Fatih Terim’in şansı

Haberin Devamı

Şans ve şanssızlık aslında aynı şeyler. İyi ya da kötü olduğunu bizler öyle düşündüğümüz için öyledir. Her ikisinde de başımıza “bir şey” gelir. Bundan memnun olursak kendimizi “şanslı” sayarız. Eğer başımıza gelenden mutlu değilsek “şanssız” olduğumuza inanırız.

Bazen “Milli Piyango’dan bana hiçbir şey çıkmıyor” diye yakınanlara şöyle derim: “Milli Piyango’da 70 milyonda bir kişiye büyük ikramiye çıkıyor. Tabii o bir kişinin kendimiz olmasını isteriz. Ama bir de şöyle düşün: Otoyolda kurallara uygun hızda ve yine kurallara uygun biçimde giden bir araca karşı yönden gelen kamyonun fırlayan tekerleğinin çarpması da 70 milyonda bir kişiye oluyor. Şansı hep maddi olarak bir şeyler kazanmak olarak algılamamak gerek. Yaşamakta oluşumuz da bir şans değil mi?”

Felsefeye dalmadan bu konu nereden aklıma geldi hemen söyleyeyim. Birkaç gün önce bizim gazetenin manşetinde parmağı kopan bir çocuğun yürek burkan öyküsü vardı. Küçük çocuk kesik parmağı ile 4-5 hastane gezmiş ama parmak yerine dikilememişti.

Haberde müthiş bir kıyaslama da yapılmıştı. Hatırlarsınız bir süre önce Bodrum’da Fatih Terim’in de parmağı kopmuş ve denize düşmüş, kopan parmak dalgıçlar tarafından bulunmuş, Terim İstanbul’a getirilmiş ve parmak yerine dikilmişti.

Bizim gazete haberinde bu çocuğun Fatih gibi şansı olmadığı yazıyordu. Hem doğru hem değil.

Yine dönelim felsefeye, şans ve şanssızlık faktörü iç içe gördüğünüz gibi. Fatih Terim’in parmağının kopması şanssızlık değil mi? Dikilmesi ise şans. İyi de, dikilse bile o parmak ömür boyu Fatih’e sorun yaratmayacak mı?

Peki bir şanssızlığın şansa dönüşmesinin nedenlerine bakalım bir de.

Fatih Terim’in şanssızlığı nasıl şansa dönüştü?

Üç faktör var bunda etkili olan. Birincisi Fatih Terim maddi olarak çok güçlü. Parmağı kopuyor, anında dalgıçlar geliyor parmak bulunuyor, hemen Bodrum’daki bir hastaneye götürülüyor, parmak burada dikilemiyor, özel uçak tutuluyor İstanbul’a getiriliyor, tam teşekküllü bir ambulansla hastaneye götürülüyor, bu hastane parmağı dikemiyor ama ikincisi dikiyor, Terim özel bir odaya alınıyor, 10 gün boyunca belli bir ısıda ve steril olarak tutulan odada dikişlerin iyileşmesi bekleniyor.

Dikkat edin buradaki her adım para.

İkinci faktör, Fatih Terim çok ünlü, sokağa çıktığında hemen herkes tanıyor. Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde ünlü isimlere yönelik bakış her zaman farklıdır. İnsanlar ünlü kişiye yönelik ilgiyi ve yardımı ayrıcalık olarak görmezler, bunda bir tür kendini tatmin de vardır.

Üçüncüsü ise Fatih Terim çok seviliyor ve sayılıyor. Bizzat yaşadım, tanık oldum, Fatih Terim’in ne kadar sevildiğine. Hele yurt dışında, özellikle İtalya’da. Türkiye’de sevmeyen elbette vardır, kimi rakip takımdan olduğu içindir kimi yöntemlerini beğenmiyordur. Ama saygı duyanların oranı sevenlerden de yüksek.

Bu nedenle Fatih Terim’in başına gelen bir kaza onu seven ve saygı duyan herkesi alarma geçirir. Hatta öyle ki bu sevgi ve saygının yaratacağı ivme, Fatih’in her şeye yetecek parasının bile çok üzerine çıkar.

Şimdi gelelim Terim şansına. Evet, Fatih Terim o küçük çocuğa oranla çok daha şanslı biçimde içine düştüğü şanssız durumdan kurtuldu. Peki Fatih Terim’i bu kadar şanslı konuma getiren zenginliği, çok tanınması, çok sevilip sayılması da bir şans mıydı?

Fatih Terim durup dururken zengin olmadı, durup dururken şöhrete kavuşmadı, durup dururken sevilip sayılmadı.

Terim tüm bu özelliklerini alnının teriyle, bıkmadan usanmadan çalışmasıyla, disiplinli yaşantısıyla, ailesine verdiği önemle kazandı.

