Amaç halkı kendinden nefret ettirmek

Haberin Devamı

Atatürk’ü, Cumhuriyet ve ilkelerini, çağdaşlığı, hukuk devleti ve demokrasiyi yok etmek için uzun süredir savaş verenler, 19 Mayıs’ı bahane ederek kin ve nefretlerini daha da artırdılar.

AKP yandaşı medyadaki kalemşorlar Atatürk’ün Samsun’a 19 Mayıs’ta çıkmadığından bugünün bayram ilan edilmesinin saçmalığına, Atatürk’ün Anadolu’ya aslında İngiliz ajanı olarak çıktığından 19 Mayıs’ların şehvet içinde kutlandığına kadar neler yazmadılar.

Peki nedir buradaki sinsi amaç?

Geçenlerde sevgili dostum Profesör Kerem Doksat’la birlikteydik. Psikiyatrlığın yanı sıra, bu tıp alanından yola çıkarak ülke sorunlarına da çözümler arayan Doksat, “Bütün amaç halkı kendinden nefret ettirmek” dedi.

Doksat’a göre bir ülke halkının duygularını bozmak, aklını karıştırmak için yapılacak işlerin başında “demokrasi ve özgürlükler adına, kendisiyle yüzleşmesi gerektiği” fikrini aşılamak.

Buradan yola çıkan Doksat “Örneğin, Ermenileri kestiğimizi, Kürtlere zulmettiğimizi, tarihimizin aslında başarılarla değil barbarlıklarla dolu olduğunu söylersiniz. Bunu da bilimsel bir kılıfa sokup güya tartışıyormuş gibi yaparsınız” dedi.

Doksat şunu söyedi: “Bir bakıyorsunuz tüm televizyonlar ve gazeteler aynı anda Ermenilere soykırım uyguladığımızı anlatmaya başlıyor. Batı bunun üzerine harekete geçip ‘Tarihinizle yüzleşin, gerekirse özür dileyin’ diyor. Birileri çıkıp özür diliyor. Ardından Kürtlerin ezildiği söyleniyor. Çözüm açılımlarından söz ediliyor. Ne olup bittiğini anlamayan toplum bu konuda ikiye bölünüyor. Söylenen sözlerin belli bir mantık içinde olması ve söyleyenlerin tanınmışlığı kafaları iyice karıştırıyor. Bu psikolojik harbin en önemli kuralıdır.”

Profesör Doksat artık sıranın Atatürk’e geldiğini ve sistemli biçimde Atatürk’ün yıpratılmak istendiğini belirterek, şöyle dedi: “Atatürk’ün annesinden, hastalığına, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmasından, yaptığı devrimlere kadar her şey aşağılanmak ve aslında Türkiye’yi geriye götüren unsurlar olarak gösterilmek isteniyor. Türk halkı bütün bu konularda uyanık olmalıdır. Çünkü bu sinsi oyunların amacı halkı kendinden nefret ettirmek, ardından da belki işi toprak verdirmeye ve Türkiye’yi küçültmeye kadar gitmektir.”


***



Hiç bilmediğim bir dünya

Önce babasını tanıdım. İsviçre’de yaşıyor. Türkiye ile bağlarını hiç koparmamış, internet üzerinden her şeyi izliyor, okuyor. Adı Ziya Kara. Türkiye’ye geldiğinde bana da uğramıştı, biraz sohbet ettik, müthiş doluydu.

Sohbet sırasında oğlundan söz etti. Dünya müzik piyasalarında önemli bir yeri olduğunu anlattı. Ben de bir gün tanışmak istediğimi söyledim.

Geçen hafta gazeteye geldi. Onun adı Gökay Kara. Ama uluslararası müzik piyasasında “Kara El Turco” olarak tanınıyormuş.

Hiç anlamadığım ve bilmediğim bir müzik türlerinin önemli bir temsilcisi. Reggie, Rap ve Hiphop müziği yapıyor. Şimdi “Sen de amma cahilmişsin, isimleri bile doğru dürüst yazamıyorsun” diyenler olabilir. Haklılar, ama gerçekten hiç bilmiyorum.

