‘Tarihi fırsat’ın ne olduğu anlaşıldı!

9 Haziran 2009

Bir ayı aşkın süredir AKP iktidarı ve yandaşlarının ağzından düşmeyen bir cümle var: “Kürt sorununun çözümü için tarihi fırsat yakalandı. Bunu kaçırmamak gerek.” “Tarihi fırsat” tanımı tabii ki kulağa hoş geliyor da, kimse bu fırsatın ne olduğunu söylemiyor aslında. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de “tarihi fırsattan” söz ediyor, ama o da bunun ne olduğunu açıklamıyordu.“Tarihi fırsat” üzerindeki sis perdesi dağılmaya başladı, fırsatçılar fırsatın ipuçlarını veriyorlar artık. Ama nedense hiçbiri ortaya çıkıp söyleyemiyor bu fırsatın ne olduğunu da işi Amerikalı gazetecilere bırakıyorlar.Sabah gazetesinin pazar günkü manşeti şöyleydi: “Bu fırsatı sakın kaçırmayın.” Kim söylüyor bunu diye altını okuduğunuzda karşınıza Aliza Marcus isimli bir Amerikalı gazeteci çıkıyor. Reuters’ın eski Türkiye muhabiri olan Marcus, “Kan ve İnanç: PKK ve Kürt Hareketi” isimli bir de kitap yazmış.Gazete bu kadın gazetecinin Kürt sorununun çözülmesi konusundaki fikirlerine başvurmuş. Marcus şöyle diyor:“Şu hakkı versek mi vermesek mi derken Güneydoğu’da bu zaten hayata geçiyor. Çözüm için bu dönem önemli. 10 yıl sonra bir örgüt yerine 5 örgütle görüşme gerekebilir.” Marcus’un kaçmaması gereken fırsat diye tanımladığı şey devletin PKK ile masaya oturması. Çünkü eğer PKK ile şimdi masaya oturulmazsa 10 yıl içinde 5 örgüt daha ortaya çıkacak ve bu kez hepsiyle birlikte görüşmeler yapılması gerekecek.Gazeteci Marcus, PKK ile görüşme yapılmadan paket açılmasının yararı olmayacağını üstüne basarak tespit ettikten sonra işin zorluğunu kabul ediyor ve görüşmeleri hükümet yerine Cumhurbaşkanı Gül’ün yapmasının doğru olacağını söylüyor.İşe bakın, Güneydoğu’da seçim kazanan DTP’ye randevu bile vermeyeceksiniz, ama PKK ile masaya oturulması baskılarına “tarihi fırsat” diyeceksiniz. *** Moderatör bu kez kurtarıcı olduDavos’ta Başbakan Erdoğan’ı sıkıntıya sokan “moderatör”, ATV’deki canlı yayında bu kez kurtarıcı rolündeydi. Mehmet Barlas’ın Kürt sorunu ve PKK konusundaki soruları karşısında şaşıran ve ne söyleyeceğini bilemeyen Erdoğan moderatörün duruma müdahale etmesiyle lafı değiştirme şansı buldu.Tayyip Erdoğan önceki gece ATV’de canlı yayına katıldı. Mehmet Barlas, Hasan Bülent Kahraman ve Okan Müderrisoğlu’nun Başbakan’a soru sorduğu programın moderatörü ise Mehmet Akarca idi.Sorular mayın yasası ile başladı. Başbakan Erdoğan ilk şaşkınlığını burada yaşadı. Erdoğan muhalefetin mayın yasasını engellemesine tepki gösterirken Mehmet Barlas “Bunlar demokratik siyasetin gereğidir, parlamentoda böyle yapılır” deyince Erdoğan ne diyeceğini bilemedi.Ama Erdoğan’a asıl şok Güneydoğu ile ilgili sorularla geldi. Başbakan DTP ile neden görüşmediğini anlatırken Mehmet Barlas araya girerek “Ama dış politikada böyle davranmıyorsunuz, dünyanın yok saydığı, terörist dediği Hamas’la Hizbullah’la görüşüyorsunuz. Türkiye’ye gelince DTP’ye aynı hassasiyeti neden göstermiyorsunuz?” dedi.Bir an duraksayan Başbakan “Şimdi ikisini aynı kefeye koyamazsınız, PKK ile Hamas aynı şey değil” deyince Barlas tekrar söze girip “PKK demiyorum, DTP diyorum. DTP bir siyasi parti, Hamas kadar önem vermezseniz ne yapacağız” dedi.Belli ki Başbakan ATV ekranlarında bir sürprizle karşılaşacağını hiç hesaplamamıştı. Barlas’ın bu çıkışı karşısında birkaç saniye donup kalan Başbakan lafı dolaştırmaya çalışırken moderatör Mehmet Akarca imdada yetişti ve “Mehmet Bey çok konuştu artık, ben konuyu değiştireyim” diyerek sözü pazar günü yapılan mini yerel seçimlere getirdi.Birden rahatlayan Erdoğan, seçimlerden iyi sonuçla çıkmanın da verdiği moralle “Gördüğünüz gibi oyumuzu artırdık” diyerek sözlerini sürdürdü.Moderatörün bu tavrı etkisini gösterdi ve Mehmet Barlas programın sonuna kadar Erdoğan’ı sıkıştıracak alanlara hiç girmedi. *** Siyaset her yerde çirkinGazetelerde “göğsümüzü kabartan” bir haber var. Brüksel bölge parlamentosuna seçilen yeni üyelerden biri Türk. Üstelik bu Türk 27 yaşında bir kadın ve türbanlı. Böylelikle ilk kez bir türbanlı Türk kadını Avrupa ülkelerinden birinde seçilmiş siyasetçi unvanını almış.Mahinur Özdemir adlı kadının seçilmesine, üstelik türbanlı olmasına elbette söyleyebileceğim bir şey yok. Ama çok dikkat çekici olan şu: Bu kadın siyasetçi “Hristiyan Demokrat Parti”den aday olup seçilmiş. Brüksel’de okuduğu okul da Katolik okulu.Müslüman kimliğinizi öne çıkaracaksınız, kendi kendinize yarattığınız bir kıyafeti dinsel inanç gereği olarak ileri süreceksiniz, ama bütün bunları Hristiyan Demokratlar’ın içinde yapacaksınız.Hadi bu tür takiyeler bize özgü diyelim. Peki bir Hristiyan Demokrat Parti nasıl oluyor da Müslüman kimliğini öne çıkaran bir kişiyi aday yapıyor.Şimdi kimse “İşte demokratlık budur” demesin. Adı üstünde, Hristiyan Demokrat. Fenerbahçe yönetimine bir Galatasaraylı’nın seçilmesi gibi.Demek siyasette aldatmaca, takiye ve çirkinlik sadece bizde değil, her yerde olabiliyor.

Devamını Oku

Akman istifa etmiyorsa Arınç istifa etmelidir!

