Yazarını bilmiyorum ama çok hoşuma gittiği için saklamıştım. İnternette mail grupları arasında dolaşan “dilimizin değişmesiyle” ilgili esprili bir yazı bu. Bilen biliyordur belki ama, okuması ve üzerinde konuşması pek keyifli:Yıl: 1960 öncesiKarşıma aniden çıkınca ziyadesiyle şaşakaldım ve çok mütehassis oldum. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendimi toparlar gibi oldum. Cemalinde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı. Üstümü başımı toparladım, kendimden emin bir sesle “Akşam-ı şerifleriniz hayrolsun” dedim...Yıl: 1977Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve hislendim. Ne yapacağıma karar veremedim. Heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı... Üstüme çeki düzen verdim. Kendimden emin bir sesle “İyi akşamlar” dedim...Yıl: 1987Karşıma aniden çıkınca fevkalâde şaşırdım ve duygulandım. Nitekim ne yapacağıma hüküm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma velâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum. Nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı... Üstüme çeki düzen verdim, kendimden emin bir sesle “Hayırlı akşamlar” dedim.Yıl: 1997Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve duygulandım. Fena halde kal geldi yani... Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim... Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle “Selam” dedim...Yıl: 2007Abi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yani ve duygu durumum kabardı... Oğlum bu iş bizi kasar dedim, fena göçeriz dedim, enjoy durumları yani. Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik... Sarıl oğlum dedim, bu manita senin... “Av ar yu yavrum?” dedim.Yıl: 2017...Karşıma aniden çıkınca korktum. Kapkara çarşafın içinde kara bir hayalet gibiydi. Ulan ne halt ettik de 2007’de bunlara oy verdik. O gün bugündür gitmediler başımızdan. Şimdi şu karşıma çıkan dünya güzeli midir yoksa kaknemin teki midir gelde anla. Bi daha bunlara oy verirsem diyecem ama oy verme falan da kalmadı ki. Kadılar konseyi midir nedir bi şey çıktı. Dedikleri kanun oluyor. Tüüüh namaz vakti geçiyor. Ulan karıya daldık yiycez şimdi dayağı İslam devriyesinden. Geçen cuma namazında ağzımda sakız unutmuşum, daha onun morlukları geçmedi...*****Felsefe ve dersler Hayvan hikâyelerinden bir demet ve çıkarılacak dersler. Herkese faydalı:ASLAN DOĞURMAK: Hayvanlar bir gün kim daha çok çocuk doğurabilir diye çekişmeye başlarlar. Hep birlikte dişi aslana gidip danışırlar, “Sen kaç çocuk doğurabiliyorsun?” diye. “Bir” diye yanıtlar dişli aslan, “Fakat ben aslan doğururum.” DERS: Nitelik, nicelikten önemlidir. YENGEÇ İLE ANNESİ: “Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum” diye sorar anne yengeç çocuğuna, “Düzgün yürüsene” der. “Pekâlâ anne” der çocuk, “Sen önümden düzgün yürü, ben seni takip ederim.” DERS: Hareketler sözlerden önde gelir? ASLAN, KOYUN, KURT VE TİLKİ: Aslanın biri, bir koyunu yanına çağırır ve nefesinin kokup kokmadığını sorar. “Evet” diye yanıtlar koyun. Aslan bu yanıta kızar ve koyunu oracıkta parçalar. Daha sonra kurdu yanına çağırır, ona da aynı soruyu sorar. “Hayır” diye yanıtlar kurt korkudan. Ancak o da yağcılık yaptığı için aslanın öfkesinden kurtulamaz. Sıra tilkiye gelmiştir. Aynı soruyu tilkiye de sorar. Tilkinin yanıtı şöyle olur: “Üzgünüm, üşütmüşüm biraz, o yüzden burnum koku almıyor.” DERS: Akıllı kişi tehlikeli durumlarda konuşmaz. KAZLAR VE TURNALAR: Kazlar ve turnalar bir gün aynı tarlada yiyecek ararlarken birden yanlarına yaklaşmaya çalışan avcıyı fark ederler. Turnalar daha çevik ve hafif oldukları için hemen uçarlar. Oysa kazlar ağır hareket ettikleri için avcıdan kurtulamazlar.DERS: Yakalananlar her zaman suçlu olanlar değildir? FARELERİN TOPLANTISI: Bir gün fareler bir araya gelir ve başlarına musallat olan bir kediden kurtulma planları yaparlar. Pek çok fikir öne sürülür. Hiçbiri kabul görmez. En sonunda genç bir fare kedinin boynuna bir çan asmayı önerir. Böylece kedi kendilerine yaklaşırken farkına varacak ve kaçabileceklerdir. Bu öneri fareler tarafından alkışlarla onaylanır. Bu arada bir köşede sessizce onları dinlemekte olan yaşlı bir fare ayağa kalkar ve bu önerinin çok zekice olduğunu, başarılı olacağından hiç kuşkusu olmadığını belirtir. “Fakat” der “Kafamı bir soru kurcalıyor. Çanı kedinin boynuna kim asacak?” DERS: İyi plan yapmak ayrı, o planı gerçekleştirmek ayrıdır.*****PAZAR FIKRALARI Yıldırım Tuna’dan bu hafta gelen fıkraları birlikte okuyalım:Sonuncu olmakİstanbul Maratonu’na katıldım, yarış başladı. 15 dakika sonra son sıradaydım. Benim önümdeki adam, yani sondan bir önceki pis pis sırıtarak “Naber” dedi, “Bu kadar insan arasında sonuncu olmak nasıl bir duygu?” Adama “Gerçekten bilmek mi istiyorsun?” dedim sinirle ve yarışı bıraktım.GazeteBaba, kolejden mezun olan kızına eğlenceye gitmesi için ilk defa “Erken gel” tembihiyle arabasını vermiş, ama kız hayli geç dönmüş. Ertesi gün öğlen 12.00’ye doğru kızı kahvaltı için uykulu bir şekilde mutfağa inmiş. “Bitanem” demiş babası, “Dün gece kaçta geldin bakayım?” Kız “Çok geç değildi baba” diye cavap vermiş endişeli bir ses tonuyla. “Tamam prensesim” demiş babası “O zaman gazete dağıtıcısı çocukla konuşayım bakalım gazetemi arabanın ön lastiğinin altına nasıl becermişte koymuş!..” Çok ucuz ülkeBir ülkede çarşıyı gezen Başbakan “Yahu şuna bak” demiş vitrinin birinin önünde durarak, “Halk bir de pahalılıktan şikâyet ediyor. Ceketler 5 dolar, gömlekler 2, pantalon 3 dolar.” Yardımcısı “Efendim” demiş, “Baktığınız vitrin kuru temizleyici vitrini.” Susuz turistÇok susayan turist köy evlerinden birinin kapısını çalıp su istemiş. Köylü kadının getirdiği su dolu tası tepesine dikip içerken evin köpeği etrafında sürekli zıplayıp havlayınca turist su içmeye ara verip ne olduğunu öğrenmek istemiş. “Önemli değil” demiş güleç kadın köpeği uzaklaştırmaya çalışarak, “Onun tasından içiyorsunuz diye sizi kıskandı işte!”Traş kaç lira?Kadın, köpek traşı yapan adama “Kaça kesiyorsunuz?” diye sorunca “100 lira bayan ” diye cevap vermiş adam. Kadın “100 lira mı? Yahu berberim benim saçımı 20 liraya kesiyor” diye isyan edince cevap gecikmemiş: “Doğrudur efendim, ama siz kuaförünüzü ısırmıyorsunuz değil mi?”