Meğer müthiş bir dünyaymış. Bu tür müziğin merkezi Latin Amerika. Özellikle Porto Rico. Gökay “Neredeyse ülke nüfusunun tamamı sanatçı, herkes bu müziği yapıyor” dedi.

Gökay Kara’nın 4 albümü çıkmış bugüne kadar. Ama onun asıl ünü Amerika ve Latin Amerika’daymış. Söylediğine göre bir Amerikan albümünde Hiphop türü şarkısı olan tek Türkmüş.

En yakın arkadaşları 50 Cent, Eminem, Rihanna, Beyonce, Jennifer Lopez.

Bana albümlerini de bıraktı. Dinledim. Çok enteresan bir tarz. Benim gibi bilmeyenler için söyleyeyim, şu hiphop dedikleri müzik Vodafone reklamlarında kullanılıyor, “Fark var” diyor ya. İşte o şarkı Ceza adlı bir sanatçının. Ceza da Türkiye’de en tanınan isimmiş.

İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor. Yani kimse geç kalmış sayılmaz.


***



‘O yemeklerin adını da tadını da bilmiyoruz’

Neredeyse tüm çok izlenen TV kanallarının gözde programlarının başında “yemek kavgası” programları geliyor. Hepsinin ismini bilmediğim için ben kısaca “yemek kavgası” diyorum, çünkü maşallah TV yöneticilerimiz bir yemek programını bile izlettirmek için özellikle kavga çıkarttırıyorlar.

Hani klişeleşmiş “millet kavgadan, gerginlikten hoşlanmıyor” lafımız var ya, milletin kavgadan hoşlanıp hoşlanmadığını bu programların reytingine bakarak anlayın artık. Bu ayrı bir mesele.

Gelelim konumuza. Dünyanın en büyük çocuklara yardım kuruluşu olan UNICEF’in Türkiye merkezine Van’daki çocuklardan bir mektup gelmiş.

Çocuklar mektuplarında “Televizyonların hepsinde yemek programları var. Biz de mecburen izliyoruz. Ama inanın ki ne bu yemekleri tanıyoruz ne de tadını biliyoruz. Ayrıca biz et de yiyemiyoruz. Ekran başında yutkunarak o güzel yemeklere bakıyoruz. Masa başındakilerin yemekleri beğenmemesini de hiç anlamıyoruz. Biz burada bir lokma ekmek bulamazken oradaki ağabeyler ablalar tabakları geri gönderiyorlar. Hiç anlamıyoruz.”

Evet; kavgalı yemek programları çok izleniyor da böyle bir etkisi de var.


***



Melek Abla

Yıllar önce tanımıştım Melek Abla’yı. Bakırköy’ün iyilik meleği olarak anılıyordu. Yardımına koşmadığı, sorununa ortak olmadığı, bir küçücük iyilik için çırpınmadığı kimse yoktu.

Şimdi öğrendim ki yakalandığı kanseri yenmeyi başarmış ama ne yazık ki bu kez eşi kansere yakalanmış. İyilik meleği Melek Abla, kendi direnciyle kanseri yenmiş ama eşi için ne yapacağını bilemiyor.

Ama sorun sadece bununla sınırlı değil. Çünkü Melek Abla eşinin ihtiyacı olan bazı ilaçları bulamamaktan ve bulduklarının çok pahalı olmasından yakınıyor. “Sosyal güvenlik sistemi var diyorlar ama bizim ödememiz gereken miktar o kadar yüksek ki, varımı yoğumu harcadım yine yetmiyor” diyor.

Karaciğerdeki büyüme nedeniyle bacakların şişmesini kontrol altına alan Human Albümin ilacı yokmuş piyasada örneğin. Olanların da karaborsa olduğunu söylüyor Melek Abla. Bunun da ötesinde devlet hastanelerinde ilaç üzerinden çok büyük oyunlar döndüğünü anlatıyor.

Melek Abla bir cengâver gibidir. Söylediklerine inanmamak mümkün değil. Sadece Sağlık Bakanlığı’na çağrı yapmak istiyorum, “doktorlar olmayan ilaçları yazıyorlar mı, hastaneler iyi denetleniyor mu?”

DİĞER YENİ YAZILAR