AKP’nin ve yandaşlarının sloganı artık biliniyor. Eğer AKP’ye destek veriyorsan demokrasiden yanasın. Sivilleşme için çabalıyorsun. Değişim senin için vazgeçilmez bir koşul.Eğer AKP’li değilsen, hele hele AKP politikalarını eleştiriyorsan, üstüne üstlük AKP’yi laiklik ve Cumhuriyet ilkelerinin korunması konusunda zayıf buluyorsan demokrasi düşmanısın. Sivilleşmeden, haktan, hukuktan yana değilsin. Statükocusun. AB ve değişim karşıtısın. Darbecisin, Ergenekoncusun.Türkiye’nin aklı başında kesimleri bu çirkin oyunu tabii ki biliyor ama, hedefi Türkiye’nin temel yapısını değiştirmek olanlarla bunlara destek verenler bu Hitler’vari propaganda yöntemlerini çok iyi kullanıyorlar ve özellikle cahil halkı etkilemeyi başarıyorlar.AKP ve yandaşları bu çifte standardı “yargı” alanına da taşımıştı biliyorsunuz. Darbe belgesi hazırladığı ileri sürülen bir albayın sivil yargı tarafından tutuklanmasını zafer çığlıkları ile kutlayan AKP ve yandaşları kararın yine sivil mahkeme tarafından bozulması üzerine tam tersi davranarak ağır hakaretlerle dolu protesto yazıları yazmışlardı.AKP ve yandaşlarının “sivil yargı” üzerindeki oyunları şiddetini artırarak devam ediyor.Üstelik bu kez sivil yargı protesto edilmiyor yargının temeline “darbe” vurulması amaçlanıyor. Dinci ve yandaş medya birkaç gündür manşetlerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu çıkarmış durumda. Bu kurul hâkim ve savcılar arasındaki yaz dönemi atamalarını yapacak. İktidar bu atamalar sırasında bazı Ergenekon hâkim ve savcılarının değişeceğini ileri sürerek bu kurulun karar almasını engelliyor.Durum şudur: Yargı bağımsızlığı ve Anayasa’daki hâkim teminatı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun varlığı ile sağlanıyor. Yargıdaki en üst konumda olan bu bağımsız kurul hâkim ve savcı atamalarını yaparak, hukukun siyasetin gölgesinde kalmasını önlüyor.Ancak bu bağımsız olma karakterine rağmen Adalet Bakanı da bu kurulun üyesi. Adalet Bakanı kurula katılmayarak yapılacak atama kararnamelerinin imzalanmayacağını ihsas ediyor. Bu durumda kurulun çalışması sabote edilmiş oluyor. İktidar bu operasyonla “çalışamaz duruma geldiği” iddiası ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını değiştirmeye hazırlanıyor. Eğer iktidar arzu ettiği yapıyı kurabilirse, hukuk ve adalet sistemi tamamen iktidarın güdümüne girecek. Hâkim ve savcı atamaları hükümetin isteğine göre yapılabilecek.Durum öyle olduğu halde özellikle AKP yandaşlarının hedef tahtasına bu kurulu oturtmaları, bazı üyelerinin üzerinden yine bildik propagandayı yapmaları, siyasetin içine düştüğü ahlaki çöküntünün son örneğidir. *** İtirafçı ile çalışırken düşünecektinizİki gündür gazete manşetlerini Albay Cemal Temizöz işgal ediyor. Albay Temizöz 1992-93 yıllarında Güneydoğu’daki bazı operasyonlarda gözaltına alınan veya kaçırılan kişilerin öldürülmesinden sorumlu tutuluyor. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın iddianamesinde albay Temizöz için 9 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis isteniyor.Albayla ilgili suçlamaların çok büyük bir bölümünün “gizli tanık” sıfatıya dinlenen eski “itirafçıların” ifşaatlarına dayandığı anlaşılıyor.“İtiraçı” denilen şu: Adam dağa çıkmış, PKK terör örgütü militanı olarak birçok eyleme katılmış. Köy basmış, askeri karakollara yapılan saldırılara karışmış, pek çok cinayet işlemiş. Sonra yakalanmış. Bu olayların geçtiği yıllarda “idam” istemiyle yargılanacak olan bu teröristlere son bir şans tanınmış ve “eğer suçlarını itiraf eder, örgütün ele geçirilmesini sağlarsan, ceza almayacaksın, özgür kalacaksın” denilmiş.Bu teklifi kabul edenlerden bazıları itiraflarda bulunup sonra kaybolup gitmişler. Bazıları ise devletin elemanı gibi operasyonlarda görev almış, terörle mücadele eden birimlere, bilgi verdiği gibi rehberlik de yapmış, hatta bazı eski silah arkadaşlarının öldürüldüğü operasyonlara katılıp “tetik” çekmiş. Büyük ihtimalle bu itirafçılar “maddi” yönden de çok kazanmışlar.Artık dönem değişti. Bir kere idam cezası kalktı. Olağanüstü hal bittiği için terörle mücadele yöntemleri de değişti. İtirafçıların görevleri bitti, kendi hayatlarına döndüler.Belli ki şimdi başka güçler bu itirafçıları bulup yine bazı maddi imkânlar sağlayarak bu kez daha önce kendilerini kullanan güvenlik güçlerini suçlamak için kullanıyorlar. Mesele bu kadar basittir.Kimsenin ağlamaya, üzülmeye, kızmaya ve en önemlisi “biz vatan için kendimizi feda ettik, bu mu reva görülecekti?” demeye hakkı yoktur.Terörle mücadele adı altında da olsa hukuk dışına çıkılması, cinayetler işlenmesi affedilemez. Bu hukuk dışı işler için kendi yoldaşına ihanet edenleri kullananlar, aynı kişilerin bir gün kendilerine karşı kullanılacağını bilmelilerdi. *** Savcılar Deniz Feneri’nin süper tankerini saptadıZamanında Kanaltürk’te, şimdi de Biz TV’de belgeli “yolsuzluk” programları yapan Tuncay Mollaveyisoğlu kendi çıkardığı “Bağımsız” isimli derginin son sayısıyla birlikte bir de mektup göndermiş. Dergisindeki en önemli haberi anlatan Mollaveyisoğlu şöyle diyor: “Türkiye’de süren Deniz Feneri soruşturmasında iki önemli tespit yaptı savcılar. Biri Kanal 7’nin gemisinin yardım paraları ile alınması tespitiydi. Hatırlayacaksınız; Kanal 7’nin Almanya şubesi Euro 7, Atlas 1 adlı bir gemi satın almıştı. Ben “yolsuzluk ve yoksulluk” programında bu geminin yardım paraları ile alındığını 2007 yılında haber yapmıştım. Gemiyi o dönemde kaçırıp Türkiye’ye getirmişlerdi. Alman savcılar geminin izini sürerken, Haydarpaşa limanında demirleyen gemiyi görüntüleyip yine haber yaptık ve bu haberler üzerine gemi Türk sularından kaçırıldı.İşte o geminin yardım paraları ile alındığı bilgisine Türk savcılar da ulaştılar. Kanal 7, gemiyi, Almanya’daki Vakıfbank’ın şubesinden kullandıkları kredi ile satın aldıklarını açıklamıştı. Ancak savcılar geminin yardım paraları ile alındığını tespit ettiler ve bu nedenle o dönemde krediyi veren ve daha sonra apar topar Türkiye’ye çağırılan banka memurunu sorguladılar.Türkiye’deki Deniz Feneri soruşturmasında bir başka önemli gelişme ise Türk savcıların Aytaç AŞ ile Deniz Feneri arasındaki açıklanamaz mal transferini tespit etmeleri. Aytaç AŞ; Yimpaş şirketlerinden biri..”