8 Haziran 2009

Kim ne derse desin RTÜK Başkanı Zahid Akman istifa etmiyor. En azından dün akşama kadar etmemişti. Makamına da uğramadığına göre herhalde görev süresinin biteceği ay sonunu bekliyor. Böylelikle makamını boşaltacak ama “Deniz Feneri e.V. Derneği hırsızlığına” adı karıştığı için istifa etmiş gibi olmayacak.Çünkü arkasındaki güç belli ki “Sakın istifa etme” diyor.Zaten partinin ağır toplarından eski Milli Eğitim Bakanı da “İstifa etmek suçlu olduğunu kabullenmek demektir, eğer Akman suçlu değilse sakın istifa etmesin” diyor.Bir tür güç gösterisidir bu. Gerçi demokraside de hukuk sisteminde de devlet anlayışında da böyle bir güç gösterisinin yeri olamaz ama AKP her şeyi kendine göre yonttuğu için bunu da yaşamak zorundayız.İstifa edip etmemek elbette RTÜK Başkanı’nın “kişisel” kararıdır, ama burada durup Bülent Arınç’ı konuşmak zorundayız.Çünkü; eğer Zahid Akman istifa etmiyorsa Bülent Arınç’ın istifa etmesi gerekir. Hem de hemen.Arınç iki kere Akman’ın istifa etmesi gerektiğini söyledi. Sözü yerde kaldı. O halde gereğini yerine getirmeli ve ağırlığını taşıyamadığı bakanlık görevini bırakmalı.Buna karşı Arınç “Benim bu bürokratı görevden alma yetkim yok” diyor. Hatta Başbakan’ın da böyle bir yetkisi olmadığını söylüyor.Teknik olarak doğru. RTÜK özerk bir kurum ve başındaki kişi hükümet tarafından görevinden alınamaz.Ama devlet yönetiminde bazı yazılı olmayan kurallar ve hükümetlerin ağırlıkları vardır. Zahid Akman bu iktidarın bürokratıdır. Seçimi Meclis tarafından yapılmış, bir heyet tarafından RTÜK Başkanlığı’na seçilmiştir. Akman, başta Erdoğan olmak üzere AKP’nin kurucuları ile kader birliği yapmış, aynı ideali taşıyarak bu noktaya gelmiştir.Bu durumda kendisine bu ikbal yolunu açan iktidarın bir işareti ile o görevi bırakması gerekir. Ancak anlaşıldığı kadarıyla hükümet içinde bir anlaşmazlık söz konusu. Arınç istifa diye tuttururken demek ki Başbakan Erdoğan bir işaret vermiyor Akman’a.Arınç sanıyorum bakan olduktan sonra hakkında yazılıp çizilenlerin etkisiyle gücünü aşan bir işe kalkıştı. “Namuslu, dürüst, sözünü esirgemeyen” gibi sıfatları taşıdığını düşünen Arınç, böyle olduğunu kanıtlamak için Zahid Akman’ı hedef seçti ama Tayyip Erdoğan’ı hesaplayamadı.Sonuçta Arınç’ın dürüstlüğü, namusu ve sözünü esirgememesi kağıt üzerinde kalmış sıfatlar haline geldi.Arınç eğer bu sıfatları taşıdığına inanıyorsa, sözleri daha fazla paçavraya çevrilmeden istifa etmesini bilmelidir. *****GÖKHAN GÜRBÜZ GELDİ VE KONUŞTUDeniz Feneri e.V. olayı ile ilgili dün yazdığım yazıda mal varlığına el konulan isimlerden Gökhan Gürbüz’den söz etmiştim. Yazımda Gürbüz’ün olaydaki kilit isim olduğu iddiaları bulunduğunu belirtmiştim.Gürbüz dün aradı, sonra buluştuk ve konuştuk. Çok ilginç bazı bilgiler verdi.Anlattığına göre Gökhan Gürbüz, AKP kadrolarından değil. Kendisini profesyonel olarak tanımlıyor. “Kanal 7’de çalışıyordum, sonra reklam ve promosyon işlerine başladım, sadece Kanal 7 değil, Avrupa’da yayınlanan çeşitli gazete ve televizyonlara da hizmet verdim” dedi.Peki adı neden Deniz Feneri olayına karıştı?Gürbüz “Bunu ben de anlamadım. Ama Kanal 7’de bir dönem yönetici olmam nedeniyle sanırım” dedi.Çok şey bildiği ve konuşursa pek çok konunun aydınlığa çıkabileceği iddiasına ne diyor?Gökhan Gürbüz “Ben bir şey bilmiyorum ki anlatayım, zaten onların kadrosunda değildim, sadece Azeri olduğum için Azerbaycan’a yapılan bir yardıma ben de gözcülük yaptım, orada yardımlar gerçekten ihtiyaç sahiplerine gitmişti, hepsi bu” açıklaması getirdi.Ve son sözü: “4 yıllık çalışmam sonucu yurt dışında biriktirdiğim para ile iki hafta önce İstanbul’da bir ev aldım. Tapu tarihi 25 Mayıs. Şimdi o eve tedbir geldi. Bir ilgim olsa şu sırada ev alacak kadar enayilik yapar mıyım.” *****NE OLACAK ŞİMDİ?Poyrazköy’de bulunan mühimmatla ilgili MKE açıklama yapmış ve demiş ki, “Bu mühimmatı bizden Silahlı Kuvvetler almıştı.” Oysa Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ büyük basın toplantısında “Oradaki mühimmatın hiçbirisi TSK’daki envantere dahil değildir, ait değildir. Bu mühimmattan Emniyet’e de veriliyor” demişti.MKE’nin resmi açıklaması Genelkurmay Başkanı’nı yalanlıyor. Peki bu durumda ne olacak? Genelkurmay Başkanı yanlış bilgi mi vermiş oluyor? Yoksa Başbuğ küçük bir kelime oyunuyla durumu kurtardığını mı düşünüyor?Çünkü Başbuğ “Envanterimizde yok” diyor. “Hiç girmedi” demiyor. Askerlik yapanlar bilir. Tatbikat ya da operasyonlarda alınan mühimmat beyan usulü ile iade edilir. İade edilmeyen kullanılmış sayılır ve envanterden düşer. Kimi askeri kişilerin tatbikat ve operasyonlardan sonra kullanmadıkları mühimmatı “hatıra” diye sakladıkları da sır değildir.Başbuğ o mühimmat için “Bize hiç gelmemişti” diyebilir mi?*****BELLİ Kİ SARHOŞOkan Paça’dan: Pek güzel olmayan bir kadın soluk soluğa karakola dalıp “Adamın biri beni bir saattir izliyor, kendimi buraya zor attım, galiba sarhoştu memur bey” der. Polis kadını tepeden tırnağa süzüp cevaplar: “Galiba değil, besbelli sarhoşmuş.” ***** PAZARLIKTA ORTAYA ÇIKAN BÜYÜK KAZIKEkonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, Çıkrıkçılar Çarşısı’nda alışveriş yaptı. TV ekranlarından izledik. Babacan gömlek satan esnafla pazarlığa girişti. Adam gömleğin fiyatına “20 lira” dedi. Babacan “Bana ne olur?” diye sorduktan sonra “İndirim yap ama zararına olmayacak, yine kazanacaksın” diye üsteledi.Adam cevap veremeyince Babacan “10 lira olur mu?” diye sordu. Adam da “Olur” karşılığını verdi. Babacan yine üsteledi: “Ama bak 10 lira kurtarıyor değil mi, kurtarmıyorsa söyle, zarar etme.” Satıcı “Hayır 10 lira ile zarar etmem” deyince Babacan da gömleği aldı.Babacan’ın da yanındaki TOBB Başkanı’nın da aklına “Kardeşim bu nasıl iş, fiyatı yarıya düşürdüğün halde yine de zarar etmiyorsun. O zaman milleti neden kazıklıyorsun?” diye sormak gelmedi.Böylelikle bu ülkede isteyenin istediği fiyatı uygulayabildiği ve kazıklayanın yanına kâr kaldığı bizzat ekonomiden sorumlu bakanın huzurunda kanıtlanmış oldu.Tabii o satıcı korkudan ya da yalakalıktan zarar etmeyi göze aldıysa onu bilemem.

