Aylin Duruoğlu 100 günü aşkındır cezaevinde. Ne ile suçlandığını hâlâ bilmiyor. Mahkeme, Duruoğlu’nun serbest bırakılması için yapılan tüm başvuruları geri çeviriyor, ama tutukluluk halinin devam etmesi için kendilerine sunulan “belgeleri” de açıklamıyor.Aylin’in tutukluluğunun 100’üncü günü nedeniyle adalet isteyen Vatan çalışanları Aylin’in ailesini ziyaret ederek arkadaşımızın yalnız olmadığını bir kere daha duyurdu.Bu haberlerden sonra bazı okurlardan mesajlar aldım. Çoğu bu haksız tutuklamaya isyan ederken bazıları da “Aylin’in serbest bırakılması için çağrılar yapıyorsunuz. Bu çağrılar bir tür merhamet isteği gibi algılanıyor. Oysa anladığımız kadarıyla Aylin hakkında hiçbir belge ve kanıt yok. Bunu vurgulamak yerine Aylin’in sanki medya baskısı ile serbest bırakılmasını istiyormuş gibi davranmanız bizi rahatsız ediyor” demişler.Okurların bu duyarlılıklarını saygıyla karşılıyorum ama bu konuda daha açıklayıcı olmak gerektiğine de inanıyorum.Açık söyleyeyim ki elbette Aylin Duruoğlu’nun hâlâ hapiste olması hepimizi çok üzüyor ve rahatsız ediyor. Ama açıkçası asıl rahatsız eden Aylin’in hiçbir belge ve kanıt olmadan, henüz anlayamadığımız bir nedenle ve ısrarlı biçimde hapiste tutulması.“Hapiste yüzlerce kişi var Aylin Duruoğlu’nun durumunda, onları bu kadar haber yapmıyorsunuz” diyenler de var.Bakın bu doğru. Ama şunu da söylemek gerek Aylin’in arkadaşımız olması aslında bir şans. Elbete son zamanlarda pek çok kişinin hiçbir belge ve kanıta dayanmadan tutuklandıklarını, aylarca haklarındaki iddianamenin yazılmasını ve adalet önüne çıkmayı beklediklerini biliyoruz.Buna karşı bilmediğimiz bir şey var. Bu kişileri çok iyi tanımadığımız için haklarında gerçekten belge ve kanıtların haydi onu da geçelim suçlamalara karine olacak bir eylemleri olup olmadığını tam bilmiyoruz.Oysa Aylin’i tanıyoruz, Aylin’i seviyoruz, Aylin’i biliyoruz. Belge ve kanıt ortaya konmadan hakkında ileri sürülenlerin gerçek olmadığını biliyoruz. Ve bu bilgimizden yola çıkarak Aylin’e adaletsizlik yapıldığını haykırabiliyoruz.Bu nedenle Aylin aynı zamanda haksız yere suçlanan, tutuklanan, eziyet çektirilen herkesin sembolü durumundadır.Bir gün gerçek ortaya çıkacak. İşte o zaman yakından tanıdığımız Aylin dışındakilerin de aynı adaletsizliğe uğradıklarını kanıtlamış olacağız.Sevgili Aylin; seni çok seviyoruz ve senin de çok sevdiğin işinin başına dönebilmeni sabırsızlıkla bekliyoruz...*****Duble yollarla hiç övünmeyinİktidarın 7 yıllık dönemi boyunca en övündüğü konuların başında şehirlerarası yolların genişletilmesi, bölünmüş ya da duble olarak adlandırılan yolların yapımı geliyor.Erdoğan nereye gitse icraatlarını anlatırken bu yollardan söz ediyor ve sanki eskiden bu ülkede yol yokmuş da kendileri her tarafı yollarla döşemişler gibi anlatıyor.Ancak gerçek durum bu değil. Duble ya da bölünmüş adıyla yapılan yollarla övünmek sadece bilmeyenleri biraz kandırır o kadar.Son bir ay içinde 1000 kilometrenin üzerinde yol yaptım. Duble ya da bölünmüş denilen yollardan geçtim.Şurasını hemen söyleyeyim ki, yolların genişlemesi, çift yönlü hale gelmesi elbette çok iyi olmuş. Örneğin birkaç yıl önce İzmir’den Edremit’e doğru gelirken tek yol kullanmıştım, şimdi Gömeç’e kadar olan bölüm çok genişlemiş, rahatlıkla gidiyorsunuz.Ama çağdaş bir ülkenin “başarı” grafiği “eskiden kamyon arkasına takılıp kalıyorduk, şimdi ne güzel gidiyoruz” mantığı ile yükselmez.Bakın bu yolların çoğunda gördüğüm manzara şöyle: Yolların hiçbiri düz değil. Yer yer çöküntüler, eğri büğrülükler var. Neredeyse gördüğüm hiçbir yolda şerit çizgileri yok ya da çok kötü malzeme ile çizildiği için silinmiş. Kedi gözleri çok yetersiz, uzun farları yakmadıkça bunlar parlamıyor. Trafik işaretleri ya hiç yok ya da çok yetersiz.Evet, ulaşım daha kolaylaştı ama güvenlik eskisinden kötü hale geldi. Sonuç olarak; Karayolları eskinin en önemli ve başarılı devlet kuruluşlarının başında gelirdi. Oysa şimdi siyasal baskı altında olduğu için en başarısız kuruluşlardan biri haline gelmiş. Sırf “bizden” mantığı ile Anadolu’nun her yerinde mantar gibi biten ve yolların en fazla 30 kilometrelik bölümünü üstlenen müteahhitlerin yetersizliği yüzünden duble yol adı altında genişletilmiş ve tehlikeye açık yolları kullanıyoruz.*****Kilitlendik teröristin ağzına bakıyoruz Apo diye anılan terörist Abdullah Öcalan’ı hayatımda bir kere gördüm. 1974 yılıydı, Ankara Kızılırmak Caddesi’nde bir arkadaşımla yürüyordum. Önümüzde de parkalı iki genç gidiyordu. Arkadaşım “Bak Apo bu” dedi bana.Şöyle bir baktım. Pala bıyıklı, yapılı biri. O tarihlerde Ankara’da sadece 8 kişiden oluşan bir grubu vardı Öcalan’ın. Diğer sol gruplar arasındaki adları Apocular’dı. Aşırı Kürt milliyetçiliği üzerine sol siyaset yaptıkları için “dikkat edilir” ama itibar edilmezdi.Sonra Apo yok oldu gitti. Derken, bundan tam 25 yıl önce bugün, Eruh’ta adeta bir halk isyanı biçiminde ortaya çıkan PKK ile Apo adını tekrar duyar olduk.Kürt milliyetçiliği adına ve ayrı devlet kurmak için terör silahı ile ortaya çıkan Apo ve yandaşları, PKK örgütü 25 yıldır binlerce kişiyi öldürdü, on binlerce kişiyi yaraladı, karakollar bastı, köyleri yaktı, anne karnındaki bebelere bile kurşun sıktı.Apo şimdi hapiste ama bütün Türkiye kilitlendi ne açıklayacağını merak ediyor. Terör örgütünün lideri Türkiye Cumhuriyeti’ne terör yoluyla başkaldırmalarının 25. yıl dönümünde Türkiye Cumhuriyeti hükümetine yol haritası çizeceğini açıkladı bir süre önce. Ancak dün son anda bundan vazgeçildi ve ertelendi. Herhalde bir pazarlık yapıldı.Ve şimdi bir kısım “Türkiye sevgisizi” çözüm adı altında ve heyecan içinde “bakalım Kürtlerin lideri nasıl bir çözüm sunacak, inşallah iyi şeyler söyler de, biz de yerine getirir sorunu bitiririz” diye bekleşiyor.Türkiye aklını yiyor sanki.*****Zorla Viagra ve porno filmMerhaba Can Bey; Uzun yıllardır Tahtakale’de esnaflık yapmaktayım. Bana rahatsızlık veren bir olayı sizin aracılığınızla kamuoyuna duyurmak istiyorum. Özellikle Tahtakale Tomruk Sokak ve PTT’nin olduğu sokakta çoluk çocuk, koca koca adamlar önümüzü keserek bize zorla Viagra, porno CD satmaya çalışıyorlar. Artık iş çığırından çıkmış durumda. Üstelik zabıtanın da bunlara göz yumması bize daha çok rahatsızlık vermekte. Turistlerin akın ettiği bir semtte bunların yapılması utanç duymamıza yol açıyor. Sesimi duyurmakta bana yardımcı olabilirseniz sevinirim. Sevgiler... (Tahtakale’den İbrahim)Bu akşam Cem TV’deyimProfesör Tolga Yarman her hafta cumartesi akşamları Cem TV’de program yapıyor. Yarman bir konuk alarak haftanın önemli olaylarını, gelişmelerini tartışıyor. Soru - cevap olduğu kadar karşılıklı sohbete de dönüşen programın bu akşamki konuğu benim.Program saat 19.00’da başlıyor. Zaman da olduğu için Tolga Yarman’la hayli hoş ve içerikli bir sohbet yapma olanağı bulacağız.