Doğu Türkistan konusunda henüz çok net bilgiler olmadığı halde Türkiye’nin takındığı tavır, yakın gelecekte karşımıza büyük bir sorun olarak çıkabilir.Başbakan Erdoğan, çevre baskısı ve “Van minüt’ü Çinlilere de yapsana” tahrikleri sonucu, sanıyorum öfkeye kapılarak Çin’in “adeta soykırım uyguladığını” söyleyiverdi.O sırada bu sözleri dinleyenler yürekten alkışladılar Başbakanı. Oysa “adeta” ile başlasa bile “soykırım” asla söylenmememiz gereken bir kavram. En azından Türkiye’nin başında bir “haksız soykırım” iddiası varken, bir başka ülke için bu kavramı bu kadar kolay kullanmamak gerek.Nitekim Türkiye’deki tepkilere o ana kadar hiç aldırmayan Çin, Başbakan’ın “soykırım” sözlerinden sonra sertleşiverdi. Çin’den Başbakan Erdoğan’a gelen tepki aslında yenilir yutulur gibi değil. Dışişleri sanıyorum verilecek cevabın inceliklerini tartışıyordur mesaj geldiğinden beri.Bu arada çok çabuk öfke ve heyecana kapıldığımız konusunda da bazı bilgiler gelmeye başladı. Örneğin, Sincan olaylarında gerçekten Uygur Türkleri’ne yönelik bir katliam mı oldu, yoksa Han Çinlileri’nin kaybı daha mı büyük, tam bilmiyoruz. Çin güvenlik kuvvetlerinin Türklerden çok Han Çinlileri’ne müdahale edip etmediği konusu da tam açıklığa kavuşmadı hâlâ.Elbette Çin’in Doğu Türkistan halkına baskı uyguladığı, bir tür asimilasyona gittiği bilinmeyen gerçek değil. Çin, Uygur Türkleri üzerinde baskı uyguluyor.Ancak son olayların bu kapsamda olmadığı ortaya çıkabilir. O zaman da bizim erken ve heyecanlı tepkimiz ters tepebilir.Örneğin Sanayi ve Ticaret Bakanı Çin’e boykottan söz etti. Gerçi kendi bakanlığı, bakanın kimseden izin almadan yaptığı bu konuşmayı anında yalanladı, ama boykot işinin tersini düşünelim bir de.Yani Türkiye, Çin mallarına boykot uygulayacağı yerde, Çin bize kızıp da “Size hiç mal satmıyorum” derse ne olur?Ne olacak, ihracata yönelik sanayimiz ağır hasar görür, şu kriz ortamında millete biraz nefes aldıran ucuz tüketim malları ortadan kalkar. Çok bilinen bir atasözümüz vardır: “Öfkeyle kalkan zararla oturur” deriz. Hükümet şimdi böyle bir sıkıntıyla baş başa sanki. *** Sigara içmek haram mı?Zaman Gazetesi yazarlarından Mustafa Ünal, dün CHP’yi eleştirmek için yazdığı yazıda sigara yasağından da söz ediyor. Mizahi bir dille CHP’nin bu konuyu da Anayasa Mahkemesi’ne götürebileceğini söylüyor. Yazarın üslubudur, fikridir bir şey diyemem. Ama yazıdaki bir cümle hem ilgimi çekti hem de gelecekte bir başka tartışma yaratabileceği için endişelendirdi. Cümle aynen şöyleydi: Sigara büyük bir ittifakla İslam dininde haram kabul ediliyor.Haram çok ağır bir tanımlama. Şarapla diğer içkilerin bir tutulup tutulmayacağı bile tartışılırken şimdi de sigaraya haram demek çok anlamsız kavgalara yol açabilir.Sigara içmeyen ve yasakların da sonuna kadar uygulanmasını isteyen biri olarak, sigaranın da bir dini motif gibi kullanılmasının tehlikelerine dikkat çekmek istiyorum. İçki gibi başımıza şimdi bir de sigara üzerinden laiklik tartışması yaratılmak mı isteniyor? *** Niye öğrettin?Yıldırım Tuna’dan: Üzerinde uyduruk bir tişört, uzun ve bol bir pantolon giymiş Afrikalı zenci misyonere dönüp “Eğer ben şu çıplak gezip dans eden diğer kabile arkadaşlarım gibi Tanrı’yı, Şeytan’ı, günahı bilmeseydim cehenneme gider miydim?..” diye sormuş. “Eğer bilmeseydin tabii ki hayır..” diye cevap vermiş misyoner. Zenci hiddetle atılmış: “Yahu o zaman bütün bunları bana anlatıp da neden hayatımın içine ettin?..” *** Bu kadar haksızlık etmeyinBu köşede dün Hakkari’nin DTP’li milletvekili Hamit Geylani’nin Mersin’deki bir çay bahçesinde çay içememesinin bir gazete tarafından nasıl bir Türkiye sevgisizliğine dönüştürülerek tahrik amaçlı yayınlandığını anlatmıştım.O yazıda Hamit Geylani “Manisalı, İzmirli birinin Hakkari’de asla böyle bir davranışla karşılaşmayacağını” belirtiyordu. Ben de karşılaşacağını sanmıyorum ama dikkatimi çeken bir konuyu da söylemeden edemeyeceğim.Çünkü artık işi “ırkçı milliyetçi tavra döken” DTP’nin ve diğerlerinin yaptığı bir haksızlık var. Bir Manisalı, İzmirli ya da batının başka bir ilinden Hakkari’ye giden biri çay içebilir belki de acaba yerleşip kendine bir iş kurabilir mi?Güneydoğu’dan çıkan ve Kürt kimliğini saklamayan biri Türkiye’nin herhangi bir yerine özgürce yerleşip işini kurabiliyor.Buna karşı aynı şeyi İstanbul’dan kalkıp Güneydoğu’nun bir iline giden yapamıyor.Ben Diyarbakır’da doğdum. Kardeşim Erzincan’da. O tarihlerde kimsenin aklına bir ayrıcalık, düşmanlık gelmediği için Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar yaşayabiliyordu buralarda.Peki bugün bunların kaçı kaldı? Daha da önemlisi, son 20 yılda devlet memurları dışında herhangi bir Güneydoğu kentine gidip yerleşen, iş kuran, çalışan ve Kürt olmayan kaç kişi var? Irkçı milliyetçi Kürtler kendilerinden olmayanların yaşam hakkına izin veriyor mu?Sayın milletvekili “çay muhabbetinin” yanı sıra bu basit sorulara cevap verir mi? *** Askere bu düşmanlık hiç iyi değilCHP’nin gece yarısı çıkarılan askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlayan yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürme kararının yankılarını dikkatle izliyorum.Gazete köşelerinde yazılanları, TV ekranlarında söylenenleri hayretle izlerken, internet ortamında yayınlanan okur yorumlarına ise çok şaşırıyorum.Bu tepkiler gösteriyor ki, meğer millet ordudan o kadar nefret eder hale gelmiş ki, neredeyse patlayacak. Bir ülkenin halkının askerine bu kadar düşman olması pek iyi bir gelişme değil. Sonuçta tek ordumuz var. Bu kadar düşmanlık yapmak kime ne fayda sağlar anlamıyorum.Tabii bana gelen yorumlardan da görüyorum ki, cehalet de diz boyu. İnanamıyorum, bu millet ne zaman bu kadar cahil hale getirildi.