Devamını Oku

Deniz Feneri iktidarın başını ağrıtacak (2)

7 Haziran 2009

Sevgili okurlar; bu haftaya bir yılı aşkın süre önce yazdığım bir yazıdan söz ederek başlamak istiyorum. Bazen yazdığınız yazılar yazıldığı gün pek ilgi çekmez; kimse üzerinde durmaz, belki de kimsenin işine gelmez. Ama doğru haberlerdir ve onlar gelecekte yaşanacak olanların önemli ipuçlarını veriyordur aslında. İşte bu yazılar da öyleydi.Hükümet’in başı ağrıyacak13 Mart 2008’deki yazılarımdan birinin başlığı şöyleydi: “Deniz Feneri iktidarın başını ağrıtacak.” O tarihlerde Deniz Feneri olayı kimsenin umurunda bile değildi. Almanya’da bir araştırma başlatılmıştı, bazı kişiler tutuklanmıştı. Suçlama çok ağırdı ama açıkçası kimsenin aklına AKP’nin aleyhine olabilecek dava çıkacağı gelmiyordu. Ayrıca o sırada AKP çok güçlüydü ve AKP’yi rahatsız edecek haberlere de pek rağbet edilmiyordu.Uzayan süreçPeki ben nasıl oldu da bu yazıyı yazdım? Açıkçası tesadüfen aldığım bir bilginin yarattığı meraktan kaynaklandı bu. Almanya’daki bir arkadaşım konuyu biraz biliyordu. Sohbet sırasında “Bir sürü adamı tutukladılar. Adamlar aylardır içeride. Benim bildiğim kadarıyla Almanya’da hiç kimse dava açılmadan bu kadar uzun süre tutuklu kalmamıştı. Demek ki bu dava çok önemli” dediğinde kafamda bir ışık yanmıştı.Kısa bir soruşturmaArkadaşımdan aldığım bu ilginç bilgi üzerine gidip bazı hukukçularla konuşunca gerçekten de Almanya tarihinde görülmemiş bir davanın hazırlığının yapıldığını anlamıştım. Almanlar bir yardım derneğinin yaptığı hırsızlığı ortaya çıkarmak için inanılmaz yöntemlerle soruşturma yapıyordu. Kesilen bağış makbuzlarındaki adreslere bile gidilip bakılıyordu. Hazırlanan dosyada Türkiye’de de çok tanınan bazı kişilerin isimleri geçiyordu.RTÜK Başkanı AkmanO günlerde edindiğim bilgilerde kurulan tezgâhın içinde RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın da bulunduğu hatta büyük ihtimalle davanın sanıklarından biri olacağı belirtiliyordu. O tarihte kanıtlayamayacağım için Akman adını yazmadım, sadece “Çok tanınmış üst düzey bir bürokratın adı geçiyor” dedim. Halkın vicdanı istismar edilerek toplanıp buharlaştırılan paraları bavulla Türkiye’ye getiren çok ünlü bir gazeteciden ise hiç söz etmedim.Kimse aramadı bileBu yazı yayınlandıktan sonra neredeyse hiçbir etki yaratmadı. Ne herhangi bir başka medya organı alıntı yaptı ne de dernekle ilgili kişiler üzerlerine alındı. Ben de beklemeye karar verdim. Soruşturma açılalı bir yılı geçmişti, sanıklar ise 10 ayı aşkın süredir tutukluydu. Bu durumda Alman mahkemesini izlemek daha eğlenceli olacaktı. (Bu arada o tarihlerde sadece Kanaltürk’te program yapan Tuncay Mollaveisoğlu Deniz Feneri’ni anlatıyor, ama onu da kimse ciddiye almıyordu.)Sonuç ortadaDerken Alman hukuk tarihindeki en uzun tutukluluk süreci Deniz Feneri davasının açılmasıyla birlikte sona erdi. Arka arkaya yapılan duruşmalar sonunda derneğin Almanya’daki Türklerden milyonlarca euro topladığı, bunların önemli bir bölümünü amaç dışı kullandığı belgeleriyle kanıtlandı. Sanıklara çeşitli hapis cezaları verildi. Mahkeme asıl suçluların ve çetenin Türkiye’de olduğunu vurgulayarak davayı bitirdi.Şimdi sıra Türkiye’deUzun uzun anlatmaya gerek yok. Aylarca dava dosyasının Türkiye’ye gelmesini bekledik. Önce tercüme edilmediği söylendi, sonra dosya geldi bu kez yeniden tercüme edileceği bildirildi. Öyle oldu, böyle oldu ama sonunda Deniz Feneri davasının ayrıntıları artık Türk hukukunun elinde, ilk hamle de yapıldı. Şimdi görünen şudur: Dava, henüz kimse bu konuyu bilmezken yazdığım gibi bu hükümetin başına büyük dert açtı ve daha da açacak. Asıl sorunlu günler sanıyorum şimdi başlıyor.İktidar içinde mi?Deniz Feneri olayının en çarpıcı noktası, bugün iktidarda olan bir kadronun neredeyse tamamının bu işin içinde olması. Adı geçen herkes, Refah Partisi döneminden beri birlikte çalışıyor, AKP’nin kuruluşunu da birlikte gerçekleştirmişler. Bu nedenle yapılan hırsızlığın, bazı isimlerle ilgisi olmasa bile kamuoyu vicdanında rahatsızlık yarattığı kesindir. AKP yönetiminin bu handikabı aşması çok zor.Bu kadarı beklenmiyorduAKP iktidarı elbette Deniz Feneri dosyasının Türkiye’de de soruşturulacağını biliyordu, ama başta RTÜK Başkanı olmak üzere 18 kişinin mal varlığına tedbir konulması sanıyorum şok etkisi yarattı. AKP yönetimi bu mahkeme kararının kendilerine de sirayet edeceğinden endişe duyuyor olmalı. Özellikle Kanal 7 televizyonunun kuruluşunda bu paraların kullanılmış olduğu iddiası, henüz kanıtlanmamış olsa bile olayın en tehlikeli noktası.Gökhan Gürbüz kimdir?Mallarına tedbir konan 18 kişinin isimlerine bakarken biri çok dikkatimi çekti. Daha önceleri Kanal 7’de maaşlı çalışan Gökhan Gürbüz sonra birden iş adamı olarak ortaya çıkmıştı. Almanya’daki Türk gazete ve televizyonlarının reklam işlerini yapan Gökhan Gürbüz, 2008’deki Frankfurt Fuarı’nda Türkiye adına yaptığı organizasyon için 8 milyon euro almıştı. O sıralarda bu kişinin nasıl bu kadar yükseldiğine kimse anlam verememişti.Ya Gürbüz konuşursaNotlarım arasında yerini almış olan Gökhan Gürbüz’ü biraz daha kurcalayınca, adı herkes tarafından bilinmese de Deniz Feneri olayının en etkili ve kilit noktalarından birinde oturduğunu fark ettim. Öğrendiğime göre Almanya’dan gelen dosyada da en çok adı geçen kişilerden biri Gökhan Gürbüz. Aldığım bilgilere göre bu kişinin konuşması halinde karanlıkta kalan pek çok konu aydınlanabilecek.Başbakan Erdoğan’ın tavrıDeniz Feneri olayı ile ilgili gelişmeler belli ki Başbakan Erdoğan’ı da rahatsız etti. Ne kadar uzaklaşmak istese de Erdoğan dolaylı olarak da olsa işin içinde çünkü. En azından AKP öncesi siyasi hayatında ve belediye başkanlığında en yakınında olan kişiler bu davanın da kahramanları. Zaten Erdoğan bu psikolojiden pek kurtulamıyor. Bugüne kadar hep arkasında durduğu Akman’a yine destek verdi, hatta dili sürçtü ve “Sayın Akman kendini zaten çok iyi savunuyor” deyiverdi.Arınç çok rahatsızTabii olayın en rahatsız ismi kuşkusuz Bülent Arınç. Bir kere Akman’ın istifa etmesi gerektiğini söylemiş ama sözü ortada kalmış, Akman ipine bile takmamış. Arınç “Bana bağlı bürokrat değil, görevden alamam” diyor, tamam doğru ama, çok güçlü hükümetin de bir ağırlığı vardır. Kabinenin en önemli bakanı bir bürokratın istifa etmesi gerektiğini söylüyorsa, bu yerine getirilir. Ama belli ki AKP artık eskisi kadar güçlü değil, Arınç’ı ise pek takan yok.Sıra yine Ergenekon’da mı?Deniz Feneri olayında malvarlıklarına tedbir konmasından itibaren kamuoyunda en çok yapılan espri şu: “Bu durumda iktidar hemen karşı atağa geçer ve Ergenekon davasındaki en büyük dalga başlar.” Espri olsa bile artık Ergenekon olayının kamuoyundaki algılanması böyle. İktidar ne zaman kendisine yönelik bir tehlike sezse, muhalif olarak gördüğü kimseleri sözde hukuk yoluyla sindirmeye çalışıyor. Ama bu intikam hırsıyla yapılan operasyonlarda hukuk öylesine ayaklar altına alınıyor ki, yarın öbür gün bunun hesabını kim nasıl verecek çok merak ediyorum.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Yeni Türk sözleri

