Sevgili okurlar; Türkiye’de gündemi izlemek gerçekten çok zorlu hale geldi. Aynı anda o kadar ayrı konuda gündem açılıyor ki, yetişmek de dikkat etmek de gerçeken önemli bir efor istiyor. Geçen haftayı tabii ki büyük üzüntüyle geçirdik. Türkiye’ye faydalı işlerin çoğuna imza atmış muhteşem bir kadını ebediyete uğurladık.
Maskeler düştü
Türkan Saylan’ı yetiştirdiği çocuklar ve Türkiye’yi sevenler yüreklerine gömerken, Türkiye’yi çağ dışı dönemlere döndürmek isteyenlerin de maskesi düştü. Vefat eden birinin arkasından bile alçakça, şerefsizce konuşan ve yazanlar gerçek yüzlerini de gösterdiler. Ama bu aynı zamanda bazı çevrelerin halkın yükselen duygularından ne kadar endişelendiklerinin de göstergesiydi.
Başbuğ’un sorusu
Geçen hafta gözden kaçtığını hissettiğim bir konuya değinmek istiyorum. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ komutanlara bir konferans veren Prof. Justin McCarthy’e alışılmışın dışına çıkarak bir soru sordu. Başbuğ, “Batı basınının Türkiye’ye bakışını İstiklal Savaşı öncesine mi sonrasına mı benzetiyorsunuz?” dedi.
Cevap önemli değil
McCarthy’nin cevabı değil soru önemli burada. Çünkü sorudan anlaşılıyor ki Genelkurmay Başkanı, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu Kurtuluş Savaşı öncesine benzetiyor. Tanımlama belki “dış basınla” ilgili ama aynı dönemde yerli basın da vardı ve nasıl davrandığını hepimiz biliyoruz.
Cumhurbaşkanı’na dava
Geçen haftanın flaş gelişmelerinden biri de Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili aldığı karardı. Mahkeme, Gül’ün milletvekilliğinin bittiğini, bu nedenle dokunulmazlığının olup olmadığının da anlaşılması gerektiğini belirtti. Konu AKP çevrelerinde derin bir paniğe neden oldu.
Yargılanır mı?
Tabii temel soru Gül’ün bu kararla yargılanıp yargılanmayacağı. Bence bunun fazla önemi yok. Önemli olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başında mahkeme tarafından “şüpheli” görülen bir ismin oturmasıdır. Mahkeme böyle bir karar alabilirdi, alamazdı türü tartışmalar sadece yapanları tatmin eder, ama hukuk kendi yolunda yürür.
Erdoğan da kızdı
Gül’le ilgili karara Başbakan Erdoğan doğal olarak çok kızdı. Ama bu tavra artık Türkiye alıştı. AKP ve yandaşları hukuk kurallarını sadece kendilerine yaradığı sürece savunuyorlar. Eğer bir hukukî karar AKP’nin aleyhineyse hemen karşı çıkılıyor ve üstelik hukuk da yerden yere vuruluyor.
Tıpkı demokrasi gibi
AKP ve yandaşlarının bu tutumu sadece hukuk konusunda geçerli değil. Demokrasi de böyle kullanılıyor. Eğer AKP’yi destekliyor ve boyun eğiyorsanız demokratlıkta üstünüze yok. Ama eğer ki biraz eleştirir, biraz soru sorarsanız, özellikle kendilerine “liberal süsü” veren “faşistlerin” saldırısına uğruyorsunuz.
Bir başka açıdan
Konuya biraz da gülümseyerek noktayı koyalım. Diyelim ki hukuk AKP’nin dilediğinin aksine işledi ve Cumhurbaşkanı mahkemeye gitmek zorunda kaldı. Ama burada bir sorun var. Kural gereği cumhurbaşkanı bir yere giderse gittiği yere önce forsu çekilir. Demek ki mahkeme kapısına fors çekilecek.
Hâkim ne yapacak?
İkincisi; yine kural gereği eğer cumhurbaşkanı bir yere girerse herkes ayağa kalkmak zorunda. Bu durumda Abdullah Gül mahkeme salonuna girdiğinde hâkim ve savcının da ayağa kalkması gerek. Bu da hukukun ayaklar altına alınması demektir. O halde, Cumhurbaşkanı eğer yargı önüne gitmek zorunda kalırsa aynı zamanda istifa da edecektir.
Sanatçıların yürüyüşü
Sevgili okurlar, geçen haftanın bence en önemli eylemlerinden biri sanatçıların Taksim’de yaptıkları yürüyüştü. 500’ün üzerinde sanatçı Atatürk Anıtı’na çelenk koyarak iktidarın uygulamalarından duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Sakın 500 kişi deyip geçmeyin, bir ülke ve sanatçılar “Yeter artık” diyerek sokağa dökülüyorsa, o ülkenin iktidarı için tehlike çanları fena halde çalmayı başlamış demektir.