Kim ne derse desin AKP propaganda olanaklarını kullanmayı ve kimsenin aklına gelmeyecek yöntemleri çok iyi biliyor. Bunu zamanında Hitler Almanyası’nda da iyi becerirlerdi. Yoksa Hitler dünyanın neredeyse mahvına neden olacak uygulamalara nasıl cesaret ederdi, eğer arkasında kendisini körü körüne destekleyen kitleler olmasa. Yani biraz oy alanlar bunu milli irade olarak kafamıza sokmak istiyor ya, diktatörlerin de arkasında halkın oyu vardır, neyse.Başbakan bu müthiş propaganda yöntemleri sayesinde Nabucco törenini, iç politika açısından “fevkalade” iyi kullandı. Töreni ekranlardan izleyenler Nabucco’nun sanki Türkiye’nin önderliğinde, daha doğrusu Erdoğan’ın başkanlığında yürütüldüğünü sanmışlardır.Pek çok okurun da dikkatimi çekmiş, Erdoğan kendisi uzun bir konuşma yaptı, ardından da “Şimdi ilk olarak Bulgaristan Başbakanı’na söz vereceğim, sonra diğerleri de birkaç dakika konuşacaklar” dedi.Bir “moderatör” gibi davranan Erdoğan törenin de patronu gibiydi. Oysa en azından uluslararası nezaket açısından bu konuşma üslubu şık değildi.Sanıyorum bu propagandayı düşünenler Erdoğan’ın İngilizce konuşmamasından yararlandı. Çünkü Erdoğan bu cümleleri Türkçe söyledi. Sözleri ve takındığı tavırlarla Türk halkına bir mesaj verdi.Oysa bu sözler yabancı konuklara İngilizce olarak tercüme edildi. Ana dilleri İngilizce olmayan diğer liderler kulaklarına gelen tekdüze bir ses nedeniyle üslup ve tavrı anlamadılar.Erdoğan bu olayla Türk halkına müthiş bir propaganda yapmış oldu.*****Nabucco neden AB’nin kapısını açsın? Medya Nabucco projesine müthiş bir destek verdi. Neredeyse tüm gazetelerin manşetleri “tarihi imza”ya ayrılmıştı. Türkiye büyük ülke olduğunu gösteriyordu dünyaya, artık Avrupa Birliği yolumuz da açılacaktı.Çok büyük bir yatırım olan Nabucco projesi elbette çok önemli ama böyle “buldumcuk” gibi olmanın da âlemi yok. Sonuçta boru hattının içindeki ürün bizim değil, biz bundan para kazanmayacağız, borudan geçen üründen istediğimiz kadarını alamayacağız.Biz taşımacıyız, o kadar. Boru hattının yapacağı işi on yıllardır TIR’lar yapıyor zaten. Türkiye üzerinde hareketli bir boru hattı vardı, şimdi bir de sabit olanı yapılıyor.Haberleri izleyen de sanır ki boru hattı bizim, canımızın istediğine gaz vereceğiz, istemediğine vermeyeceğiz. Ama en komik olanı AB Komisyonu Başkanı Barosso’nun sevinci, Erdoğan’la “çak” yapması. Boru hattı bizden geçiyor diye AB’ye gireceğiz. Buna inanan ve bunu hararetle savunanlar yok mu, insan ne diyeceğini bilemiyor.Tamam güzel proje, iş imkânı sağlanacak, önemimiz bir kere daha öne çıkacak, ama hepsi bu, abartmayın Allah aşkına.*****Borunun gazı var mı?Nabucco konusunda “zafer çığlıkları” atılırken, tabii herkesin gözü bağlı olmadığı için “Bu borudan geçecek gaz var mı?” diye soranlar da oldu.Tamam boru döşeniyor, ama şu anda borudan gaz geçirecek ülkelerin “iyi niyetli” beyanları dışında kesin bir taahhüdü yok. Önceki günkü törende borunun geçeceği ülkelerin başbakanları hazırdı ama boruya gaz verecek olanlar yoktu. Örneğin Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev İngiltere’deydi. “Onlar mali ve teknik konular için anlaşma imzalıyor” dedi. Ama açıkçası benim gözlerim bir jest olarak da olsa “Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan” temsilcelerini aradı. Aslına bakarsanız içinde olmadığı halde bu projenin sahibi aslında ABD. Anlaşıldığı kadarıyla Avrupa’nın sadece Rusya’ya bağımlı kalmaması için alternatif bir boru hattı yapılıyor. Şu anda borulardan gaz geçip geçmemesi önemli değil, mesele Rusya’nın burnunu sürtmek. Merakım, sonuçta Avrupa ülkeleri Rusya’yla anlaşır da, biz bu bölgede Rusya ile “papaz” olursak ne olur?*****Bu sevgisizlik nedir? Bir gazete var günlük yayınlanan. Çıktığı günden bu yana tüm haber ve yorumlarıyla Türkiye’ye yönelik bir sevgisizlik sergiliyor.Bu gazeteye göre AKP işbaşına gelinceye kadar Türkiye’de her şey çok kötüydü. Neyse ki artık iktidarda AKP var da, Türkiye biraz nefes aldı.Tabii aklı başında insanların gülüp geçtiği bir gazete, çoğu manşeti sevgisizlik saçsa da ciddiye almanın gereği yok. Ama dünkü manşeti gördüğüm kadarıyla çıktığı günden bu yana yaptığı en ağır tahrik ve sevgisizlik örneğiydi.Başlık şöyleydi: “Hakkariliye bir bardak çay yok.” Hakkari milletvekili Hamit Geylani Mersin Erdemli’de yanında iki milletvekili arkadaşıyla bir çay bahçesine gitmiş. Çay bahçesinin sahibi kendilerine çay servisi yapmamış.Başlıklara bakınca sanıyorsunuz ki çay servisi bu kişiler Hakkarili olduğu için yapılmamış. Böyle düşününce de kızıyorsunuz, bu ayrımcılığın ülkenizde yapılmasından üzüntü ve nefret duyuyorsunuz.Oysa olay öyle değil. Tipik bir kurnazlıkla asıl yaşananlar gizlenmiş. Başlıklara sevgisizlik ve tahrik çıkmış. Yazıyı okuyunca gerçeği anlıyorsunuz. DTP’nin Mersin’de bir toplantısı varmış. Geylani de bu toplantıya katılmış. Toplantıdan sonra bir çay bahçesine gitmişler. Erdemli küçük yer. Herkes ne olup bittiğini biliyor. Çay bahçesinin sahibi milletvekillerinin yanına gelip “Siz nerelisiniz?” diye sormuş önce. Geylani “Hakkari” cevabını verince bu kez “Siz DTP milletvekilleri misiniz?” diye sormuş çay bahçesinin sahibi. Adam “Evet” cevabını duyunca “Kusura bakmayın, size çay hizmeti veremeyeceğim, çünkü şehidim var, beni anlayın” demiş. Geylani önce bunun ayrımcılık olrduğunu söyleyerek itiraz etmiş ama çay bahçesinin sahibi, belli ki işi nezaketsizliğe vurmadan “Anlayın beni” diye üstelemiş. DTP milletvekilleri bunun üzerine çıkmışlar.Böyle bir olay elbette haberdir, her gazetede yazılır. Ama manşete çıkarıp, üstelik gerçeği de çarpıtarak “Türkler Hakkarililere çay bile vermiyor” havası yaratırsanız ben de en azından mesleki iyi niyetten şüphe ederim. Bu olay tamamen münferit bir olaydır ve asla genellenemez. Türkiye’de şehit cenazelerinde bile bir tek Kürt vatandaşın burnu kanamadı bugüne kadar. Ne yazık ki kendilerine liberal süsü verenler AKP’ye hizmet yolunda gözlerini öylesine kararttılar ki, Türkiye sevgisizliğini bu kadar açıkça göstermekten bile çekinmiyorlar.