Birkaç gün önce yazmıştım biliyorsunuz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün hukuk danışmanları internet sitelerini tarayarak Abdullah Gül ile ilgili haberlere okurlardan gelen yorumları inceliyorlar ve içinde hakaret içeren unsurlar bulunduğunu iddia ettikleri yorumların sahiplerine dava açıyorlar.Yazım yayınladıktan sonra internet haber sitesi yöneten pek çok arkadaşımdan “Çok sıkıntıdayız, ne yapacağımızı bilemiyoruz” yönünde mesajlar aldım.Çünkü Çankaya’nın incelemeleri nedeniyle internet siteleri de bunalmış durumda. Cumhurbaşkanlığı hukuk danışmanları haberlerin altına yorum yazanların kimliklerini internet sitesi sahiplerinden istiyor.İnternet sitelerine yorum gönderen okurlar bazen kendi isimleri bazen sahte isimler bazen de rumuzlar kullanıyorlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar hepsinin birer IP denilen kimlikleri var. IP kullanıcının hangi dağıtıyıcıyı ve hangi cihazı kullandığını belirliyor.Yani dünyanın neresinde olursanız olun bir yere internet üzerinden bir bilgi aktardığınızda, yeri, zamanı hatta kullanıcısının kim olduğu saptanabiliyor.İşte Cumhurbaşkanlığı, internet sitesi sahiplerinden bu IP numaralarını istiyor. Bazı internet sahipleri “Bu bizimle okurumuz arasında kalan gizli bir bilgidir” demişler önce. Ancak Çankaya bu kez savcılık emri getirip koymuş önlerine, onlar da çaresiz IP numaralarını vermişler.İş bununla da bitmiyor. Çünkü savcılar IP numaralarını izlerken internet sitesi sahip ya da yayın yöneticilerinin de ifadesini alıyor. Bu nedenle hemen her gününü sırf bu nedenle bir savcılıkta ifade vermekle geçiren meslektaşlarımız var.Şimdi gelelim işin en önemli noktasına: Çağın iletişim aracı internet kimi kendini bilmezlerin her türlü hakaret ve sululuklarının mecrası mı olmalı? Elbette hayır. Kimse bir süre için gizli kalsa bile, kimliğini gizleyerek aklına estiği an dilediği kişiye küfür ve hakaret etmemeli. Böyle yapanlar anında yakalanıp gerekli cezalara çarptırılmalı.Ancak Cumhurbaşkanlığı’nın da “Kuruma yönelik hakaretleri önlemek bahanesi” arkasına sığınarak internet sitelerini baskı altına almaya hakkı olamaz. Hakaret sonuçta subjektif bir kavramdır ve eğer Çankaya beğenmediği her yorumu hakaret kapsamına sokarak dava açmaya devam ederse internet haberciliğine de darbe vurur. Bu konuda bir ölçü olması gerekir. Tabii bazı internet haber siteleri işin kolayını bulmuş. Cumhurbaşkanı Gül’le ilgili haberlerin altındaki yorum sütunlarını kaldırmışlar. Hemen tüm internet siteleri herhangi bir yorumda Gül’ün de adı geçiyorsa hiç koymamayı tercih ediyormuş.*****İNTERNETE BASKIDA DAYAK OLAYININ PARMAĞIDoğru olabilir mi bilemiyorum, ama internet çevrelerinde çok konuşulan bir olay var. Eski gazetecilerden Ahmet Sever Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e en yakın isimlerden biri. Sever şu anda Çankaya’nın basın ilişkilerinin başında.Bir süre önce Ahmet Sever Ankara’da gittiği bir barda tartıştığı kişilerle kavgaya tutuşuyor. Sert kavga biraz da kanlı geçiyor. Ertesi gün hiçbir gazete bunu haber yapmıyor ama pek çok internet haber sitesi konuyu okurlarıyla paylaşıyor.Haber siteleri çevrelerinde dolaşan dedikodulara göre Çankaya’nın internet operasyonu işte bundan sonra başlamış.İnternet habercileri şu soruya cevap arıyor: “Okur yorumlarına dava açılması konusu bizzat Abdullah Gül’ün talimatıyla mı başlatıldı yoksa Ahmet Sever görevinin bir parçası olarak bunu hukuk bürosuna mı yaptırıyor?” *****TÜRKİYE TERÖRÜN SEBEBİ DEĞİL MAĞDURUDUR Sayın Başbakan; Kürt sorunu konusunu ortaya attınız ve çözüm için de çaba harcadığınızı söylüyorsunuz. Gerçi bazı milletvekillerinizi ağlatan, dinleyen herkesi duygulandıran konuşmalarınızdan bir çözüm önerisi çıkarmak çok zor. Benzer konuşmaları bugüne kadar pek çok devlet adamından duyduk. Sorun nedir, neyi, nasıl çözeceğinizi söylemiyorsunuz.Buna karşı güzel Türkçemizi, belki de aceleden özensiz kullandığınızı söylemek isterim. Türkçemizi özensiz kullandığınız için söyledikleriniz farklı anlamlar kazanıyor çünkü.Örneğin Salı günkü Meclis Grubu konuşmasında şöyle dediniz: “Türkiye huzurunu, gencecik delikanlılarını teröre kurban etmemiş olsaydı, bugün nerede olurduk?” Sonra da şöyle konuştunuz: “Eğer Türkiye enerjisini, bütçesini, huzurunu, gencecik fidan gibi delikanlılarını teröre kurban etmeseydi, son 25 yılını çatışmayla, boşaltılan köylerle heba etmeseydi bugün nerede olurduk?” Sayın Başbakan, kurban kelimesini Türkçede iki türlü kullanırız. Kurban vermek ve kurban etmek.Kurban etmek olumlu yaklaşımdır. Dini olarak da ritüel olarak da iyi bir nedenle “kurban ettik” deriz.Oysa “kurban vermek” olumsuz bir durumdur. Size rağmen olmuş kayıplarda kullanılır.Basit örnekle anlatayım. Kurban bayramında “Bu yıl bir deve kurban verdim” denmez. “Deve kurban ettim” denir. Aynı şekilde “Bu yıl trafik kazalarına 5 bin kişi kurban ettik denilmez. 5 bin kurban verdik” denir.Gelelim sizin Meclis konuşmanıza. Siz Türkiye’nin gençlerini kurban ettiğini söyleyerek Türkiye’yi terörün sebebi olarak gösteriyorsunuz, elbette bunu kasıtlı yaptığınızı söylemiyorum, bu nedenle Türkçeyi özensiz konuştuğunuzu belirtmek istiyorum.Aynı şekilde “heba etmek” de olumsuzdur. Sizin sebep olduğunuz durumlarda kullanılır. Türkiye, tekrarlıyorum, terörün sebebi olmadığı için gençlerini heba etmemiştir, kaybetmiştir.Lütfen biraz özen gösterin dilimize. Bu özensizliğiniz sürerse kasıt arama hakkımız olacaktır, bunu da söylemek isterim.*****AKP’DE TEDİRGİNLİKBaşbakan Erdoğan Kürt açılımı için “bedeli ne olursa olsun” diyor ama gözlediğim kadarıyla AKP bu konuda çok tedirgin günler geçiriyor. Çünkü özellikle batı ve orta Anadolu’daki AKP teşkilatları “Kürt açılımı denen şeyi soranlara anlatmakta güçlük çekiyoruz” diyorlar.Son günlerde batı sahillerindeki pek çok yerden geçtim, insanlarla konuştum, hava bu.Bu yüzden AKP yönetimi muhalefete yüklenerek “Çözüme sen de katıl, sorunun parçası olma” çağrıları yapıyor. AKP çözüm dediği şeyi göze alabilse muhalefete hiç gitmeyecek aslında.Son günlerde medyada eski hastalık nüksetti ve muhalefete muhalefet başladı. CHP ve MHP’ye ağır hakaretlerle saldırıp “Neden AKP’ye yardım etmiyorsun?” diyorlar. Oysa bu büyük haksızlık. Önce AKP’nin “çözüm”ün ne olduğunu açıklaması gerek. Ama AKP istiyor ki hiçbir şey söylemesin, kamuoyundan gelecek tepkiler bütün partilere yönelsin. Siyasette böyle bir şey yok ki.