Ergenekon davası iyice kafa karıştırır hale geldi. 2003’te bazı kuvvet komutanlarının darbe yapmayı düşünmelerinden yola çıkıp, mazileri pek temiz olmayan kimi asker ve sivillerin kargaşa ve kaos yaratarak orduyu darbeye zorlamak istedikleri ileri sürüldü.Sonra iş gerilere götürüldü, 1990’lı yılların başındaki PKK terörüyle mücadele sırasında yaşandığı ileri sürülen olaylar incelenmeye başlandı.Son olarak da Ergenekon’un eski başbakan rahmetli Ecevit’i öldürmeye çalıştığı iddiaları ortalarda dolaşıyor. Ve galiba Prof. Dr. Mehmet Haberal da bu nedenle tutuklandı.Başından bu yana ısrarla savunduğum bir nokta var. Ergenekon adı verilen olayda devletin olanakları sayesinde kazandıkları güçlerini kötü amaçla kullanan veya bir tür darbe planlayanlar olmuş olabilir. Bunların ortaya çıkarılıp cezalandırılması elbette gereklidir.Ama bu dava bir torba davaya dönüştürülür ve akla gelen her şey içine atılmaya başlanırsa hem sorunu çözemezsiniz hem de daha sonra onarılması olanaksız yaralar açarsınız.Ki şu anda geldiğimiz noktada onarılması çok zor pek çok durumla karşı karşıyayız zaten.Şimdi Ecevit olayıyla uğraşıyoruz. AKP’li gazetelerin manşetleri skandal haber başlıklarıyla dolu. Mehmet Haberal ve Hüsamettin Özkan, Ecevit’in sağlık durumunu bozup iş göremez raporu verdirmek için çabalamışlar. Satır aralarında ise aslında Ecevit’in öldürülmek istendiği ileri sürülüyor.Bu da “darbe için güzel bir gerekçe” gibi sunuluyor.Siyaset aynı zamanda ustaca manevralar yapma sanatıdır. Bunun içine beğensek de beğenmesek de bazen oyunlar ve komplolar da girer. Başarıya ulaşırsanız size “akıllı ve usta siyasetçi” denir, başaramazsanız bedelini ödetirler.1999’u hatırlayın. Ecevit ayakta duracak halde değildi. Dönemin bakanları kabine toplantılarında yaşananları saygılarından dolayı pek anlatmıyorlar, ama sızan bilgiler Ecevit’in çoğu kez nerede olduğunu bile kavrayamayacak kadar kötü durumda olduğunu anlatıyordu.Böyle bir dönemde kamuoyunu sarsmadan, spekülasyonlara meydan vermeden Ecevit’i bir kenara çekmeyi düşünenler çıkmış olabilir. Bunun için de bir sağlık raporu düzenlenmesi akla gelmiş de olabilir.Ama buradan yola çıkıp bunu düşünenleri ya da harekete geçenleri “darbeci” olarak suçlamak en azından akılla bağdaşmaz. Eğer o gün Ecevit’e bir “iş göremez” raporu verilmiş olsaydı dünya yerinden oynamazdı. Kimileri bu kararı beğenir kimileri de çirkin bir komplo olarak nitelerdi. Hepsi bu.10 yıl sonra bu olayı skandal gibi sunup içinden darbe çıkarmaya çalışmak akıl tutulmasından başka bir şey değildir.***** Seçim gecesi yaşananlara birkaç örnekBu hafta başında 2007 genel seçimlerinde olduğu gibi 2009 yerel seçimlerinde de bilgisayar yoluyla bazı sahtekârlıklar yapıldığı yolunda kuşkular olduğunu dile getirmiştim.Bunun için görevin muhalefete düştüğünü ve işin peşini bırakmamaları gerektiğini hatırlatmıştım.O yazıda birkaçı dışında fazla örnek verememiştim. Bugün sizlere o gece yaşananlardan küçük bir demet sunmak istiyorum. Elbette aşağıda okuyacaklarınız mutlaka bir sahtekârlık yapıldığı anlamına gelmez, ama yine de çok ilginç: İzmir’de CHP %62 - AKP %23’lerde başladığı geceyi sabaha kadar %55 - %32 ile bitiriyor. CHP %7-8 oy kaybederken AKP %7-8 oy kazanıyor.Diyarbakır’da DTP %75’lerde başladığı geceyi %65’lerde bitiriyor. DTP %10 civarında oy kaybederken, aynı şekilde AKP %10 civarında oyunu artırıyor ve geceyi %31-32’ler civarında bitiriyor.Trabzon’da da İstanbul benzeri bir sonuç. %2’lik bir fark (CHP %44-AKP %46) gecenin sonunda CHP %40 -AKP %48 olacak şeklinde %7-8’lik bir farka çıkıyor.Antalya’da geceye %10 farkla başlayan CHP ancak zar zor %5 farkla seçimi kazanıyor. (%40 - %35)Beyoğlu’nda %10 farkla önde giden CHP, sabaha karşı Beyoğlu’nu AKP’ye kaptırıyor. Üstelik 6 puan farkla.Manisa, Balıkesir, Karabük gibi yerlerde MHP-AKP çekişirken aynı şekilde MHP oyları devamlı azalırken, AKP oyları devamlı artıyor.Ankara’da Murat Karayalçın TV’ye çıkıp 2 puan önde olduklarını söylüyor ama gece biterken %7 farkla kaybediyor (%38,5-%31,5).Aynı şekilde İstanbul’da CHP İstanbul İl başkanı oyların %90’ı sayıldığında %41’e %40 önde olduklarını söylediği gece 7 puan farkla kaybediyor (%44.3 - %36.9)Bütün bunlar gece yarısına doğru “bilgisayarlar aşırı yük nedeniyle kilitlendi” açıklamasından sonra yaşanıyor.***** Kutlu Doğum HaftasıHazreti Muhammed’in doğum günü nedeniyle bir süredir Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri yapılıyor. Bu etkinlikler 10 yıl öncesine kadar tıpkı diğer kutsal günler gibi hicri takvime göre yapılırdı.Ama her nedense sadece bu konuda Hicri takvimden vazgeçildi ve Kutlu Doğum Haftası, nisan ayında sabitlendi.Çevremizden duyuyoruz, Kutlu Doğum Haftası nedeniyle okullarda kimi toplantılar yapılıyor, cami gezileri düzenleniyor. Bazı okullarda öğretmenlerin birbirine “Selamünaleyküm, Kutlu Doğum Haftası mübarek olsun” dediklerini de duyuyorum.Bu haftanın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı haftasına denk getirilmesi herhalde tesadüf değil.Geçen yıl da yazmıştım, yine söylemek istiyorum. Madem canımızın istediği önemli günü hicri takvimden çıkarıp miladi takvime uydurabiliyoruz, o halde Ramazan, bayramlar ve kandillerde neden aynı uygulama yapılmıyor!Örneğin, Suudi Arabistan’da 12 ay boyunca gece ile gündüz aşağı yukarı eşittir. O halde biz de Ramazan’ı gece ile gündüzün eşit olduğu mart-nisan ya da eylül-ekim’de yapamaz mıyız?*****Türel Turizm BakanıAntalya’da daha önce neden AKP’nin kazandığını “Bu pragmatik bir karardı” diye açıklayan ve bu seçimlerde CHP’nin kazanacağını söyleyen Antalyalı turizmci arkadaşım önceki gün yine aradı. Telefonda aynen şunu söyledi: “Gazeteniz yazarlarından Aydın Ayaydın’ın köşesinde Erdoğan’ın seçim kaybeden Menderes Türel’i Kültür ve Turizm Bakanı yapacağını öğrendim. Hayırlı olsun tabii de, acaba Türel bu koltuğa oturursa bakanlığı aslında kim yönetecek. Çünkü Menderes Türel, Antalya Belediye Başkanı idi ama aslında bütün kararları Başbakan veriyordu, kentteki yönetim ise AKP İl Başkanı tarafından yürütülüyordu. Tüm ihaleler de yine AKP’li bir kişiye emanetti. Bakanlığın farklı olması mümkün mü?” *****Baban kim?Yıldırım Tuna’dan: Oğlanın biri polise koşup “Memur bey babam barda kavgaya başladı yetişin!” demiş. Polis hemen bara gitmiş, kavga eden iki kişiye bakıp çocuğa “Hangisi baban?” diye sormuş. “Valla efendim” demiş çocuk “Onlar da bunun için kavga ediyor!”