CHP Genel Başkanı gece yarısı çıkarılan ve askerlere sivil yargı yolunu açan yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götüreceklerini açıkladı. Bu, CHP’nin son yıllarda aldığı en önemli ve cesur kararlardan biridir. Çünkü AKP ve yandaşları gece yarısı yasasını “Sivilleşme, demokraside devrim” olarak adeta beyin yıkama yöntemleriyle kamuoyuna anlatıyor. Şimdi aynı ekip CHP’nin “sivilleşmeye, demokratikleşmeye” karşı ve daha da önemlisi “darbeci, cuntacı” bir parti olduğu yolunda yoğun bir kampanya yapacaktır. Ki daha karar alınmadan bu yaygara başlamıştı bile.CHP bu kararıyla, darbelere, askeri vesayete gerçekten karşı çıkan, demokrasiye, hukuka sonuna kadar bağlı olan, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkan kesimleri de şaşırtabilir.Ama CHP’nin yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi kararı doğrudur. İktidarın adeta “gece ne yapacağımız belli olmaz” taktiği ile demokrasiyi yıpratan ahlak dışı eylemlerine karşı bu refleksin gösterilmesi gerekirdi.Tabii işin doğrusu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “tereddütleri giderin” gibi hiçbir kurala ve teamüle uymayan bir yolu izlemeyip yasayı doğrudan veto etmesiydi. Çünkü çok açık görülüyor ki, Cumhurbaşkanı tereddüt olduğunu kabul ediyor. Bu durumda tereddüt neyse bunun belirtilmesi ve yasanın yeniden görüşülmek üzere Meclis’e geri gönderilmesi işin doğrusuydu.Cumhurbaşkanı bunu yapamadı. Belli ki göze alamadı. Partisinin talebine boyun eğdi. Gül bu davranışıyla “herkesin tarafsız cumhurbaşkanı” olma hakkını tamamen yitirmiş oldu. Gül artık AKP’nin Cumhurbaşkanı’dır. Bu tescil edilmiştir.Tabii bu onayın arkasında da ince bir politika olduğunu söylemeliyim. Anayasa Mahkemesi ne karar verecek, şu anda bilemiyorum. Ama deyin ki yasa iptal edildi.Bu durumda iktidar ve yandaşları Anayasa Mahkemesi’nin demokrasi ve sivilleşme önündeki engel olduğu propagandasına başlayacaktır. Ki başladı bile. Daha önceki 367 ve türban konusundaki kararları nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin güvenirliliğini sarsmaya çalışan bu çevreler şimdi daha ağır biçimde saldırıya geçeceklerdir. *** CHP meğer çok çalışıyormuşAydın Ayaydın eğitim ve finans dünyasından gelmesine rağmen çok ilginç bir gazetecilik refleksi gösteren, her yazısı olay olan nadir yazarlardan biri.Ayaydın’ı çok dikkatli okumak gerekir, çünkü hem gazetecilik sezgileri hem de inanılmaz haber alma ağı nedeniyle yazdığı her şey çok önemli.Aydın Ayaydın geçenlerde Başbakan Erdoğan’ın olağanüstü bir tempoyla çalıştığını anlatan yazısında CHP’nin ise hiçbir şey yapmadığını, sadece Genel Başkanı’nın salı günleri yaptığı grup konuşmaları ile yetindiğini belirtiyordu.Ancak Ayaydın dünkü yazısında bir “üzüntüsünü” dile getirerek CHP’ye haksızlık yaptığını söyledi.Çünkü Ayaydın yazısından sonra yaptığı küçük bir araştırma sonunda CHP’ye haksızlık yaptığına inanmış.Nedeni basit: CHP liderinin aslında hiç de boş durmadığını, Türkiye’yi bir uçtan diğer uca gezdiğini fark etmiş. Tam bu anda CHP yöneticilerinden bu konuda gelen bilgiler de bu yönde olmuş.Aslına bakarsanız Ayaydın’ın asıl medyanın tutumundan ötürü üzülmesi gerekir. CHP yıllardır AKP ve yandaşlarının propaganda bombardımanı altında “muhalefet yapmıyor” olarak gösteriliyor. Medya da CHP ile ilgili haberleri ya hiç yayınlamayarak ya da küçük göstererek bu kampanyaya destek veriyor. Sonuçta dünyanın hiçbir demokrasisinde olmayan bir “muhalefete muhalefet” ortamı doğdu Türkiye’de. Oysa CHP yeterli olmasa da bu kadar haksız saldırılara muhatap olmayacak kadar ciddi muhalefet yapıyor yıllardır.Sadece görülmüyordu. Açıkçası Ayaydın’ın köşesinde CHP’nin son birkaç günde yaptıkarını okuyunca ben de çok şaşırdım. Çünkü bu haberleri hiçbirini medyada görmedik.Ciddiyeti ile tanınan Aydın Ayaydın’ın durumu saptaması ve yazması CHP’ye bakışı etkileyecektir. *** Askeri, “kaale almadığı” CHP korumaya çalışıyorTürkiye gariplikler ülkesi. Gerçekten bazı olaylar size de fıkra gibi gelmiyor mu?İşte, dün CHP’nin aldığı Anayasa Mahkemesi’ne gitme kararı. CHP niçin Anayasa Mahkemesi’ne gidiyor? Çünkü iktidar herkesi kandırarak gece yarısı yaptığı bir operasyonla askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasına yol açacak bir yasayı çıkardı.Askerler sivil mahkemelerde yargılanmasın mı? Bunu kimse söylemiyor. Çağdaş hukukun geçerli olduğu ülkelerde nasılsa Türkiye’de de öyle olmalı.Burada karşı çıkılan dokunulmazlıklar yerinde dururken, kurnaz bir eylemle sadece askeri korumasız hale getirmenin, üstelik bunu bizzat oy verecek kendi partililerinden bile saklamanın ahlaki boyutudur.İktidar belli ki intikam hesapları içinde demokratik parlamenter sistemin işlemesine bile izin vermeden bir oldu bitti yapmıştır. Bunun düzeltilmesi ve iktidara demokraside bu tür kurnazlıların olmayacağı mutlaka anlatılmalıdır.Bunu yapmak da ana muhalefet partisine düşüyor elbette. Ve güzel olan da CHP’nin hiçbir komplekse kapılmadan, alınganlık göstermeden doğru olanı yapmasıdır.Genelkurmay Başkanı’nın “kaale bile almadığı” CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, dün adeta bir hukuk ve demokrasi dersi niteliği taşıyan konuşması ile askeri, düşürülmek istenen durumdan kurtarmak için kolları sıvadı. *** Rıza Öziş’ten özür dilerim Cumartesi günü magazin basının en iyi isimlerinden Rıza Öziş’ten söz etmiştim. Ama akıl almaz biçimde Rıza Öziş yazacağıma Rıza Eriş yazmışım. Bir kere Rıza Eriş deyince yazının devamı da hep Rıza Eriş diye gitmiş tabii. Durumu fark ettiğimde artık çok geç olmuştu. Uzun yıllardır tanıdığım ve çok sevdiğim bu meslektaşımdan aslında “affedilmez” olan bu hatam nedeniyle özür dilemek isterim. *** Bu sabah 11.00’de CNN’deyimAyşenur Aslan’ın hazırlayıp sunduğu haber kanallarının en kaliteli medya programlarından “Medya Mahallesi”nin bugünkü konuğu benim. Kısa sürede medya ile ilgili pek çok önemli konuya el atan ve çok dikkat çeken Ayşenur Aslan medya konusunda benimle ne konuşacak, gerçekten ben de merak ediyorum. Program sabah saat 11.00’de. O saatte TV izleme şansı ve vakti olanlara haber vermek istedim.
