tam bilmediğimiz ama ilke olarak geniş çevrelerden destek aldığı “akan kanı durdurmaya” yönelik Kürt açılımı için bunca çaba harcanırken DTP milletvekillerinin kimi söz ve davranışları çok dikkat çekici.Kendilerine en fazla destek verenlerin bile “üslubunuzu biraz yumuşatın” uyarılarına kulak asmayan DTP milletvekilleri hem açılımı sabote eder görünümde hem de Kürt açılımına kuşku ile bakan çevreleri son derece rahatsız etmekte.Aslına bakarsanız bu tutum ve davranışları hiç de akıllıca değil. Peki niye yapıyorlar. Sanıyorum Kürt açılımı için yapılacak görüşmelerde Apo’nun muhatap alınmasını sağlamaya çalışıyorlar.Kabaca sanki şu söyleniyor: “Siz katil, terörist falan diyorsunuz ama Apo’dan iyisini de bulamazsınız. Hem onunla konuşmazsanız bölgeyi elinizde tutamazsınız. İyisi mi işi uzatmayın ve görüşmeleri Apo ile yapın.” Açıkçası Selahattin Demirtaş’ın “nasıl bir tarihi direnişe geçeceğimizi görürsünüz” sözlerini başka türlü tercüme edemiyorum.*****Jüri üyesi Yıldırım Tuna’dan; Hakim: Jüriden istifa etmek istemenizin nedeni nedir?Jüri üyesi: İşimden o kadar uzak kalamam efendim.Hakim: Sensiz de yürütemezler mi?Jüri üyesi: Çok rahat yürütebilirler efendim ama bunu anlasınlar istemiyorum!
Aylardır “Kürt açılımını” konuşuyoruz. Bütün bu tartışmalar bugüne kadar hiç yaşanmayan “Türk ve Kürt halkları arasındaki düşmanlığı körüklemekten” başka bir sonuç vermedi şu ana kadar.Çünkü “Kürt açılımı” konusunu herkes kendi siyasi görüşüne ve bağlı olduğu kamplara uygun biçimde konuşmaya ve yorumlamaya çalışıyor. Oysa eğer gerçekten bir “Kürt açılımı” yapılacaksa çok basit bazı konuların öncelikle açığa çıkması gerekir.* KÜRT NÜFUSU: Öncelikle genel bir sayım yapılmalı ve Türkiye’de yaşayan gerçek Kürt nüfusu ortaya çıkarılmalı. Bu konuda rakamlar tutarsız. Kimi Kürt nüfusunun 8 milyonu aşmadığını bunun yarıdan fazlasının Güneydoğu dışındaki bölgelerde yaşadığını ileri sürüyor. Kimi ise Kürt nüfusunu neredeyse Türkiye’nin toplam nüfusunun yarısı kadar olduğunu iddia edecek kadar ileri gidebiliyor. O halde öncelikle gerçek Kürt nüfusu mutlaka ortaya çıkarılmalı.* TÜRKÇE BİLMEYENLER: Açılım konusunda ağırlık “dil” üzerinde yoğunlaştı. “Kürtlerin engellenen hakları” olduğunu ileri sürenler bunu somutlaştırmak için için “dil” konusuna öncelik verip bölge halkının Türkçe bilmediğini bu nedenle kendi diliyle konuşmak ve eğitim almak hakkına sahip olduğunu söylüyor. O halde nüfus sayımıyla birlikte “Kürtçe’den başka dil bilmeyenlerin” sayısının da ortaya çıkarılması gerek.* KÜRT TARİHİ: Açılım konusunda mutlaka herkesin öğrenmesi gereken bir unsur da Kürtlerin tarihidir. Şu anda konuyu tartışanların çok büyük bir çoğunluğu Kürt tarihi ile ilgili bilgiye sahip değil. Kürtler ne zamandan beri varlar. Tarih içinde nasıl bir rol oynamışlar. Devlet kurmuşlar mı, edebiyatçıları, düşünürleri, bilim adamları var mı, Türklerle ne zamandan beri birlikte yaşıyorlar sorularına mutlaka bilimsel cevapla verilmeli ve herkes bu konuda bilgi sahibi olmalı.* VATANDAŞLIK HAKLARI: Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olarak hangi haklardan yararlanamadıkları, nerelerde engellerle karşılaştıkları yine bir siyasi-bilimsel kurul tarafından saptanmalı ve bu konudaki kafa karışıklığı giderilmeli.* VE KÜRT AÇILIMI: Eğer bu basit konular tüm açıklığı ile ortaya konursa Kürt açılımı çok daha sağlıklı biçimde yapılabilir, zihinlerdeki kuşkular giderilir ve konu iki halk arasında kalıcı bir düşmanlığa dönüştürülmeden çözülür.***** Ya CHP İl Başkanı kadın olsaydıİktidar partisinin İstanbul İl Başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a suçlamalar yönelten CHP İl Başkanı’na verip veriştirirken “Erkek gibi sözünü tut” dedi.Tartışmanın ayrıntılarına girmek istemiyorum dinleyen dinledi, okuyan okudu. Aklıma takılan nokta “Erkek gibi sözünü tut” cümlesi. Peki CHP’nin İstanbul İl Başkanı kadın olsaydı ne olacaktı?Bir taraftan liberal gibi görünüp demokrasi, hukuk aşığı, çağdaş kafalı, ilerici süsü vereceksiniz kendinize, sonra da basit bir tartışmada bile bunları unutup tipik maço tavrıyla “erkeksen” diye tafra yapacaksınız.Bu elbise yakışmıyor bir türlü işte.Tabii işin bir de “komik olmayan” tarafı var. