Üniversite giriş sınavlarında meslek liselerine yönelik uygulanan katsayının kaldırılmasından sonra dinci çevrelerin zafer turları devam ediyor. Her gece TV ekranlarını işgal eden dinciler ve yandaşları katsayının kaldırılmasını “özgürlük bayramı” olarak niteliyor.
Kendisini mağdur hissedenlerin bu karara sevinmeleri elbette çok doğal. Ama yeni YÖK’ün bu kararı almasının arkasındaki gerçek niyeti de herkesin görmesi gerek. İmam hatip öğrencileri üzerinden siyaset yapan ve yalan söyleyenlerin asıl amacı, imam hatip sayısını çok artırmak olacaktır artık.
Bu yıldan itibaren göreceksiniz; imam hatip liseleri sayısında patlama yaşanacaktır. Artık imam hatip lisesini bitirenlerle normal liseleri bitirenler arasında fark kalmadığı için imam hatip okulu açma yarışı başlayacaktır. Üstelik bunu Milli Eğitim yapmayacak, “hayırsever” vatandaşlar yaptırdıkları okulların “imam hatip lisesi olmasını” şart koşacaklardır.
Böylelikle, eğer bu iktidar görevde kalırsa birkaç yıl sonra imam hatip lisesi mezunu sayısında çok ciddi artış olacak, doğal olarak üniversitelere giren imam hatip çıkışlı öğrenci sayısında da büyük artış görülecektir. Nihai olarak da lise eğitiminin imam hatip olması kimseyi şaşırtmasın artık.
Zaten asıl amaç da bu. Dini eğitim verilerek çocuk yaşta yönlendirilen bir kitlenin devletin önemli birimlerinde görev almasını sağlamak, bu sayede de amaçlanan din devleti yapısına geçmeyi kolaylaştırmak.
Tabii malum koro bunların yazılmasına da büyük tepki gösteriyor. Olayları duyarsızca izleyen bilgisi az kitleler de duygusal propaganda yöntemleri ile uyutuluyor. Düz mantıkla “İmam hatip mezunu doktordan neden rahatsız oluyorsunuz” ahlâksız saldırısı ile bu konuları yazanlar sindirilmeye çalışılıyor.
Oysa kimse imam hatiplerden de, mezunlarından da, bu mezunların doktor, mühendis, siyasetçi olmasından rahatsız olmuyor, aklı başında kimse olmaz da. Ancak laik, demokrasi ve hukukun temel ilkelerine bağlı çağdaş eğitim vermek yerine, siyasi emellerin temelinin çocuk yaştakilerle atılmaya kalkışılmasına da müsamaha gösterilemez..
Hele “dindar bir doktor, mühendis, öğretmen yetiştirmenin ne zararı var” sözünün nasıl bir bölücülük ve ayrımcılık olduğunu görmemek ve buna tepki göstermemek ülkeye sevgisizliğin de bir kanıtıdır.
Liberal maskeli faşistler
Zaman zaman yazılarımda “liberal faşistler” tanımlamasını kullanıyorum. Eski bir liberal siyasetçi aradı ve “Bu tanımlamanız yanlış. Çünkü sizin söz ettikleriniz liberal değil, liberal maskesini takanlar” dedi.
Doğru söylüyordu. Çünkü demokratik bir ülkede liberal görüşlere sahip olanlar, Türkiye’de kendisine liberal diyenler gibi davranmazlar. Çağdaş ülkelerde liberaller özgürlüklerden yanadır. Özgürlüklerin kısıtlanmasından değil. Yine liberaller demokrasinin tüm kurum ve kurullarının engellenmeden çalışmasını isterler. Liberaller hukukun üstünlüğüne inanır. Hukukun iktidar tarafından işine geldiği gibi kullanılmasına ölümüne karşı çıkarlar.
Oysa bizde kendilerine liberal diyenler iktidarın dinci hedeflerine ulaşması için payandalık yapıyor, hukukun katledilmesini körüklüyorlar, ülkenin gerçek aydınlarını, yurtseverlerini, demokrasi aşıklarını karalamak için iktidarla işbirliği yaparak devletin gücünden yararlanmaktan çekinmiyorlar. Ve en önemlisi bizdeki liberal kılıklılar devlet olanaklarını kişisel servetlerini artırmak için kullanmaktan da utanmıyorlar.