Yazılarımda pek fark ettirmedim galiba ama yaklaşık bir aydır İstanbul dışındaydım. Son birkaç yıldır doğru düzgün bir tatil yapamamıştım. Bu kez içinde data hattı da olan mini bilgisayarımı kaptığım gibi tatile çıktım.Bir yandan deniz ve güneşten yararlanmaya çalışırken, öte yandan da çevre gezileri yapıp gözlemlerimi not aldım, pek çok kişiyle konuştum, yine bilmediğim pek çok şey öğrendim. Tabii günlük yazılar da aksamadan devam etti.Yazı yazarak tatil yapmaya kalktığınızda en büyük sorun gündemi kaçırmamak için çaba harcamak. Ama teknoloji çok gelişti, artık nerede olursanız olun her şeyden haberiniz oluyor. Bu hem iyi hem kötü. İyisi günlük çalışmanız aynen sürüyor, kötüsü kafanız hep gündeme bağlı olduğu için bazen tatil yaptığınızın farkına bile varmıyorsunuz.Tatilin son iki gününü Ayvalık ve çevresinde geçirdim. Geçen yıl 8 Ağustos’ta, aynı zamanda doğum gününde, Selim Demir’le evlenen kızımız Tuvana, Ayvalık yakınlarında aldıkları yazlık evlerinde geçen yıl nikâh törenine katılan arkadaşlarını toplamışlar. Biz de yolumuz üstünde olduğundan iki günlüğüne de olsa gençlerin arasına karışalım istedik.Gece Ayvalık’ta bu yıl açılan yine arkadaşları Çiğdem-Uğur ve Bedri’nin sahibi olduğu A la Fonfon’da yemek düzenlemişler. Gençler iç mekânda büyük masada otururken biz de “daha sakin” diye kapı önündeki masaları tercih ettik.Yemek sırasında “Vay Can baba da buradaymış” diye bir ses işittim. Bana “Can baba” diye hitap eden tek kişi Ufuk Söylemez’dir. Yıllardır böyle söyler. Nitekim duyduğum ses gerçekten onun sesiymiş. Söylemez, Hüsamettin Cindoruk’la birlikte ailece yemek yemişler ve dolaşmaya çıkmışlar.Tabii hemen buyur ettik, teşekkür ettiler, ayak üstü biraz sohbet ettik. Hüsamettin Cindoruk “Hayrola, burada mı tatil yapıyorsunuz?” diye sorunca durumu anlattım ve “Arzu ederseniz gençler de içeride onlara da bir merhaba deyin” dedim.Bu arada “Acaba gençler Hüsamettin Bey’i görünce ne yaparlar?” diye düşünmeden de edemiyorum. Neyse içeri girdik, Hüsamettin Bey “Merhaba” der demez bizim gençler ayağa kalkıp alkışlamazlar mı? Açıkçası Hüsamettin Bey de ben de çok şaşırdım. Bizim gençlerin çağdaş cumhuriyet ilkelerine, demokrasi ve özgürlüklere çok düşkün olduklarını biliyorum da, Hüsamettin Bey’e böylesine yakın davranacaklarını gerçekten aklıma getirmemiştim.Tabii bu ilgiden Hüsamettin Cindoruk da çok mutlu oldu, sanıyorum moral kazandı.Gördüğüm o ki, özellikle gençler çağdaş Türkiye’nin demokrasi ve özgürlüklerin önünü açacak lidere yaşına hiç bakmadan destek vermeye hazır. Bu ilginç bir mesajdı bana göre.*****Koltuk Yıldırım Tuna’dan: Sihirbazın biri yanlışlıkla karısını “koltuk” haline getirmiş, geri döndürmeyi de başaramayınca onu hemen hastanenin birinin acil servisine yetiştirmiş.. Acilin önünde heyecanla beklerken yoğun bakımdan çıkan doktorun yanına gidip “Nasıl?” diye sormuş. Doktor “İyi..” diye cevap vermiş “Valla çok rahat!..” *****Okurdan iki saptama Yazılarıma gönderdiğiniz mesaj, yorum ve eleştirileri daima büyük dikkatle ve özenle okurum. Çünkü bunlar olumlu da olumsuz da olsa (hakaretler hariç tabii) mutlaka bir katkı sağlar. Bugün iki yazıma iki okurdan gelen ve yazıldığı sırada da mutlaka olması gereken iki noktayı sizlerle paylaşmak istedim;ATALAY’IN NE İŞİ VARDI: Pazartesi sohbetimde Tayyip Erdoğan’ın DTP ile görüşmesini olumlu ve gerekli bulduğumu yazmıştım. O görüşmede aklıma takılan Erdoğan’ın “Başbakan olarak değil, AKP Genel Başkanı olarak görüşüyorum” demesiydi. Erdoğan buna neden gerek gördüğünü açıklamamıştı. Belli ki bu görüşmeyi hükümet adına değil partisi adına yaptığını anlatmak istiyordu.Ama bir okur uyardı; görüşmede İçişleri Bakanı Beşir Atalay da vardı. Peki Atalay bu görüşmeye hangi kimlikle katıldı? Atalay’ın bakan olması dışında partisi adına bir görevi yok.Demek ki bu konuda kamuoyunu yanıltma teşebbüsü var. Başbakan hükümet olarak görüşme yapmıyor ama hükümetten bir üyeyi görüşmeye alıyor. Bu durumda görüşme aslında AKP - DTP değil hükümet - DTP görüşmesi olmuş oluyor. Erdoğan sanki hakemlik yapıyor.İMAM HATİPLERE TÜRBAN YASAĞI: YÖK sessiz bir operasyonla üniversite giriş sınavlarındaki katsayı uygulamasını kaldırdı. Dinci medya bunu bir özgürlük zaferi gibi kutluyor. Yapılan yorumlarda ise imam hatiplerin normal lise statüsünde olduğu ısrarla vurgulanıyor. Yine bir okurumun uyarısı da şöyle: İmam hatipler lise statüsündeyse bu okullara devam eden kız öğrencilerin de kıyafet yönetmeliğine uyması gerekir. İmam hatipler meslek lisesi statüsündeyken kızların okula başları kapalı gitmesi normal karşılanabilirdi. Ama şimdi imam hatipler normal lise oldu, demek ki kızların başlarını kapatarak gitmesi de yasalara aykırıdır.*****Mesele şimdi anlaşıldıCumhurbaşkanı Bitlis’teki Güroymak adlı ilçeyi “Norşin” olarak telaffuz edince “açılımcılar” bayram havası içinde “İşte açılımın ilk adımları” dediler. Çünkü “TC” Kürtleri ezmek için (!) yaşadıkları yerlerin isimlerini değiştirmişti. Buna karşı Cumhurbaşkanı adı değiştirilen bir yerin “orijinal” adını kullanarak büyük “açılım” yapıyordu.Tabii asıl görevi başında bulunduğu devleti korumak olan bir kişinin kendi başına isim değişikliği yapmasının devlet kurumu ve devlet adamlığı açısından sakıncalarını şimdilik tartışmak istemiyorum. Cumhurbaşkanı’nın bu davranışı ettiği yemine karşı çıkmak mıdır, o ayrı konu.Ama Türkiye’nin her yerinde şu ya da bu nedenle adı değiştirilmiş, köyler, kentler, bölgeler olduğu halde Gül’ün neden “Norşin”i seçtiği anlaşıldı.Norşin’in meğer dini açıdan büyük önem taşıyormuş. Küçücük kentte 4 ayrı medrese varmış. Kürt Nakşibendilerinin en önemli merkezlerinden biriymiş.Gül örneğin Kürt belediye başkanının kendi kafasına göre resmi dili değiştirdiği Hakkari’nin eski adını değil de Norşin’i kullanarak medyanın ilgisini de buraya çekiyor. Bölgeye giden TV kanalları ve gazeteciler şimdi harıl harıl Norşin’in dini özelliğini anlatıyor.Sonuçta Gül bir taraftan Kürtlere şirin gözükürken diğer taraftan da Cumhuriyet ilkelerine tamamen ters olan tekke ve zaviye kültürünün kamuoyu gündemine taşınmasını sağlıyor.Şimdi belli ki Atatürk ve Cumhuriyet ilkeleri ile tekke ve zaviyelerin kapatılması yüzünden özgürlüklerin ve demokrasinin nasıl ayaklar altına alındığı yolunda beyanları izleyeceğiz.
