33 yıllık meslek hayatım var. Ve bu süre pek çok “medya kavgasına” tanık olduğum gibi içinde de bizzat yer aldım. Ama medya hiçbir dönemde elinde “iktidar gücü taşıyan keskin bir kılıçla” rakiplere saldırmamış, yok etme operasyonuna bu kadar gönüllü silahşorluk yapmamıştı.
İktidarın kontrolündeki kimi yazarlar tasfiye planlarından, atılacak yazarlardan, tarihe karışacak patronlardan keyifle söz eden yazılar yazmaktan çekinmiyor ve hatta bundan müthiş haz aldıklarını da saklamıyorlar.
Son günlerde Doğan Grubu’na kesilen acayip cezayı dillerine dolayan iktidar yandaşları, hedef tahtasına bu cezayı eleştiren ve çoğu Doğan Grubu’nda çalışan gazeteciyi oturttular.
Taktik olarak da “patron adına yazmak” gibi artık bayatlamış bir klişe kullanılıyor. Bu klişeye oldum olası karşı çıktım. Çünkü bir gazeteci, yazar, elbetteki çalıştığı kurumun çıkarlarını da gözetmek durumundadır. Ama öncelikle kendi fikrinden, düşüncesinden sorumludur. Bu sorumluluğu yerine getirirken baskı ve sansüre uğramıyorsa bence sorun yoktur.
Yıllar önce, Dinç Bilgin’in Sabah’ında, medya patronlarının gazetecilik dışında iş yapmaması için çok yazı yazdım, kavga ettim. Dinç Bilgin medya dışı işi olmayan son patrondu. Ama Dinç Bilgin de baskılara boyun eğerek medya dışı işlere girdi.
Bizim kahramanlığımız da sona erdi. Bedeli de biraz ağır oldu.
Bugün geldiğimiz noktada medya dışı işi olmayan patron hiç yok. O halde, fikir ve görüşlerinden sorumlu olan bizlerin bu durumu bilerek davranmak ve özgürlüğümüzü korumak zorundayız.
Burada en absürd olan gazeteciler arasında “Senin patronun benim patronum” kavgası. 28 Şubat’ın gönüllü tetikçisi, şimdinin müthiş demokratı “Eğer patronunuz nükleer enerji veya rafineri için başbakandan randevu alıyorsa özgürce yazamazsınız” diyor medyaya ahlâk dersi vermek isterken.
Ama unutuyor ki, birkaç ay önceki patronu rafineri için başbakana bile gitmiyor izin ayağına geliyordu. Yeni patronu ise zaten başbakandan habersiz ve izinsiz hiçbir şey yapmıyor.
Demek ki “patron üzerinden” medya ahlâkı dersleri vermeye kalkmak komik olduğu kadar yanlış da.
Özellikle AKP’nin yeni komandoları olan arkadaşlarıma şunu söylemek isterim; “Ahlâki ve vicdani duygularınızı bir kenara bıraktınız, bari onurunuzu bu kadar seviyesiz hale getirmeyin, Türkiye hep böyle gitmeyecek, sonra insan içine çıkamayacak hale geleceksiniz.”
Patriotlar kime karşı?
Obama toplam maliyeti 7.8 milyar dolar olan füze savunma kalkanının Türkiye’ye satılması için Kongre’den izin beklendiğini açıkladı. Demek ki biz Patriotlar’dan almak istemişiz ki Amerika da harekete geçmiş.
Ordunun çok müthiş ve modern silahlarla donatılması gururumuzu okşar belki de bu füze sisteminin kime karşı kullanılacağı kafamı karıştırıyor. Söylenen İran. Çünkü İran nükleer programını Amerika’nın baskısına rağmen sürdürüyor, Amerika İran’ı “vurmakla” tehdit ediyor.
Buna karşı Türkiye İran’a karşı son derece yakın. Amerika’nın iddialarına katılmıyor. O halde İran’dan Türkiye’ye bir tehdit gelmesi de mantıksız.
Ayrıca böyle bir tehdit olursa bu da Amerika yüzündendir ki, masfarı niye biz yapıyoruz o zaman.
Yunanistan hem NATO hem AB, Bulgaristan AB üyesi. Oradan da bir tehdit gelemez. Irak’ta Saddam da devlet de kalmadığı için orayı da geçin. Suriye’nin ise yüreği yetmez.
Kalıyor Rusya. Doğalgazımızın çoğunu aldığımız Rusya niye askeri tehdit olsun?
Kimbilir belki de Amerika yeni bir “dehşet dengesi” yaratmak için kolları sıvamıştır, Türkiye’den de destek istiyordur.
Siyasi Malzeme
İktidar ve yandaşları eleştirilere yani bir karşı çıkma sloganı buldu: “Siyasi malzeme yapmayın.”
Siyasi malzeme yapılan ne? İstanbul şiddetli yağmura teslim olmuş, 32 kişi ölmüş, milyarlarca liralık hasar meydana gelmiş, bunun tek nedeni de ranta dayalı çarpık kentleşmeye izin verilmesi.
İşte bunu söylemek “siyasi malzeme yapmak” olarak algılanıyor.
“Siyasi malzeme yapmayın” demek ayrıca yanlış bir cümle. Çünkü eğer ülke yönetiyorsanız, yaşanan her şey aynı zamanda siyasidir.
Anladığım kadarıyla iktidar cevap vermekte zorlandığı konularda kamuoyunu etkilemek ve işin içinden sıyrılmak için “duygusal” tepkiye ağırlık vererek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor.
Ancak iktidar istediği kadar “siyasi malzeme yapmayın” dese de İstanbul’da yaşananlar, 15 yıldır bu kenti yönetenlerin beceriksizliği, oy uğruna rant yaratma hevesi ve bilime sırt çevirmeleri nedeniyle olmuştur. O halde siyasi olarak da eleştirilecektir.
Güiza birinin bir şeyi mi?
Fenerbahçe 45 yıldır yapamadığını yaptı ve ligin ilk beş haftasında da galip gelmeyi başardı. Üstelik bunu Guiza’ya rağmen başardı.
Spor sayfalarını çok dikkatli okuduğum söylenemez, bu nedenle Guiza ile ilgili benim gibi eleştiri yapan var mı pek bilmiyorum. Ama ilk kez dün Erman Toroğlu’nun yazısında eleştiri gördüm.
Yine sormak istiyorum. Bu Guiza geçekten futbolcu mu? 14 milyon dolarlık transferi hak ediyor mu?
Şu ana kadar iyi oynadığı, oyunun kaderini değiştirdiği, klas hareketler yaptığı tek maçını bile izlemedim.
İşte son Bursaspor maçında da ilk kez Fenerbahçe forması giyen acemi ve heyecanlı genç bir futbolcunun bile yapmayacağı beceriksizliklerle göz doldurdu. Neyse ki Alex bir gol atmıştı ve Fenerbahçe galip durumdaydı. Ya öyle olmasaydı?
Guiza’yı beğenenler bu beceriksizlikleri görmeyip “Ama adam çok koşuyor” diyorlar. Bakın bu doğru, adam geçekten “deli danalar” gibi bir oraya bir buraya koşuyor. Özellikle pres yapıldığı anlarda rakibi şaşırtıyor.
İyi güzel de sırf çok koşuyor diye golcüler kenarda oturtulup bu adam hep sahada tutulmaz ki.
Hani iyi bir Fenerbahçeli olmasam “Bu Guiza birinin bir şeyi mi?” diyeceğim de...