6 Haziran 2009

Okurlardan İbrahim Ormancı bu pazar için yeni Türkiye’nin ürettiği yeni Türk esprilerinden göndermiş:- İşsizlik çığ gibi büyümekte; yiğidim aslanım artık yan gelip yatıyor!..- Hoş geldin bebek; işsiz kalma sırası sende!..- Alışverişi gençler ve çocuklar tetikliyormuş; peki çekilen tetiklerin vurduğu kim?- “Kriz varsa çare de var” kampanyası yerine; “kriz varsa kredi kartları da var” olmalıydı.- Tiridine tirdine bandım; bedava mı sandın? Kredi kartıyla aldım!..- Alem buysa; kraldan çok kralcı benim!..- Allah bana yürü ya kulum dedi; sürekli yayan gidip geliyorum!..- Ağır ol molla desinler; hasta ol, nanemolla desinler!..- Yine falda sen çıktın; falcıya rüşvet mi verdin yoksa?- Bülbülüme dut yedireceğim; bakalım gerçekten susuyor mu, susmuyor mu?- Cep telefonuyla çok konuşup da; kontörün topuzunu kaçırma...- Hep aklınızı seveceğinize; biraz da halkınızı sevsenize be!..- Her Türk mağdur doğar!..- Sürekli pot kırdığı için; artık ona “gafını balla kestim” diyorlar...- Hiç unutmam bir gün okulu kırmıştım; babam da benim bacaklarımı...- Susma, sustukça sana da sus-payı verecekler.- Sana gitme demeyeceğim; hafif kalır, defol demem lazım!.. *** Absürd yolcu uçağı anonslarıSevgili Yıldırım Tuna geçen hafta bir Güney Amerika seyahatine gitti. Saatler süren uçuşlar sırasında duyduğu anonslardan ilham alan Tuna “Hep aynı anonsları duymaktan çok sıkıldım, sonra düşündüm ve aklıma komik anonslar geldi. Tabii bunlar gerçek değil ama uçarken gerçekten duysak ne düşünürüz” diyor. İşte Yıldırım Tuna’dan absürd uçak anonsları:- Uçağımızdan ayrılırken el bagajlarınızı yanınıza almayı unutmayın, şayet bir şey bırakacaksanız işimize yarayabilecek bir şeyler olması konusunda dikkatli olmanızı rica ederiz.- Pistte zıplaya zıplaya inen uçaktaki anons: Sayın yolcularımız, Kaptan Kanguru seke seke ana terminal binasının çatısına konana kadar kemerlerinizi bağlı tutmanızı rica ederiz.- Çok kötü iniş yapan bir uçaktaki anons: Bayanlar ve baylar Amarillo havaalanına hoş geldiniz... Uçağımızın motorları tamamıyla duruncaya ve kaptan pilotumuz taksiye binip terminalden uzaklaşıncaya kadar kemerlerinizi bağlı tutmanızı önemle rica ediyoruz...- Oturduğunuz minderler zaruri bir suya inişte yüzmenize yardımcı olacaktır... Onlarla kumsala kadar yüzüp daha sonra bizim hatıramız olarak saklayabilirsiniz...- Çok sert bir iniş ve zıplayıştan sonra: Sayın yolcularımız... Ne düşündüğünüzü biliyorum, ama bu benim hatam değil... Ekibimizin de bir ilgisi yok... Pist bu pist... Böyle asfalt dökülür mü kardeşim.- Çok sert bir iniş, sağa sola savrulan uçakta anons: Bayanlar ve baylar, lütfen birazdan Kaptan Çakılan’ın acil frenlemesiyle uçağımız ana terminal binasına girdikten sonra lastiklerden çıkacak duman yok olup ikaz düdükleri susunca emniyet kemerlerinizi açın kapıları açmamıza gerek kalmadan enkazı sakince terk ederek terminalin ‘gelen yolcu’ bölümüne doğru yürüyün.- Uçağımızda sigara içilmemektedir, ancak içmeden duramayan yolcularımız için uçak havalandıktan sonra pencerelerinizden gördüğünüz kanatların ucunda yer ayrılmıştır... Şayet sigaralarınızı yakabilirseniz orada içebilirsiniz...Bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz... Bir dahaki sefere içinde basınçlı havayla gökyüzünde nasıl durduğu akıllara seza metal bir tüpün içinde seyahat etmek isterseniz bizi, yani Güneybatı havayollarını tercih edeceğinizden eminiz. ***Bir de havayolu fıkrası...Uçak havalanıp uçuş yüksekliğine ulaşınca kaptan anonsa başlamış: “Bayanlar ve baylar, kaptanınız konuşuyor, Güneybatı havayollarının 293 sefer sayılı uçağına hoş geldiniz... Yolculuğumuz 55 dakika sürecek. İneceğimiz havaalanında sıcaklık 30 derece civarında, rüzgâr uygun, şimdi sizler rahatça koltuğunuzda uzanıp yolculuğunuzun zevkini çıkarırken, aman Tanrımmm...” Hayli uzun bir sessizlik olmuş, tekrar kaptanın sesi duyulmuş: “Bayanlar ve baylar, eğer sizi korkuttuysam kusura bakmayın, hostes arkadaşımız bana sıcak kahve ikram ederken üzerime döktü... Çok özür dilerim. Pantolonumun önünü bir görseniz...”Yolculardan biri “Yahu o da bir şey mi?” demiş, “Sen asıl gel de benim pantolonumun arkasını gör!” *** Erkeklere çok pratik ve ucuz kurslarOkurlarımdan Işık Dikicigil “2002’den beri çok gerildik biraz da gülelim” diyerek erkekler üzerine bir çeşitleme göndermiş. Hemen her kadının erkeklerde görüp de hiç hoşlanmadığı konular ve bunların giderilmesi için yapılması gerekenleri ben pek keyifle okudum. Şimdi sıra sizde:1- Buz kalıbına nasıl su doldurulur? (Adım adım slaytla açıklama)2- Tuvalet kağıdı rulosu, takıldığı yerde kendisini yeniler mi? (Yuvarlak masa tartışması)3- Klozet kapağını kaldırıp duvara ve su borusuna sıçratmadan işemek mümkün mü? (Grup çalışması)4- Kirli sepetiyle yerdeki halı/döşeme arasındaki temel farklar. (Resimler ve grafiklerle açıklama)5- Tabak-çanak yemekten sonra kendi kendine lavaboya veya bulaşık makinesine uçarak gidebilir mi? (Videoyla açıklama)6- Uzaktan kumandayı bir parçanız olmaktan kurtarmak. (Destek hattı ve yardımlaşma grupları)7- Aranan şeyleri bulmayı öğrenmek, höykürerek evin altını üstüne getirmek yerine doğru yere bakarak başlamayı öğrenmek. (Açık forum)8- Eşinize çiçek getirmek sağlığınıza zararlı değildir. (Grafikler ve ses kaydıyla açıklama)9- Normal insanlar kaybolunca yolu sorar. (Gerçek yaşam itirafları)10- Kadın park etmeye çalışırken sessizce oturmak genetik açıdan imkansız mı? (Araba kullanma simülasyonu)11- Anne ve eş arasındaki temel farklar. (Sınıfta canlandırma)12- Nasıl ideal bir alışveriş arkadaşı olunur? (Gevşeme egzersizleri, meditasyon ve nefes alma teknikleri)13- Doğum günleri, yıl dönümleri, diğer önemli günler unutunca nasıl özür dilenir? (Beyin şoku ve gerekirse operasyon)

