Ahlaken bu kadar mı tefessüh ettik?

Haberin Devamı

Başlıktaki “tefessüh” kelimesini genç okurlar bilmezler. Anlamı “çürüme, bozulma, kokuşma” demektir. “Tefessüh”ü bu tanımların hepsini birden kapsadığı için seçtim.

Peki “tefessüh” kelimesini neden kullandım?

Hemen anlatayım. Hafta sonunda Hürriyet’te Ayşe Arman’ın Halis Toprak’la yaptığı bir röportaj yayınlandı. Bugüne kadar pek çok kere medyanın gündemine gelen Halis Toprak bu kez 17 yaşında bir kızla yaptığı evlilik nedeniyle gündeme geldi.

Toprak 70 yaşında. Herkes 70 yaşında bir adamın 17 yaşında kızla evlenmesinin doğru olup olmadığını tartışıyor. Bu tür konulara çok girmek istemem. Çünkü ortada gerçekten aşk da olabilir. Gerçi bu olayda aşk olmadığı çok ortada ama yine de pek sevdiğim konular değil.

Temel olarak kadın ve erkek arasında çok büyük yaş farkı olması bana garip gelir. Ama yaş farkı var yaş farkı var o da ayrı konu. Örneğin 30 yaşındaki bir kişinin 14 yaşındaki kızla evlenmesi ile 55 yaşındaki birinin 30 yaşındaki kadınla evlenmesi aynı şey değil. Birinde 15 diğerinde 25 yaş fark var ama 70’lik açısından durum aynı değil.

Şimdi gelelim Halis Toprak olayında gerçekten kafamı çok bozan noktaya. Ayşe Arman röportajının bir yerinde Halis Toprak öyle bir şey söylüyor ki evlere şenlik. Aslında okur okumaz yazacaktım ama kendi kendime “Bu konu nasıl olsa kıyameti koparacak, başta kadın yazarlar olmak üzere aydınlar çok sert tepki gösterecek, ben de aynı konuyu yazmayayım” dedim.

Ama bir kişinin bile ilgisini çekmedi Toprak’ın söyledikleri. Çok şaşırdım.

Halis Toprak diyor ki, “Bana 50 tane kız getirdiler yaşı 17-18 olan. Ama ben Nazlıhan’ı seçtim, çünkü o başka.”

Nasıl yani? Halis Toprak’a kız götürüyorlar, evlensin diye. Üstelik Toprak’ın söylediğine göre bir kişi ya da ajans kız bulup getirmiyor, (o da ne demekse) bizzat ana babalar kızlarını kolundan tuttukları gibi Halis Toprak’ın beğenisine sunuyor.

İşte ahlaken “tefessüh etmek” buna denir. Bir ana baba düşünün. 17 yaşındaki kızlarını sırf zengin diye 70 yaşındaki bir adama sunmaktan hiç utanmıyor, arlanmıyor, dahası yarışıyor.

Tüm Türkiye de bu kokuşmuşluğu “sıradan” bir olay gibi algılayıp tepki vermiyor. Nasıl bir ülke olduk, nasıl bir aile yapımız, nasıl bir ahlak anlayışımız var?

Kimse “bunu Türkiye’ye mal edemezsin” diyemez. Çünkü 50 sayısı hiç az değil, ama buna karşı tepkisizlik milyonların da bu tür kokuşmuşluklara karşı ne kadar duyarsız kaldığını gösterir.

Biz böyle miydik? Yoksa “yeni Türkiye” ya da “değişen Türkiye” masallarının bir parçası mı bu?

Ve son sözüm: Halis Toprak’a 50 ana baba kızlarını götürmekten utanç duymuyorsa, Toprak’ın bu konudaki merakı biliniyor demek ki? Bu da ayrı bir konu.

*****


AMERİKA’DA ZENCİ PARTİSİ NEDEN YOK?

AKP ve yandaşları başları her sıkıştığında “dünyanın değiştiğinden” dem vurup Türkiye’nin özgürlükler konusunda çok geri kaldığını söylerler. Lafta hepsi ırkçılığa, ayrımcılığa karşıdır. Peki ya gerçekte?