Sevgili okurlar, geçen haftanın flaş tartışmalarından biri, bir düşünce grubunun hazırladığı “Türkiye Musul ve Kerkük’ü almalı, Kürtler’in hamisi olmalı” teziydi. Gündeme bomba gibi düşen bu tez değişik biçimlerde algılandı ve hararetli bir tartışma başladı. Sanıyorum bu hafta konu üzerinde daha ciddi tartışmalar olacaktır.Turgut Özal’la alevlendiMusul-Kerkük konusu kafalarda hep olduğu halde yüksek sesle pek dillendirilmedi uzun yıllar boyunca. Saddam Kuveyt’i işgal edince ilk körfez operasyonu yapıldı, işte o sırada Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal “Musul-Kerkük’ü alma planlarından” söz etti. Ama bu görüş neredeyse “açıktan” hiç destek bulamadı. Herkes “şiddetle” karşı çıktı.Kürt devleti kurulacakABD’nin çekilmesinden sonra Irak’ın tek parça kalması mümkün değil. Bir süre kanlı iç çatışmalardan sonra üçe bölünmesi en yakın olasılık. Bu durumda Türkiye’nin hemen güneyinde bir Kürt devleti kurulacak. Ama bu devletin “topraklarında Amerikan askeri olmadan” yaşaması hiç de kolay değil. Kürtler için en akıllıca yol Türkiye ile iyi geçinmek hatta devlet olmayı bir kenara bırakıp Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmaktır.Aşağılık duygusuHer nedense bu tür görüşler ortaya atıldığında üzerimize yapışmış olan aşağılık duygusu hemen açığa çıkar. Bu fikre karşı çıkanlar önce “Olur mu hiç öyle şey” der. Mantığını iyi anlattığınızda da “Bize yaptırmazlar” cesaretsizliği öne çıkar bu sefer. Oysa tüm bunları aşabilecek ve Türkiye’yi bölgede de hak ettiği yere oturtacak gücün bizde olduğunu bilmeliyiz. Çünkü dünya da artık eski dünya değil.Daha önce de yazdımBazı okurlar, Musul-Kerkük konusundaki görüşlerimin şimdi ortaya çıktığını düşünebilir. Oysa ABD henüz Irak’a girmeden ve Orta Doğu bu denli karışmadan önce de Türkiye’nin geleceğini bu projede görüyordum. Belki “eleştirilerden endişe ettiğim” için yazmamıştım. Taa ki 8 Ocak 2007 tarihine kadar. O tarihte aşağıda bir bölümünü bulacağınız yazıyı yazmıştım.Kerkük’e girsek ne olur?Dünya yeniden şekillenirken, en büyük değişimin de Orta Doğu coğrafyasında olacağını görmemek mümkün değil. Irak daha şimdiden üç ayrı devlete bölünmüş gibi görünüyor bile. .Kritik bir soruTürkiye küreselleşen dünyanın bu büyük değişiminde nerede yer alacak? Türkiye’yi Kürt konusundan endişe ederek “Türkiye bölünecek, bu kaçınılmaz” diyerek korku senaryoları üretenlerin beklediği akıbet mi bekliyor, yoksa Türkiye bırakın bölünmeyi topraklarını büyütmüş bir ülke mi olacak?Hangisini tercih edersiniz?Üzerimizdeki “Bize bir şey yaptırmazlar, engel olurlar, biz beceremeyiz” komplekslerini atıp şöyle bir senaryoyu düşünelim: Türkiye 200 binin üzerindeki askeriyle, Güneydoğu bölgesindeki terörü bitirmek ve Irak topraklarında yaşayan soydaşlarımızın güvenliğini sağlamak için Kerkük’e kadar girse ve burada güvenliği sağlasa.Bize kim ne yapacak?Ne olursa olsun Türkiye artık bölgesinde çok daha aktif ve cesur politikalar izlemek zorundadır. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine elbette hepimiz yürekten bağlıyız. Ama burnumuzun dibinde yeni dünya düzeni adı altında coğrafya ve ülkeler yeniden şekillendirilirken “dur bakalım ne olacak” tavrı ile politika sürdürmek gerçekten bu ülkenin felaketi ile sonuçlanacaktır.Güney Kürdistan mı?Hemen Güneydoğu sınırımızda, fiilen parçalanan Irak’ın ilk devleti gayrı resmi olarak kuruldu bile. Ve adına da Güney Kürdistan diyorlar. İyi de demek ki bu ülkenin bir de kuzeyi var. Peki kuzey neresi? Neresi olacak bizim ülkemiz, bizim topraklarımız. O halde Türkiye’nin Kerkük’e girmesini bir macera gibi görmemeliyiz.Bunu bir düşünelimAma bunu yaparken, yılların verdiği eziklikle bir aşağılık duygusuna kapılmayalım. “Bize yaptırmazlar” korkusunu önceden yaşamayalım. Çıkarımız neredeyse onu gözetelim.Absürd resmi görüş“Olur mu kardeşim” demeden, korkmadan, bugüne kadar sürdürülen “Irak’ın toprak bütünlüğünü istiyoruz” gibi absürd resmi görüşün arkasına sığınmadan konuyu tartışalım. Aksi takdirde gerçekten bizi bölecekler. (08.01.2007- VATAN)Kürtler üniter yapıda kalırAnladığım kadarıyla kurulması olası Kürt devletinin Türkiye’ye katılması konusundaki endişeler, artacak Kürt nüfusu ve bunun siyasete yansıması üzerinde yoğunlaşıyor. Oysa bunu çok dert etmeye gerek yok. Bugün nasıl oluyorsa aynen devam eder. Kürtler zaten Güneydoğu’da birçok belediyeyi kazanıyor. Baraj düşürülürse Türkiye çapında alacakları oylarla Meclis’te grup da kurabilirler.Çözüm de hemen bulunurBu yeni anlayışla birlikte “çözelim” denilen Kürt sorunu çok hızlı çözülebilir. Bu durumda terör örgütüne de tasfiye edilmesi koşuluyla bazı avantajlar sağlanır, geçmişle ilgili bir beyaz sayfa açılır, terör biteceği için askerin büyük güçle bölgede bulunmasına da gerek kalmaz, çok kısa sürede hayat normale döner.Özerkliğe gerek yokBazıları bir tür birleşme ile Kürt bölgesinin özerklik talepleri olabileceğini söylüyorlar. Doğrudur ama, akıl ve mantıkla bakarsak buna da hiç gerek olmadığını görürüz. Amerika’da Latinlere ya da zencilere, İtalyanlara, Japonlara, Çinlilere, diğer ülkelerden gelenlere özerklik mi verilmiş? Hayır, herkes ABD’nin üniter yapısı içinde eşit biçimde yaşıyor. Türkiye’nin bunu becerememesi için hiçbir neden yok.