Bu nedenle liberal faşistler tanımı yerine bundan sonra “liberal maskeli faşistler” diyeceğim.
Emniyet şeritleri valiliğe serbest
Çevre yollarındaki emniyet şeritlerinin (tabii olanların) tepe lambası olan kimi araçlar tarafından kullanılması hep tepki yaratır.
Emniyet Müdürlüğü’ne sorduğunuzda ise bunun kesinlikle yasak olduğu, tepe lambası takan aracın kime ait olursa olsun emniyet şeridine girdiği an durdurulduğu ve ceza kesildiği açıklanır.
Pazar günü bir tesadüf sonucu bu açıklamaların doğru olmadığını öğrendim. Yakın bir aile dostumuz Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’ndeki bakım çalışmaları nedeniyle “kendisinin de sıkıntıya girdiğini” söyledi.
Ben de “Zaten sıkıntılı değil miydi ki?” diye sorunca beni hayrete düşüren bir cevap verdi.
“Hayır, daha önce emniyet şeridinden en fazla 12 dakika içinde karşıya geçebiliyordum. Şimdi tamir yüzünden herkes emniyet şeridine giriyor, polis de ses etmiyor, olan bana oldu” dedi.
“Peki daha önce nasıl bu kadar rahat giriyordun emniyet şeridine?” diye hayretle sorunca “Valilikte de görevim var biliyorsun. Bize emniyet şeridinde gitmek serbest, tepe lambası takmamız da gerekmiyor” cevabını verdi.
Biz istediğimiz kadar “kimseye ayrıcalık olamaz” ile çırpınalım, İstanbul’da meğer valilik kendisi için çalışanlara bu ayrıcalığı tanımış. Ama resmi söyleme gelince “yok öyle şey” demeyi biliyorlar.
Su tasarrufu için ilginç bir önlem
Nevin Can taa ilk okul arkadaşlarımdan. Benim için önemli değil ama onun için önemli olabilir diye yılını yazmıyorum artık. Uzun yıllar sonra tamamen bir tesadüf sonucu karşılaştık, şimdi ara sıra konuşuyoruz.
Nevin Can’ın ablası Nermin Can da Balıkesir’den Belediye Başkanlığı’na adaylığını koymuştu. O yazımı hatırlayan olabilir.
Geçenlerde yine Nevin Can’la karşılaştık, “çok ilginç bir iş yapıyorum” dedi. Aslında yaptığı iş doğrudan pazarlama, bu nedenle işten çok ilginç olan pazarladığı cihazlar. Bu cihazlar inanılmaz bir su tasarrufu sağlıyor, üstelik hepsi hepsi de avuç içi kadar bir şey.
İşin özü şu: Her musluğa uyan küçük bir cihaz, kullanılan suya basınç kazandırarak daha az tüketim yapılmasını sağlıyor. Sadece şu örnek bile fikir verir herhalde. Nevin evi için ödediği iki su faturası gösterdi. Biri nisan tarihli üç aylık fatura. Diğeri de temmuz tarihli üç aylık fatura. Birincisinde 9 ton su kullanılmış. İkincisi de ise 5 ton. Yani aynı ev, aynı sayıda kişi ve aynı ihtiyaçlar için su harcanmış. Arada 4 tonluk bir fark var.
Her zaman yapmam elbette ama çocukluk arkadaşıma bir ayrıcalık tanımama izin verin, iş yerinin telefonunu da vereyim. (212) 327 77 84. Nevin Can’ın elinde çamaşırları ömür boyu yumuşatan cihaz da var, büyük yakıt tasarrufu sağlayan mutfak gereçleri de. Ama Nevin de kusura bakmasın hepsini burada yazamam artık.
Hâlâ giyilen elbise
Yıldırım Tuna’dan: Karımla birlikte mezun olduğumuz okulun 30’uncu mezuniyet yılı toplantısına katıldık. Diğer erkekler hayli pahalı takım elbiseleri kocaman göbekleriyle dikkati çekiyorlardı.. Övünmem gerekirse ben köydeki taşlı tarlamla boğuşmaktan mezun olduğumuz kilomdaydım..
“Bak...” dedim karıma, “Mezun olduğumuz gün giydiğim elbiseleri bu salonda tekrar giyebilecek yegane kişi benim...”
“Haklısın...” dedi, kalabalığa şöyle bir göz gezdirdi, “Görünen o ki hâlâ onları giymeye tek mecbur olan da sensin!..”