Başlıktaki “tefessüh” kelimesini genç okurlar bilmezler. Anlamı “çürüme, bozulma, kokuşma” demektir. “Tefessüh”ü bu tanımların hepsini birden kapsadığı için seçtim.Peki “tefessüh” kelimesini neden kullandım?Hemen anlatayım. Hafta sonunda Hürriyet’te Ayşe Arman’ın Halis Toprak’la yaptığı bir röportaj yayınlandı. Bugüne kadar pek çok kere medyanın gündemine gelen Halis Toprak bu kez 17 yaşında bir kızla yaptığı evlilik nedeniyle gündeme geldi.Toprak 70 yaşında. Herkes 70 yaşında bir adamın 17 yaşında kızla evlenmesinin doğru olup olmadığını tartışıyor. Bu tür konulara çok girmek istemem. Çünkü ortada gerçekten aşk da olabilir. Gerçi bu olayda aşk olmadığı çok ortada ama yine de pek sevdiğim konular değil.Temel olarak kadın ve erkek arasında çok büyük yaş farkı olması bana garip gelir. Ama yaş farkı var yaş farkı var o da ayrı konu. Örneğin 30 yaşındaki bir kişinin 14 yaşındaki kızla evlenmesi ile 55 yaşındaki birinin 30 yaşındaki kadınla evlenmesi aynı şey değil. Birinde 15 diğerinde 25 yaş fark var ama 70’lik açısından durum aynı değil.Şimdi gelelim Halis Toprak olayında gerçekten kafamı çok bozan noktaya. Ayşe Arman röportajının bir yerinde Halis Toprak öyle bir şey söylüyor ki evlere şenlik. Aslında okur okumaz yazacaktım ama kendi kendime “Bu konu nasıl olsa kıyameti koparacak, başta kadın yazarlar olmak üzere aydınlar çok sert tepki gösterecek, ben de aynı konuyu yazmayayım” dedim.Ama bir kişinin bile ilgisini çekmedi Toprak’ın söyledikleri. Çok şaşırdım.Halis Toprak diyor ki, “Bana 50 tane kız getirdiler yaşı 17-18 olan. Ama ben Nazlıhan’ı seçtim, çünkü o başka.” Nasıl yani? Halis Toprak’a kız götürüyorlar, evlensin diye. Üstelik Toprak’ın söylediğine göre bir kişi ya da ajans kız bulup getirmiyor, (o da ne demekse) bizzat ana babalar kızlarını kolundan tuttukları gibi Halis Toprak’ın beğenisine sunuyor.İşte ahlaken “tefessüh etmek” buna denir. Bir ana baba düşünün. 17 yaşındaki kızlarını sırf zengin diye 70 yaşındaki bir adama sunmaktan hiç utanmıyor, arlanmıyor, dahası yarışıyor.Tüm Türkiye de bu kokuşmuşluğu “sıradan” bir olay gibi algılayıp tepki vermiyor. Nasıl bir ülke olduk, nasıl bir aile yapımız, nasıl bir ahlak anlayışımız var?Kimse “bunu Türkiye’ye mal edemezsin” diyemez. Çünkü 50 sayısı hiç az değil, ama buna karşı tepkisizlik milyonların da bu tür kokuşmuşluklara karşı ne kadar duyarsız kaldığını gösterir.Biz böyle miydik? Yoksa “yeni Türkiye” ya da “değişen Türkiye” masallarının bir parçası mı bu?Ve son sözüm: Halis Toprak’a 50 ana baba kızlarını götürmekten utanç duymuyorsa, Toprak’ın bu konudaki merakı biliniyor demek ki? Bu da ayrı bir konu.*****AMERİKA’DA ZENCİ PARTİSİ NEDEN YOK?AKP ve yandaşları başları her sıkıştığında “dünyanın değiştiğinden” dem vurup Türkiye’nin özgürlükler konusunda çok geri kaldığını söylerler. Lafta hepsi ırkçılığa, ayrımcılığa karşıdır. Peki ya gerçekte?Kalabalık bir yemekli davette demokrasi havarisi gibi konuşan, Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini ve Türkiye’nin bu sorunla yüzleşmesinin zamanın geldiğini söyleyen bir konukla konuşurken sordum: “Amerika’da neden bir zenci partisi yok?” Çok bilmiş biçimde cevapladı: “Renge dayalı siyasi parti olur mu?” Ben de ekledim: “Katılırım ama yine Amerika’da Latinlerin, İngilizlerin, Yunanlıların da partisi yok.” Aynı şekilde cevapladı: “Irka dayalı siyasi parti de olmaz ki.” Tekrar sordum: “İyi de Türkiye’de Kürtlerin partisi var. Amerika ya da Batılı demokrasilerde renge ve ırka göre parti olmuyor ama Türkiye’de oluyor. Üstelik siz bu partiyi destekliyorsunuz da. Size hiç garip gelmiyor bu durum anladığım kadarıyla.” Biraz sıkılarak galiba cevap verdi “Canım bizdeki Kürt partisinin Kürtlüğü tartışılır.” Orasını bilemem tabii ki, bizim Kürt Partisi’nin Kürtlüğü’nü tartışan tartışır da; sonuçta kendisine demokrat, özgürlükçü, liberal diyenlerin ilkesizliği çok canımı sıkıyor.*****POLİS VATANDAŞI TUZAĞA DÜŞÜRMEZYaz tatili nedeniyle pek çok vatandaş arabalarıyla tatil yörelerine akın ediyor. Bu nedenle yollar çok dolu.Ancak sürekli aldığım bir şikâyet var. Trafik polisleri “hız kontrolü” adı altında vatandaşın adeta canını çıkarıyor.Hemen söyleyeyim, trafik kontrollerinin sıklaştırılmasına, aşırı hız yapan ya da trafiği tehlikeye sokan sürücülere cezalar yazılmasına asla karşı değilim. Ama trafik polislerinin vatandaşı adeta tuzağa düşürmesine de şiddetle karşıyım. Sorun şu: Anadolu’nun pek çok yolu duble yol oldu. Ama bir bölümü de hâlâ geliş gidiş tek şerit. Sürücüler tek şeritte bir kamyonun arkasına takılıp ağır ağır gittikten sonra duble yola gelince biraz gaza basıyorlar. Ama 1 kilometre ötede pusuya yatmış polis var. Cezayı basıyor.Üstelik ceza yiyen araçlar 130-140 kilometre falan hız yapmıyorlar. 80-90 bile ceza yiyor. Çünkü duble yola yakın bir köy var örneğin, yol köyün içinden de geçmiyor, ancak “meskûn mahal” sayıldığı için hız limiti 50.Geçen yıllarda bir gün Balıkesir’den geçiyorum. Susurluk tarafından tek yolda gelmişiz, çevre yoluna girince haliyle biraz gaza bastım.Az ileride polis durdurdu: “Meskûn mahalde 85 kilometre ile gittiniz. Limit 50. Şu kadar ceza ödeyeceksiniz.” Yapacak bir şey yok tabii, cezayı ödedim. Makbuz kesildikten sonra polise “Siz İstanbul’da polislik yaptınız mı?” diye sordum. Polis “Hayır, neden sordunuz?” deyince “İstanbul’da polis olsanız demek aklınızı yiyeceksiniz, çünkü sizin burada meskûn mahal dediğiniz yer köye bir kilometre (orada Ayşe Kadın köyü var, çocukluğumdan beri bilirim) oysa İstanbul’un bazı yerlerinde şehir içi trafiği 100 kilometre ile akıyor” dedim.Sonuç olarak diyeceğim şu: Trafik kontrollerini daha da sıklaştıralım. Ama trafik açısından tehlike göstermeyen bölgelerde araçların yeni teknolojilerini de göz önünde tutarak hız limitlerini tekrar değerlendirelim.Bu asla bir hız yapma arzusu değildir. Rahat gidilebilen noktalarda trafik polisi tuzağına düşmeyelim o kadar.