* 15-25 arasında kadın Afrika gibidir. Yarı keşfedilmiş, yarı bakir.* 25-35 arasında Amerika gibidir. Tamamı keşfedilmiş ve bilimsel olarak mükemmel.* 35-45 yaşları arasında Hindistan ve Japonya gibidir. Çok ateşli, bilge ve güzel.* 45-55 arasında Fransa gibidir. Savaştan hasarlı çıkmış ama hâlâ çekici.* 55-60 arasında kadın Almanya gibidir. Savaşı kaybetmiştir ama umutları vardır.* 60-70 arasında kadın Rusya gibidir. Geniş, sakin ama kimsenin gitmediği.* 70’inden sonra kadın Türkiye gibidir. Şanlı bir geçmiş ama gelecek yok.***** PAZAR FIKRALARIYıldırım Tuna’dan gelen fıkralardan bu hafta için seçtiklerimi gelin birlikte okuyup, gülelim:Özel görüşme80’lik adam, genç ve güzel karısının kendisini aldattığını hissedince bir dedektif ile anlaşmış. Dedektif 3-4 günlük bir araştırma sonucu öteki adam ile ilgili tüm bilgileri sunmuş.. Adam karısını hâlâ sevdiğini, iyilikte ve kötülükte birlikte olmaları gereğini ve bu yaştan sonra da yalnızlığa katlanamayacağını düşünüp öteki adama bir mail atmış: “Bayım.. Bir süredir eşimle ilişkiniz olduğunu biliyorum.. Bu işi medeni bir şekilde bitirmemiz gerekiyor.. Lütfen önümüzdeki cuma günü 15.00’te büromda olunuz, görüşelim..” ‘Öteki adam’ bu mektuptan çok etkilenip hemen bir cevap göndermiş: “Sayın Beyefendi.. Bu sabah mesajınızı aldım.. Evliliğinizi kurtarmak ve eşinize tekrar sahip olma gayretinizi takdirle karşılıyor ve destekliyorum.. Ancak tam sonuç alabilmeniz için naçizane tavsiyem bu toplantının büronuzda değil, diğer arkadaşların da katılımı ile spor salonu gibi bir yerde yapılmasıdır.”BuzdolabıKadının biri “Aman doktor” diye psikiyatriste şikâyete gitmiş.. “Kocam kendisinin ‘bir buzdolabı’ olduğunu hayal ediyor..” Doktor, “Çok önemli bir şey değil bu..” diye cevap vermiş, “İnsanlar kendilerini farklı bir karaktere benzetebilir veya hayal edebilirler.” Kadın bu sefer hafifçe öne doğru eğilip önemli bir sırrı açıklarcasına fısıldamış: “Tamam da konu beni de hayli etkiliyor.. Kocam ağzı açık uyuyor ve o ışık beni sabaha kadar uyutmuyor!..”Golf giysisiBob golften sonra duş almak için soyunurken arkadaşları onun incecik kadın iç çamaşırı giydiğini görmüş. Bir müddet gülüştükten sonra “Hey Bob..!” demiş biri, “Ne zamandan beri golf oynarken böyle seksi donlar giyiyorsun?..” Bob “Şeyy..” demiş, “Golften geliyorum dediğim bir günün ertesinde karım arabanın arka koltuğunda bir dantelli kadın donu bulduğundan beri..!”Kumanda aleti“Erkek, Aşk ve Seks” adlı dergide açıklanan bir araştırma sonucuna göre kadınların yüzde 50’si yatakta kontrolün erkeklerde olması gerektiğini söylemişler.. Diğer yüzde 50 ise erkeklerin uzaktan kumanda aletini yatağın üzerine bırakmaları gerektiğini ifade etmişler..Ne istersin?Boşanacağı karısına “Nakit para mı, villayı mı, yoksa yatı mı istersin?” diye sormuş adam. “TV’nin uzaktan kumandasını alacağım...” diye cevap vermiş kadın hırsla sırıtarak, “Son anda sana kazık nasıl atılırmış gör bakalım!..”Ağrıyan dişİki arkadaş golf oynarken dertleşiyormuş.. Biri dişlerinden şikâyet etmiş: “Yarın sabah hayatımda ilk defa protez taktırmak için diş hekimi Dr. Kidman’dan randevu aldım..” Öteki, “Tesadüfe bak..” diyerek kendi protezlerini iki yıl önce aynı doktorun taktığını söylemiş. “Öyle mi?” demiş dişlerinden şikâyetçi olan, “Nasıl iyi mi bari?” Arkadaşı “Vallahi..” diye cevap vermiş, “Geçen gün yine tam bu tepede golf oynuyoruz, aramızda iki metre var yok, adamın biri topa bir çaktı, inanır mısın top en az 200 kilometre hızla tam en nazik yerimde patladı, yere yıkıldığımı hatırlıyorum..” Adam şaşırmış: “İyi de bunun ağzındaki protezlerle, sorduğum doktorla ne ilgisi var?” Arkadaşı “Vallahi..” demiş, “Sana yemin ederim, son iki yıldır ilk defa tam o an dişlerimin ağrısını unutabildim!..”*****10 yeni ilginç bilgiGeçen hafta bilinse de bilinmese de fark etmeyecek 10 bilgi vermiştim. Bu hafta 10 tane daha var:1) Las Vegas’ta bir hastanede, çalışanlar hastaların ne zaman öleceği konusunda iddiaya giriyordu.2) Donald Duck’un yayınlanması, pantolon giymediği için Finlandiya’da yasak.3) Kadınların kalbi erkeklerden daha hızlı atıyor.4) ABD’lilerin üçte biri tuvaletin üzerinde oturur konumdayken sifon çekiyor.5) Sigmung Freud’un en çok korktuğu varlıklardan biri eğrelti otuydu.6) Dünyadaki tavuk sayısı insan sayısına neredeyse eşit.7) ABD’lilerin sadece yüzde 55’i güneşin bir yıldız olduğunu biliyor.8) Sağ akciğeriniz soldakine oranla daha fazla hava alabilme kapasitesine sahip.9) Tarihte ilk prezervatif 1500’lü yıllarda ketenden üretilmişti. 10) İnsan bir köpeğin yirmide biri kadar koku alma yeteneğine sahip.
