Trafiğe bir dokundum ki

Haberin Devamı

Geçen hafta, başıma gelen “araç çekme” olayını yazmıştım. Öyle bir ilgi gördü ki anlatamam. Meğer bu konuda ne kadar çok dertli varmış, şaşırdım.

Aslında konu çok basit. İstanbul trafiği her geçen gün içinden çıkılmaz hale geliyor. Buna bir çare bulamayan, belli ki pek araştırma da yapmayan Emniyet Müdürlüğü, trafik sorunu için kazançlı bir yol bulmuş: Olur olmaz her yerde ve her şekilde ceza yazmak ve trafiğin rahat olduğu yerlerde park etmiş araçları çekmek.

Eğer trafik kurallarını ihlal ediyorsanız cezayı yersiniz. Aracınızı park yasağı olan bir yere koyarsanız aracınız çekilir. Kimse itiraz edemez.

O halde ben bunları neden yazıyorum ve neden yüzlerce kişi “Ben de şikâyetçiyim” diye ayağa kalkıyor?

Çünkü trafik polisleri adil davranmıyor, bu bir. İki, görevlerini hakkıyla yerine getirmiyor, üç, vatandaşa tuzak kuruyor, dört, ceza kotasını doldurmak ve anlaşmalı otoparkları zengin etmek için habire araç çekiyor.

Aldığım şikâyetlerde pek çok kişi “Çekilen aracımız kesinlikle park yasağı olan bir yerde değildi” diyor. Birçok okurum “Yıllardır durduğu evimin önünden çektiler” diye feryat ediyor.

Tabii siz bunu kanıtlayamıyorsunuz; polis çağa uygun çalışmadığı için, örneğin park yasağı olan yerde durduğunu iddia ettiği aracın fotoğrafını çekmiyor.

Aynı şekilde aracın plakasına yazılan cezalarda da (EGS hariç) yine fotoğrafla kanıtlama yok.

En büyük şikâyet ise araçların çekildiği otoparklardan geliyor. Açıkçası ben de gördüm. İstanbul’un neresine gitsem aracımı bir otoparka bırakırım. Ama araç çekilen otoparklar gibisini hiçbir yerde görmüyorum.

Kurtlar Vadisi’nin ayak takımını andıran kişilerin “Parayı yatır, arabanı al ve çekip git” diyen emredici bakışları o kadar rahatsız edici ki.

Ve ne yazık ki bütün bunlar güya İstanbul’daki trafik sorunun halletmek için kurulan Trafik Vakfı aracılığı ile yapılıyor.


***


BATTAL ARAZİYİ DEĞERLENDİRME


İş yapmak para kazanmak istiyorsanız olanaklar sınırsız. Biraz zekâ, biraz girişim ruhu ve tabii biraz da maddi kaynakla hiç akla gelmeyen konularda çok iyi kazançlar sağlamak mümkün.

Bodrum Havaalanı’na iki kilometre mesafede iki zeki girişimcinin kurduğu otoparklardan söz etmek istiyorum bugün.

Havaalanından çıkıyorsunuz, Bodrum’a doğru gidiyorsunuz. Hemen iki kilometre sonra birbiri ardına iki otopark var.

Çevrede bina yok, iş yeri yok, peki bu otoparklar neyin nesi?

Ne olduğunu hemen anladım tabi de içeri girip sahibine sorayım istedim.

Bu otoparklar yaz aylarını Bodrum ve çevresinde geçiren ama sık sık uçakla evine gidip gelenler için.

Adamın yol kenarında arazisi var. Ama üzerine ne site inşa edilir ne de işyeri. Yolda zaten 4-5 benzin istasyonu da var. O da olmaz. Lokantaydı, hediyelik eşyacıydı, depoydu onlardan da çok sayıda var.

Akıllarına gelmiş ve oraları otopark yapmışlar. Sistem çok basit: Bodrum’a ilk gelişinizde arabanızı kullanıyorsunuz. Sonra dönüşte bu otoparklara uğruyorsunuz. Oradaki görevli yanınıza biniyor, alana gidiyorsunuz, uçağınıza biniyorsunuz, otopark görevlisi arabanızı alıp otoparka götürüyor.