Sevgili okurlar; geçtiğimiz hafta, yaz sıcaklarına rağmen yaşadığımız en hareketli, en hızlı ve heyecanlı haftalarından biriydi. Kürt açılımı konusunda birbiri ardına adeta patlayan gelişmeler yaşandı. Ergenekon davasının 3. iddianamesi kabul edilip açıklandı, Rusya ile ilişkilerde yepyeni bir döneme girildi, Türkiye enerji köprüsü olma yolunda çok önemli adımlar attı, Meclis yeni başkanını seçti.Gazetecilik mesleğiÖnemli diğer konulara değineceğim ama gazetecilik konusunda beni çok rahatsız eden bir konuyla başlamak istiyorum bu haftaya. Rahatsızlığım “iddia ediliyor” klişesi üzerine. Ben gazeteciğe bundan 33 yıl önce başladım. Mesleğin temellerinden biri olan düzeltmenlikten başlayıp neredeyse tüm aşamalarında çalıştım. Haberciliği habercilerin en iyilerinden öğrenmeye çalıştım.Haberciliğin temeliGazeteciliğimin ilk yıllarından bugüne kadar pek çok haber yaptım, yazdım, yorumladım. Bizim öğrendiğimiz, habercilikte “kaynak ve belge” çok önemlidir. Bu ikisi sağlam değilse hiçbir şekilde o habere yer vermeyiz. Önümüze gelen “iddia”larla ilgili en azından bizi ikna edecek belgeleri ararız. Ancak ondan sonra haber gazetede yayınlanacak hale gelebilir.Habercilik değiştiOysa şimdi durum çok farklı hale geldi. Özellikle AKP iktidarının medyayı ele geçirme operasyonu sırasında ortaya bir “iddia edildi” gazeteciliği çıktı. Gazeteciliği “birilerinin sözcülüğü” olarak algılayan bir kesim sözde gazeteciler “iddia ediliyor” başlığını koyduktan sonra istediklerini yazıp söyleyebiliyor. “İddia ediliyor” dedikten sonra her şey mübah hale geliyor.İddia hep vardıElbette haber bir iddia üzerine başlar. Bugüne kadar pek çok yolsuzluk, hırsızlık, usulsüzlük haberi yayınlandı medyada. Ama bunların hepsinin “yasal” ve “mantıklı” dayanakları vardı. Örneğin bir banka yolsuzluğu ile ilgili iddialar müfettişlerin raporları ile başlar. Ya da bir siyasetçinin bulaştığı yolsuzluk haberi yine bir mahkemenin kesin saptamasından sonra iddia olarak ortaya atılır. Artık fark etmiyorŞimdi ise bunların hiçbiri aranmıyor. Gazetenin veya televizyonun biri çıkıyor ne olduğu belirsiz birinin ihbarını alıyor ve kişileri, kurumları yerin dibine soktuktan sonra “Tabii ki bunlar iddia, bağımsız yargı bunlara karar verecek” diyerek işin içinden sıyrıldığını düşünüyor. Böylelikle gazeteci dünyanın en kolay işini yapmış oluyor. Doğru ya da yalan fark etmiyor, biri iddia ettiğine göre, suçlanan bu iddiayı çürütmek zorunda bırakılıyor.Adamlar bulunuyorBu tür haberciliğin en tipik örneklerini Ergenekon davası sürecinde görüyoruz. Yurt dışında yaşayan birini buluyorlar. Adam ağzına geleni söylüyor. Bu sözler manşetlere çıkarılıyor ve “iddia bu, ben bir şey söylemiyorum” kolaycılığının daha doğrusu ayıbının arkasına sığınılıyor. Tanınmış yazarlar, akademisyenler hiç utanmadan sıkılmadan istedikleri her şeyi söyledikten sonra “Bunlar elbette iddia” diyebiliyorlar.Ya rencide olan hayatlarOysa “iddia ediliyor” ayıbı ile suçlanan kişiler çoğu kez bunlara cevap veremiyor. Çünkü aslında iddialar cevap verilecek cinsten şeyler değil. Ayrıca kimi garip suçlamalara cevap verilmesi kişi ve kurumları daha da fazla sıkıntıya sokabiliyor. Örneğin yurt dışında yaşayan “biri”nin “insanları kurşuna dizip yaktılar, sonra da gömdüler” gibi bir iddiasına nasıl cevap verirsiniz ki? “Hayır” deseniz ne fark eder? Çünkü bu ayıp kampanyanın amacı kişileri küçük düşürmek. Halkın zihnini bulandırmak, gerçekleri örtbas etmektir.Kürt açılımı tam gazBirkaç aydır çok konuşulan Kürt açılımı geçen hafta doruk noktasındaydı. Başbakan Erdoğan nihayet DTP ile görüştü. Gerçi bu görüşmeden ne çıktı, nasıl bir yol izlenecek henüz tam belli değil ama yapılan önemlidir. Kim bilir kaç kere Başbakan’ın DTP ile görüşmemesinin demokrasiye aykırı olduğunu yazmıştım. Erdoğan geç de olsa bu görüşmeyi yaptı. Ama burada iki nokta dikkati çekiyor. Samimiyet ve ilke meselesiBaşbakan, DTP ile 2007 seçimlerinden bu yana hiç yan yana gelmedi. “Önce PKK’nın terörist olduğunu ilan etsinler” dedi her seferinde. Oysa Başbakan şimdi DTP ile görüştü. DTP henüz PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul etmiş değil. İşte bu noktada demokraside samimiyet meselesi devreye giriyor. Başbakan bu konuda doğru yapmıştır ama samimiyet konusunda sınıfta kalmıştır. Siyaset samimiyet ve ilkeler üzerinde bina edildiğinde daha sağlıklı yürür. İşinize geldiği zaman ilkeleri yok edecekseniz samimiyetiniz de sorgulanır.Neden Başbakan olarak değilDikkatimi çeken ikinci nokta ise Erdoğan’ın DTP ile görüşmesini Başbakan sıfatıyla değil AKP Genel Başkanı sıfatıyla yaptığını açıklamasıydı. Bunun da altını kalınca çizdi. Erdoğan “AKP Genel Başkanı olarak görüştüm” dese de bu Başbakanlık sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ayrıca DTP açıklama ne olursa olsun görüşmeyi Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile yaptığını kabul ediyor. Yandaş kalemlerden biri Başbakan- AKP Genel Başkanı farkını ve neden bu yola sapıldığını anlatsa da öğrensek.Enerji anlaşmalarıHükümet geçen hafta gerçekten Türkiye için çok önemli enerji anlaşmalarına imza attı. Türkiye’nin enerji konusundaki köprü olma özelliği bilinen bir gerçek. Ama dev ülkelerin çatışmaları nedeniyle Türkiye bu özelliğini önemli bir koz ve güç haline getiremiyordu. Erdoğan - Putin- Berlusconi buluşması ve imzalanan anlaşmalar Türkiye’nin bu konudaki önem ve gücünü ortaya koyması açısından başarıdır elbette.Küçük kuşkular da varTabii bunun ötesinde bu anlaşmalarla ilgili bazı “akçeli” kuşkularımızın olduğunu da söylemek isterim. Çünkü her ne kadar sanki her şey geçen hafta bitmiş gibi sunulsa da bu anlaşmaların temeli çok öncelerde atılmıştı. Hatta Başbakan bir yıl kadar önce Ceyhan’da yapılması planlanan rafineri için “Bu işin içinde Putin ve Berlusconi de var. Rafineri işini de Çalık’a vereceğiz. Söz verdim” demişti. Yani imzalar yeni ama, anlaşmaların tarihi o kadar yeni değil. Umarım ve dilerim atılan imzalar Türkiye için hayırlı olur, kimileri için değil.Yeni başlık bulunBu konuda son notum ise AKP’li medyanın AKP’yi övmek için başlık bulma sıkıntıları ile ilgili. Türkiye - Rusya - İtalya arasındaki anlaşmaları AKP medyası “Yüzyılın anlaşması” olarak duyurdu. Oysa bir ay önceki Nabucco Anlaşması da bu medyaya göre “yüzyılın” anlaşmasıydı. Demek ki AKP’yi övme konusunda kelime sıkıntısı var. Bari buna “asrın” anlaşması deselerdi. Kelime bulamadıklarında Türkçe sözlüğü tavsiye ederim.Diğer konularSevgili okurlar, geçen haftanın ilginç gelişmelerinden biri de 70 yaşındaki Halis Toprak’ın 17 yaşında bir kızla evlenmesi üzerine yapılan tartışmalardı. Halis Toprak hafta sonunda Hürriyet’ten Ayşe Arman’a konuştu. Toprak’ın öyle sözleri vardı ki bu sohbette, insanın kanını dondurur. Ama nedense hiç tepki gelmedi, bugün de bekleyip yarın yazacağım bu konuyu. Diğer bir konu; Cumhurbaşkanı Gül’ün internet sitelerindeki yorumlara yönelik davaları ile ilgili bazı ilginç bilgiler aldım. Bunun dışında ben de tabii ki sizlerden ayrı kalmadan tatil yaptım biraz. Bunları da hafta içinde değişik yazılarla paylaşmak istiyorum.Hepinize iyi haftalar dilerim.