Yine Kürt açılımı
Herhalde hiç değişmeyecek gündem maddelerinden biri de Kürt açılımı. Cumhurbaşkanı Gül “sihirli” bir formül bulduğunu söyleyerek “Çözüme hiç bu kadar yakın olmamıştık” dedi. Ama her nedense “çözümün” ne anlama geldiğini söylemeyi unutuyor. Nitekim “Çok yakınız” dedikten sonra çözümle ilgili bir açıklamada bulunmadı.
Kim ne istiyor?
Geçen haftaki bir yazımda da sormuştum. Ama bıkmadan ve ısrarla tekrarlamak istiyorum: Herkes Kürt açılımından ve çözümden söz ediyor. Peki; samimi olarak soruyorum, kim ne istiyor? Neden hiç kimse ne istediğini ve ne yapacağını açık açık konuşmuyor? Oysa herkes yüzündeki maskeyi indirse daha kolay anlaşacağız. Ama belli ki maksat çözüm üretmek değil Türkiye aleyhine sorunlar üretmek.
Kürtler de açıklasın
Samimi biçimde cevap bekliyorum; Kürtler ne istiyor? Lütfen maddeler halinde yazabilirler mi? Televizyonlara çıkıp, geçmişe gidip, nasıl ezildiklerini, işkence gördüklerini, jandarma postalı altında ezildiklerini, dillerini konuşamadıklarını falan değil ama. O günler geçti. Şimdiki somut talepler nedir?
Bilen var mı hiç?
Bırakalım kendilerine süper entelektüel süsü vererek her gece Kürt sorunu diye ekranlarda tartışanları bir kenara. Normal vatandaşlar olarak sormak istiyorum. Tüm okurlara sormak istiyorum: Kürtler ne istiyor, aranızda bilen var mı? Yorum yapmadan, siyasi tahlillerde bulunmadan “Şunlar isteniyor” diyebilecek bir kişi var mı?
Devlet de aynı oyunda
Kürtler ne istediklerini söylemiyor da devlet tarafı söylüyor mu? Hayır. Aynı oyun orada da oynanıyor. İşte koca Cumhurbaşkanı “Çok yaklaştık” diyor da “neye çok yaklaştığımız” söyleyemiyor. Oysa Cumhurbaşkanı’nın korkacak bir şeyi yok, çıksın “çözümün ne anlama geldiğini” anlatsın. Herkes rahat bir nefes alsın.
Çözülmek istenmiyor
Ama sevgili okurlar; benim anladığım kadarıyla aslında kimse bir şeyi çözmek falan istemiyor ki. Mevcut durum herkesin işine geliyor. Kürtler adına siyaset yapanlar mağduru oynuyor, asker sürekli silah ve mühimmat deniyor, uzman asker yetiştiriyor, PKK dağ kadrolarını diri tutabiliyor, devlet memurları çift kat maaş alıyor, bölge halkına inanılmaz yardımlar gidiyor, liberaller sözde demokrat olduklarını kanıtlamak adına sürekli konuşuyor.
Çözümü ben söyleyeyim
Bütün bunların ışığında “çözüm” diye ortaya çıkanların söylemedikleri şudur: Asker bölgeden çekilsin, PKK’lı teröristlere af çıkarılsın, İmralı’daki de bundan yararlanıp serbest bırakılsın, siyasete girsin. Batı çok isterse ayrı bir Kürt devleti kurulsun, aksi halde bir Kürt özerk bölgesi oluşturulsun.
Siyasette hareketlenmeler
Seçime normal olarak iki yıl var. Ama siyasette hareketlenmeler başladı bile. Herkes güya dalgasını geçmeye çalışırken Cindoruk’un DP’nin başına geçmesinin ciddiye alınması gerektiğini yazmıştım. Şimdi memnuniyetle görüyorum ki pek çok kişi bu hareketlenmenin merkez sağa yeni bir açılım getirebileceğine inanmaya başlamış.
Yeni partiler yolda
Bu arada siyasi hayata hazırlanan yeni partilerin hazırlıklarının da ilerlediğini duyuyoruz. AKP’den ayrılan Abdüllatif Şener, Tayyip Erdoğan’ı taklit ederek ama “Ben ondan da daha fazla değiştim” diyerek partisini bugün açıklayacakmış. Şener’le Erdoğan arasında bir fark olabilir mi bilmiyorum. Mustafa Sarıgül’ün de parti kurma hazırlıkları olduğu çok konuşuluyor bu aralarda.
Bana biraz izin lütfen
Bu hafta içinde kısa bir Amerika seyahatim var. Ben de fırsattan istifade çok kısa bir süre için izninizi rica ediyorum. Yıllık izin değil elbette ama sonuçta tabii ki ona sayılacak artık, ben çalışmış olsam da. Haftaya salı günü yine birlikte olacağız.
Hepinize iyi haftalar dilerim...
Kurtuluş Savaşı öncesi gibi
Haberin Devamı