Evet şans çok önemli, ama bu şansı yaratmak için verilen mücadeleler daha da önemli. Bunu unutmamak gerek.


***



Devlet-TC

Bazı görüş ayrılıkları, farklı davranış biçimleri olduğu gibi bazı husumetler ve düşmanlıklar açık açık söylenemediğinde semboller ya da anlamı başkalaşmış tanımlar girer devreye.

Bakarsınız ki aynı anlama gelen farklı kelimeler kullanılıyor. Örneğin bir zamanlar sağcılar “milli” solcular “ulusal” derdi. İkisi de aynı aslında ama söylenenin kimliğini anlardınız böylelikle.

İktidardan hiç hoşlanmayanların Ak Parti demesi zordur, AKP derler.

Terör örgütünden yana olanlar Pekeke der örneğin, karşı olanlara göre örgütün kısa adı Pekaka’dır.

Son zamanlarda iktidar yanlısı dinci basında ve liberal maskeli faşistlerin söylemlerinde bir TC lafıdır gidiyor. TC yani Türkiye Cumhuriyeti. Terör örgütü çok uzun yıllardır Türkiye ya da devlet kavramını kullanmaz ve TC der Türkiye için.

Şimdi dinciler de kullanıyor bu tanımı. Anladığım kadarıyla bugünkü iktidarın yönettiğine “devlet” demeyi seviyorlar da 2002’den öncesini TC olarak tanımlıyorlar. Çünkü onlara göre bütün kötülüklerin anası Türkiye Cumhuriyeti. Çünkü bu Cumhuriyet onların değil.

Şu anda olanı da mecburen idare ediyorlar ve dönüştürmek için de ellerinden geleni yapıyorlar.

Dikkat edin, Türkiye sevgisizliğini giderek yaygınlaştırıyorlar. Yakın bir gelecekte Türkiye demek de istemeyecekler.


***



Demirtaş Ağabey

Ölümünü büyük bir acı ve üzüntü ile öğrendim. Çok erken ayrıldı aramızdan, bu kadar erken gitmeyi hak etmiyordu.

30 yılı aşkın süre önce tanıdım Demirtaş Ağabey’i. Mesleğe ilk girdiğim yıllardı. Şimdiki gibi Vatan Gazetesi’nde başlamıştım. Demirtaş Ceyhun Vatan’a yazılar yazıyordu.

Hep doğru, hep dürüst, hep düzgündü. Mesleğin çaylağı olmamı hiç yüzüme vurmadan “yılların gazetecisiymişim” gibi davranırdı bana. Sadece bana mı, herkese.

Vatan’dan sonra çok sık görüşemedik. Ama bağlantımız hiç kopmadı.

Demirtaş Ağabey’in neyini çok severdim biliyor musunuz? Karşılaştığımızda klasik “ne var ne yok, görüşemiyoruz” gibi giriş muhabbetini hiç yapmadan “Biliyor musun” der ve anlatmaya başlardı. “Atatürk Cumhuriyeti ilan etmeye karar verdiğinde halkın buna...” diye başlardı örneğin ve o güne kadar hiç duymadığım bir bilgiyi anında aktarırdı.

Demirtaş Ağabey’in “geyik muhabbetine” vakti yoktu, sürekli düşünen, düşündüğünü de hiç frenlemeden anlatan biriydi.

Türkiye çok önemli gerçek bir aydınını yitirdi.


***



Ona anlatın

Yıldırım Tuna’dan: Amerikan Hava Kuvvetleri’nin Nevada’daki ‘Ultra Gizli’ 51. Bölge adı verilen son derece yüksek güvenlikle korunan hava üssüne bir sabah küçük bir pervaneli uçak inmiş.. Hemen soruşturma odasına almışlar, adam Vegas’tan kalkıp kaybolduğunu, benzininin bitmesi nedeniyle mecburi iniş yaptığını söylemiş..

Hava Kuvvetleri, FBI’ı devreye sokmuş. Washington’dan gelenlerin bütün gece sabaha kadar çapraz sorgulaması sonucu adamın söylediklerinin doğru olduğu ortaya çıkmış, kendisine geri kalan hayatını hapiste geçirirsin tehdidi ile ‘Gör-dük-le-ri-ni-U-nu-ta-cak-sın’ brifingi verilmiş ve adam geri gönderilmiş..

Ertesi gün aynı hava üssüne yine aynı uçak iniş yapmış, koruma timi hemen uçağın etrafını sarmış, ama bu sefer uçakta iki kişi..

Aynı adam aşağı inmiş, “Bana istediğinizi yapabilirsiniz!..” demiş ağlamaklı bir yüzle, “Karım uçakta.. Allah aşkına dün gece nerede olduğumu ona anlatın!..”

DİĞER YENİ YAZILAR