Yaş biraz ilerlemeye başlayınca eskileri hatırlamak pek keyifli oluyor. Ama insan hali işte, böyle günlerde herkes iyi ve mutlu günleri hatırlar. Kötü günlerden söz açılınca da ya konuşulmaz ya da espriye vurulur.
Örneğin böbreğimde her gün içtiğim 7-8 kupa filtre kahveden sonra bir yıl içinde oluşan ceviz büyüklüğündeki taş alınıncaya kadar çektiklerimi şimdi komiklikler yaparak anlatıyorum.
Gece yataktan kalkıp zıp zıp zıplarken çektiğim ve hiç bitmeyecek sandığım acıyı anlatırken şimdi herkes kahkahalar atıyor.
4 yaşımdayken
Bugün bayram. Bayramı fırsat bilip kaçmayı düşünenler için pek hoş değil tabii. Birinci gün pazara denk geldi. Üstelik bittiği günün ertesi de okullar açılıyor. Demek ki vakti ve imkanı olanların dışında kalanlar bu yıl “eskisi gibi” bayram yapmak durumunda.
Yani ailelerin bir araya geldiği, yemeklerin yenip eskilerin yad edildiği, ellerin öpüldüğü hatta belki de bahşişlerin verildiği eski bayramlar.
Hafızamı zorluyorum, 4 yaşındayken Erzincan günleri geliyor aklıma. Hangi bayramdı bilmiyorum ama gözümün önündeki tek şey babamla gittiğimiz bayram namazıydı. Camiye de ilk gidişimdi.
Bağdaş kurup yere oturmamız geliyor aklıma. Bir de erken gitmiştik, zaman geçtikçe gelenlerin artması ve her seferinde biraz daha toparlanarak oturmamızı en sonunda da safların sıklaştırılmasını hatırlıyorum.
İlk çocukluk yılları
Daha sonra hatırladığım bayramda galiba 6 yaşındaydım, henüz okula başlamamıştım çünkü. Rahmetli babaannem o tarihte Gayrettepe’de oturuyordu. Barbaros Bulvarı yeni açılmıştı, şimdiki Emniyet Müdürlüğü binası yoktu, ev onun arkasındaydı ve bakınca Barbaros Bulvarı da görünürdü. Şimdi mümkün değil.
Mahallenin çocuklarına takılmıştım bir bayram sabahı. Zilleri çalıyorduk. Şeker falan veriyordu kapıyı açan teyzeler amcalar. Bazıları da para. 5 kuruş, 10 kuruş, 25 kuruş veren olmuş muydu? Ama para verilince nasıl sevindiğimizi anlatamam.
Oruç bozuldu mu?
Bizim ailede oruç hiç bırakılmaz. Balıkesir’de ilkokul birinci sınıftaydım. İlk orucumu tutuyorum. Sabah okula gittim. Kapıda bir kadın “kuzu kulağı” satıyor. Kuzu kulağı çayırda biten, hafif mayhoş bir ot. Ben bayılıyorum.
İşte o an orucu falan unutmuşum, tam ağzıma bir yaprak atıp çiğnemeye başlamıştım ki, oruç gelmez mi aklıma. Hemen tükürdüm. İyi de oruç bozuldu mu bozulmadı. Başladım ağlamaya. Neyse ki aklına güvendiğim bir sınıf arkadaşım “Ninem söyledi orucu unutup ziyafet çeksen bile bozulmazmış” dedi. Niyet önemliymiş. İçim rahatlamıştı. Sonra babam da “Madem unuttun ama hatırlayınca bir daha yemedin o zaman bir şey olmaz” demişti.
Bayram harçlıkları
Balıkesir yıllarında bayramların en büyük keyfi “bayram harçlığı” toplamaktı. Sabah bayram namazından sonra birlikte kahvaltı edilir, eller öpülür, sonra babam harçlıklarımızı verir. Bana 10 lira, kardeşime beş lira.
Sonra aile büyüklerine gidilir. Büyük amcalar, amcaların yine amca dediğimiz oğulları, derken bir bayram 70-80 lira bahşiş topladığım olurdu.
Bu bahşişleri nereye harcayacağımı bilemezdim. Çatapat alırdım bazen, patlayan mantarlar vardı o zaman. Bükülmüş bir çivi mantarın iki tarafına tutturulur, yere atınca sivri uçlar barutu patlatır, müthiş de ses çıkarırdı. Bir de topu topu birkaç saniye renkli ışık çıkaran fişekler vardı.