Genelkurmay Başkanı’nın salı günkü konuşmasından önce salona girişinde ayağa kalkılıp kalkılmaması konusu birçok yazarın yazısına konu olmuştu dün.Nitekim ben de gözlemlerim arasında bir cümle ile bundan söz etmiş ve “ayağa kalkmayanlardan” olduğumu belirtmiştim.Ancak gördüğüm kadarıyla bu konu gazeteciler arasında bir tür gurur meselesine dönüşmüş durumda. “Kim kalktı, kim kalkmadı” türünden yazılar açıkçası rahatsız edici. Bu nedenle durumu net biçimde yazmak istiyorum.1- Herkes yerine oturduktan sonra bir albay Genelkurmay Başkanı’nı anons etti. Bunun üzerine arka sıralarda oturan üniformalı subaylarla, öndeki emekli ve muvazzaf generaller ayağa kalktı.2- Gazeteciler şaşırmış biçimde birbirlerine bakmaya başladı. Yanındaki ayağa kalkan gazeteci de ayağa kalkmak zorunda kaldı.3- Ben bu tür toplantılarda ayağa kalkmanın bir zorunluluk olmadığını bildiğimden hiçbir şey yapmadım.Şimdi gelelim konuya: Ayağa kalkmamayı bir saygısızlık olarak algılamıyorum. Aynı şekilde kalkmayı da bir tür çekinme, yağcılık gibi de görmüyorum.Devlet protokolünde sadece Cumhurbaşkanı girdiğinde herkes ayağa kalkar. Onun dışında ayağa kalkılmaz.Bu nedenle “kalkanlar-kalkmayanlar” muhabbeti yapmak “abesle iştigal” bana göre. Kimse bu yüzden kırıcı olmasın veya kendisine pay çıkarmasın. *** Üniversite öğrencileri de gözaltındaSon Ergenekon dalgasında Çağdaş Eğitim Vakfı’ndan burs alan 4 üniversite öğrencisi de gözaltına alındı. Çocukların ikisi 21 ikisi de 22 yaşında. Bu satırlar yazıldığı sırada mahkemeye sevk edildikleri, tutuklandıkları ya da serbest bırakıldıkları yolunda bir haber henüz gelmemişti.Hepsini anlamak mümkün de üniversitede bursla okuyan 4 kız öğrencinin bir “darbe teşebbüsü” içinde olabilecekleri pek akıl kârı değil.Sordum, bu çocuklar Türkiye Gençlik Birliği’ne de üyeymişler. Bu dernek Atatürkçü düşünceyi yaymak için çeşitli etkinlikler yapıyor.Demek ki bağlantı buradan kurulmuş. Ama yine de garip. Umarım bunca önemli ismin arasında bu 4 üniversiteli genç ezilip gitmezler, hayatlarının baharında büyük bir sille yemezler.Merak edenler için isimlerini de vereyim: Vahide Melis Yalçın (Marmara Üniversitesi), Sibel Kanneci (İstanbul Üniversitesi), Ayşe Ezgi Dilek (İstanbul Üniversitesi), Ceren Ertürk (İstanbul Üniversitesi). *** Kesilen burslarÇağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne yapılan baskından sonra burs alan öğrencilerin listesini taşıyan bilgisayarlara da el konduğu için binlerce öğrencinin burs alması tehlikeye girdi biliyorsunuz.Burs alan öğrencilerden B.K. dün arayıp şunu söyledi: “Biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi belediyelerin burs vermesini yasalara aykırı bularak durdurdu. Öyle sanıyorum ki şimdi bunun rövanşını almak istiyorlar. Galiba ‘Sen benim öğrencimin bursunu kesersen ben de senin öğrencinin bursunu keserim’ diyorlar.” Bir öğrenciye bu duyguları yaşatmak ne kadar ayıp değil mi? *** Anlayışsızlık mı organize iş mi? Okurlara karşı çok saygılı, eleştirilere çok açık olduğumu tanışmamış olsak bile yazışmalardan anlayan binlerce okurum var.Ben kimi zaman ağır hakaretlere varan mesajlara bile son derece sakin ve açıklayıcı cevaplar veririm. Ama bu kez gerçekten çok öfkelendim. Okuduğunu anlamayan, anlamadığı gibi bir de işgüzarlık yapıp yazımın altına yorum koyan kimileri bu kez kızdırdı. Dünkü yazımın başlığı “Org. Başbuğ hayal kırıklığı yarattı” şeklindeydi. Bu, ironik bir başlıktı. Çok sayıda gazetecinin toplandığını, genel beklentinin Genelkurmay Başkanı’nın son zamanlarda Türk Silahlı Kuvvetleri’ni de hedef alan gelişmelere bir cevap vereceği yolundaydı.Başbuğ daha konuşmasının başında “Bunları haftaya basın toplantısında cevaplayacağım” dediğinde herkes hayal kırıklığı yaşadı. Ben de bunu yazdım. Sonra da Başbuğ’un verdiği önemli mesajlara bakış açımı dile getirdim. Dün internet sitesinde yazımın altındaki yorumlara bakınca gerçekten çok şaşırdım. Çünkü okuduğunu anlamaktan aciz olduğunu gördüğüm bazı okurlar akıl almaz cümleler yazmışlardı.Artık gerçekten anlayışsızlık mı yoksa organize bir hareket mi bunu bilemiyorum. Ama sanal bir ortamın sözde demokrasi kahramanları, galiba balonun hava kaçırdığını gördüklerinden telaşla ne yaptıklarını bilemez haldeler. *** Vakit’in densizliği Bu nasıl ahlaktır, bu nasıl vicdandır, bu nasıl namustur. Vakit adındaki gazete bir taraftan ağır hastalıkla cebelleşirken diğer taraftan da akıl almaz bir suçlamayla karşılaşarak saatlerce evi aranan, taciz edilen Profesör Türkan Saylan’a inanılmaz bir saldırıda bulundu.Gazete gördüğü kemoterapi nedeniyle saçları dökülen, bu nedenle karşısındaki kişileri rahatsız etmekten çekinen ve başını örtmek zorunda kalan Saylan için “Hayatını örtü düşmanlığına adadı. Ömrünün son döneminde başörtüsü takmaya mecbur kaldı. Allahım sen her şeye kadirsin” diye yazdı.Vakit bunu bir de kurnazlık yaparak güya okur yorumu gibi sundu. Yani gelecek eleştiriler karşısında “Ne yapalım, halk böyle düşünüyor işte” diyecek belli ki.Ne yazık ki bu kağıt kalabalığı da gazete adı altında piyasaya çıkıyor. *** İşte kocam Yıldırım Tuna’dan: Balık avlayan adamın karısı deniz kenarında otururken polis kadının yanına gelip “Kocanız nerede bayan, onunla görüşmem lazım” demiş. Kadın gayet bezgin bir şekilde işaret parmağı ile deniz kenarındaki kayalığı işaret edip “Orada” demiş, “İki ucunda da solucan olan misinanın kara tarafında olanı!” *** Yarın akşam Kanal 7’deyimKanal 7’de Erhan Çelik’in sunduğu İskele Sancak programına, bu haftaki konusunun Ergenekon’daki son dalga olduğunu bildirerek beni de davet ettiler. Yarın akşam saat 23.00 veya 23.30’da yayınlanacak programın diğer konuklardan şu anda sadece Turgut Kazan’ı biliyorum.