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nı iktidar partisinin İl Başkanı savunuyor. Bu doğru değil. İktidar partisinin İl Başkanı bu tavrıyla, belediyenin Başkanı tarafından değil, parti organlarınca yönetildiği izlenimi yaratmış oluyor. *****Bu açılımsa bu da kapalım İktidarın Kürt açılımı konusunda getireceği önerilerin Meclis’te “gizli oturumla” açıklanacak olması şaşırtıcı. Çünkü iktidar aylardır Kürt açılımından söz ediyor, İçişleri Bakanı kapı kapı gezip açılımla ilgili görüşler alıyor, gazete ve televizyonlarda tartışılan başka konu yok, ama sıra iktidarın önerilerini açıklamasına gelince “gizli oturum” isteniyor.Aslında “gizli oturum” talebi bir itirafı da içeriyor. İktidara yönelik eleştiriler “açılımla ilgili somut bilgi ve öneri getirilmemesi” noktasında toplanıyor. Hararetli tartışmalar da bunun çevresinde dönüyor ve iktidar yandaşları ne yapılacağını söylemeden “çözüme karşı çıkmak demokrasiye karşı çıkmaktır” diyor.Gizli oturumlar tüm halkın öğrenmesinde sakınca görülen durumlarda yapılır. Oysa Kürt açılımı “barış ve kardeşlik” için yapılıyor ve iktidar bunu “gizli oturumdan” geçirip uygulamak istiyor. Yani açılıma bir tür kapalım.MHP ise “gizli oturuma karşı çıkarak” eğer bu gerçekleşirse, konuşulan herşeyi kamuoyuna açıklayacağını bildirdi.Meclis’in gizli oturumlarının tutanakları 10 yıl süreyle açıklanamıyor. Ama açıklayan milletvekili yani dokunulmaz olunca ne yapılacak?Kısacası Kürt açılımı için gizli oturum olursa çok şenlik çıkacak galiba. ***** Ahmet Vardar kıl payı kurtulmuşSelimpaşa’da tatil evlerini mahveden aşırı yağıştan sonra aklıma artık yaz kış burada oturan sevgili ağabeyimiz Ahmet Vardar geldi.Hemen aradım. Ahmet ağabey “korkunç bir andı” dedikten sonra “Ama verilmiş sadakamız varmış, sular hemen bizim yanımızdaki iki sitenin ortasından geçti. Bize çok zarar vermedi, ama yan taraftaki evlerin durumu yüreğimi sızlatıyor” dedi.Suların geldiği sırada evde olduğunu ve dehşet içinde denize sürüklenen araçları izlediğini söyleyen Ahmet Vardar “Dereleri ıslah etmediler. E-5’i yeniden düzenlediler ama bu kez yol baraj etkisi yaptı, yolun ötesinde biriken sular sonunda kendine bir yol bulup denize aktı, aktığı yerde de ne var ne yok hepsini denize götürdü” diye konuştu. Vardar’a geçmiş olsun dedim. O da “Bak emekli oldum ama her şeye gazeteci gözüyle bakmaya devam ediyorum, sel haberlerini tsunami diye verdiniz. Ama karadan gelen tsunami deseydiniz daha doğru olurdu” diyerek takıldı.Çok yaşa Ahmet Ağabey.
33 yıllık meslek hayatım var. Ve bu süre pek çok “medya kavgasına” tanık olduğum gibi içinde de bizzat yer aldım. Ama medya hiçbir dönemde elinde “iktidar gücü taşıyan keskin bir kılıçla” rakiplere saldırmamış, yok etme operasyonuna bu kadar gönüllü silahşorluk yapmamıştı.İktidarın kontrolündeki kimi yazarlar tasfiye planlarından, atılacak yazarlardan, tarihe karışacak patronlardan keyifle söz eden yazılar yazmaktan çekinmiyor ve hatta bundan müthiş haz aldıklarını da saklamıyorlar.Son günlerde Doğan Grubu’na kesilen acayip cezayı dillerine dolayan iktidar yandaşları, hedef tahtasına bu cezayı eleştiren ve çoğu Doğan Grubu’nda çalışan gazeteciyi oturttular.Taktik olarak da “patron adına yazmak” gibi artık bayatlamış bir klişe kullanılıyor. Bu klişeye oldum olası karşı çıktım. Çünkü bir gazeteci, yazar, elbetteki çalıştığı kurumun çıkarlarını da gözetmek durumundadır. Ama öncelikle kendi fikrinden, düşüncesinden sorumludur. Bu sorumluluğu yerine getirirken baskı ve sansüre uğramıyorsa bence sorun yoktur.Yıllar önce, Dinç Bilgin’in Sabah’ında, medya patronlarının gazetecilik dışında iş yapmaması için çok yazı yazdım, kavga ettim. Dinç Bilgin medya dışı işi olmayan son patrondu. Ama Dinç Bilgin de baskılara boyun eğerek medya dışı işlere girdi.Bizim kahramanlığımız da sona erdi. Bedeli de biraz ağır oldu.Bugün geldiğimiz noktada medya dışı işi olmayan patron hiç yok. O halde, fikir ve görüşlerinden sorumlu olan bizlerin bu durumu bilerek davranmak ve özgürlüğümüzü korumak zorundayız.Burada en absürd olan gazeteciler arasında “Senin patronun benim patronum” kavgası. 28 Şubat’ın gönüllü tetikçisi, şimdinin müthiş demokratı “Eğer patronunuz nükleer enerji veya rafineri için başbakandan randevu alıyorsa özgürce yazamazsınız” diyor medyaya ahlâk dersi vermek isterken.Ama unutuyor ki, birkaç ay önceki patronu rafineri için başbakana bile gitmiyor izin ayağına geliyordu. Yeni patronu ise zaten başbakandan habersiz ve izinsiz hiçbir şey yapmıyor.Demek ki “patron üzerinden” medya ahlâkı dersleri vermeye kalkmak komik olduğu kadar yanlış da.Özellikle AKP’nin yeni komandoları olan arkadaşlarıma şunu söylemek isterim; “Ahlâki ve vicdani duygularınızı bir kenara bıraktınız, bari onurunuzu bu kadar seviyesiz hale getirmeyin, Türkiye hep böyle gitmeyecek, sonra insan içine çıkamayacak hale geleceksiniz.”