Son 15 gün içinde 4 ayrı kişiden muktaplar aldım. Mektupların ortak yanı Ergenekon davası ile ilgili olmalarıydı. Mektupların üçü bu dava nedeniyle mağdur edilen, ağır haksızlığa uğrayanlardan, biri de bu haksızlıkların hesabını sormak isteyen milletvekilinden geliyordu. Bunları sizlerle de paylaşmak istedim.
TUTUKLU REKTÖRLER: Halen Silivri’de tutuklu olan rektör Mustafa Yurtkuran ve Ferit Bernay el yazılarıyla yazıp imzaladıkları ortak mektupta onur ve haysiyetlerinin ayaklar altına alınmasından yakınıyorlar. Mektubun üzerindeki “Silivri 4 Nolu L tipi Kapalı Ceza ve İnfaz Kur. Müd. Mektup Okuma Komisyonu” damgası yüreğimi burktu. Türk eğitimine başarıyla hizmet etmiş rektörlerden gelen bir mektubun üzerindeki bu damga bile Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun bir ibret belgesi gibi.
Rektörler diyorlar ki: “Biz şehirlerimizin A protokolünün içinde, güvenlik güçlerinin gözetiminde, 24 saat şeffaf yaşamak durumda olan kişileriz... Görevlerimizi şahsımıza yönelik hiçbir suçlama olmadan tamamladık... Şu anda neyle suçlandığımızı bile bilmiyoruz.”
Yurtkuran ve Bernay görevleri boyunca yüksek düzeyde sivil ve askeri görevlileri tanıma şansı bulduklarını, davet edildikleri brifing, yemek, kokteylere katıldıklarını belirterek “Buralarda bulunmamız bile çarpıtılarak bir kuşku bulutu oluşturulmak isteniyor” diyorlar.
Rektörler bulundukları konum nedeniyle gizli saklı hiçbir şeyleri olmadığının da bilindiğini kaydederek en azından tutuksuz yargılanma haklarının bile gasbedilmesinin yanlış olduğunu vurguluyorlar.
İki tututlu rektör mektubun sonunda “Adaletin sonunda gerçekleşeceğine inanıyoruz ama bunun gecikmesinden kaygılıyız” diyorlar.
ÜMİT ÖZDAĞ: Ergenekon konusunda “mağdur edilen” isimlerden Prof. Ümit Özdağ’dan da bir mektup geldi. Özdağ bir dönem MHP Genel Başkanlığı’na aday olmuştu. Ancak adaylığı parti içinde de çalkantılara yol açmış. Özdağ salona sokulmamıştı.
İşte bu olayın Ergenekon iddianamesinde yer alması ve kendisinin Ergenekon sanıkları adına böyle bir girişimde bulunduğunun anlatılması Prof. Ümit Özdağ’ı çileden çıkarmış.
Özdağ adının kasıtlı olarak Ergenekon davasına sokulduğunu belirterek ne amaçlandığı konusunda şu yorumu yapıyor: “...Türkiye Cumhuriyetimiz’in kuruluş esasları ortadan kaldırılırken, bir yandan da hegomik tek parti rejimine doğru sürükleniyor. Bence amaç etnikleştirilmiş, federalleştirilmiş bir Türkiye’nin Orta Doğu-Avrasya ekseninde Amerikan jeopolitiğinin ihtiyaçlarına daha rahat cevap verebilecek hale gelmesidir.”
KEMAL ANADOL: CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol ise mektubuyla birlikte gönderdiği dosyada Ergenekon davası sürecinde medyaya yasa dışı olarak sızdırılan bilgileri sorguluyor. Anadol, hiç uyulmayan gizlilik ve yayın yasakları konusunda çok sayıda soru önergesi vermiş devletin ilgili birimlerine. Ancak şu ana kadar tatmin edici bir cevap alamamış.
Anadol’un yazdığına göre devlet gizli olması gereken soruşturma tutanaklarının kimler tarafından basına sızdırıldığını bulamıyor ama “incelemeler” sürüyor.
Gül’ün açıklaması mahkeme ifadesi gibi
Gündemimizde taptaze bir konu var. Cumhurbaşkanı Gül, kayıp trilyon davası nedeniyle sanık durumuna düşer mi düşemez mi? Anayasa’dan anlayan anlamayan herkes şimdi bu soruya cevap vermeye çalışıyor.
AKP, Türkiye’yi “kendinden olan ve olmayan” olarak ikiye böldüğü için bu konuda kesin bir sonuca varmamız zor. Ama ne olursa olsun yargı kararı sonunda kesin olacaktır.
