Ege bölgesinde yol alıyorum. Benzincide durdum. Kıyafetinden “devlet memuru” olduğunu düşündüğüm biri yanaştı ve “Çok özür dilerim. Eğer ...’den geçecekseniz beni de alır mısınız?” dedi. Söylediği yer zaten yolumun üzeri. “Tabii” dedim.
30 dakika kadar yol gittik ve tabii hep konuştuk. Hangi kurumda çalıştığını, her gün bu yolu zorunlu olarak yaptığını, benim gibi “iyilikseverler” sayesinde gidip gelebildiğini söyledi.
Yolumuz Tayyip Bey’in çok övündüğü duble yollardan biri. “Başbakan çok övünüyor ama, şu duble yolun haline bak. Eğri büğrü. Şerit çizgileri de yok. Kalitesiz, çünkü yandaş ekonomisi uygulanıyor” dedim.
“Nasıl?” deyince anlattım: “Yol yapmak kolay değildir. Her müteahhide yol yaptırılmaz, deneyimi olması gerekir. İktidar bunu aşmak için yolları 30’ar kilometreye bölüyor. O zaman daha düşük yeterlilik belgesi kullanılabiliyor. İl ve ilçelerdeki partililer bir araya gelip bir müteahhitlik firması kuruyor. Yolu bunlar yapıyor. Deneyimleri olmadığı için de dolgu malzemelerini inşaat artıklarından, molozlardan ve hatta çöplerden oluşturup üzerine asfaltı döküyorlar. Tabii yollar da kısa sürede bozuluyor. O kadar yol geçtim, bütün duble yollar böyle.”
Yanımdaki yolcu “Ama sonuçta yollar genişledi” dedikten sonra hükümetten memnun olduğunu, ilk kez bir ev sahibi olmanın mutluluğunu yaşadığını anlattı.
Ben de “Bunların olması normal, dünya değişiyor, teknoloji maliyetleri ucuzlattı bazı şeyler daha kolay yapılıyor, örneğin daha önce bankalar 30 yıllık kredi veremiyordu, şimdi veriyor ve herkes ev alabiliyor” dedim.
Bu sözlerimin üzerine “Ama bir sürü açılım yapıyorlar, bunlar da mı kötü?” diye sordu. Cevap olarak “Kötü olur mu? Galiba Kürt açılımını söylüyorsun, buna kimse karşı çıkmıyor, ama hükümet ne yapacağını söylemiyor, eleştirilen bu” dedim.
Yolcum “Yok yok, CHP yüzünden bu açılım olmayacak, hepimiz çözülmesi için dua ediyoruz” diye karşı çıktı.
“Demek senin için de çok önemli” deyince “Yanlış anlamayın ben Kürt değilim. Eğer çözüm olmazsa gelecek sene buralarda yolunuz kesilecek, soyulacaksınız” deyiverdi.
“O da ne demek?” deyince “Burada çok Kürt var. Hepsi birbirini biliyor ve beraber hareket ediyor. Mafya gibiler. Açılım olsun, hepsi yerine dönsün” cevabını vermesin mi?
Bu, genel bir kanı değil elbette. Ama tesadüfen arabama binen bir kişi yaşadığı yerin bakış açısını aynen böyle iletti.
Halit Refiğ’e sevgi seli
Türkiye’nin en önemli sinema yönetmenlerinden ve uluslararası çapta entelektüellerinden biri olan Halit Refiğ yakalandığı rahatsızlık nedeniyle bayramı hastanede geçirmek zorunda kaldı.
Bir süredir Memorial Hastanesi’nde yatan Halit Refiğ’in yüzü kendini seven ve sayanların yarattığı ilgi çemberi ile gülüyor.
Halit Refiğ karımın ablasının kocası, yani bacanak oluyoruz. Tabii bu da bizi çok yakınlaştırıyor. Onun sohbetlerine katılmak, dünyanın dört bir yanından bilim, sanat ve felsefe alanındaki sözlerini dinlemek ve her seferinde sanki bir kitap okumuş gibi yepyeni bir şeyler öğrenmek herhalde benim şansım olduğu kadar ayrıcalığım da.