*****Patriotlar kime karşı?Obama toplam maliyeti 7.8 milyar dolar olan füze savunma kalkanının Türkiye’ye satılması için Kongre’den izin beklendiğini açıkladı. Demek ki biz Patriotlar’dan almak istemişiz ki Amerika da harekete geçmiş.Ordunun çok müthiş ve modern silahlarla donatılması gururumuzu okşar belki de bu füze sisteminin kime karşı kullanılacağı kafamı karıştırıyor. Söylenen İran. Çünkü İran nükleer programını Amerika’nın baskısına rağmen sürdürüyor, Amerika İran’ı “vurmakla” tehdit ediyor.Buna karşı Türkiye İran’a karşı son derece yakın. Amerika’nın iddialarına katılmıyor. O halde İran’dan Türkiye’ye bir tehdit gelmesi de mantıksız.Ayrıca böyle bir tehdit olursa bu da Amerika yüzündendir ki, masfarı niye biz yapıyoruz o zaman.Yunanistan hem NATO hem AB, Bulgaristan AB üyesi. Oradan da bir tehdit gelemez. Irak’ta Saddam da devlet de kalmadığı için orayı da geçin. Suriye’nin ise yüreği yetmez.Kalıyor Rusya. Doğalgazımızın çoğunu aldığımız Rusya niye askeri tehdit olsun?Kimbilir belki de Amerika yeni bir “dehşet dengesi” yaratmak için kolları sıvamıştır, Türkiye’den de destek istiyordur.*****Siyasi Malzemeİktidar ve yandaşları eleştirilere yani bir karşı çıkma sloganı buldu: “Siyasi malzeme yapmayın.” Siyasi malzeme yapılan ne? İstanbul şiddetli yağmura teslim olmuş, 32 kişi ölmüş, milyarlarca liralık hasar meydana gelmiş, bunun tek nedeni de ranta dayalı çarpık kentleşmeye izin verilmesi.İşte bunu söylemek “siyasi malzeme yapmak” olarak algılanıyor.“Siyasi malzeme yapmayın” demek ayrıca yanlış bir cümle. Çünkü eğer ülke yönetiyorsanız, yaşanan her şey aynı zamanda siyasidir.Anladığım kadarıyla iktidar cevap vermekte zorlandığı konularda kamuoyunu etkilemek ve işin içinden sıyrılmak için “duygusal” tepkiye ağırlık vererek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor.Ancak iktidar istediği kadar “siyasi malzeme yapmayın” dese de İstanbul’da yaşananlar, 15 yıldır bu kenti yönetenlerin beceriksizliği, oy uğruna rant yaratma hevesi ve bilime sırt çevirmeleri nedeniyle olmuştur. O halde siyasi olarak da eleştirilecektir.*****Güiza birinin bir şeyi mi? Fenerbahçe 45 yıldır yapamadığını yaptı ve ligin ilk beş haftasında da galip gelmeyi başardı. Üstelik bunu Guiza’ya rağmen başardı.Spor sayfalarını çok dikkatli okuduğum söylenemez, bu nedenle Guiza ile ilgili benim gibi eleştiri yapan var mı pek bilmiyorum. Ama ilk kez dün Erman Toroğlu’nun yazısında eleştiri gördüm.Yine sormak istiyorum. Bu Guiza geçekten futbolcu mu? 14 milyon dolarlık transferi hak ediyor mu?Şu ana kadar iyi oynadığı, oyunun kaderini değiştirdiği, klas hareketler yaptığı tek maçını bile izlemedim.İşte son Bursaspor maçında da ilk kez Fenerbahçe forması giyen acemi ve heyecanlı genç bir futbolcunun bile yapmayacağı beceriksizliklerle göz doldurdu. Neyse ki Alex bir gol atmıştı ve Fenerbahçe galip durumdaydı. Ya öyle olmasaydı?Guiza’yı beğenenler bu beceriksizlikleri görmeyip “Ama adam çok koşuyor” diyorlar. Bakın bu doğru, adam geçekten “deli danalar” gibi bir oraya bir buraya koşuyor. Özellikle pres yapıldığı anlarda rakibi şaşırtıyor.İyi güzel de sırf çok koşuyor diye golcüler kenarda oturtulup bu adam hep sahada tutulmaz ki.Hani iyi bir Fenerbahçeli olmasam “Bu Guiza birinin bir şeyi mi?” diyeceğim de...
Sevgili okurlar; kısa bir ayrılıktan sonra yine birlikteyiz. Yeni haftaya ne yazık ki sadece iyi dileklerle başlamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Son birkaç hafta her açıdan o kadar olumsuz ve umutsuz geçti ki, insanın adeta içi daralıyor.İstanbul’da yağmur felaketiÖncelikle üzerinde çok durulmasına rağmen, yaşadığımız yağmur felaketine değinmek istiyorum. Adamsendeci ve ranta dayalı kurnaz politikaların insan hayatını nasıl “sudan ucuz” hale getirdiğini hep birlikte yaşadık, üzüldük, kahrolduk. Ama bunların hiçbiri çözüm ve çare değil.Yine aynı noktaÖzellikle söylemek istediğim bir konu var. İstanbul, medyanın telaş yaptığı gibi “sel felaketine” uğramadı. “Şiddetli” yağmur yağdı, 14 yıl öncesinden ders alınmadığı, hatta tam tersine büyük rant sağlandığı için yine aynı noktada sular yükseldi ve bu büyük bir acıya dönüştü. Çünkü bu kez insanlar öldü.Yağmur her yerdeYağmur İstanbul’un her yerine yağdı. Sarıyer’e de, Beşiktaş’a da, Eminönü’ne de, Bakırköy’e de yağan yağmur aşağı yukarı aynı. Ama “felaket” bir noktada yaşandı. “Kurnaz” belediyeler, rant uğruna her