Hayli zamandır Cihan Demirci’den “loforizmalar” gelmiyordu. Demirci mizah dergisi çalışmaları nedeniyle belli ki fırsat bulamıyordu. Ama bu hafta Cihan Demirci’den özlediğiniz “laforizmalar” geldi. Birlikte okuyalım:- Ülkedeki karanlık tabloya bakan akıl tutulması yaşamamış insanlar: “Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner” tekerlemesini tekrarlıyorlar son günlerde... Oysa cinnet durumundaki vatandaş keseri çoktan bıraktı, aldı eline baltayı ve aile fertlerine kesiyor şimdilik hesabı!..- Ülke hem tutuculukta hem de işyerleri anlamında kapandıkça kapanırken, gündemle sürekli oynamayı seven iktidar “Açılım” peşinde... “Açıl susam açıl” diyen Ali Baba ve Kırk Haramiler geliyor insanın aklına... Kendinden geçmiş halde, kendi geleceğiyle ilgili olan biten her şeyi en donuk haliyle izleyen halka diyor ki bir Baba: “Açıl artık ey susan halkım açııııııııııııııl!” - Tarihi Florya Plajı tesettürlüye, haşemalıya açık ama kapalı olmayan vatandaşa kapalı!.. Eeeee idare edeceksiniz artık, “Açılım” şimdilik sadece Kürt sorununda canım kardeşim!..- Geçen gün önünden geçtiğim bir dilenci gündeme uygun dileniyordu, dedi ki: “Abicim, at şöyle ortaya bir açılım da yolumuzu bulalım beeee!..” - Bütün ülkelerle “ticari” anlamda çok iyi anlaşan, ülkedeki her şeyi çok uluslu şirketlere satan bir iktidara sahibiz... Ne demiş işini bilen büyüklerimiz: “Ülkenizi pazarlamakla mükellefseniz anlaşmanız pek zor olmazmış...” - 12 Eylül’ün 29’uncu yılına yaklaştığımız günlere denk düşen bir laforizma: “Askeri darbeler de gün geldi özelleştirildi bu ülkede, o yüzden bundan göreceğiniz her darbe sivil darbedir!..” (Önemli olan ayrım yapmadan ikisine de karşı durabiliyor mu yüreğin?)- Erkekliği oluşturan Y kromozomu 300 milyon yıl önce 1400 adet gen içeriyorken, bugün gen sayısı 45’e düşmüş... Kaybettikçe erkeklik gen, amcan oluyor yengen!.. - Deniz Feneri’nin çevirisi, kuzu çevirme kapsamına alınıp mangalda yapıldığı için dosya yanmış diyorlar, doğru mu beyler?- Gün gelir, devran döner, şimdilerde kendini çok mühim gören birileri de mühim-mat olur çıkar bu ülkede elbet!.. - Türkiye’nin güneyi görgüsüz yabancı zenginlerin lüks oteller doldurduğu bir peşkeş alanı oldu... Kendi ülkende yabancısın, yabancı ülkede zaten yabancısın... Türk insanının bir uzaylı gördüğünde artık şöyle demesi gerekmez mi: “Heeey Uzaylı dostum, sen buralara yabancısın ama ben de her yere yabancı Türküm, nabeeer?..” - Cezaevlerindekilerin yüzde 60’ı “tutuklu” olarak yargılanmayı bekliyormuş. Yani bu insanlardan birçoğu suçlu bile olmayabilir. Yargılamanın uzaması nedeniyle adaletin sürekli geciktiği bir ülkedeyiz... Artık mahkemelerde duvara şu yazı yazılsa, ülkedeki vaziyete daha uygun olmaz mı: “Her tutuklu bir gün mutlaka adaleti tadacaktır!..” - Bakmayın GSM şirketlerine... Doğumla-ölüm arasında sıkışan, hayatı yaşayamayan Türk insanının gerçek 3G’si şöyle oluyor: “Geldim... Gördüm... Gömüldüm...” - Teknoloji insanı sollayan bir hızla gidiyor... Daha birbirimizin “G” noktasını bulamadan bir de baktık ki; 3G’yi buluvermişiz!..- En az 3 çocuk isteyen Başbakan yakında “En az 3G isterim” de demesin!..- Mübarek üç aylarda 3G’ye geçen bir toplum cami minarelerine Ramazan’da şu mahyayı neden yazmasın: “Hoşgeldin ya mübarek 3G!”***** Pazar fıkraları Yıldırım Tuna’dan yine bir dolu fıkra geldi. Hepsini yayınlamak bir yana seçmesi bile zor oluyor. İşte bu haftanın fıkraları:Satamadım kiZabıta sokakta oyuncak satan seyyar satıcıyı uyarıp “Belediyeden izin belgeniz yoksa bunları burada satamazsınız!..” demiş. “Hay Allah razı olsun...” diye cevap vermiş satıcı, “Tevekkeli o yüzden sabahtan beri bir tane bile satamadım!..”VitaminAnnenin biri eczaneye girip “Oğlum için vitamin istiyorum...” demiş. “Ne vitamini efendim?..” diye sormuş eczacı, “A, B, veya C?..” Kadın “Fark etmez...” demiş, “Henüz okuyamıyor!..”Sesi kesildiKompozisyon öğretmeni öğrencilerinden geçtikleri hafta başlarına gelen olağan dışı bir olayı yazmalarını istemiş... Küçük Timmy “Geçen hafta babam kuyuya düştü...” diye başlamış kompozisyonuna, sıraların arasında gezinirken bu başlığa gözü takılan öğretmen “Aman Tanrım!..” diye çığlık atmış, “Nasıl?.. Şimdi iyi mi kendisi?..” diye sormuş heyecanla. “Sanırım iyi efendim...” demiş Timmy, “Dün geceden beri ’İmdaaatt, imdaaatt !’diye yardım isteyen inlemeleri kesildi!..”***** Çocuğu olan bilir (2)Geçen hafta çocuklarla ilgili ilginç tanımlamalara yer vermiştim. İşte onların devamı:1. Çocuklarınıza ’size itaat etmeleri için’bağırmanız, klakson çalarak arabayı yönlendirmeye çalışmanız gibi bir şeydir.2. Yorgan döşek hasta yatan çocuğunuz, binbir zahmetle nihayet eve bir doktor getirebildiğinizde turp gibi olur.3. Çocuklarınıza kibar ve nazik olmayı öğretin ki, yarın büyüdüklerinde arabasıyla ara yoldan ana yola bir türlü çıkamasın.4. Çocuğunuzun yağlı-reçelli ekmeğini en yeni halınıza, yağlı-reçelli yüzünden düşürme ihtimali %100’dür. (%99 değil)5. Çocukların yaş gününe başka çocuklar bir tek nedenle çağırılır: anne-babaların, ’beterin beteri var’deyişine bizzat şahit olup rahatlamak istemeleri.6. Çocuğunuzun bugün giymek zorunda olduğu biricik gömlek mutlaka kirli veya söküktür.7. Çocuğunuza illa ki bu hafta almanız gereken şey, siz aldıktan sonra indirime girer.8. Çocukların anneleriyle paylaşmaya can attığı sadece iki şey vardır: Bulaşıcı hastalık ve annelerinin yaşı.9. Dışarı çıkmaya can atan bir çocuğu giydirmeye çalışmak, çalışan bir dikiş makinesine iplik geçirmeye benzer.10. Çocuklarınızı ilk iki yıl konuşturmaya, yürütmeye çalışırsınız, sonraki 16 yıl susturmaya ve oturtmaya.11. Yaşlanırsınız ve onları evlendirip evinizi nihayet “çocuk geçirmez” yaparsınız. Ama onlar hâlâ evinize sızmanın bir yolunu bulurlar.12. Çocuklarınız büyürler, evden ayrılırlar, kendi yuvalarını kurarlar. Ama eşyaları ilelebet evinizin bir köşesinde kalır.