Ama ne yazık ki Halit Refiğ beklenmedik anda rahatsızlandı. Bir safra kesesi ameliyatından sonra bir türlü tam sağlığına kavuşamadı.
Büyük bir sevgi ve dostlukla çabalayan doktorlar Refiğ’in sağlığına tam kavuşuncaya kadar hastanede kalmasına karar verdiler.
Refiğ’in sağlık durumu her gün biraz daha düzeliyor. Sanıyorum bunda gördüğü sevginin moral etkisi de büyük rol oynuyor. Eşi Gülper Refiğ bir an olsun bile başucundan ayrılmıyor, gelen herkesle ilgilenip moral desteği sağlıyor.
Halit Refiğ’e kimler gelmedi ki. 90 yaşındaki Lütfi Akat ve eşi kalkıp gelmişlerdi örneğin. Uğur Dündar, Güneri Cıvaoğlu, Türkan Şoray, Müjde Ar, Ercan Karakaş, Ediz Hun, İzzet Günay, Arsen Gürzap, Can Gürzap, Safa Önal, Hülya Koçyiğit, Orhan Gencebay, Yavuz Turgul, Nilüfer Aydan, Fatma Girik, Itır Esen, Gülçin Barmek ustayı hiç yalnız bırakmadılar.
Yıldız Kenter her gün arayıp sağlık durumunu sorarken, Aşk-ı Memnu dizisi kadrosu da bu diziyi ilk önce TRT için çeken Halit Refiğ’i ziyaret etti.
Solucan
Dede bahçede oynayan torununu seyrediyormuş. Torunu bir deliğin içinde bulduğu solucanı çekip çıkarmış. Dedesi torununa hem yaptığı işin iyi olmadığını anlatmak, hem de zekâsını ölçmek için “O solucanı tekrar deliğine sokabilir misin?” diye sormuş. Torun “Evet” deyince dede gülümsemiş ve “Yap, benden sana 10 lira” demiş.
Çocuk eve koşmuş, annesinin saç spreyini kaptığı gibi solucana sıkmaya başlamış. Solucan kalem gibi düzleşmiş, sertleşmiş. Çocuk böylelikle solucanı deliğine tekrar sokabilmiş. Dede şaşırmış ve 10 lirayı çıkarıp vermiş. Ertesi gün çocuk yine bahçede oynarken bu defa ninesi yanına gelmiş, sırtını okşayarak eline
50 lira sıkıştırarak şöyle demiş: “Sen dedene neler öğretmişsin öyle?”
Güiza’yı gördünüz
Fenerbahçe seyircisi de galiba sonunda fark etti ki bu Güiza’nın bir işe yaradığı yok. Tuhaf bir şekilde UEFA Kupası’ndaki rakibi Twente’ye kendi sahasında yenilen Fenerbahçe, Güiza’nın ayağından fırsatlar kaçırırken seyirci de çileden çıktı.
Hemen ertesi gün yazacaktım ama bir de lig maçını beklemek istedim. Pazar günkü maçta da Güiza aynıydı. Yine beceriksiz, yine hiçbir pası alamıyor ve kaleye top atamıyor. Sadece “deli dana gibi” koşuyor.
Nitekim her iki maçtan sonra da seyirci Güiza’yı ıslıkladı. Oysa kenarda Semih oturuyor. Milli takımın değişmez oyuncusu, Güiza var diye köreltiliyor. Hayır Güiza eğrisi doğrusuna denk gelip kazara gol atsa yine söyleyeceğim bir şey yok ama, kaçırılmaması gerekenleri kaçırıp takımını da yatırınca insan çileden çıkıyor.
Tabii bir de Kazım sorunu var Fenerbahçe’nin. Artistik hareketleri pek seviyor da bir iki deneme başarısız olunca bu oyuncunun da çivisi çıkmış gibi oluyor. Nitekim son iki maçta seyirciden büyük tepki alan diğer futbolcu da Kazım’dı. Daum’u göndermekten önce bu futbolculara bakmak gerek bana göre.