Sanayi Bakanı Nihat Ergün hükümetin yeni bakanlarından. Daha önce AKP Genel Başkan Yardımcısı olarak televizyonlarda görüyorduk.Biliyorsunuz AKP’den herkes ekranlara çıkamıyor. Parti görüşünü savunsa bile Genel Başkan Tayyip Erdoğan’ın izin vermediği hiçbir milletvekili bırakın ekranlara çıkmayı, bir sivil toplum örgütünde konuşma bile yapamıyor.Parti demokrasisinden ve yönetimin demokrasiye çok bağlı olmasından kaynaklanıyor bu herhalde.Bu notları yazmamın nedeni şu; demek ki Tayyip Erdoğan Nihat Ergün’ü beğeniyor, daha önemlisi bir “kazaya uğramayacağını” biliyor, izin verilenin dışında bir tek cümle bile sarfetmeyeceğine inanıyordu.Sonunda kendisini bakan da yaptı. Üstelik iş dünyası ile çok yakından ilgili bir bakanlık olan Sanayi Bakanlığı koltuğuna oturdu Nihat Ergün.Sanayi Bakanı Çin’in Uygur Türkleri’ne yönelik vahşi saldırıları üzerine heyecanlanıp hangi bakanlıkta olduğunu unutarak “Çin mallarına boykot uygulayalım” deyiverdi.Çok da alkış aldı. Büyük ihtimalle kendisini alkışlayanların büyük çoğunluğu da hammaddelerini Çin’den alıyorlardı. Açılışta uçurulan balonlar da Çin malıydı. Ama olsun, maksat bakanı alkışlamak.Derken Ankara’dan sanayi Bakanlığı’nın bir danışman açıklama yaptı. “Sayın bakanın söyledikleri kendisini bağlar, bakanlığımızın veya hükümetimizin böyle bir görüşü yok.” Türkçesi şudur; “Bu kişi Sanayi Bakanı değildir, orada süs diye oturmaktadır. Kendisine bu tür sözler söylemesi için herhangi bir yetki verilmemiştir.” Nihat Ergün’ün sözleri elbette iyi düşünülmemiş bir görüşün yansımasıdır. Ama demek ki AKP’de öyle bir parti içi disiplin var ki, en tepe yönetimin hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda kimsenin gözünün yaşına bile bakılmıyor.Bakan olmasının, gururunun rencide edilmesinin bir önemi yok.Şimdi kamuoyunun şunu merakla beklemesi gerek; “Başında olduğu bakanlık tarafından anında yalanlanan, kırdığı pot nedeniyle hakarete uğrayan Nihat Ergün istifa edecek mi?” Bana göre bakan o koltukta bir gün bile oturamaz artık. Onun bakan olmadığı cümle âlem tarafından öğrenildi.*****DENİZTEMİZ GECESİNE İKİ GAZETECİ DAMGA VURDUDenizlerimizin temizliği için kamuoyu duyarlılığı yaratmak amacıyla15 yıl önce kurulan Turmepa- Deniztemiz Derneği’nin kutlama gecesi yapıldı çarşamba günü.Rahmi Koç kuruculuğunu yapıp 7 yıl başında kaldıktan sonra Onursal Başkan olmuş ve görevi Eşref Cerrahoğlu’na devretmişti. Cerrahoğlu da 7 yıl başkanlık yaptıktan sonra bayrağı Tezcan Yaramancı almıştı.15. yıl kutlama gecesinin en ilginç olayı Onursal Başkan Rahmi Koç’la birlikte Eşref Cerrahoğlu ve Tezcan Yaramancı’nın sahneye konan koltuklara oturup televizyonların başarılı sunucusu Saba Tümer’in sorularına cevap vermeleriydi.Saba Tümer tıpkı her gece televizyonda yaptığı gibi konuklarına sorular sordu, ünlü kahkalarını attı. Rahmi Koç ise müthiş formundaydı ve yaptığı esprilerle büyük alkış topladı.Gecenin sonunda yılların başarılı magazin gazetecisi Rıza Eriş’in, geceden fotoğrafları da içeren “Jet Sosyete” gazetesinin dağıtılmasıydı.Birkaç saat içinde gazete hazırlayan Eriş büyük sükse yaptı. Bu arada ben de yeni öğrendim. Magazin dünyasının en efendi isimlerinden Rıza Eriş meğer 5 aydır, içinde sansasyon, dedikodu ve “geçirme” haberleri olmayan bu gazeteyi yayınlıyormuş. Gazetede sadece güzel haber ve fotoğraflar var. Rıza Eriş’i özlemişim, çok kutladım.Gecenin sürprizi ise davetiyelerdeki numaralara göre çekiliş yapılmasıydı. Büyük ödül olan en yeni model Fiat otomobil TÜSİAD üyesi Aldo Kaslowski’ye çıktı. Ünlü sanayici “galiba” arabayı derneğe hediye etti.*****EEEE’Sİ, KİRLETİYORSUNUZ ETRAFI İŞTETelevizyonlarda çok keyifle izlediğimiz bir reklam var. Hani adam kapıya geliyor elindeki çekirdek torbasından çitlerken kadına “Ben senin kocanım” diyor. Kadın “eee” deyince adam “eeeesi, döndüm işte” diye başlıyor anlatmaya. Sonra karşılıklı çitlemeye başlıyorlar, anlatıyorlar da anlatıyorlar. Önlerinde bir çekirdek kabuğu dağı oluşuyor.Çekirdek yemek gerçekten hastalık gibidir. Bir başladınız mı bitiremezsiniz, yersiniz de yersiniz.Ama kabuklarını yerlere atarsanız olmaz.Ve ne yazık ki bizim halkımız da sokakta çekirdek çitlemesini çok seviyor, lakin kabuklarını da ille yere atıyor.İstanbul’un her tarafında belediyelerin koyduğu banklar var. Geçin onların birinin önünden, etrafında mutlaka çekirdek kabuklarına rastlayacaksınız.Millet oturuyor banka, elinde bir torba çekirdek, çitliyor yere atıyor.Çünkü orası sokak, orası onun değil, istediği gibi kirletebilir.Şimdi, bu güzel reklamı yapan firmadan bir ricam var. Hepimizi güldüren reklamın görünür bir yerine lütfen “kabuklarını sokaklara atmayın” uyarısı koyun. Ya da bir reklamı da aynı konsept içinde böyle çekin.Hem böyle yapmanız aynı zamanda sosyal sorumluluk gereğidir. Kamuoyundan da büyük sempati kazanacağınızı söyleyebilirim.Bu halk yıllarca “çiçekleri koparmayınız” uyarılarına kulak asmadı, ama şimdi kimse parklardan çiçek kopartmıyor. Belki bu sayede birkaç yıl sonra çekirdek kabuklarını da oturduğumuz bankların etrafına atmamayı öğreniriz.*****ÖĞLE YEMEĞİYıldırım Tuna’dan; Şantiyede görev yapan mimar öğle paydosunda evinden getirdiği yemek sepetini açıp içine bakınca yerinden zıplayarak birden “Of..Off!” diye bağırmış..“Ne oldu?” diye dönüp sormuş arkadaşı, “Yahu” demiş mimar, “Karım yıllardan beri bana öğlen yemeklerim için ekmek arasına bir dilim beyaz peynir sıkıştırıp sepetime tıkar.. Dün gece (Yeter artık, biraz yaratıcı ol. Farklı bir şey hazırla) dedim. Bu gün ne koymuş biliyor musun? Hindistan cevizi ve bir de çekiç!” *****YİNE HARÇLARÖğrencilerin üniversite harçları ile ilgili tepkileri hiç bitmiyor. Dün arayan bir öğrenci “Bizi özel üniversitelere yönlendiriyorlar” dedi. “Niye?” diye sordum. “Bu harçlarla, özel üniversitelerde burslu okuyan öğrenciler daha avantajlı hale geliyor... Bu durumda burs bulursam devlet üniversitesi yerine özel üniversitede okumak bana daha cazip gelir.”