Başlığa bakıp da “Bugüne kadar katıldığın televizyon programları canlı değil miydi?” diyebilirsiniz. Haklısınız da biraz şaşırtmak için öyle yaptım. Yoksa katıldığım canlı yayınların sayısını bilmem mümkün değil.Ama bu başkaydı. İlk kez bir siyasi ya da ekonomik tartışma dışında, bir şov programının canlı yayınına katıldım. Üstelik bu canlı yayında konuk da değildim, bir tür “figüranlık” yaptım.Belki yayın sırasında görenler olmuştur. Show TV’de yayınlanan sevgili Ferhat Göçer’in sunduğu “Biri bana gelsin” programının final gününü “canlı yayın figüranı” olarak canlı canlı izledim.Tiplemeleriyle herkesi kırıp geçiren Yeni Asır yazarı Besim Kazado, “Bu akşam Ferhat Göçer’in programının finali var. Emel Sayın konser verecek, ben de Muazzez Abacı tiplemesi yapacağım, gelir misin?” diye sordu. Bir tarafta sesine bayıldığım Ferhat Göçer, diğer taraftan da bitmeyen hayranlığımın olduğu Emel Sayın olunca “tamam” dedim.Canlı yayın deyince, ister istemez aklıma benim katıldığım canlı yayınlar geliyor.Stüdyoya geliriz, alnımızdaki, burnumuzdaki parlaklığı gidermek için makyaj adı altında pudra sürülür, sonra yerimizi alırız, konuşuruz da konuşuruz.Ama şov programları, hele seyircili olanları öyle değilmiş.Millet böyle bir konseri izlemek için birbirini ezerek içeri girmeye çalışıyor bir kere. Yayından bir iki saat önce yerler doluyor, bekleyiş başlıyor.Sonra stüdyo yönetmeni uyarıları sıralıyor: “Cep telefonları kapansın, yayında ayağa kalkmak yok, sanatçılarla fotoğraf çektirmek için sahneye koşmak yok, yayında çıkıp gitmek yok, reklam arasında sahneyi sarmak yok, işaret verilince alkışlayacaksınız, işaret verilince susacaksınız, dağıtılan çiçekleri birbirinize verin, sanatçı çıkınca herkes atmaya başlayacak. Öyle bedava konser yok, seyirci de çalışacak.” Şaka bir yana bu tür canlı yayıncılığı kıskandım. Aslına bakarsanız tartışma ve haber programlarının dışında, kadınlara yönelik sabah veya öğleden sona programları yapabilirim. Bir kere ağzım laf yapıyor, iyi kötü magazinden anlarım. Kadınlarla sohbeti de bilirim. Üstüne üstlük pek çok konuda bilgim olduğu için bunları doğru biçimde ama eğlenerek izleyiciye aktarabilirim. (Bir tür reklam gibi oldu ama, bakarsınız kulvar değiştiririm. Gerçi bunu söyleyince TV’ciler gülüyor. Olmaz gibi geliyor onlara galiba. Denemeden nasıl bilirler ki.)Gelelim konsere, yani canlı yayına. Emel Sayın olağanüstüydü. 15 yıldır böyle bir konser vermemiş. Ama inanın 30 yıl önce sahnede izlediğim Emel Sayın neyse yine o. Aynı güzellik, aynı insanın içini ısıtan gülüş ve bakışlar, aynı ses, aynı sahne performansı.Yayın 4 saat sürdü. Emel Sayın dört saat sahnede, uzun topuklu ayakkabı ve tuvaletler içinde ayakta durdu. İnanılmazdı.Besim Kazado ise Muazzez Abacı ve Zeki Müren tiplemeleriyle müthiş bir gösteri yaptı. Böyle bir yetenek az bulunur.Ferhat Göçer için söyleyecek bir şey yok. Yine müthiş başarılı, yine enerji dolu. Ama galiba final dediği sezon finali değil programın finaliymiş. Yazık olur bu program kalktıysa.Bu arada Emel Sayın, Ferhat Göçer’le 17 Ağustos’ta büyük depremin 10’uncu yılında, o yıl doğan ve annesiz babasız kalan çocuklara yardım için birlikte bir konser verecekler. Konserin tüm geliri bu çocuklar için harcanacakmış. Konser Kuruçeşme Arena’da. *** Les Ottomans uluslararası oluyorPerşembe günü Vatan’ın ekonomi sayfasında İstanbul Kuruçeşme’deki Les Ottomans Oteli’ne verilen 4 uluslararası ödülün haberi vardı. Turizmin Oscarları olarak bilinen World Travel Awards’ın dört önemli ödülü “Avrupa’nın en iyi butik oteli, Türkiye’nin en iyi butik oteli, Avrupa’nın en iyi SPA Resort’u ve Avrupa’nın en iyi butik Resort’u” ödüllerini kazanan Les Ottomans’ın sahibesi Ahu Aysal 17 Ekim’de Portekiz’de yapılacak törene katılacak.Haberi okuduktan birkaç saat sonra tamamen tesadüf eseri Ahu Aysal’ı gördüm. Ödülleri nedeniyle kendisini kutlayınca “Daha güzel bir haberim var” dedi.Les Ottomans, Türkiye’nin Avrupa’da isim hakkını kullandıracak ilk oteli olacakmış. Fransa’nın en önemli turizm merkezlerinden Limoges’teki Chateau Beaupre’un sahipleri içinde gölleri ve şelaleleri de bulunan arazisindeki şatonun “Les Ottomans” adıyla hizmet vermesi için Ahu Aysal’la anlaşmışlar.Ahu Aysal 14 Ağustos’ta yapılacak imza töreninden sonra Chateau Beaupre’nun İstanbul’daki Les Ottomans kalitesiyle ve Osmanlı kültürünün naif ürünlerinin kullanımıyla hizmete gireceğini söyledi.Ahu Aysal, Fransa’daki isim kullandırma anlaşmasının bir başlangıç olduğunu belirterek “Umuyorum Türk kültür ve zevkini dünyaya tanıtacak başka anlaşmalar da yapacağız” dedi. *** Belediyenin tam karşısıCan Bey iyi günler ben Gökmen Güzel. Unkapanı’nda çalışmaktayım. Bilirsiniz Vefa’da Reşat Nuri Sahnesi var ve yanında su kemeri. Ama burası artık balici ve sarhoşların affedersiniz ama tuvaleti oldu inanın. Gündüz veya gece fark etmiyor sıkışan kemere koşuyor, artık herkes şikâyetçi. Yetkililer ne bekliyor anlamıyorum. Büyükşehir Belediyesi karşısı ama inanın rezalet bir durum. Turist bir çift resim çekecekti, adam karşılarında ihtiyacını görüyor, ben şahsen utandım. “Neden buraya yapıyorsun?” diye sorunca bana cevabı “Sana ne sen kimsin” oldu. Bir gün geçerseniz eğer kemere bir bakın; simsiyah. Tarihimizi bu şekilde bozmaya kimsenin hakkı yok. Umarım bu yazıyı okur ve yetkililerin bir şeyler yapmasına vesile olursunuz. *** Sağlıklı yaşamın formülü: KefirNail Keçili ile karşılaştık, “Biliyor musun” dedi “Geçirdiğim o çok zor ve korkunç günlerin ağırlığını ve verdiği hasarları nasıl atlattım?” Doğal olarak “Vallahi bilemem, ben henüz atlatamadığım için çareyi de bilmiyorum” dedim.“Kefir kullanıyorum artık” diye sürdürdü, “Her gün bir Kefir hapı alıyorum, şimdi dünyanın en mutlu insanlarından biri gibi hissediyorum kendimi.” Kefir dediği aslında 2000 yıldır kullanılan, özellikle Kafkas halkının uzun yaşam formülü olarak bilinen bir doğal besin. Vücudun bağışıklık sistemini düzenleyen Kefir, Türkiye’nin en tanınmış beslenme uzmanlarından Dr. Ender Saraç tarafından da hararetle tavsiye ediliyor.Peki konunun yeni tarafı ne? Kefir bugüne kadar likit olarak elde edilebiliyor ve çok hızlı tüketilmesi gerekiyordu. Oysa şimdi hap haline getirilmiş. Böylelikle uzun süre saklamak ve kullanmak mümkün hale gelmiş.Kefir’i Türkiye’de Almanya ile ortak çalışan Farmaroyal firması üretip piyasaya sürmüş.Nail Keçili diyor ki “Her gün bir tane alın, farkı hemen göreceksiniz, hayatınızın rengi değişecek.” İşin tanığı böyle söyleyince bir şey diyemem tabii. Sağlık çok başka bir şey.