türlü bilimsel veriye sırtını dönüp yapılaşmaya izin vererek, altyapıyı da ihmal edince olan oldu.14 yıl öncenin tanığıyımBundan 14 yıl önce yine aynı noktada “felaket” yaşanmıştı. O zaman Sabah Gazetesi binasındaydık ve binanın makine dairesi, bodrumları ve ilk kat sular altında kalmıştı. Oysa o kadar yıl önce; Sabah’ın binası suyla dolduğunda hiçbir şey olmayan binaların neredeyse hepsi bu kez sular altında kaldı. Geçen 14 yılda, yapılaşma da 14 kata çıkınca, su bu kez kaçacak hiçbir yer bulamadı ve her yeri birden bastı.Küresel ısınma komikliğiİstanbul’u ve Türkiye’yi yönetenler, İstanbul’da yine sadece İkitelli’de yaşanan yağmur felaketini “küresel ısınmaya” veya “kullandığımız deodorantlara” bağlamaya kalkacak kadar komik duruma düştüler. Aynı zihniyet şimdi “helikopterden” üçüncü köprü güzergâhı seçmeye çalışıyor.Bu kez bilime kulak verilsinBir kötülük yaşandıktan sonra akıl veren çok olur. Ama politikasını sadece kurnazlığa bağlayan yöneticilere seslenmemiz gerek. Doğa helikopterle tepeden bakılarak çözülemez. Üçüncü köprü için Başbakan’ın keyfi değil bilimsel değerler ölçü alınmalı.Ya deprem olsaymışİkitelli’deki yağmur felaketi büyük havalarla kurulan AKOM’un ve buna bağlı ekiplerin de sanal olduğunu gösterdi hepimize. Sadece bir bölgeye bile yetişemeyen, mesai saatinin başlamasını bekleyen bu organizasyon, olası bir depremde ne yapacak, kimse tahmin bile edemez artık.Gelelim açılımlaraYağmur faciası ve yönetim rezaleti nedeniyle Türkiye’nin en hassas konuları da bir süre kenara bırakıldı. Açılımlar, ekonomideki gerilemeler, ard arda gelen “enflasyon rakamının çok üstündeki” zamlar, sinyaller vermeye başlayan yeni ekonomik krizi kısa süreliğine unuttuk.Kürt açılımı olacakEleştirsek de eleştirmesek de Kürt açılımı olarak tanımlanan olguyu mutlaka yaşayacağız. Çünkü artık çok açık bir gerçek ki bu plan Türkiye’nin iyi niyetinden, demokratlığından değil, dış baskılardan özellikle Amerika’dan kaynaklanıyor.Haritaya bir bakınBatı’nın en önemli ihtiyacı enerji. Ve Batı’da enerji yok, enerjide doğudan gelecek petrol ve doğalgaza bağımlı. Bu kaynaklar da Afganistan sınırından başlıyor ve Türkiye üzerinden geçmek zorunda. ABD herhalde Afganistan’a “terörü yok etmek için” gitmedi. O halde bu coğrafyanın artık istikrar içinde ve güven altında olması gerekiyor.Kuzey Irak stratejisiAmerika işgal ettiği Irak’ın üniter yapısının asla korunamayacağını elbette biliyordu. Nitekim bugün tek devlet gibi görünen Irak çok uzun olmayan bir süre sonunda üç ayrı devlete bölünebilir. Burada kuzeydeki petrol bölgeleri büyük önem kazanıyor. Bu bölgede de hâkim nüfus Kürtler.Kürtlerle sorun olmamalıABD ve Batı açısından bakıldığında önemli olan enerjinin batıya ucuz ve güvenli biçimde ulaşmasıdır. Bu nedenle Kuzey Irak’taki petrol bölgelerinin de güven altında olması esastır. Bu bölgede Türkiye belirleyici bir güç olmazsa güven de olmaz. O halde Türkiye’nin Kürtlerle ilgili hiçbir sorunu da olmamalıdır.İşte Kürt açılımıBu durumda Türkiye’nin “terör” nedeniyle sıcak bakmadığı Kuzey Irak’la ilişkide olması ve enerji yollarının güven altında tutulması için bir sorun yaşamaması gerekmektedir. Türkiye’ye söylenen şudur; “Kürtlerle aranı iyi tut, bu nasıl olursa olsun, bizim kabulümüzdür, yeter ki enerji naklinde sorun yaşanmasın.” Haritaya bakmaya devamEnerji yollarının güven altında olması için yapılan planda sorunlu bir yer de Ermenistan. Azerbaycan ile yaşadığı sorunlar ve yaratılan bir soykırım iddiaları yüzünden Türkiye ile sınırları kapalı olan Ermenistan’ın da artık sorun yaratmaması gerekiyor.Görev yine Türkiye’ninErmenistan ne ekonomik ne de siyasi güç olarak Türkiye ile bilek güreşi yapabilir. Bu nedenle görev yine Türkiye’ye veriliyor ve deniyor ki “Ermenistan’la aran iyi olmalı. Sınırları aç, ekonomik destek de yap ki, enerji yollarını uzatıp maliyeti artırmayalım, petrol ve doğalgazı kestirmeden taşıyalım.” Ve Kıbrıs konusuAB, Yunanistan’ın ve Rus kesiminin de baskısıyla “Madem bölge istikrarlı ve Türkiye’nin güçlenmesine açık hale geliyor, o halde Kıbrıs konusunu da çıkaralım aradan” diyor. Ve Türkiye’ye şu dayatılıyor; “Hazır açılımlar yapılmışken, Kıbrıs’ı da bitir, bu senin için de çok kârlı olur.” Kim olsa yapacakGelelim işin püf noktasına. ABD ve batının adeta dayatarak uygulamaya koyduğu bu plana Türkiye’nin direnmesi çok kolay değil. Daha sonra yine yazarım ama belki direnmek mantıklı bile değil. Çünkü sonuçta Türkiye bölgenin en önemli ülkesi haline gelme