Kalabalık bir yemekli davette demokrasi havarisi gibi konuşan, Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini ve Türkiye’nin bu sorunla yüzleşmesinin zamanın geldiğini söyleyen bir konukla konuşurken sordum:

“Amerika’da neden bir zenci partisi yok?” Çok bilmiş biçimde cevapladı: “Renge dayalı siyasi parti olur mu?” Ben de ekledim: “Katılırım ama yine Amerika’da Latinlerin, İngilizlerin, Yunanlıların da partisi yok.” Aynı şekilde cevapladı: “Irka dayalı siyasi parti de olmaz ki.”

Tekrar sordum: “İyi de Türkiye’de Kürtlerin partisi var. Amerika ya da Batılı demokrasilerde renge ve ırka göre parti olmuyor ama Türkiye’de oluyor. Üstelik siz bu partiyi destekliyorsunuz da. Size hiç garip gelmiyor bu durum anladığım kadarıyla.”

Biraz sıkılarak galiba cevap verdi “Canım bizdeki Kürt partisinin Kürtlüğü tartışılır.”

Orasını bilemem tabii ki, bizim Kürt Partisi’nin Kürtlüğü’nü tartışan tartışır da; sonuçta kendisine demokrat, özgürlükçü, liberal diyenlerin ilkesizliği çok canımı sıkıyor.


*****



POLİS VATANDAŞI TUZAĞA DÜŞÜRMEZ


Yaz tatili nedeniyle pek çok vatandaş arabalarıyla tatil yörelerine akın ediyor. Bu nedenle yollar çok dolu.

Ancak sürekli aldığım bir şikâyet var. Trafik polisleri “hız kontrolü” adı altında vatandaşın adeta canını çıkarıyor.

Hemen söyleyeyim, trafik kontrollerinin sıklaştırılmasına, aşırı hız yapan ya da trafiği tehlikeye sokan sürücülere cezalar yazılmasına asla karşı değilim. Ama trafik polislerinin vatandaşı adeta tuzağa düşürmesine de şiddetle karşıyım.

Sorun şu: Anadolu’nun pek çok yolu duble yol oldu. Ama bir bölümü de hâlâ geliş gidiş tek şerit. Sürücüler tek şeritte bir kamyonun arkasına takılıp ağır ağır gittikten sonra duble yola gelince biraz gaza basıyorlar. Ama 1 kilometre ötede pusuya yatmış polis var. Cezayı basıyor.

Üstelik ceza yiyen araçlar 130-140 kilometre falan hız yapmıyorlar. 80-90 bile ceza yiyor. Çünkü duble yola yakın bir köy var örneğin, yol köyün içinden de geçmiyor, ancak “meskûn mahal” sayıldığı için hız limiti 50.

Geçen yıllarda bir gün Balıkesir’den geçiyorum. Susurluk tarafından tek yolda gelmişiz, çevre yoluna girince haliyle biraz gaza bastım.

Az ileride polis durdurdu: “Meskûn mahalde 85 kilometre ile gittiniz. Limit 50. Şu kadar ceza ödeyeceksiniz.” Yapacak bir şey yok tabii, cezayı ödedim. Makbuz kesildikten sonra polise “Siz İstanbul’da polislik yaptınız mı?” diye sordum. Polis “Hayır, neden sordunuz?” deyince “İstanbul’da polis olsanız demek aklınızı yiyeceksiniz, çünkü sizin burada meskûn mahal dediğiniz yer köye bir kilometre (orada Ayşe Kadın köyü var, çocukluğumdan beri bilirim) oysa İstanbul’un bazı yerlerinde şehir içi trafiği 100 kilometre ile akıyor” dedim.

Sonuç olarak diyeceğim şu: Trafik kontrollerini daha da sıklaştıralım. Ama trafik açısından tehlike göstermeyen bölgelerde araçların yeni teknolojilerini de göz önünde tutarak hız limitlerini tekrar değerlendirelim.

Bu asla bir hız yapma arzusu değildir. Rahat gidilebilen noktalarda trafik polisi tuzağına düşmeyelim o kadar.

DİĞER YENİ YAZILAR