Sohbeti Hürriyet’te Vahap Munyar’ın köşesinde okudum. Bodrum Ticaret Odası Başkanı Mahmut Kocadon, Suudi Prensi Bandar Bin Al Suud’un kiraladığı teknede eşiyle birlikte şampanya içerken çekilen fotoğraflarının yayınlanmasının Bodrum turizmi için iyi olmadığını söylemiş.Doğru mu söylemiş? Gazeteler bu haberi yayınlamamalı mıydı?Evet, doğru söylemiş, gazeteler bunu yayınlamamalıydı.Ama İngiliz, Fransız, İspanyol gazeteleri olsaydı öyle olmalıydı.Nitekim bu ülkelerin medyası başta Suudiler olmak üzere şeriat düzeni ile yönetilen ülkelerden gelen zengin turistlerin çılgın haberlerine hiç yer vermezler.Oysa bu ülkelere giden zengin Suudiler ve Araplar dünya jet sosyetesini oluştururlar, bu ülkelerin en zengin mekânlarında içkilerin su gibi aktığı, birbirinden güzel ve çıplak kızların kol gezdiği partilerde çılgınca eğlenirler. Ama bunlar medyada yer almaz.Paris’in Şanzelizesi’nde ve San Trope’nin Vual Ruj’unda, Monte Carlo’nun Sporting Kulübü’nde (Fransızca isimleri Türkçe okunuşları ile yazdım.) Arap sosyetesinin müthiş görüntülerine tanık oldum. Hele Vual Ruj’daki bir şampanya savaşı vardı ki anlatmaya kelimeler yetmez.Buna karşı eğer bu görüntüler Türkiye’de yaşanıyorsa, bizim bunu Batı medyası gibi saklama lüksümüz olamaz. Nedeni çok basit.Türkiye’deki dinci kesim toplumun özellikle cahil kesimini hurafelerle uyutmaya ve onlara çağ dışı bir yaşam biçimini kabul ettirmeye, bu sayede de iktidarlarını sürdürmeye çalışıyor.İnsanların, özellikle kadınların özgürlüklerinin elinden alınmasını dinin emri gibi sunan, toplumu inanan ve inanmayanlar olarak bölen zihniyetin sahtekârlığının da açığa çıkarılması gerek.Fransa, İspanya için Suudilerin kendi ülkelerinde kadınlara araba bile kullandırmaması, onları simsiyah çarşaflar içinde yaşatması hiç önemli değil. Aynı şekilde bu kişilerin ülkelerini terk ettikleri anda tamamen farklı hale gelmeleri, haram dedikleri içkiyi su gibi içmeleri, ahlaksızlık dedikleri kadın erkek birlikteliğini sapıklık derecesinde yaşamaları da umurlarında olmaz. Onlar kazanacakları paraya bakar. Bu haberlerin yayınlanmasının bu para babalarını sıkıntıya sokacağını ve bir daha gelip bu tür para harcayamayacaklarını bildikleri için sessiz kalırlar. Ama Türkiye için durum farklı. Türk halkına da yapılan dayatmanın aslında nasıl bir sahtekârlığın sonucu olduğunu göstermek zorundayız. Eğer dinci zihniyet Türkiye’nin de Suudi Arabistan gibi olmasını istiyorsa, halk bunların temsilcilerinin aslında ne olduklarını görmelidir. Evet bu sahtekârlar Türkiye’ye, Bodrum’a çok para bırakabilirler. Bunu kaybetmek istemeyiz. Ama bu sahtekârlığın ortaya çıkmasının Türkiye’nin akıl ve zihin sağlığına getirisi turizmden gelecek paradan çok daha önemlidir.*****TARAFSIZ MECLİS BAŞKANI’NA BAŞARILARBaşbakan’ın “demokratik talimatı” gerçekleşti ve koca AKP Grubu’ndan çıkan tek aday Mehmet Ali Şahin Meclis Başkanı oldu. Köksal Toptan’ın “son kullanma tarihinin” geçmesinden sonra göreve gelen Mehmet Ali Şahin’e başarı dileklerimi sunmak isterim. Ama bir kuşkumu da iletmek istiyorum. Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Topçu’nun uyarısı üzerine dikkatimi çekti.Mehmet Ali Şahin biliyorsunuz Antalya Milletvekili. Yerel seçimlerde kendi bölgesinde AKP adayı Menderes Türel’in kazanması için yoğun çaba harcamış ve Genel Başkanı’na “Açık ara kazanıyoruz, gönlünüz rahat olsun” mesajı vermişti.Çünkü Mehmet Ali Şahin seçim propagandası boyunca “Eğer başkan yine AKP’den olmazsa projelerinizi Ankara’da onaylatamazsınız” demişti. Buna rağmen seçimleri AKP değil CHP kazanmıştı. Mehmet Ali Şahin bu sonuca çok kızmış ve Antalya halkını nankörlükle suçlamıştı. Bu suçlama kervanına Başbakan da katılmış ve “Bu kadar hizmet alan bir kent nasıl olur da bizi değil muhalefeti seçer anlamıyorum” demişti.Şimdi AKP’ye oy vermeyene hizmet de gitmeyeceğini söyleyen Şahin Meclis’in “tarafsız” başkanı oldu.Hayırlara vesile olur inşallah. *****ASKERİ ŞÛRA İLE İLGİLİ İKİ NOKTABİRİNCİ NOKTA: Bazı dinci gazetelere dikkat ettim, Şûra haberlerini gazetelerinin en önemli haberi yapmışlar. Üstelik hem askerler hem de alınan kararlar övülmüş. Bu manşetler askerin “çok güçlü ve baskıcı” olduğu iddia edilen dönemlerin manşetlerini hatırlatıyor.Oysa bu kesim askerin de tıpkı diğer devlet kurumları gibi bir kurum olduğunu ileri sürüyor ve hatta bazıları “Genelkurmay’la Karayolları Genel Müdürlüğü arasında ne fark var?” diye soruyordu.Peki Karayolları Genel Müdürü değiştiğinde neden haber manşete çıkarılıp da içerde iki sayfa ayrılmıyor o zaman?İKİNCİ NOKTA: Genelkurmay Şûra’nın ardından Albay Durmuş Çiçek’le ilgili açıklama yaparak “Zaten kadro yoktu” dedi. Oysa Şûra öncesinde Albay’ın terfi listesinde olduğu belirtiliyordu. Bu aşamada hiçbir açıklama yapmayan Genelkurmay Çiçek’le ilgili neden ayrı bir açıklama yaptı? Buna neden gerek duyuldu? Yoksa Çiçek amiral olacaktı da Erdoğan “olmaz” mı dedi? Genelkurmay “zevahiri” mi kurtarıyor?*****SIRA ASKERDEDevletin en tepesi dün Mehmet Ali Şahin’in Meclis Başkanı olmasıyla tamamen türbanlandı. Bir numara Cumhurbaşkanı, iki numara Meclis Başkanı, üç numara Başbakan türbanlı. Aslında hep unutulan bir isim var. Dört numara Anayasa Mahkemesi Başkanı da türbanlı.Kadronun tamamlanması için Genelkurmay Başkanı’nın da eşinin türbanlı olması gerek. Ama bu şimdilik olanaksız görülüyor.Buna karşı bir ara formül bulunabilir. Eski bir Genelkurmay Başkanı, ki ararsanız bulma olasılığınız var, hidayete erip eşinin başını türbanlayabilir. 30 Ağustos resepsiyonunda beşi yan yana gelir. Ortaya güzel bir tablo çıkar.