Genelkurmay Başkanlığı yanılmıyorsam ilk kez bu kadar büyük bir medya ordusunu davet etti. Bir dönemin akreditasyon yasaklısı gazetecileri dahil yazılı ve sözlü basında ne kadar bilindik isim varsa hepsi de dün Harp Akademileri’ndeydi.Beklenti Orgeneral İlker Başbuğ’un gündemdeki birçok konuya değineceği yolundaydı. Yoksa bu kadar çok gazeteci niçin davet edilsin. Üstelik aralarında benim de bulunduğum, bugüne kadar pek akla gelmeyen isimler de çağrılınca beklenti artmıştı.Açıkçası ben de önemli açıklamalar bekliyordum. Gerçi bir gün önce yaşadığımız Ergenekon’un Çağdaş Yaşam’a baskını nedeniyle askerin de zora düşeceğini düşünmedim değil. Ama yine de beklentim önemli açıklamalar olacağı yolundaydı.Bu açıdan bakınca Org. Başbuğ’un konuşması bir hayal kırıklığı oldu hemen herkes için. Başbuğ “asıl açıklamalarını” bir hafta sonraki basın toplantısında yapacağını söyledi.Demek ki bundan bir gün önce yine bir Ergenekon operasyonu olabilir.Tabii, İlker Başbuğ’un konuşmasının hayal kırıklığı yarattığını, son günlerle ilgili önemli açıklamalarla sınırlı tutmak istiyorum. Bunun dışında Başbuğ çok önemli mesajlar verdi. Ayrıntılarını haber sayfalarımızda zaten okumuş olmalısınız, ben dikkatimi çeken noktaları özetleyeyim:1- Genelkurmay, demokratlık kisvesi altında orduya yönelik eleştirilerden şiddetle rahatsız. Bunlara karşı hukuki girişimler yapılacak.2- İlker Başbuğ ilk kez “Türkiye halkı” tanımını kullandı. Bunu Atatürk’ten yaptığı bire bir alıntı ile anlatan Başbuğ “Bunun üst kimliği ise Türk milletidir” dedi.3- Başbuğ kendi görüşlerini net olarak açıklamak yerine hep alıntılar yaptı. Montesquieu, Huntington, Kahn, Hunt, Kaufman, Prof. Metin Heper, Konda aklımda kalanlar oldu.4- Genelkurmay Başkanı teröre yeni bir tanım yaparak “Terör kriminal bir suçtur” dedi. Askerin terörle mücadeleye katılmasını ise arazi şartlarına bağladı ve terör örgütünün dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiş yöntemler kullandığı söyledi.5- Bir askerin ağzından ilk kez PKK sözünü duydum. Org. Başbuğ bunu bir kez kullandı, bunun dışında hep “terör örgütü” dedi.6- Obama’nın asker üzerinde önemli bir etkisi olduğunu hissettim. Başbuğ, Obama’dan bir kaç kez alıntı yaptı.7- Başbuğ, MGK’daki tüm üyelerin eşit statüde olduğunu söyledi. Askerin siyasi otoriteye bağlı olduğunu söyleyen Başbuğ “askerin önerileri ciddiye alınmaz ve yerine getirilmezse sorun çıkar” dedi ve ABD’nin Irak’taki başarısızlıklarından örnekler verdi.8- Başbuğ birkaç kez, üstüne basa basa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asla dine karşı olmadığını söyledi. Ama devlet yönetimine de dinin karışmasının doğru olmadığını buna da izin verilmeyeceğini vurguladı.9- Başbuğ isim vermeden Fethullah Gülen cemaatinin maddi ve siyasi olarak güçlenmesinden rahatsızlık duyulduğunu, özellikle bu cemaatin kendisini demokrasinin bir aktörü olarak görerek orduya hakaretler yağdırmasının hesabının hukuk alanında sorulacağını “altını çizdiğini” belirterek söyledi.Şimdi gözler bir hafta sonra yapılacak basın toplantısına çevrildi.*****Bu kalabalığı kimse toplayamaz Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un konuşmasını çok sayıda gazeteci izledi. Bir arkadaşımız “Bu kadar gazeteciyi Türkiye’de hiç kimse bu saatte bir araya getiremezdi” diye espri yaptı. Bu tür bir toplantıya ilk kez katılmış biri olarak izlenimlerim şöyle:1- Ana kapıdan hiçbir arama yapılmadan içeri girdim. Araç bile aranmadı. Cep telefonum alınmadı. Ya çok güvendiklerinden ya da hiç göremediğimiz müthiş bir güvenlik yöntemi var.2- Son zamanlarda askere yönelik en ağır hakaretleri yapan kimi dinci kimi güya liberal bütün isimler toplantıya gelmişti.3- Askerler ayrım yapmadan herkesin elini sıkıp güler yüz gösterdi.4- Herkese konuşmayı dinleyeceği koltuğun ve yemekte oturacağı masanın numarası önceden yazılı olarak verildi.5- Genelkurmay Başkanı anons edildiğinde askerlerin tamamı ayağa kalktı. Gazeteciler ise ne yapacaklarını şaşırdı, kimi kalktı kimi kalkmadı. Ben oturanlardandım. Saygısızlıktan değil, bu tür toplantılarda bir tek Cumhurbaşkanı için ayağa kalkılacağına inandığımdan.6- Genelkurmay Başkanı “Bugün güncel konulara değinmeyeceğim” dediğinde salondan bir hoşnutsuzluk ifadesi yükseldi.7- Başbuğ tam 1 saat 55 dakika konuştu. Konuşmanın sonuna doğru dinleyenlerdeki yorgunluk göze çarpıyordu. Belki de bu nedenle sona doğru klimalardan daha soğuk hava gelmeye başladı.8- Salonda iki saat vardı. Biri üç saat geriydi. Sordum, bu saat Zuma saatiymiş. Ortak askeri tatbikatlar bu saate göre yapılırmış. Salonda ne işi olduğuna ise aklım ermedi.9- Konuşma bittikten sonra pek çok gazeteci ile birlikte bahçeye çıktık, çeşitli haber kanallarına izlenimlerimizi anlattık.10- Yemek için içeri girdiğimde gördüğüm ilk salona girdim. Elimdeki kağıtta yazan 18 numaraya oturdum. 4 kişiydik. Çorba ve et yemeğini burada yedim.11- Başka yerlerde de yemek olduğunu öğrenince meraklanıp çıktım, meğer benim yerim üst kattaki 18 nolu masaymış. Zeytinyağlıyı ve tatlıyı da burada yedim.12- Masalarda ve ayak üstü konuşmalarda bize eşlik eden üst rütbeli komutanlar neredeyse hiçbir şey söylemediler. Sadece baş sallamakla ve gülümsemekle yetindiler. Başkalarını bilemem.13- Bazı emekli generaller ise çok az konuştular ama bazıları “sempati” gösterdi.14- Çıkışta en göze batan bir önceki Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın milyonluk Audi’siydi. Bazı emeklilerin arabaya dudak büktüklerini gördüm. ++++++++ Atatürk rozeti Bir okurumdan gelen mesaj aynen şöyle: Dün alışverişten dönerken apartmanımızın 83 yaşındaki amcasıyla karşılaştım. 12’nci dalgayı kastederek “Çok kötü şeyler oluyor, korkmak lazım, yıllardır yakama taktığım Atatürk rozetim vardı biraz önce onu yakamdan çıkarıp çekmeceye koydum ne olur olmaz” dedi. 83’lük amcam sıradan bir insan. Atatürkçülerin tutuklandığına inandığı ve korktuğu için rozetini takmaktan vazgeçti. Bu davanın toplum üzerindeki etkisine bakın... Nasıl demokrasi ama, inanılır gibi değil. +++++ Göremeyen çocuk Yıldırım Tuna’dan: Doktor, ‘psikiyatrik gözlemleme’ için hasta çocuğun odasına gidip, yatağının ucuna oturur oturmaz o ana kadar sakin ve hareketsiz duran çocuk doktora doğru boş boş bakıp “Göremiyorum.. Göremiyorum!..” diye bağırmaya başlamış. Doktor, tüm meslek hayatı boyunca histeri nöbeti ile gelen bir körlüğe ilk defa şahit olduğundan sakin sakin refakatçi koltuğunda yün ören anneye dönüp “B.. Bu olay ne zaman başladı?..” diye sormuş heyecanla. “Şimdi..” demiş anne gözleri örgüde sükûnetini sürdürerek, “Siz onunla TV arasına oturur oturmaz!..”