Tabii tartışmanın en can alıcı noktası şu: Cumhurbaşkanı Anayasa’nın 105’inci maddesine göre vatan hainliği dışında bir suçla itham edilemiyor.
Ancak merak ettiğim de şu: Bu madde Cumhurbaşkanı seçilen kişinin tüm yaşamını mı kapsar yoksa sadece görev süresi için mi geçerlidir?
Eğer Cumhurbaşkanı seçilmeden önce bir suç işlediyse, 105’inci madde geçerli midir, değil midir?
Bu konuda kesin bir fikir belirtmek istemiyorum, çünkü Anayasa konusunda uzman değilim, mantık da yürütmek istemiyorum.
Buna karşın şunu söyleyebilirim: “İlk kez Çankaya’daki makamda şüpheli bir kişi oturuyor” durumuna düştü Türkiye. Bunun da tez elden çözülmesi gerek herhalde.
Bunun dışında Cumhurbaşkanlığı Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararından sonra yaptığı açıklamada pek çok ayrıntıya yer vererek aslında bir tür mahkeme ifadesi vermiş oldu.
Gül adına yapılan açıklamada uzun uzun olayın hukuki durumu anlatılıyor ve Cumhurbaşkanı Gül’ün, bu makamda oturmasa bile bir sorumluluğu olmadığı kanıtlanmaya çalışıyor.
Bu çaba bende verilen karardan çok endişe edildiği ve Cumhurbaşkanı’nın ciddi biçimde telaşa kapıldığı izlenimini yarattı. Çünkü yargı kararı 105’inci maddeye göre uygulanır hale gelirse, Gül’ün seçilme şartları ortadan kalkmış olacak ki bu Cumhurbaşkanlığı’nın düşmesi demektir.
Ayrıca Çankaya açıklamasında “Cumhurbaşkanlığı’nın şüpheli gibi gösterilmeye çalışılmasının da iyi niyetle bağdaşmadığı” belirtiliyor ki bu da çok dikkat çekici.
Demek ki bazı makamların şüpheli hale düşürülmesi pek iyi bir şey değil. Ama o zaman Cumhurbaşkanı’na sormak gerek; bu ülkenin Genelkurmay Başkanı suçlu gibi gösterilmek istendiğinde ne yaptınız? Kuvvet komutanları tutuklanırken de ortada yoktunuz. Türkiye’nin en büyük üniversitelerinin rektörleri sabahın köründe gözaltına alındığında da sesiniz çıkmadı. Oysa bu makamlar da Cumhurbaşkanlığı’nın onuru kadar önemli makamlar.
Ne yazık ki çifte standartlar ülkesi Türkiye’de ancak başınıza bir şey gelince tepki veriyorsunuz.
Bayar: “Çalık yakın arkadaşım”
DP’de genel başkanlık için yarışan Mehmet Ali Bayar, dünkü yazımda geçen “Çalık’ın önemli adamı” tanımı için arayarak “Ahmet Çalık çok yakın arkadaşım ama hiçbir maddi bağlantım yok, yanında çalışmıyorum” dedi. Bayar, bir kişiyle çok yakın arkadaş olmanın ille onunla bir maddi bağı olacağı anlamına gelmediğini söyleyip “Biz seninle de çok eski ve yakın arkadaşız” diye konuştu.
Yeri hep kalbimizde
Türkan Hoca’nın umarsız bir hastalığa yakalandığını uzun süredir biliyorduk. Yakalandığı amansız hastalığı yıllar önce direnci ile yenmeyi başarmış ama sonunda artık takati yetmemişti.
Türkiye’yi karanlıklar içine çekmek isteyen çevreler yargıya yaptıkları ihbarlar sonucu Türkiye’nin bu güzide insanını ömrünün son günlerinde taciz etmeye kalktı.
Ama bu çirkin plan tutmadı, Türkan Hoca inancının ve sevgisinin verdiği güçle bu oyuna direnmeyi başardı, dimdik ayakta durdu, kitlelere örnek oldu.
Aramızdan ayrılan, Türkan Saylan’ın bedenidir sadece. Aslolan onun fikirleri, yaptığı çalışmalar, gerçekleştirdiği projeler ve yarına bakış açısıdır ki işte onu öldürmek, yüreklerden söküp atmak mümkün değildir.
Türkan Saylan artık milyonlarca kişinin kalbinde yaşayacaktır. Yetiştirdiği çocuklar Türkiye’nin geleceğinin de teminatıdır. Bunu kimse unutmasın.