Devamını Oku

Bu nasıl bir aşağılık duygusudur

5 Haziran 2009

ABD Başkanı Obama “beklenen” konuşmasını yaptı. Dünyadaki yankıları şu anda olumlu görünüyor. Başka türlüsünü düşünmek de mümkün değil zaten. Çünkü Obama’nın konuşmasını baştan sona okuduğunuzda fazla itiraz edilecek ya da karşı çıkılacak bir noktası yok.Sonuçta ABD Başkanı, İslam dünyasına yönelik sağduyulu ve akıllı bir konuşma yaptı. Konuşmanın sistematiğinde bir yanlışlık yok.Ama ben uygulamaya bakarım. Başkan Bush da 11 Eylül’den önce benzer sözler söylemişti. Sonuçta sözler değil eylemler önemlidir ve bu eylemlere de hiç aklımıza gelmeyen başka faktörler etki yapar bazen.11 Eylül saldırısı olmasaydı acaba Bush, İslam dünyasından bu kadar uzaklaşır mıydı, Batı toplumlarında Müslümanlardan nefret bu kadar yaygınlaşır mıydı?Bu nedenle Obama çok güzel sözler söyleyebilir. Ama bilmeliyiz ki bütün bu sözlerin altında görünmeyen bir tehdit de yatmaktadır. Obama ve Amerikan yönetimi “Bu kadar yakın davrandıktan sonra karşılığını da bekleriz” demektedir.Bu beklenti gerçekleşmezse Obama sağduyulu yaklaşımını sürdürecek mi, işte orası meçhul.Konuyu artık gelişmelerin akışına bırakalım, ben “tarihi konuşma” sırasında dikkatimi çeken ve canımı sıkan bir başka noktayı yazmak istiyorum.Obama’nın konuşması 4 kez alkışlarla kesildi. Bu dört anda da Obama Kuran’ı Kerim’den bir cümle söylemişti. Başkan’ın ağzından Kuran’ı Kerim duyanlar hemen alkışa başlıyor.Bu nasıl bir aşağılık duygusudur böyle? Mısır Devlet Başkanı Amerika’daki bir üniversitede konuşurken İncil’den iki cümle okusa, kendisini dinleyen Hristiyanlar hemen alkışa başlar mı?Bunu dün Mısır’da yaşadık ama fark etmez. Obama TBMM’de konuşurken de Kuran’dan söz ettiğinde çok alkışlandı. Malezya’da da aynısı olacaktır.Bu, bence ezilmişliğin, Batı uygarlığını her şeye rağmen kabullenmişliğin yarattığı bir duygu. Bir Hristiyan’ın Kuran’dan söz etmesi çok hoşumuza gidiyor. Çünkü onu kendimizden çok büyük görüyoruz ve bizden söz etmesi hoşumuza gidiyor.Aynı şekilde bir yabancının bizim dilimizde birkaç kelime söylemesine de bayılırız. Oysa biz onların ülkesinde onların dilinde birkaç kelime söylersek kimse aldırmaz bile. Hatta kendi dillerini tam bilmediğimiz için bizi küçümserler.Daha yürüyecek çok yolumuz var.***** BU ÖNLEMLER KEŞKE TEĞET GEÇERKEN ALINSAYDIKrize karşı ekonomik önlemler ve teşvik paketleri açıklandı. Piyasalardan anladığım kadarıyla önlem ve teşvikler beğenildi. Kimse “harika, bundan iyisi olmaz” demiyor demesine de ekonomi adına olumlu olduğunu söylemek gerek. “Tedbir alınıyor” sözünün bile ekonomiye ne kadar olumlu etkiler yaptığı bilinen gerçek.Ancak bu önlemleri okurken insan “Keşke bütün bunlar, kriz bizi teğet geçerken alınsaydı da, o kadar insan işsiz kalmasaydı” demekten de kendisini alamıyor.Başbakan’ın “yok” dediği kriz aslında Türkiye’nin altını üstüne getirdi. Yüz binlerce kişi işinden oldu, birçok küçük iş sahibi ya iflas etti ya işini tasfiyeye zorlandı. Önceki gün açıklanan önlemler yılbaşında alınsaydı şimdi Türkiye çok farklı bir yerde olurdu. Ama iktidar hem bilgisiz ve beceriksiz hem de her şeyi kendisine yontma derdinde olunca sonuç da böyle oluyor.İşin komik yanı, zamanında önlem almayan Erdoğan’ın şimdi “krizi çözen adam” havasına girmesi. Halkımız bunları hâlâ yutuyor mu, şüpheliyim.***** İKİ EDEPSİZLİKHem Bülent Arınç hem de Tayyip Erdoğan çok kısa aralıklarla aynı kelimeyi kullanarak bir konudaki tepkilerini dile getirdiler.Arınç “Deniz Feneri hırsızlığını” yapanları “edepsiz” olarak nitelerken, Erdoğan da partisine AKP diyenler için kullandı aynı kelimeyi.Edepsiz “ahlaksız” anlamına geliyor. Türkçe sözlükte “sürekli olarak ahlak dışı işleri yapan kişi” yazıyor edepsizin karşısında.Kelimenin sözlükteki anlamı böyle olsa da her dilde olduğu gibi Türkçe’de de kelimelerin anlamları kullanıldığı yere göre farklılaşır.Örneğin günlük dilimizde edepsiz genellikle yaramaz, laf dinlemeyen, haşarı çocuklar için kullanılır. Cevap yetiştiren çocuğa “edepsizlik etme” deriz. Sahada rakibine faul yaptıktan sonra hakeme de itiraz eden genç futbolcuyu “edepsizliğin alemi yok” diye eleştiririz.Çünkü edepsiz günlük kullanımda çok kötü bir anlam yüklü değil hatta hafif bir sempatiyle söylenir.Bakkal amcasının dükkanından sigara araklayan biri için aklımıza “edepsiz” demek gelmez. Ona açıkça “hırsız” deriz veya “ahlaksız” kelimesini uygun görürüz.Aynı şekilde “edepsiz” kelimesi yine günlük hayatta muhataba ağır hakaret amacıyla da kullanılır. Bir dernek toplantısında rakip adaya “edepsiz” diyerek ona “ahlaksız” demiş olmazsınız, sadece ağır hakaret etmektir asıl amacınız. Bu açıdan bakınca Bülent Arınç, Deniz Feneri gibi asrın hırsızlığını “edepsizlik” diyerek geçiştirmek hatta mazur görmek istemektedir.Tayyip Erdoğan ise aynı kelimeyi geniş bir kitleye hakaret etmek, onları aşağılamak amacıyla kullanmıştır.*****BALIK TUTMAYI ÖĞRETMEKBaşbakan Erdoğan “eşsiz mayın yasasını savunma eylemini” yaparken “Bazıları buradaki toprakları halka dağıtmamızı istiyor. Kusura bakmasınlar biz bunu yapmayacağız” dedi. Sonra biraz durdu ve ekledi: “Çünkü biz halkımıza balık tutmayı öğretmek istiyoruz.” Şimdi bu güzel bir aşama mı yoksa herkesi balık hafızalı ve sersem sanmanın bir sonucu mu anlamak mümkün değil.Çünkü AKP iktidarının temel ilkesi halkın önemli bir bölümünü yoksullaştırmak, böylelikle etkisizleştirmek ve yardıma muhtaç hale getirmek. Ardından da bu yardımların sürmesi koşuluyla oylarını almak.Ne normal dönemde ne seçim döneminde AKP iktidarının aklına balık tutmayı öğretmek geldi. Her şey yardım üzerine kuruldu ve bu politika bugüne karar sürdü.Sanıyorum Erdoğan mayın yasasının heyecanı içinde öyle bir cümle sarf etti. Mamafih yasa geçtiğine göre biraz bekleyelim bakalım, Başbakan balık tutmayı öğretme sözünü yerine getirebilecek mi?

Devamını Oku

Biraz fazla kaçmadı mı?