İkide bir sağda solda görüyorum, canım sıkılmıyor da değil. Konu şu: Özden Örnek’in günlükleri ortaya saçılmıştı ya, işte bu günlüklerde bir tarihte benim de kendisini ziyaret ettiğim yazılı.Örnek, benimle ilgili yazdıklarına ilave olarak “Cem Uzan’ın askerlik konusunu anlattı” diyor. İşte ikide bir yazılan bu. Oysa pek çok şey konuşmuştuk, o sadece bir ayrıntıydı.Konuya bugüne kadar pek girmedim, sadece görüştüğümü doğruladım. Ama Mustafa Balbay’a atfedilen günlüklerden sonra o kadar çok ve kimi de garip yorumlar yapıldı ki, sadece Özden Örnek’le değil, bir dönem konuştuğum tüm yüksek komutanlarla ilgili tuttuğum notları yazmak bana da farz oldu.Özden Örnek’le görüşmeMadem konu Özden Örnek’in günlüğünden buraya geldi, o halde ilk onunla yaptığım görüşmeyi anlatayım.Örnek’i ziyaret ettiğimde Deniz Kuvvetleri Komutanı’ydı. Beni çok nazik biçimde hemen asansörün kapısında karşıladı. O sırada fiilen gazetecilik yapamıyordum. Star Grubu’na TMSF el koymuştu ve hiçbir yerde iş bulma olanağım yoktu.Örnek’in yanında bir saati aşkın kaldım. Genel olarak ülkenin içinde bulunduğu siyasi durumdan söz ettik. AKP iktidarından rahatsız olduğunu belli ediyordu. Laikliğin tehlikeye girdiğini, halkın bazı konuları derinlemesine bilmediği ve araştırmadığı için AKP politikalarına inandığını söylüyordu.Ne yapılması gerektiğini anlatırken “Kimse Silahlı Kuvvetler’den bir şey beklememeli. Çağımızda ne darbe ne de hukuk dışı başka bir yöntem uygulanabilir. Burada görev siz gazetecilere, aydınlara, entelektüellere düşüyor, sivil toplum örgütlerinin daha sıkı çalışması gerek” dedi.Tüm konuşmamız boyunca ne darbe, ne muhtıra ile ilgili tek kelime etti, hatta imada bile bulunmadı. Daha sonra aldığım notta şöyle demişim o tarihte: “Tam bir denizci. Son derece kibar, görgülü ve bilgili, neredeyse bizden bile daha fazla demokrat.” Cem Uzan konusuna gelince. Evet, bu konuyu konuştum. Kaç dakika sürdü bilmiyorum. Cem Uzan hakkında hileli bedelli askerlik yaptığı suçlaması vardı. İktidar baskısı altında olduğunu hissettiğim askeri mahkeme de çaresiz kalmıştı. Bunu söyledim. Özden doğal olarak yapabileceği hiçbir şey olmadığını söyledi.Özden’le geçen yıl yaz ayında Borsa Lokantası’nda rastladım. Bir süre oturup sohbet ettik. Bir daha da görmedim.Şener Eruygur’la görüşmeEruygur, Jandarma Genel Komutanı’yken ben de Star Medya Grup Başkanı’ydım. Bir Ankara gezisinde kendisinden randevu talep ettim. Beni çok sıcak bir şekilde karşıladı. Bir buçuk saati aşkın konuştuk.Eruygur, Atatürk ve ilkelerine oldukça bağlı bir karaktere sahip olarak AKP’nin iktidarda olmasından ve uygulamalarından son derece rahatsız olduğunu saklamıyordu.Ancak konuşmamız boyunca muhalefet partilerinin özellikle CHP’nin halkı kucaklayacak politikalar uygulaması gerektiğini anlattı. Gazetelerin laikliğe vurgu yapması gerektiğini, milli değerlere daha fazla sahip çıkmalarını beklediğini söyledi.Görüşmeden sonra aldığım notta şunu yazmışım: “Eğer kimileri askere güveniyorsa, hiç beklemesin, bir şey yapacakları yok.” Eruygur’u o günden sonra hiç görmedim ve konuşmadım.Aytaç Yalman’la görüşmeAytaç Yalman, Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı. Ben işsizdim. Randevu istedim ve şaşırtıcı biçimde beni kabul etti. Çok sıcak biçimde karşıladı. Bir saati aşkın sohbet ettik.Aytaç Paşa, AKP’nin iktidarda olmasından rahatsızlığını saklamıyordu. Buna karşın demokrasinin zaafa uğramaması için ellerinden geleni yaptıklarını belirtiyordu.Sohbet sırasında Yalman “Siz dışarının havasını daha iyi alıyorsunuz, bizim için ne diyorlar?” diye sordu. Ben de “Paşam, söylemesi zor ama, bazı vatandaşlar askerin neden bu kadar sessiz olduğuna bir anlam veremiyor, ülke nereye gidiyor diye soruyor” dedim.Aytaç Paşa iki elini yana açarak “Ne yapabiliriz ki Can Bey” dedi ve sürdürdü “Kimse bizden muhtıraydı, darbeydi gibi şeyler beklemesin. O günler geçti artık. Demokrasi ve hukuk dışı bir çözüm ülkeye de Silahlı Kuvvetler’e de ağır hasar verir, bunu herkes bilmeli.” Görüşmeden sonra aldığım nottan bir cümle: “Bu nasıl asker böyle. Bu ne kibarlık, bu ne nezaket. Aytaç Paşa sivillerden bile sivil.” Aytaç Yalman’la o günden sonra bir daha hiç görüşmedim, konuşmadım.Yaşar Büyükanıt’la görüşmeYaşar Büyükanıt’la Genelkurmay Başkanı olmadan, henüz kuvvet komutanıyken görüştüm. Ama bu görüşme baş başa değil Büyükanıt’ın seçtiği bir grupla birlikte oldu. Ayaküstü sohbetimizde Paşa üstü kapalı biçimde ve sanki siyaset konuşmuyormuş gibi AKP’den rahatsızlığını belirtti. Büyükanıt’ın yanında şu anda isimlerini hatırlayamadığım, tümgeneraller ve korgeneraller de vardı. Onlarla sohbet sırasında, açıkçası biraz da “tahrik etmek için” cumhuriyet ilkelerinin zedelendiği konusunda sözler söylemeye çalıştım, ama hepsi de put gibi durup tek kelime bile etmediler. Bu görüşmeyle ilgili aldığım notlarda şöyle yazmışım: “Büyükanıt’a bazıları çok güveniyor, ama yanılıyor olma ihtimalleri çok fazla.” O günden sonra Büyükanıt’la görüşmedim, konuşmadım.Bu yazının sonucuYukarıda isimlerini andığım komutanlarla gazeteci sıfatıyla ve sadece birer kere görüştüm. Bu konuşmalarda da aldığım izlenim, yazıda da belirttiğim gibi bende darbe, muhtıra, müdahale gibi şeyleri çağrıştırmadı.Generallerin bana söylediklerinin bir bölümünü Balbay’a atfedilen günlüklerde de gördüm. Generaller benim değerlendirmeme göre darbeden değil tam tersine sivil inisiyatiften söz ediyorlar. Medyanın öne çıkmasından, laikliği, cumhuriyet ilkelerini savunmasından yana olduklarını belirtiyorlar.Belki gazetecilerin, biraz da tahrik kokan sözlerine karşılık bile, farklı değerlendirilebilecek birkaç cümle dışında söz söylememişler.Kendi başımdan geçenlerle birlikte en azından kayda geçmesi için bunları yazdım.*****Zamanlama Ergenekon davası adı altında dün de büyük bir operasyon düzenlendi. Eski-yeni üniversite rektörleri, akademisyenler, profesörler gözaltına alındı. Gözlemlediğim kadarıyla bu iktidara kim karşı çıkıyorsa “darbeci” sıfatıyla gözaltına alınıyor, kimin yönetim şekilleriyle ilgili bir fikri varsa ve bunu kağıda döktüyse bunlar da kanıt olarak toplanıyor.Müthiş bir zihin kirletilmesiyle karşı karşıyayız.Bunun da ötesinde zamanlama ile ilgili bir ilginç durum da var. Bugün Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ bir konuşma yapacak. Bu konuşmada son zamanlardaki suçlamalarla ilgili bazı açıklamalar yapması da bekleniyor.Operasyonun tam bugüne denk getirilmesi de manidar geliyor bana.Dünkü operasyonun en can alıcı noktası 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in tavrıdır. Bu bence çok önemlidir.