şansını yakalıyor.AKP ile mi devam, yoksa?Anladığım kadarıyla şu sıralar, bu planın AKP ile sürdürülüp sürdürülmemesi konusunda kafalar karışık. Bush yönetimine kalsa AKP ile tereddütsüz yola devam ederdi. Ama değişimci ve laik Obama’nın Türkiye’nin beklenmedik bir anda “İslam devletine dönüşeceği” endişesi taşıdığı da konuşuluyor.Ne olacağı önemli mi?Türkiye İslam devletine dönüşmüş ya da dönüşmemiş, ABD ve Batı bunu kendine dert etmez aslında. Yeter ki istenileni yapan bir iktidar otursun başta. Ama “İslamcı bir devlete dönüşmüş” Türkiye’nin verdiği sözleri tutup tutmayacağı konusunda bir garanti yok. İşte bu belirsizlik AKP konusunda Batı’da tereddüt yaratıyor.AKP canla başla sarılıyorYine gözlediğim kadarıyla AKP bu planı çok iyi okuyor. Bu nedenle iç politikada riskleri bile göze alarak aynı anda hem Kürt, hem Ermeni hem de Kıbrıs açılımını yapmaktan kaçınmıyor. Bu bir tür “ölüm batak” oyunu gibi. Kısmı başarı sinyali ile bile AKP’nin erken seçime koşması kimse için sürpriz olmamalı.Konular çok biriktiSevgili okurlar; tatildeyken mutlaka yazılması gereken pek çok şey yaşadık. Bugünkü genel toparlamadan sonra önümüzdeki günlerde bu konuları daha da açmak istiyorum. Bu arada yazmadığım sürece hayli yer gezdim, pek çok gözlemim oldu. Bazılarını sanıyorum sizler de çok şaşırarak okuyacaksınız.Hepinize iyi haftalar diliyorum.
Son günlerde içi boş “açılımın” hararetli taraftarlarının üzerinde ısrarla durduğu bir konu var: Diyarbakır Cezaevi’nde mahkûmların aileleri ve yakınlarıyla Kürtçe konuşmaları yasak. “Açılımcılar” böyle bir uygulamanın insan haklarına aykırı olduğunu, Kürtlere bu yolla baskı yapıldığını ve bunun bir tür kültürel kıyım olduğunu ileri sürüyor.Oysa gerçek bu değil. Çünkü sadece Diyarbakır Cezaevi’nde değil, tüm hapishanelerde mahkûmlar görüşme sırasında Türkçe’nin dışında bir dil kullanamaz.Ve daha önemlisi, bu Türkiye’nin Kürtlere karşı “icat ettiği” bir şey değil. Avrupa Birliği ülkelerinin hiçbirinde mahkûmlar, görüşmelerde, bulundukları ülkenin resmi dili dışında konuşamazlar.Nedeni çok basit; bu, uluslararası hukukun genel bir kuralıdır.Ne yazık ki, Türkiye’deki hukuk cehaletinden yararlanan “bazı Batılı temsilciler” Diyarbakır’a gelerek mahkûmların ve tutukluların yakınlarıyla Kürtçe konuşamamasını dile dolayıp bunu Türkiye aleyhine kullanmaya kalkıyorlar.Size Almanya’dan net ve açık bir örnek vermek istiyorum. Yakından tanıdığım Tahsin E. Ok uzun yıllardır Almanya’da Alman devletiyle sorunu olan Türklere yeminli tercümanlık yaparak hayatını kazanıyor.Tahsin Bey, cezaevlerinde hükümlü olarak bulunan Türklerin de yakınlarıyla görüşmelerinde bulunuyor ve konuşmaları anında tercüme ediyor.Anlattığı şu: Almanya’da hiçbir mahkûm ya da tutuklu yakınlarıyla Almanca’nın dışında bir dil kullanarak konuşamaz. Bunun tek amacı var: Konuşmaları dinleyen gardiyanlar, eğer yabancı bir dille konuşulursa ne söylendiğini anlayamaz. Bu durumda mahkûm bir kişi gardiyanların anlamadığı bir dili konuşarak dışarı mesaj gönderebileceği gibi bir başka suçun işlenmesine de neden olabilir.Tahsin Bey “Bu durum gözaltı halinde daha da sıkıdır. Karakolda sorgulanan bir kişi kesinlikle başka dilde konuşturulmaz. Çünkü bu yolla delillerin karartılması, yok edilmesi tehlikesi ortaya çıkar. Bu nedenle gözaltına alınan kişiler bizim gibi yeminli tercümanlar gelmeden kimseyle karşılaştırılmaz bile” diyor.Almanya’da bu durumlarda çağrılan tercümanların parası da devlet tarafından ödeniyormuş.Sonuç olarak, açılım adı altında Türkiye’ye her türlü hakareti yapanlar, Diyarbakır Cezaevi’nde her ülkede uygulanan yöntemi bile fırsat bilerek kamuoyunu yanlış yönlendirmeye çalışıyor.Ama ne yazık ki bu konuda bilgisi olmadığı anlaşılan Başbakan bile “Bu yasağı kaldıracağız” diyebiliyor. Ama belli ki durum kendisine de anlatıldı ve o da bu sözü bir daha tekrarlamadı.*****O ne Ramazan programları öyle?Ramazan nedeniyle iftara yakın saatlerde ve sahur vaktinde televizyonlarda yayınlanan programları izleyebiliyor musunuz?Ben çoğu kez geç yattığım için özellikle sahur programlarına göz atma şansı buluyorum. Ve çok şaşırarak izliyorum.