3 Haziran 2009

Başbakan Erdoğan’ı salı günü partisinin grup toplantısında konuşurken dinlediğimde şaşırmıştım, bunu dün dile getirmeye çalıştım bu köşede.Erdoğan mayınlı arazilerin temizlenmesi ile ilgili yasa tasarısının geciktirilmesine çok öfkelenmişti. Herkese ağır hakaretlerde bulundu, esti, gürledi, kendi partisinin milletvekillerine bile “tatil yapamazsınız yoksa” diye uyardı.Erdoğan’ın bu çok öfkeli tavrını anlamak kolay değildi. Nitekim dünkü pek çok gazetede ve köşe yazılarında bu nokta üzerinde durulmuştu.Ama Başbakan’ın dün de aynı tavrı üstelik daha da sertleştirerek sürdürmesini anlamak hiç mümkün değil.Bir başbakan alt tarafı bir mayın temizliği konusunu niçin bu kadar büyütür, yasanın çıkarılması için neden bu kadar çırpınır ve hatta siyasi hayatında önüne çıkarılacak anlamsız sözleri bağıra çağıra söylemekten çekinmez?Başbakan bu kadar öfkeli ve telaşlı konuşursa, konu üzerindeki kuşkuların daha da artmasına yol açmaktan başka bir şey yapmış olmaz. Zaten konuyla ilgili dedikoduların ardı arkası kesilmezken Erdoğan’ın bu ısrarındaki sırrı çözmek de zor.Tabii Erdoğan’ın tepkisinde dikkat çeken nokta “mayından temizlenen arazinin İsrail’e verileceği” söylentileri. Başbakan İsrail’le gizli bir anlaşma içinde olmadığını anlatmak için sesini çok yükseltiyor belki de. Ama şunu da unutmamalı, bu konu böylesine ortalığa saçıldıktan sonra zaten istese de araziyi İsrail’e veremez. Yani İsrail’e yönelik kahramanca sözler de ciddiye alınmayabilir.Bunun dışında Başbakan’ın psikolojisini bozan bir diğer nokta da “vatana ihanet” anlamına gelebilecek sözlerin söylenmesi olmuş belli ki. Çünkü Erdoğan sözü ısrarla bu konuya getirerek hararetli bir savunma yapıyor.Oysa bir Başbakan ve devlet adamı olarak bu anlama gelebilecek suçlamaların üzerine çıkabilir, bu sözleri elinin tersiyle bir kenara itebilirdi.Ama yapmadı, yapamadı. Öyle olunca da şüphelerin artmasına neden oldu. Bu kadar gürültüden sonra Erdoğan mayın temizleme yasasının tamamen ülke çıkarları adına ve iyi niyetlerle hazırlanmış olduğunu kimseye anlatamaz.Erdoğan’ın bu öfkesi uzun yıllar önüne konacağı gibi bundan sonra çıkarılacak her kanunda benzer kuşkular da doğacaktır.Bu nedenle Başbakan’ın “öfkeyi bir ifade biçimi olarak” ulanmayı bırakması ve asıl “öfke kontrolü” dersleri alması lazım. *** Zammı sessizce yaptık siz niye gürültü yapıyorsunuz?İstanbul Büyükşehir Belediyesi toplu taşıma ücretlerine zam yaptı. Olabilir, koşullar öyle gerektiriyordur. Ama bu zammı sessizce, önceden hiç haber vermeden yapmak olmaz. En azından ahlaki değil. Sabah sabah işlerine gidecek insanları ciddiye almamak demektir bu. Zam sessiz sedasız yapıldı ve bu zamma ses çıkaranlar pişman edildi. Taksim’de sessizce yapılan zamları biraz ses çıkararak protesto etmek isteyen bir grup öyle bir dayak yedi ki, herhalde bir daha toplu taşıma araçlarına binmemek için yemin etmişlerdir.Bir taraftan sözde demokrasi nutukları atacak, bu iktidarın Türkiye’yi özgürleştirdiğini anlatacaksanız, diğer taraftan en basit bir demokratik hakkın kullanılmasını şiddet kullanarak önleyeceksiniz.Ben de saf saf sanki ilk kez oluyormuş gibi yazıyorum işte. *** Delik kulakYıldırım Tuna’dan: Küçük Johnny modaya uyup kulağını deldirtmiş, meraklı arkadaşı da sordukça soruyor:- Tamamen mi deliyorlar?- Evet...- Acıdı mı?- Biraz...- İğneyle mi deldiler?- Yok, bu iş için küçük bir tabancaları var...- Aa?.. Seni kaç metre uzağa diktiler? *** ‘Bedelli’ tamamen bitti artıkGenelkurmay Başkanı nisan ayındaki medya buluşmasında söylemişti; bedelli askerliğin düşünülmediğini.Başbuğ aynı görüşünü bu kez yanında Milli Savunma Bakanı varken tekrarladı ve “Bedelli askerlik imkânsız” dedi.Neden yazıyorum bunu tekrar? Çünkü bedelli askerlik umudu taşıyarak, işi gücü bırakıp medyayı mesaj bombardımanına tutanlar herhalde artık ikna olurlar.Geçen sefer yapılan açıklama “bedelciler” için ikna edici olmamıştı besbelli ki, mesajlar azalacağına artmıştı.Yeri gelmişken ve artık bu hayal de sona ermişken bedelli askerlik konusunda kamuoyu oluşturmaya çalışan ve bunun için her tarafa mesajlar atanlara da bir çift sözüm olacak.Bedelli askerlik yapmak için çaba gösterenler ilk başlarda belli bir iyi niyet çerçevesi içinde ve mantıklı sözler söylerken, yasanın çıkmaması üzerine öfkelerine hâkim olamaz hale geldiler. Bu mesajları yazanlar yazarları ve gazetecileri duyarsız olmakla suçlamaya başladılar. Bu mesajlar daha sonra içinde ağır hakaretleri de barındırır hale geldi.Hakaretlere alışkınız ve üzerinde durmayız ama bir nokta gerçekten canımı çok sıkıyor. Bedelli savunucuları konunun sadece “para” tarafına bakıyorlar.Bedelli askerlik sayesinde kazanılacak dolarlar hesap ediliyor, bununla yapılacaklar sıralanıyor. En son mayın olayını bile “çıkarın bedelliyi temizleyin mayınları” sloganıyla kullandılar.Askerlik hizmeti kimse için bir ayrıcalık ya da ceza gibi kullanılamaz. Hepimiz askerlik yaptık. Ben de askere gittiğim sırada “dünyanın sonunun geldiğini, kariyerimin bölünüp büyük darbe yiyeceğimi” düşünüyordum. Ama geçip gidiyor işte ve hiçbir şey de olmuyor.Bugün pek çok vatan evladı teröre kurban giderken “Benim param var” diyerek askerlikten kaçmaya kalkışmak da vicdani ve ahlaki değil. Bu ülkede yaşıyorsak gerektiğinde askerliğimizi de yapacağız, savaşa da katılacağız.Ama ne yazık ki yeni dünya düzeni tamamen paranın krallığına dayanıyor ve günümüz gençliği için hiçbir sahip çıkılacak hiçbir değer yok. *** GüneydoğuKürt kökenli bir ziraat mühendisinden aldığım mesajı sizlerle paylaşmak istiyorum: Sayın Ataklı; Ben Siverekliyim. Ülkem okullarında okudum ziraat mühendisiyim. Kimse bana “Sen Zaza’sın okuyamazsın” demedi. Okulum bittikten sonra bütün arkadaşlarımla birlikte eşit şartlarda yarıştık. Arkadaşlarım işe giremezken ben mezun olur olmaz işe girdim. Çalıştığım iş yerinin yabancı dil kursu ve diğer hiçbir imkânından yoksun bırakılmadım. Her Türk genci gibi ülkemin olanaklarından faydalandım. İki kez yurt dışına gönderildim. Şimdi yine yurt dışındayım. Güneydoğu’da bir avuç çıkarcı, işbirlikçi insani olmayan bir ayrışımı gündeme getirip kendilerine köşe kapmak istiyorlar. İnanıyorum ki bugün Kürt ayrımcılığı yapan kişiler o bölgenin en zenginleridir ve yanlarındaki ezilmişliğinden dem vurdukları insanlar köle gibi çalıştırıp emeklerini sömürüyorlar.Neden kimse çıkıp gerçekleri konuşmuyor! Her gece televizyona medya maymunlarını çıkarıp gerçekleri saptırıyorlar. (S.T.)

Devamını Oku

Mayın neden bu kadar öfkelendirdi?