Sevgili okurlar; seçimlerden bu yana hayli zaman geçti. Sıcağı sıcağına yapılan yorumları okudunuz, izlediniz. Seçimlerin hemen sonrasına denk gelen bazı önemli dış toplantılar ve Obama’nın ziyareti seçimlerle ilgili değerlendirmeleri de ikinci plana attı. Bu arada bana göre en önemli konulardan biri seçimlere hile karışıp karışmadığı. Tıpkı 2007 seçimlerinde olduğu gibi bu seçimlerde de bazı “oyunların” oynandığı konusunda şüphelerim var.Gece yarısı değiştiSeçim sonuçlarını TV ekranlarından hep birlikte izledik. Sonuçlar 2007’deki kadar hızlı biçimde gelmemekle birlikte saat 23.00 sıralarında genel gidişle ilgili kanaatler oluşmaya başlamıştı. Örneğin, İstanbul’da Topbaş ile Kılıçdaroğlu arasında çok az fark olduğu gözleniyordu. Ne olduysa gece yarısına doğru oldu. Her şey bir anda değişti.Bilgisayar kilitlenmesiÖnce Ankara’da bir elektrik kesintisi yaşandı. Hemen ardından “Bilgisayarlar aşırı yüklenme nedeniyle kilitlendi” açıklaması yapıldı. Sonuçlar bilgisayarlara girilemiyordu. Derken bilgisayardaki arızanın giderildiği açıklandı. Ama gelmeye başlayan yeni sonuçlarda ciddi bir değişiklik vardı. Yine İstanbul örneğini vereyim; Topbaş iki puan önde görünürken fark bir anda 8 puana çıkmıştı. Beyoğlu Belediyesi’nde CHP neredeyse kazandığını açıklayacak hale geldiği halde bir anda 6 puan geriye düşüvermişti. Daha pek çok örnek var böyle.İtirazlar yapılıyorSeçim kanunumuza göre sonuçlara itirazlar ancak sandık bazında yapılabiliyor. İtiraz edebilmeniz için seçim kuruluna somut belge vermeniz gerekiyor. Muhalefet pek çok yerde yaşadığı bu sorunu görerek sandıklarda itirazlara başladı. Ama bunların çoğu reddedildi. Çünkü sandık bazında belge göstermek çok zordu.Muhalefet uyumasın2007 seçimlerinden sonra bilgisayarla hile yapılmış olma kuşkusunun olduğunu dillendiren üç gazeteciden biriydim. Ama muhalefet büyük ihtimalle “madara olmaktan” çekindiği için kuşkulara pek kulak asmadı. Birkaç yerde yapılan incelemelerde sonuçların hatalı olduğu görülmesine rağmen üzerine gidilmedi. Muhalefet şimdi de bir aymazlık içinde, sonuçları kabullenmiş görünüyor.Sıkı çalışma yapılsınAz önce söylediğim gibi sonuçlara itirazlar sandık bazında yapılabiliyor. Ama son iki seçimdir bilgisayar kullanılıyor ve bu yeni teknoloji eskiden yazılmış olan kanunların üzerine çıkmış durumda. Yazılı kanun bilgisayar sistemini hiç düşünmediği için buna uygun bir maddeyi de akıl etmemiş. O halde muhalefet eğer yapıldıysa hilenin sandıkta değil bilgisayarda olduğu yolundaki iddialarını belgeleyecek sıkı bir çalışma yapmalıdır.Sandık aşılabilirEğer hilenin sandıklarda değil bilgisayarla düzenleme sırasında yapılmış olabileceği belgelenirse, mevcut kanun yetersiz kalır ve Yüksek Seçim Kurulu resen inceleme başlatabilir. Bu durumda sadece bu seçimler için değil 2007 seçimleri için de geniş bir araştırma yapılması ihtimali doğar. Yasalarımız belki şu anda yeterli olmayabilir, ama hem 2007’nin hem de son yerel seçimlerin oy sandıkları kurulacak çok özel bir komisyon tarafından yeniden sayılabilir. Çıkacak sonuç ne olursa olsun demokrasimizin daha da yerleşmesi adına çok yararlı olacaktır. Muhalefet bu konuyu çok iyi değerlendirmelidir.Asker ne diyecek?Yarın İstanbul Harp Akademileri’nde önemli bir toplantı var. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ bir konuşma yapacak. Bu konuşmaya askerin çok önem verdiği 15 gün öncesinden duyuruldu. Genel tahmin Başbuğ’un kamuoyunda merakla beklenen bazı sorulara yanıt vereceği yolunda bir konuşma yapacağı şeklinde. Yarın öğreneceğiz...İlk kez davetliyimBu arada ilginç bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Genelkurmay bunca yıllık meslek yaşamımda ilk kez beni de bu tür bir toplantıya davet etti. Bugüne kadar askerin listesine hiç girmemiştim, kim bilir belki örtülü bir ambargo vardı. Demek ki bir anlayış değişikliği oluşmuş Genelkurmay’da. Benim için fark etmiyor tabii, ama yarın gidip görmek istiyorum.Darbe günlükleriTabii Genelkurmay ilk kez davet etti derken bugüne kadar askerle hiç diyaloğum olmadığı anlamına da gelmesin bu. Benim askerlerle çok çok az ilişkim oldu. Bir gazetecinin askerle ilişkisinin çok sınırlı olması gerektiğine inandığım için açıkçası ben de yakın durmadım. Ama elbette uzun meslek yaşamımda birkaç kez de olsa üst rütbeli komutanlarla birer kereye mahsus olmak üzere görüşmelerim oldu. Bunları yarın “darbe günlükleri” başlığı altında yazmak istiyorum.4 komutanla görüşmeKısa bir açıklama yapayım. 2003-2004 yıllarında, Star Medya Grubu Başkanı’yken, iş nedeniyle gittiğim Ankara’da dört komutan ile görüşmüştüm. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur ve daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanı iken Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı birer kere ziyaret etmiştim. İşte yarın bu ziyaretlerden sonra aldığım küçük notları sizlerle paylaşmak istiyorum.Obama’nın ziyaretiSevgili okurlar; ABD Başkanı Obama’nın Türkiye ziyareti AKP çevrelerinde hayli yankı uyandırdı. AKP yönetimi seçimlerden önce sürpriz biçimde duyurulan ziyareti “kendi zaferi” gibi sunmak için çok çırpınmıştı. Hatta seçimlerden alınacak büyük başarının Türk-Amerikan ilişkilerinde Türkiye’nin elini çok güçlendireceğine de inanılmıştı. Ancak gerek seçim sonuçları gerekse Obama’nın ilginç işaretleri AKP’de derin bir düş kırıklığı yaratmış gibi görünüyor.Tavır değişikliğiDeğişim sloganını sadece Türkiye’yi İslami devlet yapısına daha yaklaştırmak olarak algılayan AKP ve yandaşlarının Obama’nın “laik Türkiye” ve “Atatürk’ün kurduğu devlet” vurgulamalarından çok rahatsızlık duyduğu ortada. Günlerdir AKP adına “misyoner” edasıyla TV ekranlarını dolduranlar bu algılamanın yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyorlar ki, bu bile mesajın yerine ulaştığını kanıtlıyor.Ergenekon davasıGeçen haftaya damgasını vuran olaylardan biri yine Kanada’da yaşayan Tuncay Güney’in ifadeleriydi. Bu ifadelerin işkence altında alındığına ilişkin bilgiler ve kanıtlar kafaları tekrar karıştırdı. Zaten Arap saçına dönen Ergenekon davasının bundan sonraki seyri de tartışma konusu haline geldi. Buna bir de Ergenekon savcılarının polis balosu bahanesiyle kamuoyunun önüne çıkması eklendi. Savcı Öz’ün eşini de yanına alması “Savcının eşi çarşaflı” dedikodularına son verdi belki ama Öz’ün “Bizi de kapı önüne koyarlar bir gün” sözleri bana çok manidar geldi.1 Mayıs gerginliğiBaşbakan Erdoğan, çok değil bir yıl önce söylediklerini unutup 1 Mayıs’ı tatil olarak ilan etti. Ama gerginlik bitmiyor. İstanbul Valisi işçilerin Taksim’e çıkmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Vali güvenlik gerekçesini bahane olarak gösteriyor. Oysa buna gerek yok, çünkü eğer Taksim bu tür toplantılara güvenlik nedeniyle kapatılıyorsa bu alanda yılbaşı kutlamalarının da yapılmaması gerek. Oysa çok iyi biliniyor ki Vali sadece karara kılıf buluyor, talimat ise yukarıdan geliyor. İstanbul Valisi’nin yerinde olmayı hiç istemem.Elimdeki konularSevgili okurlar; her gün pek çok konuda yazmama rağmen, elimde birikmiş o kadar çok konu var ki, inanın bazen ne yapacağımı şaşırıyorum. Bazı konular elbette biraz daha araştırma istiyor, bazılarına ise bir türlü yer ve zaman bulamıyorum. Ama hepsini mutlaka yazmak istiyorum. Bu nedenle bazılarından söz etmek istiyorum.THY’deki çöküşÖrneğin, Türk Hava Yolları’ndaki kalitesiz yaşam ve yönetim anlayışı iyice sırıtmaya başladı. Apronda deve kesilmesiyle yüzünü ilk kez gösteren bu çağ dışı zihniyet koca bir şirketi çöküşe götürdüğü gibi Türkiye’nin imajına da giderek ağır hasar vermeye başladı. Bu konuda elimde hayli bilgi toplandı, iyice tatmin olduğumda sizlerle paylaşacağım.AKP’nin zenginliğiHerkesin dikkatini çektiği gibi AKP’ye yandaşlık yapan bazı çevrelerin zenginliği giderek artıyor. Üstelik bu zenginlik bir sakilliği de yanında taşıyor. Dünün güya ezilmişleri, fakirleri, bugünün şımarık zenginleri haline nasıl geldiler, iktidarın bundaki payı ne? Önümüzdeki günlerde bu konuda da bazı bilgiler vermek istiyorum.Hepinize iyi haftalar dilerim...