Çünkü Ramazan programı adı altında son derece ilkel dini söylemler, hurafeler, garip sohbetler, sözde ruhu okşayan ses tonlarıyla yürütülen konuşmalar ekranları sarmış.Peygamberimizin duvarları konuşturduğu, putları dillendirdiği, geyiklerle muhabbet ettiği, körlerin gözünü açtığı gibi sözde mucizeler dini hikâye gibi sunuluyor. Oysa Peygamberimizi diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri mucizelerinin çok az olmasıdır. Çünkü dinimizde aslolan insandır ve Hazreti Muhammed her konuşmasında kendisinin de herkesle eşit olduğunu vurgulamıştır. Peygamberimizle ilgili kimi hikmetleri dışında kör gözü açmak gibi mucizeler yoktur.Eskiden de, bunu derken tarihten söz etmiyorum, 5 - 10 yıl önce de Ramazan programları yapılırdı. Ünlü sanatçılar, komedyenler ekranlara gelir herkese hoş vakit geçirtirdi. Herhalde TV kanalları masraf yapmak yerine ikici üçüncü sınıf kişilere belki de bedavaya Ramazan programı yaptırarak ve bunu da en ilkel halde sunarak iktidarın da beğenisini kazanmayı amaçlıyor.En çok dikkatimi çeken de şu: Nedense Ramazan eğlencesi denince aklımıza hep 1900’lü yılların başı geliyor. Direklerarası denilen eğlence sistemi sanki tüm geçmişi kapsıyor. Örneğin 1600’lerde, 1300’lerde Ramazanlar nasıl kutlanırdı kimse merak bile etmiyor, varsa yoksa, aslında oruçluların değil, dönemin asrilerinin (modernlerinin) katıldığı direklerarası eğlenceleri İslam kültürü gibi sunuluyor.*****Kısa bir izinSevgili okurlar; bir yıla yakın bir süredir, kısa bir Amerika gezisi dışında sizden hiç ayrılmadım. Geçtiğimiz ay elimde laptop, biraz güneş ve deniz keyfi yapmaya çalıştım ama bu yoğun stresi üzerinizden atmaya yeterli gelmiyor.İzninizle kısa bir tatile çıkmak ve bu süre içinde yazılarıma da ara vermek istiyorum.Elbette yine günün gelişmelerini izleyeceğim. Öyle “ne gazete ne televizyon” demeyeceğim, ama yazma stresinden uzak kalacağım.Bunun dışında yazmadığım sürede gönderdiğiniz mesajlara cevap veremeyebilirim. Çünkü bu mesajları okumak ve çoğuna da cevap vermek tatil ortamında gerçekten çok güç. Sizden ricam, bu konuda anlayış göstermeniz.Kısa bir süre sonra görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlama mesajı yayınlandığı andan itibaren tartışılmaya başlandı. Öyle sanıyorum ki ilk günün heyecanı geçtikten sonra bu tartışmalar daha da alevlenecektir.Çünkü açıklama çok net ifadeler taşımasına rağmen iktidar tarafından da muhalefet tarafından da ve hatta belki bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları tarafından da “çok tatmin edici” bulunmayacaktır.Önce kesin hatlarla çizilen saptamaları belirleyelim. Genelkurmay Başkanı’nın kutlama bildirisinde Kürt açılımı konusunda “Üniter devlet yapısının ve resmi dilin” üzerinde hassasiyetle vurgu yapılmış. Bu da şimdilik AKP yandaşları ve liberal maskeli kesim tarafından dile getirilmeye çalışılan DTP ve İmralı kaynaklı bazı gizli taleplerin önünü kesiyor.Asker dil üzerinden bir ikilik yaratılmasına asla razı olmayacağını ve Anayasa’da belirtilen ilkeler konusunda “kesin taraf” olduğunu çok açık biçimde belirtiyor.Buna karşın siyasi olarak buna uyulmaması halinde ne yapılabileceğini kimse tahmin edemez. Silahlı Kuvvetler bugüne kadar siyasi otoritenin emir ve komutası altında olduğu gerçeğini kabul ettiğini defalarca gösterdi. Belirtilen kararlı tutumun aksi bir davranışta bulunulması halinde de bu kuralın geçerli olacağı söylemek yanlış olmaz.Burada önemli olan siyasi iktidarın askerin bu hassasiyetini anlayışla karşılayıp karşılamayacağı. Ama her durumda, siyasi iktidar geri dursa bile özellikle AKP’li olmayan yandaş kesimin yine ordu aleyhtarı tutumla tahrik edici olacağını bilmek gerek.Ancak Silahlı Kuvvetler her koşulu göz önüne alarak açıklamaya şöyle bir cümle koymuş: Türk Silahlı Kuvvetleri, bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadeleyi kararlılıkla sürdürürken, güvenlik alanının dışında kalan ekonomi, sosyo-kültürel ve uluslararası alanlarda da devlet tarafından gerekli tedbirlerin alınmasının önemli olduğuna inanmaktadır.Genelkurmay bu cümle ile “kırmızı çizgiler hariç” olmak üzere Kürt açılımına engel olmayacağı mesajını veriyor.Siyasi iktidar bu nezaketi dikkate alıp, açılım konusunu bu çerçeve içinde ve soğukkanlılıkla yürütürse, hem gerginlik azalır hem de Silahlı Kuvvetler yine hak etmediği ağır hakaret ve suçlamalar altında kalmaktan kurtulur.Sonuç olarak kutlama bildirisinin ardından Kürt açılımının bundan sonraki akıbetinin meçhul hale geldiğini söyleyebilirim.