Şimdinin görgüsüzlük sembolü havai fişeklerin yanında adı bile edilmez tabii.
Baklava pişmanlığım
Çocuklukta bayramın tadı baklavaydı. Bense baklavayı ağzıma koymazdım. Oysa bayram nedeniyle bir tepsi baklava yaptırılırdı özel olarak. Annem babam çok ısrar ederlerdi ben Nuh der peygamber demezdim.
Sonra bir gün koca tepside tek bir samsa baklava kaldı. Babam “Bari bunu hatırım için ye” dedi.
Yüzümü buruşturarak ve bir hamlede yemek üzere son samsayı alıp ağzıma attım. Bir kere çiğnedim ki hemen yutacağım. Ama o da ne. İnanılmaz bir lezzet. “Bir tane daha kalmadı mı?” Kalmadı tabii. Bugüne kadar hiç yemediğim için ne aptalmışım meğer.
İki ay bekledim
O yıllarda baklava öyle her pastanede satılmıyor. Hatırlıyorum Ramazan Bayramı’ydı. İki ay sonraki Kurban Bayramı’na kadar zor sabrettim. O günden beri de baklavaya dayanamıyorum. Önüme ne kadar koyarsanız o kadar yerim.
Böyle bir de “kaymaklı” pişmanlığım vardı. Onu da tadıncaya kadar “yemem” diye tutturmuştum. Ege’ye mahsus bir tatlı. Baklava hamuru kadar ince hamurun her katına kaymak konuyor, sonra üzerine şerbet konuyor. “Kaymaklı” çok dayanıksız tatlıdır. Yapılır ve hemen yenir, bu nedenle dışarıda satılmaz. Yıllardır “Biri yapsa da yesem” diye burnum tütüyor.
İşte böyle. “Eski bayramlar daha mı güzeldi?” muhabbeti yapmak istemedim, her şey yaşandığı sırada güzel çünkü, bir de hatırlamak.
Hepinizin bayramını bir kere daha kutlarım.
Pazar fıkraları
Biraz izin yapıp iki pazarı yazısız geçirince fırkalardan da mahrum kaldık. İşte bu pazarın fıkraları, tabii Yıldırım Tuna’dan;
Gübre
Yaşlı kadın evinin girişinde otururken ona sebze meyve getiren manavı at arabasıyla tozu dumana katarak geldiğini görünce durdurmuş “Selam” demiş.
- Nerden geliyorsun?
- Kasabadan bayan.
- Arabanın arkasında ne var?
- Gübre.
- Ne yapacaksın onu?
- Çileklerimin üzerine serpeceğim.
- Oggrrkk..! Hiç öyle şey olur mu?.. Gel buzdolabımda taze kremam var sana ondan vereyim..!
Kompozisyon
Öğretmen: Benim Köpeğim adlı kompozisyonun ağabeyinki ile tıpa tıp aynı.. Kopya mı çektin?
Öğrenci: Hayır efendim.. Aynı köpeği yazdık ondandır..
Ters sarma
34 yıllık evliyim, düğün videomuzu tersten oynattıkça inanın mest oluyorum.. En sevdiğim yer neresi mi? Karım nikah yüzüğünü parmağından çıkarıyor, nikah salonunda geri geri gidip kapıda bir arabaya binip caddelerde kaybolmuyor mu keyiften çıldırıyorum..!
Ölüm ilanı
Adam ölünce yaşlı karısı gazetenin ilan servisine gidip bir ölüm ilanı vermiş, “Barney Öldü” diye. “Ölüm ilanı 4 kelimeye kadar 25 dolar hanımefendi” demiş görevli “Yani aynı ücreti ödeyerek 2 kelime daha ekleyebilirsiniz..”
“Tamam” demiş yaşlı kadın “Barney öldü, satılık Toyota ”
Teşhis
Saldırıya uğrayan kadın karakolda sanığı görür görmez “Evet. Bu o.” demiş komisere, “Oydu.. Bu yüzü nerde görsem tanırım!”
Sanık “Yalan söylüyor memur bey..” demiş “Yüzümü kesinlikle görmüş olamaz çünkü o gece kar maskesi takmıştım..!”