Kadın-erkek çelişkisi dünyanın son gününe kadar devam edecek kuşkusuz. Hatta belki dünya yok olurken bile bazı kadınlarla erkekler didişmeyi hâlâ kesmeyecek. Ama o kadar ileri gitmeyelim, bu hafta kadınlar üzerine yapılan esprilere gülelim. Kimse alınmasın, darılmasın ama... Bu yazıları iki “kadın” okurum gönderdi. Umarım başka yerlerde çıkmamıştır. Ama çıkmış olsa bile yine okunur çünkü çok keyifli...Kadın bir element olsaDiyelim ki kadın da doğada bulunan kimyasal elementlerden biri olsun. Bu durumda kadının tanımı nasıl yapılırdı, görelim...Element: KadınSembolü: Kaİdeal atom ağırlığı: 51,6 kg. olarak kabul edilmiştir.Alternatif ağırlıkları (izotopları): 35-130 kg.Bulunduğu yerler: Gezegendeki tüm kırsal ve kentsel alanlar Fiziksel özellikleri1- Yüzeyi renkli film tabakasıyla kaplıdır.2- Değişik sıcaklıklarda kaynar.3- Bilinen bir sebep olmaksızın donar.4- Özel ilgi gördüğünde erir.5- Yanlış kullanımlarda ısınır.6- İşlenmemişinden sıradan maden filizine kadar pek çok halde bulunur.7- Doğru noktalara basınç uygulandığında ürün verir.8- Standart ölçüleri varsa da kolay bulunmaz.9- Çekici özelliğine aldanılıp fazla yaklaşılmaması önerilir.10- Her zaman bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.Kimyasal özellikleri 1- Altın, gümüş, platin ve diğer kıymetli madenlerle yakın akrabalığı vardır.2- Büyük miktardaki pahalı maddeleri ve değerli taşları absorbe edebilir.3- Belli bir sebebe bağlı olmaksızın patlayabilir.4- Sebepsiz yere yok olabilir ya da birden belirebilir.5- Sıvılarda çözünürlüğü yoktur. 6- Alkolle doyurulduğunda aktivitesi büyük oranda artar.7- Dünyada bilinen en büyük servet indirgeyicidir.8- Kapalı alanlarda bir arada tutulmaları tehlikelidir.9- Çok sayıda bir arada olmaları merkezi sinir sistemini etkiler.10- Belli bir sistemi çökertmek için kullanılabilir.11- Hiç işlenmeden son derece etkin maddeye sahip olabilir. 12- Bir tanesi bile nefes kesilmesi, hafıza kaybı yaratabilir.Genel kullanım alanları1- Genelde süs olarak.2- Üretimde. 3- Belli dozda kullanılması halinde rahatlamada büyük yardımcı özelliği vardır.4- Çok etkili temizleyici özelliği vardır.Testler1- Saf numunesi doğal halde bulunabilirse rengi parlak pembeye döner.2- Daha iyi bir numunesiyle kıyaslandığında rengi yeşile döner.3- Kulağa zarar verdiği tespit edilmiştir.Potansiyel tehlikeleri1- Tecrübesiz ellerde çok tehlikelidir.2- Birden fazlasıyla ilgilenmek yasal olarak engellenmiştir.3- Ancak değişik mekânlarda ve birbirleriyle direkt temas etmelerini engellemek koşuluyla bunu yapanlar bulunmaktadır.4- Aynı mekânda, uzun süre bir arada olmak, çeşitli sakıncalar oluşturmaktadır.5- Bağımlılık yapabilir ve tedavisi yoktur.6- Birçok efsanede ve gerçek hikâyede tehlikeleri anlatılmıştır.Sonuç analiziKimyasal reaksiyonlarda genellikle +1 değerli erkek elementini katalizör olarak kullanırlar; ancak uzun süren reaksiyon sonunda erkek elementi artık katalizör özelliğini kaybeder ve kadın = kad + erkek = er = kader = reaksiyon sonucudur.*****Kadınlar neden bilgisayara benzer? 1- İkisi de elektrik almak ister.2- İkisi de hiçbir şey yapmıyormuş gibi gözükse de arka planda kullanıcıdan habersiz birçok iş yürütür.3- İkisinde de ne kadar çok paranız varsa o kadar iyi donanımlısına sahip olursunuz.4- İkisinin de durup dururken niye bozulduğunu anlayamazsınız.5- İkisi de alışkanlık yapar.6- Verim almak için ikisine de nazik davranmak gerekir.7- Ne kadar iyisini alırsanız alın 2-3 sene sonra daha iyisi çıkacağı için değiştirmek istersiniz.8- İkisi de erkekler için olmazsa olmazdır.9- İkisini de ne kadar iyi kullanırsan kullan sonunda saç baş yolduran cinslerdir.10- İkisi de belirli aralıklarda error verir.11- İkisi de hassastır sağı solu pek belli olmaz biri harddisk yakar diğerinin migreni tutar.12- İkisi de bozulduğunda hiçbir dediğinizi yapmaz.13- İkisinin de başkaları tarafından kullanılması istenmez.14- Ve en önemlisi ikisinin de hafızası çok güçlüdür hiçbir şeyi unutmaz. O yüzden dikkat etmek gerekir.*****Pazarın fıkraları Fıkralar her zaman olduğu gibi yine Yıldırım Tuna’dan. Keyifli ve kahkahalı pazarlar...Ben içerimAdam kilisenin rahibine gidip karısının elinde zehir dolu bir bardakla etrafında dönüp durduğunu ve kendisini zehirlemek istediğini söylemiş. “Nasıl olur?” diye şaşırmış rahip, “Ben onunla konuşurum.” Ertesi gün ise adamı çağırmış, “Tam dört saat görüştüm eşinizle” demiş, “Dediğiniz doğruymuş.” Adam “Bana ne tavsiye edersiniz?” diye sormuş. “Valla onu çok yakından tanıma fırsatı buldum” diye cevap vermiş rahip alnını parmaklarıyla çaresizce sıvazlayarak, “Ben sizin yerinizde olsam o zehiri tereddütsüz hemen içerdim!..” Yaz bakalımTrafik mahkemesinin hâkimi ana caddede otomobiliyle dehşet saçan kadının bir ilkokul öğretmeni olduğunu öğrenince kürsüsünden ayağa fırlayıp “Bu mahkemeye bir ilkokul öğretmeninin davasının düşmesini yıllardan beri bekliyordum” demiş heyecanla sevinerek, “Şimdi şuradaki sıraya oturun ve beşyüz kere ‘Bir daha kırmızı ışıkta asla geçmeyeceğim’ yazın bakayım!” Mutfakta hırsızKarım gece yarısı beni uyandırıp “Mutfakta hırsız var” dedi heyecanla, “Sanırım dün gece pişirdiğim istavritli patlıcan oturtmasını yiyor.” Yorganı korkuyla burnuma doğru çekerek “Oh olsun” dedim. “Bu onlara gününü gösterir.” Nedense 3 gündür benimle konuşmuyor...Alışmaya başla“Kendimi iyi hissetmiyorum doktor!” demiş adam “Beni bir muayene etsen!..” Doktor uzun süren tahlillerden sonra “Durum pek iç açıcı değil” demiş, “On günlük ömrünüz kalmış.” Adam “On gün.. on gün.. Ne yaparım doktor?” demiş çaresizce.. “Valla.. Çamur banyosunu öneririm” demiş doktor. Adam “Çamur banyosu mu? İyi gelir mi doktor!” diye sorunca “Pek değil” diye cevap vermiş doktor, “Ama hiç olmazsa cildinizi şimdiden alıştırırsınız!..”