*****Narkoz altındaKatıldığım bir yemekli toplantıda yanıma oturan çok genç bir finans uzmanı ile sohbet ettik. Ekonomiyi çok iyi bilen birini bulunca aklıma gelen her şeyi sormaya çalıştım, yemeğin atmosferinin izin verdiği oranda.Genç finansçı ekonominin aslında çok iyi olmadığını, iktidarın daha çok psikolojik etkilerle durumu, daha doğrusu günü kurtarmaya çalıştığını anlattı.Ben de gazetelerin ekonomi sayfalarına bakınca aslında ekonominin çok iyi olduğu izlemini edinildiğini söyledim.Gülerek “Evet, orası öyle ama” dedikten sonra “Durumlu şöyle anlatayım” dedi: “Türkiye ekonomisini acil ameliyata ihtiyacı olan hastaya benzetiyorum. Doktorlar gerçekten teşhisi koymuşlar ve hastayı ameliyathaneye sokmuşlar. Narkoz verilmiş. Neşter de vurulmuş. Yara açılmış, kan akıyor. Ama o sırada doktorlar hastayı öylece bırakıp ameliyathaneden çıkmışlar. Bir tek narkozcu kalmış. O da hasta kendine gelir gibi oldukça basıyor narkozu. Kan akıyor ama zavallı hasta hiçbir şeyin farkında bile değil.” Bunu söyledikten sonra “Böyle anlatınca üzülüyorum aslında ama ne diyeyim ki durum bu” dedi yüzünü kaplayan hüzünle. *****TRT’nin Alman ligi maçları Ramazan’a takılmış Sayın Ataklı; Şu anda pazartesi gününe (24.08.2009 ) girmiş bulunuyoruz, saat 00.50. Özellikle belirtmek isterim ki; Ben Alman Ligi’ni izlemek isteyen hasta, fanatik bir futbol sever değilim. Benim için çok önemli de değil. Ancak TRT 1’de spor programını izlerken şoke oldum. Hafta içi tanıtım reklamları yapılan Almanya 1. Ligi’nde bugün 16.30 ve 18.30’da naklen ekrana getirilmesi gereken 2 maçın yayınlanmama gerekçesini sunucu şu sözlerle açıklıyor: “Efendim biliyorsunuz mübarek bir aydayız, iftar öncesi programlar nedeniyle bugünkü maçları yayınlayamadık, sayın seyircilerimizden özür dileriz.” Peki TRT’nin sayın yetkilileri; Ramazan ayının başlama tarihini bilmiyorlar mı? Bu tarihler arasında iftar programları yayınlanacağı belli değil mi? Yayınlanmayan bu maçlar için acaba TRT ne kadar ödeme yaptı?*****e-devlette mesai olur mu?Sayın Can Ataklı; okurlarınızdan gelen birçok talebi - sorunu köşenizde yazıyorsunuz; ilgiyle okuyoruz. Ben evinde gece çalışan bir muhasebeci olarak son bir aydır e-devlet online işlemlerle ilgili ilginç bir durumla karşı karşıyayım. Gerçekten ilginç ve şaşırtıcı bir durum. Saat 24:00’den sonra devletin hiçbir online hizmeti çalışmıyor. TC kimlik no işlemleri, online vergi işlemleri, SGK’nın Bağ-Kur dışındaki tüm işlemleri iptal. Bu meselenin aslı astarı nedir? Tasarruf amacı ile gece yarısı kim işlem yapacak yahu diyerek sunucuları kapatıyorlar mı yoksa bu işleri alan web şirketleri devleti mi uyutuyor. e-devlette mesai olur mu?*****Taksicinin felsefesiBir arkadaşım taksiye binmiş. Adettir ya, hemen taksiciyle sohbet başlamış.Taksici yakınmış, “İşler çok kötü” demiş, “Millet taksiye bile binmiyor artık.” (Bu konuşma yüzde 15’lik zamdan önce)Arkadaşım da biraz muzip, hem lafa girmek hem de taksiciden biraz daha bilgi almak için “İyi ama büyüklerimiz öyle demiyor, işlerin düzeldiğini, iyi gittiğini söylüyorlar” demiş.Taksici kafasını hafif geriye döndürmüş, dudaklarını büzerek, öfkeli bir ifadeyle “Doğru söylüyorlar abi” diye cevaplamış, “Onların işi iyi.” Taksicinin felsefesine bakar mısınız..
Son zamanlarda çeşitli nedenlerle sık sık uçmak zorunda kaldım. Bunların hepsi de iç hatlardı. Bilet alınırken artık Türk Hava Yolları olmamasını tercih ediyorum. Ama bazen zorunlu oluyor ve çilemi de çekiyorum.Neden çile? Çünkü son iki ayda en az 10 kere havaalanlarından geçtim ve yarım saatten az rötar yapan THY uçağına hiç denk gelmedim.Bir kere, iki kere belki anlaşılabilir ya da bana “Sana öyle denk gelmiştir” diyebilirsiniz. Ama binsem de binmesem de havaalanına gidince tabelada kimin rötar yaptığı, kimin vaktinde kalktığı görülüyor.Ama son “rötarlı” seferim açıkçası evlere şenlikti. İlk kez uçağa henüz üç aylıkken binmişim. Hatırladığım uçak seyahatini ise 5 yaşındayken yapmıştım. Ama bugüne kadar böyle bir şey hiç başımıza gelmemişti.Geçen hafta pazartesi akşamı. Saat 17.00 uçağı ile Ankara’ya gidiyorum. Bülent Tanla ile birlikteyiz. Tanla alana benden önce gelmiş, beni görür görmez müjdeyi verdi, “40 dakika rötar var” dedi. Ne yapacaksın, oturduk bekliyoruz. Derken rötar süresi bir saate çıktı. Uçağa bindiğimizde saat 18.20 idi.Derken kapılar kapandı. Uçak hareketlendi piste doğru, gidiyoruz. Ama o da ne? Uçağımız diğer uçakların kalkış yaptığı pistin aksine doğru gitmeye başladı. Gittik, gittik, gittik, öteki uçtaki hangarların ve THY bakım merkezinin önüne kadar geldik.Nihayet kaptan anons yaptı: “Uçağımızdaki teknik bir arızayı giderip hemen hareket edeceğiz.” Camdan bakıyorum. Teknisyenler, tıpkı otomobil tamircileri gibi çantalarıyla geldiler. Soldaki motorun kaputu açıldı. İçinde uğraştılar. 