Önceki gece Habertürk’te heyecan dozu yüksek bir programdaydım. Erdoğan Aktaş’ın sunduğu “Türkiye’nin nabzı” programının diğer konukları AKP’li Prof. Burhan Kuzu, Prof. Süheyl Batum ile yazar Cüneyt Ülsever’di.Görüntü sanki üçe karşı bir gibiydi. Ama hakkını yememek gerek, Erdoğan Aktaş programın başında “Türkiye’deki sistemi tartışmayı düşünüyorum” dedi. Yani amaç tartışma çıkarmak değil, tam tersine bilgi verecek bir oturum düzenlemekti.Ama Allah selamet versin, Burhan Kuzu’yu ilk kez bu kadar yakından gördüm. TV’lerdeki tartışmalarını biliyorum. Partisini korumak adına zaman zaman demokrasi ve hukuk dışı görüşleri de savunduğu için de öfkelendiğim çok olmuştu.Önceki gece gördüm ki, Kuzu, hiç de soyadı gibi değil, tam tersine daha cümleye başlar başlamaz polemik yaratmayı ve bir konuyu tartışmak yerine kimsenin anlamayacağı bir ağız kalabalığı yaratmayı seviyor.Nitekim bu programda da öyle oldu. Cüneyt Ülsever’in askeri yargıyı ilgilendiren gece yarısı yasası için “Bunun sivilleşme ve demokrasi ile ilgisi yok” demesinden sonra Burhan Bey’i susturmak mümkün olmadı.Tabii tavır bu olunca ortaya “sanki üç kişi bir kişiye çullanmış” gibi garip bir manzara da çıkıyor. Önceleri biraz rahatsız oldum ve hatta ilk bölümde hiç söze girmedim bile. Ancak Burhan Bey’in aslında hiçbir şey söylemediğini, sadece karşısındakinin insicamını bozduğunu görünce kendi görüşlerimi Kuzu’nun sesini duymamaya çalışarak anlatmaya çalıştım.Burhan Kuzu’nun beni de, sanıyorum izleyiciyi de en rahatsız eden üslubu, gece yarısı çıkarılan yasayı “Çıkardık, ne olmuş yani, muhalefet uyumasaydı” diye savunması oldu.Oysa demokrasi bir erdem ve ahlak rejimidir aynı zamanda. Katakullilerin, aldatmacaların yeri yoktur demokraside. Hele çok önemli bir konuda kurnazlık yapmanın ahlakla bağdaşır bir tarafı da olamaz.*****Biraz ciddiyetMaliye Bakanımız Mehmet Şimşek, İngiliz pasaportlu falan ama AKP’nin kurnaz politikalarına çok çabuk alışmış. Şimşek kurnazlığa bir de ciddiyetsizlik eklemiş. Bakın neden.İzmir Milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu, Maliye Bakanı’na, yanıtlaması istemiyle özelleştirme kapsamındaki THY ile ilgili sorular yöneltiyor.Tanrıkulu 8 soru soruyor. Bu sorularda THY’deki eski ve deneyimli kadroların “gençleştirme” adı altında zorla emekli edilmesi, bir suç bahanesi ile ifadeleri alınan eski personelin işten atılması, haksız işten atılanların açtıkları davaların kaçının kaybedildiği gibi sorular var. Tanrıkulu ayrıca THY’den ayrılanların yerine kaç kişinin alındığını, THY’ye dışarıdan iş yapan şirketlere ne kadar ödendiğini de soruyor. Aradan bir süre geçiyor ve İngiliz pasaportlu bakanımız cevap veriyor. Cevap aynen şöyle: “CEVAP 1.2.3.4.5.6,7,8- Türk Hava Yolları A.O. (THY)’nın % 49,12 oranındaki hissesi kamuya ait olup, Şirket faaliyetleri özel hukuk hükümlerine göre yürütülmektedir. Bilgilerinizi ve gereğini takdir ve tensiplerinize arz ederim. Mehmet Şimşek Maliye Bakanı.” Ciddiyeti görüyor musunuz? Pes yani, şapka çıkarılır.*****Öğrencilerin harç çığlığıMesaj kutumu dün defalarca tamamen boşaltmak zorunda kaldım. Çünkü YÖK’ün belirlediği yeni harçları öğrenen üniversite öğrencilerinin çığlıkları mesaj olup sel gibi akmıştı.Akıl alır gibi değil. YÖK hangi amaçla ve hangi maddi temele dayanarak harçları bu kadar yükseltiyor? Gazetelere verilen bilgi aslında yüzde 8 gibi masum bir zam olarak görülüyor. Tıpkı aynı gün işçilere yapılan kademeli zam gibi.Oysa yüzde 8 harç zammı en düşük olanı. Kategorilere göre zamların ortalaması yüzde 80’i bulurken, bazı okulların harçlarında zam oranı yüzde 500’e yaklaşıyor.YÖK bu kararı tekrar gözden geçirmeli. Devlet üniversitelerini sanki paralı özel üniversitelermiş gibi değerlendirmek, üç kuruşu bir araya getirip okumaya çalışan öğrencilerin ve ailelerinin sırtına bu kadar büyük bir yük vurmak “o zaman okuma kardeşim” zihniyetiyle benzeşmektedir.*****Nereden çıktılar?Yıldırım Tuna’dan: Bankada soygun ihbarını alan polis hemen tertibatını almış. Polis şefi “Bütün çıkışları tutun!” diye emir vermesine rağmen soyguncular kaçınca “Ben size ne dedim?..” diye azarlamış tim komutanını, “Size bütün çıkışları tutun demedim mi?” - Dediniz efendim ve biz de çıkışları tuttuk- Eee?..- Ama onlar ‘giriş’ten çıkmışlar!..*****İETT’de şoför farkıSizlere dün okur şikâyeti olarak akbilin metrobüslerde aktarma yapamadığını yazmıştım. Bir başka okurum ise “küçük ama hoş olmayan” bir başka noktayı hatırlattı. Şöyle diyor:“İETT otobüsüne bindiniz, akbil ya da biletiniz yoksa şoför elden para kabul edip otobüsteki akbili bastırıyor. Ancak, akbil basınca 1.50 TL yazmasına karşın elden kabul edilen para miktarı olarak şoför 1.70 TL talep ediyor. Yani elden para veren kişi başına 20 kuruş şoförün cebine gidiyor. Şoförler bunun yetkili makamların talimatı ile yapıldığını söylüyor. Bu durumda o makamlar halkımızı kanunsuz, kuralsız, ahlaksız bir uygulamaya zorla suç ortağı yapmış olmuyorlar mı?” (N.O)