2 Haziran 2009

Kime sorsam tatmin edici bir cevap alamıyorum. Bir hafta yazı yazmadım, bıraktığım gün mayınlı arazilerin temizlenmesi konusu tartışılıyordu, tekrar başladım, tartışma hâlâ aynı noktada. Fark şu: AKP giderek daha öfkeleniyor.Peki neden? Nedir bu mayın temizliğinin önemi? Başbakan neden Meclis kürsüsünden adeta haykırarak konuşmasının neredeyse tamamını mayın konusuna ayırıyor? Ve neden basit bir mayın temizliği için tek kullanımlık bir yasa çıkarılıyor?İşin püf noktası, mayından arındırılacak bölgenin, temizliği yapacak olan firmaya kullandırılacak olması. Yani bir özel firma mayınları temizleyecek, sonra temizlenen bu araziyi 44 yıl boyunca kullanacak. İşte bunun için yasa gerekli.Yoksa mayın temizliği için yasa çıkarılmasının pek bir anlamı yok, buna karşı temizlenen bölgenin kullandırılması için yasa şart.İşte AKP’nin öfkelendiği nokta burası.AKP konunun tartışılmasına böylesine öfkelendiğine göre, demek ki yasa tasarısı hazırlanmadan önce bazı kişilerle anlaşmalar yapılmış. Meclis çoğunluğu olduğu için bir engel çıkmayacağı hesaplanmış. Ama muhalefet sesini yükseltince önceden hazırlanmış senaryonun uygulanması suya düşmüş oluyor. AKP de öfkeleniyor.Bu yazdıklarım kesin doğrular değil. Ama AKP’nin ve özellikle Başbakan Erdoğan’ın aşırı tepkisi nedeniyle, insan manzaraya bakınca başka türlü düşünemiyor.Erdoğan dün Meclis kürsüsünden hemen herkesi suçladı. Muhalefete, gazetecilere çattı. Söylediği şu: “AKP iktidarı olarak bir şey yapmaya çalışıyoruz, ama kafasında mayın olanlar engelliyor.” Parlak sözler bunlar da hata kimde acaba? Başbakan o kadar konuşuyor ama mayından arındırılacak toprakların neden birilerine kiralanmak istendiğini açıklamıyor bir türlü.Başbakan açıklama yapmayınca iyi, “neden” diye sormak ise ülke yararına işlere çomak sokmak oluyor. Erdoğan herkesi suçlamak yerine, bütün bu tartışmalara rağmen neden bu arazilerin 44 yıl devredilmesinde bu kadar ısrarlı olduğunu mantıklı bir gerekçeyle açıklamak zorunda. *****ARINÇ’A OLAN GÜVENİM SARSILDIBülent Arınç’ın fikirleri ile bağdaşmam mümkün değil. Bunu yıllardır karşılıklı olarak biliyoruz. Ama sosyal ilişimiz, nezakete dayalı diyaloğumuz hep sürdü. Bülent Arınç benim için son derece dürüst, fikirlerini samimiyetle savunan, yalana dolana sapmayan dobra biri oldu hep.Ancak RTÜK Başkanı ile ilgili konuşmaya başlamasından itibaren bu güvenim sarsılmaya başladı.Yolsuzluklara, hırsızlıklara şiddetle karşı olduğunu “sandığım” Bülent Arınç, Deniz Feneri olayına bakışıyla büyük hayal kırıklığı yarattı. Arınç yolsuzluk yapanları “edepsiz” olmakla suçladı. Bu güya eleştirirken, aslında hırsızlara sahip çıkmak gibi bir şeydi.Adamlar, dünyada görülmemiş biçimde vicdanları, inançları kullanarak milyonlarca euro toplayıp zenginleşmişlerse bunun adı “edepsizlik” olamaz. En azından “dürüst Arınç” öyle bir şey söyleyemez.Arınç ardından RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın istifa etmesi gerektiğini söyledi. Hatta bunu kendisinin yüzüne karşı söylediğini de belirtti. Ama RTÜK Başkanı bu ifadeyi yalanladı. Arınç’ın karizması fena halde çizildi.Oysa Arınç çapında bir siyaset adamı Zahid Akman’ı istifa ettirecek güçte olmalıydı. Demek ki Akman’ın torpili daha güçlü.Bülent Arınç’ın “Çeteler bizi yıkmak istiyor” sözleri de beni şaşırttı. Arınç askere gönderme yapıyor tabii ki, nedense askerle uğraşmayı ve her fırsatta laf sokuşturmayı çok seviyor ama, bunu yaparken bizzat kendi hükümetini küçük düşürüyor.İşte bunlar arka arkaya gelince zihnimde oluşan “Arınç dürüst ve samimidir” imajı giderek sarsılıyor.*****MAYIN ÜZERİNE YALANLAR Suriye sınırındaki mayınlar 1950’li yıllarda döşenmişti. İkinci Dünya Savaşı sonrasının kararlarından biriydi bu, kaçakçılığın önlenmesi amaçlanıyordu. Mayınlar kondu ama bir türlü kaldırılamadı. Ne zaman ki Birleşmiş Milletler tüm kara mayınlarının temizlenmesi kararı aldı, biz de harekete geçtik. Diğer ülkeler mayınlı arazilerini temizlediler biz hâlâ tartışıyoruz.Peki mayınlı arazi kaçakçılığı önledi mi? Hayır, hiç işe yaramadı. Kaçakçılık bütün hızıyla yine sürdü.Bugünlerde mayın temizlenmesi gündeme gelince bazı medya organlarında yalan yanlış haberler de çıkmaya başladı. Konuyu hiç bilmeyen kimi televizyoncular, yayın yönetmenleri mayınlı bölgelerden “dramatik” öyküler yayınlıyorlar. İzlerken zannedersiniz ki bu mayınlı araziler yüzünden insanlar ölmüş, sakat kalmış.Ölümler, sakat kalmalar doğru da, bunlar tesadüf değil ki. Bu arazilerden kaçakçılık yapmaya çalışanların dramı bu.Kaçakçılar mayınlı araziden geçerken önde bir eşek yürütürler. Eşeğin geçtiği yoldan kaçakçılar da geçer güvenle. Ama işte bazen eşek bir mayına basmadan geçer de arkadan gelen kaçakçı basıverir.İkinci can sıkıcı konu da, Türkiye’ye her fırsatta saldırmayı adet haline getiren çevrelerin mayın konusunu bile Cumhuriyet dönemini karalamak için kullanmaları.AKP de Cumhuriyet döneminin faşist uygulamalarını ortadan kaldırıyor havasına girmiyor mu... ***** AMERİKA’DAN İLERİ OLDUĞUMUZ KONULAR Amerika elbette dünyanın en büyük ülkesi. Ekonomisiyle, teknolojisiyle herkesin önünde. Ama gittiğimde Amerika’nın her konuda “en birinci” olmadığını fark ettim. Çok basit gibi görünen bazı alanlarda Türkiye’nin çok gerisindeler.BİRİNCİSİ; Cep telefonları henüz bizdeki kadar gelişmiş değil. Açık havada rahat konuşulabiliyor belki ama, bina içlerine girildiğinde durum facia oluyor. Bunda iki faktör etkiliymiş. Birincisi bizdeki kadar çok baz istasyonu yok. Sağlık nedenleriyle engelleniyormuş. Ama asıl gerekçenin sağlık olmadığını söyleyenler de çoğunlukta. Tarifeler çok ucuzladığı için şirketler yatırım yapmaktan kaçınıyormuş.İKİNCİSİ; Kredi kartı sistemleri çok geri. Şifre kullanımı henüz yok Amerika’da. Pos makinesinden kartınız geçiriliyor sonra imzanızı atıyorsunuz. Bu nedenle kredi kartı kopyalama ya da çalıntı kart kullanma oranı çok yüksekmiş. Dükkânlarda kredi kartı kullandığınızda sizden ayrıca geçerli bir kimlik göstermeniz isteniyor.