15 dakika sonra kaput kapandı. Bu kez motorun yeniden ısınması için 15 dakika bekledik.İşte böyle bir olay başıma ilk kez geliyor. Düşünsenize, tam kalkarken tamircinin kapısına gidiyorsunuz. İnsanda moral mi kalır. Neyse ki uçakta kimse bu durumu mesele yapmadı da havalanıp Ankara’daki televizyon programına yetiştik.Oysa uçağın sesini beğenmeyip geri döndüren yolcular olduğunu biliyorum. Ya onlardan biri uçakta olsaydı. Gazetelere manşet olmuştuk herhalde.*****Baykal ders verir gibi konuştuCHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Kürt açılımı adı altında terör estirenlere inat “dimdik” bir tavırla dün çıktı ve konuştu. Adeta siyasi bir ders veren Baykal, etnik kimlikler ve milli kimlikle ilgili son derece gerçekçi ve çarpıcı saptamalarda bulundu.Öyle sanıyorum ki Baykal’ın dünkü açıklamalarından sonra Türkiye’de bir tür “fetişizme” ve “çılgınlığa” yönelen “Kürt açılımı” farklı hale gelecek ve doğru mecrasına doğru akmaya başlayacaktır.Baykal da gereğini yapmalı, her türlü saldırı ve hakarate rağmen büyük cesaretle sürdürdüğü dik duruşunu korumalı ve konunun takipçisi olmalıdır.Baykal’ın açtığı bu yolun ve üslubunun MHP tarafından da benimsenmesi halinde Kürtlerin şikâyetleri giderilebileceği gibi Türkiye’yi “değişim” adı altında “dönüştürmek” ve “ayrıştırmak” için çabalayan zihniyet de geri adım atmak zorunda kalır.Bunu yazma ihtiyacını şunun için duydum: MHP iktidarla olan mücadelesini öyle sertleştirdi ki savunduğu çok olumlu görüşler bile, iyi niyetli kesimler tarafından dahi fark edilmiyor. Ortada MHP’nin söyledikleri değil Başbakan’ın da işine gelen “namuzsuzlu, ahlaksızlı” polemik kalıyor sadece.*****Afganistan’a askerLiberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker zaman zaman kısa mesajlar gönderir. Her biri ayrı bir köşe yazısı olabilecek bu kısa mesajların önemli işlevi olduğunu düşünüyorum. İşte Cem Toker’den gelen son mesaj. (Bu arada geçen defa Toker soyadını yine yanlış yazmıştım. Fırsattan istifade özür de dileyeyim)“İstanbul’daki Ankara’daki, Diyarbakır’daki insanının güvenliği için burnumuzun dibindeki Kandil’e asker gönderemeyenler, Londra ve New York insanının güvenliği için Afganistan’a asker gönderip daha da fazlasını göndermeyi tartışıyorlar. Buna da başarılı dış politika diyorlar. Birilerinin Türk halkına ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda’ şarkısından başka açıklamalarda bulunması lazım. Cem Toker, Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı”*****Arasın diyeYıldırım Tuna’dan: Yaşlı kadın portresini yapacak ressama “Kulaklarıma elmas küpeler yerleştir, gerdanıma zümrüt kolye, yakama yakut broş koy, koluma da Rolex saat!..” demiş. “Ama böyle takılarınız yok ki?..” diye cevap vermiş ressam. “Biliyorum” demiş yaşlı kadın, “Ben ölünce bu herif kesin evlenir. Yeni gelecek şıllık orayı burayı deli gibi aramaktan kafayı yesin istiyorum!”*****Keşke biraz daha çalışkan olsalarCHP Genel Başkanı, Kürt açılımı konusunda ders niteliğinde bir konuşma yaptı ama yine de canımı sıkan bazı noktalar gözümden kaçmadı.Şu bir gerçek ki CHP çok çalışkan değil. Örneğin Baykal, Kürt açılımının Amerikan planı olduğu izlenimini veren bir rapordan bölümler okudu.Bu raporu Vatan’daki arkadaşımız Mustafa Mutlu bulup yayınlamıştı. Baykal bu yazıdan cümlelerin çoğunu birebir okudu. Ama Mutlu’dan hiç söz etmedi. Ayrıca Mutlu’nun yeri sınırlı olduğu için yazamadığı ayrıntılara belli ki hiç bakmamış, bu kadarı yeterli gelmiş.Düşündüm de herhalde ara sıra eleştirdiği için Mustafa Mutlu’ya bu haksızlığı yapan Baykal raporu Ahmet Hakan ortaya çıkarmış olsaydı ne yapardı! Herhalde atlar İstanbul’a gelir, yanına İl Başkanı Gürsel Tekin’i aldıktan sonra Hakan’ı Şamdan’da yemeğe götürür raporu kendisinden dinlerdi. *****Yeni öğretmenlerin bir maaşı içeride mi kalacak?Okulların açılmasına çok az kaldı. Ama atama bekleyen öğretmen adayları sıkıntılı. İşte bir genç öğretmenden gelen mesaj:“Can Bey, iyi günler. Öğrenciyken sizi takip etmeye çalışıyordum. Okuyucudan gelen mail’leri yazıyordunuz yazılarınızda. Ben bir öğretmenim, gerçi atanamadığım için devlet beni öğretmen olarak görmese de. Bu sene atamalar çok fazla gecikti. Son açıklamaya göre Eylül’ün 15’inden sonra atama yapılacak. Bu şu demek oluyor ki Eylül maaşlarımız devlette kaldı. Haberlere göre 15 bin öğretmenin (atama sayısı olarak 15 bin söylentisi var diye 15 bin yazdım) Eylül maaşı kırtasiye yardımı devlette kaldı. Bayramda atanacak öğretmenlerin hepsi yollarda olacak.”