Geleceğiniz gün telefon ediyorsunuz, arabanız yıkanıyor, bir görevli arabanızı alana getiriyor, siz görevliyi otoparka bıraktıktan sonra gideceğiniz yere gidiyorsunuz.

Bu fikir nereden kaynaklanmış? Havaalanında otopark ücreti çok yüksek. Bir günlüğü 30 lirayı geçiyor. Hafta sonu Bodrum’a gidip dönüşte aracınızı alana bırakırsanız 5 gün sonra 150 liradan fazla otopark parası ödüyorsunuz.

Yok arabayı Bodrum’daki evinizde bırakırsanız bu kez de gidiş geliş 100-150 lira arası taksi parası veriyorsunuz.

Oysa bu otoparkların günlüğü 7 lira. Eğer aylık ödemeyi kabul ederseniz 70 lira.

Bu kadar basit bir ekonomik hesap, Bodrumlu iki girişimciye yaz aylarında dünyanın parasını kazandırıyor.

***



İSTENMEYEN YAZARLAR


Ülkemizin güney bölgelerinde çok eski ve köklü bir okul var. Mezunlarının büyük bölümü uzun yıllar içinde Türkiye’nin önemli konumlarına yükseldiler, birçoğu başarılı iş adamı, akademisyen, siyasetçi, yazar oldu.

Bu okuldan mezun olanların tamamı için “aydın” sıfatı kullanılması yanlış değil.

İşte bu okulun mezunları mezuniyet yılı ayrımı yapılmadan her yıl bir araya gelerek yemek yiyorlar.

Mezunlar ilk kez bu yıl ortak bir karar almışlar ve yine kendi okullarından mezun olan iki arkadaşlarını bu kez aralarında görmek istemediklerini belirtmişler.

Şöyle konuşulduğunu duydum: Bu iki eski mezun, daha önceki Türkiye sevdalısı, Atatürk ve cumhuriyet ilkelerine bağlı tavırlarını bir kenara bırakıp, bugünkü iktidarın sözcülüğünü yapar hale geldiler. Böylesi bir tavır okulumuza yakışmıyor. Artık gelmesinler daha iyi.

Ne can sıkıcı bir durum....


***



JETON AKBİL GİŞELERİ SORUNU


Geçenlerde okurlardan gelen şikâyetler üzerine raylı sistemde jeton gişelerinin bulunmadığını ve jeton satışının yakınlardaki büfelerde yapıldığını yazmıştım.

İşin aslını öğrendim.

İstanbul’da toplu taşıma Ulaşım A.Ş’ye devredildi biliyorsunuz. Bu şirket pek çok işi taşerona vermiş. Gişelerde çalışanlar da dahil. Ancak işçiler sendikaları aracılığı ile “Bu asli iştir, taşerona verilemez” diyerek dava açmışlar ve kazanmışlar.

Ulaşım A.Ş. de bunun üzerine bazı yerlerdeki jeton ve akbil gişelerini kapatmış.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde olduğu gibi pek çok belediyede işler taşeron firmalar tarafından yapılıyor. Bu elbette bir tür tasarruf sağlıyor.

Buna karşın belediyede çalıştığını sananların emeği alabildiğine sömürüldüğü gibi sosyal hakları da yok oluyor.

Tamam kriz var ve sokakta elini sallasan her işi yapacak birini bulabilirsiniz. Ama biraz da insaf.


***



NASIL BAŞARDINIZ?

Yıldırım Tuna’dan: Dul kadın kocasının ölümü üzerine gittiği terapistinin koltuğunda ağlayarak “25 yıllık evliydik” demiş, “Onca yıl bir kere bile kavga etmedik.” Terapist, “Ne kadar güzel bir şey, nasıl başarabildiniz?” diye sormuş. “Ondan 40 kilo fazlaydım” demiş kadın gözlerini silerken, “O da öyle ödlekti ki... Yavrum!”

DİĞER YENİ YAZILAR