Devamını Oku

Yükselen trend: Türk olmaktan nefret etmek

2 Haziran 2009

AKP ve yandaşları Türkiye aleyhine olabilecek hiçbir fırsatı kaçırmıyor artık. Bir haftadır yazmıyordum ama doğal olarak neler olup bittiğini izleme şansım da vardı.Okuduklarıma ve dinlediklerime göre Tayyip Erdoğan’ın “geçmişte bazı etnik kökenli vatandaşlarımızı kovduğumuzu, bunun da faşizan bir davranış olduğunu” söylemesi AKP çevrelerinde müthiş bir sevinç yaratmış durumda. Ne kadar AKP’li ve yandaşı varsa Erdoğan’ı alkışlamak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin aslında ne kadar kötü olduğunu, Türk olmanın ayıp sayılması gerektiğini, Türklüğünden utanmayanın insan da olamayacağını anlatıp durdular bir haftadır.Tabii insan haliyle şaşırıyor. AKP ve Başkanı söylem olarak hep Türk olmaktan, milli değerlerden söz ediyorlardı ama belli ki AKP’ye oy verenler için gayrı milli olmak daha önemli hale gelmiş.Ben de oldum olası milliyetçiliğin sömürüye açık olduğuna inanan biriydim. Bu nedenle milliyetçi duygularımın çok katı olduğunu söyleyemem. Ama bu kadar gayrı milli olmak, Türk milletine böylesine düşmanlık beslemek ve bunu bu kadar yüksek sesle söylemek de çok şaşırtıcı.Demek ki AKP’ye oy verenler İslam ümmeti kavramına ve bu ümmetin Türkiye Cumhuriyeti’nde de egemenlik kuracağına o kadar inanır hale gelmiş ki, Türk milletine böylesine açık düşmanlık yapmaktan çekinmiyorlar.Ülkenin yüzde 38’ini bu hale getirmek, Türk adından nefret ettirmek aslında çok büyük bir başarı. 20 yıl önce başlayan, 7 yıldır devletin tüm güçleri kullanılarak sürdürülen müthiş propaganda ve beyin yıkama operasyonu sonuçlarını veriyor artık.Geldiğimiz nokta ve yükselen trend artık Türklük’ten nefret etmek ve bulunan her fırsatta ağır hakaretlerle saldırmak olmuştur. Bunu bir kenara yazmak gerek.*****Hiç utanma da kalmadıDeğişen hiçbir şey yok yine. Hâlâ ne olduğu söylenmeden Kürt sorunu tartışılıyor ve “çözüme çok az kaldığı” nutukları atılıyor.Elbette “çözümün ne anlama geldiği” yine belirtilmiyor, kimin ne istediğine ise hiç değinilmiyor.Buna karşın utanmazlık had safhada. Bulundukları makamlar gereği adam yerine konan kimileri örneğin “ateşkesten” söz ediyorlar. Efendim PKK Haziran’a kadar ateşkes ilan etmiş, buna uyması lazımmış, ama Türkiye Ordusu da biraz özen göstermeliymiş.Utanmazlığa, arlanmazlığa bakar mısınız? “Ateşkes” diyorlar. Üstelik bu ateşkesi ilan eden de bir terör örgütü.Ama ülkemin utanmazları “PKK’nın ateşkes çağrısı barış için atılan önemli adımdır” diyebiliyor.Bunun tercümesi şudur: Türkiye terör örgütüne teslim olmalıdır. Bu kadar açık söyleyemedikleri için henüz “çözüm” kelimesini kullanıyorlar.Haydi AKP’nin bu yalaka takımı “vatana ihanet özgürlüğünü” kullanıyor diyelim.Peki benim koca Silahlı Kuvvetlerim’in içine düştüğü yürekler acısı duruma ne diyeceğiz. Yok mudur bu Silahlı Kuvvetler’de “Siz ne diyorsunuz, ne ateşkesi, ateşkes savaşan iki devletin orduları arasında olur, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni PKK’ya karşı ateşkes yapmış gibi göstermeye çalışmak aslında teröre teslimiyet ve orduyu tamamen ortadan kaldırmakla aynıdır” diyecek bir babayiğit komutan?Diyelim ki demokratik yolları izlemek gerekiyor, o zaman Milli Savunma Bakanı’na gidip “bir açıklama yapın” diye rica etmek de mi çok zor?Türkiye’nin teröre teslim olduğu gerçeğini belki asker de kabullenmiş durumda artık.*****Yangın yok Yıldırım Tuna’dan: Kadın itfaiyeyi aramış, “Bakın” demiş, “Yepyeni bir bahçe yaptırdım, ortasına nefis kokulu güller diktim, aman...” Görevli itfaiye eri “Hanımefendi” demiş, “Yangın nerede?” Kadın “Dinle” diye sürdürmüş “Çimlerimi daha yeni kestirdim, daha toprak oturmadı, kenardaki çiçekler de çok pahalı şeyler, onun için...” deyince itfaiye eri sinirlenmiş “Hanımefendi, yanlış aradınız herhalde, çiçekçiyi arasanıza” demiş. Kadın “Sus” diye kesmiş itfaiye erinin sözünü “Yanlış falan aramadım, tam yanımdaki komşunun evi yanıyor, öyle sağa sola deli dolu koşuşturup bahçemi rezil etmeyin!” *****New York’ta gururlandıran manzaraKısa tatil bitti, yine birlikteyiz. Bu bir haftanın 4 günü New York’taydım. Amerikan Türk Cemiyeti’nin Coca Cola ve Anadolu Grubu onuruna düzenlediği ödül törenine katıldım.Bu törenle ilgili ayrıntılı haberleri geçen hafta Vatan’da okudunuz. Ben de özetleyeyim: American Türkish Society 1949 yılında kurulmuş. Bugün 60. yılını kutluyor. Cemiyet her yıl en iyi ilişki içinde olan Amerikan ve Türk şirketlerini seçiyor ve ödül veriyor. Ödül töreni için düzenlenen akşam yemeğinin geliri de derneğin maddi kaynağı oluyor. Bu ödül töreni nedeniyle Amerika’da yaşayan Türkler ve cemiyetin Amerikalı üyeleri, Türkiye’den gelenlerle birlikte olma fırsatı buluyor.Bu yılın ödülü Coca Cola ile Anadolu Grubu’nun oldu. 60 yılın en ilginç ödül gecesi herhalde bu yıl yapılandı. Çünkü ilk kez ödül alan biri Türk diğeri Amerikan şirketinin de başında Türkler var.Ödül gecesin manzarası gerçekten çok güzeldi. New York’ta, kentin en eski otellerinden Pierre’in balo salonunun sahnesinde üç Türk yan yana duruyor. Biri dünyanın en büyük şirketlerinden Coca Cola’nın bir numarası Muhtar Kent. Diğeri Türkiye’nin en büyük iş adamı Rahmi Koç. Ve iş dünyasında çok başarılı 50 yılı geride bırakmış sürekli büyüyen bir holdingin yönetim kurulu başkanı Tuncay Özilhan. Aralarında da Amerika’nın efsane dışişleri bakanlarından Madeleine Albright.İnsanın gerçekten hoşuna gidiyor ve gururlandırıyor.*****Domuz gribi sadece bizde var galibaDünyayı kasıp kavurduğu söylenen domuz gribini galiba bir tek biz ciddiye alıyoruz. Amerika’ya gidip gelince böyle bir izlenim edindim.Çünkü Amerika’da domuz gribi neredeyse hiç konuşulmuyor bile. Ülkeye girerken de hiçbir sorunla karşılaşmıyorsunuz, ne bir sağlık taraması yapılıyor ne de beyan isteniyor.Oysa Türkiye için durum çok farklı. Türkiye’ye gelen tüm uçaklardaki yolcular birer form dolduruyor. Uçak alana indiğinde kapıya önce ağızları maskeyle kapalı görevliler geliyor. Yolcu sayısı ile form sayısı birbirini tutmazsa kimse uçaktan indirilmiyor.Sağlık Bakanlığı domuz gribi konusunda gerçekten çok başarılı önlemler aldı. Bu sayede bazı hastalar da anında saptandı.Buna karşılık Amerika’da hiçbir şey yokmuş gibi davranılması insanı huylandırıyor. Hastalığı ilk duyduğumda “Bu da SARS gibi uydurma bir şey mi çıkacak?” kuşkum giderek artıyor. Sanki birileri dünya çapında bir sağlık tatbikatı yapıyorlar gibi geliyor bana.

Devamını Oku