Yılın önemli bir bölümünü Brüksel’de geçiren ve Avrupa’daki Türklerin sorunlarıyla da ilgilendiği için AB parlamenterleriyle yakın ilişkisi olan bir dostum hafta içinde Türkiye’deydi. Birlikte bir kahve içip sohbet ederken “Erdoğan’ın ROJ TV baskısı çok ters etki yarattı, Türkiye’nin imajı ile ilgili tereddütler doğurdu, bu da AB’ye girmemizi çok zorlaştıracak” dedi.Ben de “Zaten bu talebi ciddiye bile almadılar, neden sorun olacak?” diye sordum. Dostum “Sorun bu değil” dedikten sonra devam etti:“Tayyip Erdoğan, ROJ TV’nin kapatılmasını istedi. Eğer demokratik olduğunu söyleyen bir ülkenin başbakanı bir başka demokratik ülkenin başbakanına yargıyı ilgilendiren bir konuda ‘Şunu yapın’ talebi iletiyorsa, kendi ülkesinde bunu yaptığını da itiraf etmiştir.” Dikkatle dinlediğim bu cümleden sonra, anlamamış gibi yaparak konuyu daha açması için “Yani?” diye tekrar sordum.Dostum “Yanisi var mı?” dedikten sonra devam etti: “Siz bir ülke başbakanından yargının vereceği bir karara müdahale etmesini isterseniz, aynı durumla karşılaştığınızda bu müdahaleyi yaptığınızı söylemiş olursunuz. Demek ki Tayyip Bey ‘Eğer sen benden böyle bir şey istesen, ben hemen harekete geçerim’ diyor. Peki hukuk nerede, demokratik anlayış nerede?” Brüksel’de yaşayan dostum “Avrupa artık şunu görüyor” diye sürdürdü: “Türkiye her ne kadar demokrasi ve hukuka bağlı olduğunu söylüyorsa da gerçekte buna hiç saygı göstermiyor. Nitekim bizde iktidarlar kendi çıkarları için kanun çıkarmaktan, beğenmedikleri kişi ve kurumları batırmak için devletin gücünü kullanmaya, devlet olanakları ile kişi zengin etmekten yine kamu kaynaklarını oy için dağıtmaya kadar her şeyi yapabiliyorlar. Bunlar Avrupa’nın gözünden kaçmıyor ki.” Sadece kafamı sallamakla yetindim ama dostum “Bir örnek daha” dedikten sonra da şunu söyledi: “Bak, Başbakan, Doğan Grubu’na vergi cezası ile ilgili bilginin önce kendisine geldiğini söyledi. Böyle bir uygulamayı Avrupa’nın kafası almaz. Ne demek maliye ile ilgili bir konunun önce Başbakan’a gösterilmesi ve ondan adeta izin istenmesi. Avrupalı buna ‘Demek ki Türkiye’de bazı uygulamalar iktidarın iki dudağının arasında, Türkiye’de iktidar gücünü işine geldiği gibi kullanıyor’ diye bakıyor. Bu durumda Türkiye’yi AB’ye kabul etmeleri mümkün olabilir mi?” Tabii ki ben de bir şeyler söyledim bu görüşlere karşı, ama onları yazmaya gerek yok artık. Durum ortada değil mi? *** 8 bin yıllık tarihin üstündeHep merak ettiğim Alacahöyük, Hattuşa ve Yazılıkaya’yı bir çırpıda görmek beni çok mutlu etti. Ama açık söyleyeyim eğer yanımızda Çorum Müzesi’nin arkeoloğu Metin Çakar olmasaydı bu kadar bilgilenir ve etkilenir miydim bilemiyorum.Çünkü Metin Çakar ucu bucağı görünmeyen tarihi yerleri, üstelik soğuğa rağmen gezdirirken o kadar açıklayıcı bilgiler verdi ki kendimizi adeta 8 bin yıl öncesinin atmosferinde hissettik.Bilinen tarihin Sümerler’den sonraki en önemli uygarlıklarından Hititler’in yönetim, yaşam ve davranış biçimlerinin dinler ve kültürler aracılığıyla günümüze kadar gelmiş olmasını da hayretle gördük. Bugün bazı kentlerimizin kanalizasyon ağlarının bile olmadığını düşünerek, Hititler’in 5 bin yıl önce kurdukları kentleri kanalizasyon ağları ile örmüş olduğunu şaşkınlıkla izledik.Bu yazıda uzun uzun tarih bilgisi vermek mümkün değil elbette. Ayrıca bu tür etkinliklerin değeri ancak yaşadıkça anlaşılabiliyor.Elbette Türkiye ve tarih bilgisinden Hitit Uygarlığı’nı biliyor, tanıyordum. Gidip görünce bu bilgilerin ne kadar eksik olduğunu fark ettim. Ve en önemlisi elimizdeki böyle bir hazineyi yeteri kadar değerlendirememiş olmanın da hüznünü yaşadım.Gariptir ki, Türkiye’de, dini siyasete bulaştırmaktan çıkar sağlayan bir kesim Anadolu Uygarlıkları denildiğinde irkilir. Herhalde dini inançlarıyla tarih biliminin bize sunduğu gerçekleri bağdaştırmakta zorluk çekiyorlar. Bu nedenle de “umursamama” ya da daha ilerisi “inkâr” yoluna gidiyorlar.Ama ne olursa olsun, sonuçta tarih bir gerçek. Bu gerçeğe sırt çevirmek bilime ihanet olduğu gibi Türkiye’ye de zarar vermektir. *** Çorum’da iki keyifli günİnsanın hayatında eksiklikler hissettiği durumlar vardır. Örneğin, bazı yerleri hâlâ görmemiş olmak böyle bir eksiklik. Benim Türkiye’de gidip görmediğim yer pek az. Ama hep aklımda olan iki yer var. Biri Kapadokya, nedense bir türlü denk getiremedim. Diğeri de Hititler’in vatanı Çorum’du.Çorum eksikliğini nihayet giderdim. Tabii eğer Deniz Adanalı arayıp da “Çorum Hitit Üniversitesi’nin düzenlediği bir forum var. Mehmet Altan, Nevval Sevindi ve ben konuşmacıyız, ama istiyorum ki özellikle Anadolu uygarlıklarına duyarlı gazeteciler de bu fırsattan yararlanıp gelsinler, Hitit Uygarlığı’na ev sahipliği yapan Çorum’un hak ettiği yere çıkmasına yardımcı olsunlar” demeseydi Çorum’u ne zaman görürdüm bilemiyorum.Olağanüstü tarihi geçmişini bir kenara bırakalım, Çorum’da gördüğümüz ev sahipliği her şeyin ötesindeydi. Çok genç yaşına rağmen halkla ilişkiler konusunda pırıl pırıl parlayan Meryem Özel’in gösterdiği yakınlık ve yaptığı organizasyon hepimizi çok mutlu etti.Bu arada Çorum Hitit Üniversitesi’nin de Rektör Prof. Dr. Serdar Kılıçkaplan’ın yönetiminde her geçen gün daha da geliştiğini memnuniyetle öğrendik.Ve tabii Hitit Üniversitesi İşletmecilik ve Girişimcilik Kulübü Başkanı Cem Emektaş’tan da söz etmeden geçemem. Çünkü bu genç öğrenci şaşırtıcı enerjisiyle gelecek umudumuzu artırdı.Çorum’a gelince. İlk kez gördüğüm bu kent bende biraz hayal kırıklığı yarattı. Sanki gelişmemek için direnmiş. Altında 8 bin yıllık bir tarihin yattığı kent nasıl böyle eski bir görünümde kalmış anlamak mümkün değil. Gerçi biz büyük keyifle 8 bin yıllık tarihten söz ediyoruz ama sanki Çorum bu tarihten pek hoşnut değil gibi. Hitit Uygarlığı için dünyanın en saygın üniversitelerinde bölümler oluşturulmuşken Çorum’un bu hazineden yararlanmaması garip.Tabii anladığım kadarıyla dünyaya açık Çorumlular şimdi bu tarihi hazineyi değerlendirmek için daha istekli. İnanıyorum ki Çorum ve Hitit Uygarlığı ile ilgili daha fazla bilimsel çalışma yapılıp tanıtıma da önem verilirse, bu topraklar dünyanın en gözde yerlerinden biri olur.