Yılın önemli bir bölümünü Brüksel’de geçiren ve Avrupa’daki Türklerin sorunlarıyla da ilgilendiği için AB parlamenterleriyle yakın ilişkisi olan bir dostum hafta içinde Türkiye’deydi. Birlikte bir kahve içip sohbet ederken “Erdoğan’ın ROJ TV baskısı çok ters etki yarattı, Türkiye’nin imajı ile ilgili tereddütler doğurdu, bu da AB’ye girmemizi çok zorlaştıracak” dedi.
Ben de “Zaten bu talebi ciddiye bile almadılar, neden sorun olacak?” diye sordum. Dostum “Sorun bu değil” dedikten sonra devam etti:
“Tayyip Erdoğan, ROJ TV’nin kapatılmasını istedi. Eğer demokratik olduğunu söyleyen bir ülkenin başbakanı bir başka demokratik ülkenin başbakanına yargıyı ilgilendiren bir konuda ‘Şunu yapın’ talebi iletiyorsa, kendi ülkesinde bunu yaptığını da itiraf etmiştir.”
Dikkatle dinlediğim bu cümleden sonra, anlamamış gibi yaparak konuyu daha açması için “Yani?” diye tekrar sordum.
Dostum “Yanisi var mı?” dedikten sonra devam etti: “Siz bir ülke başbakanından yargının vereceği bir karara müdahale etmesini isterseniz, aynı durumla karşılaştığınızda bu müdahaleyi yaptığınızı söylemiş olursunuz. Demek ki Tayyip Bey ‘Eğer sen benden böyle bir şey istesen, ben hemen harekete geçerim’ diyor. Peki hukuk nerede, demokratik anlayış nerede?”
Brüksel’de yaşayan dostum “Avrupa artık şunu görüyor” diye sürdürdü: “Türkiye her ne kadar demokrasi ve hukuka bağlı olduğunu söylüyorsa da gerçekte buna hiç saygı göstermiyor. Nitekim bizde iktidarlar kendi çıkarları için kanun çıkarmaktan, beğenmedikleri kişi ve kurumları batırmak için devletin gücünü kullanmaya, devlet olanakları ile kişi zengin etmekten yine kamu kaynaklarını oy için dağıtmaya kadar her şeyi yapabiliyorlar. Bunlar Avrupa’nın gözünden kaçmıyor ki.”
Sadece kafamı sallamakla yetindim ama dostum “Bir örnek daha” dedikten sonra da şunu söyledi: “Bak, Başbakan, Doğan Grubu’na vergi cezası ile ilgili bilginin önce kendisine geldiğini söyledi. Böyle bir uygulamayı Avrupa’nın kafası almaz. Ne demek maliye ile ilgili bir konunun önce Başbakan’a gösterilmesi ve ondan adeta izin istenmesi. Avrupalı buna ‘Demek ki Türkiye’de bazı uygulamalar iktidarın iki dudağının arasında, Türkiye’de iktidar gücünü işine geldiği gibi kullanıyor’ diye bakıyor. Bu durumda Türkiye’yi AB’ye kabul etmeleri mümkün olabilir mi?”
Tabii ki ben de bir şeyler söyledim bu görüşlere karşı, ama onları yazmaya gerek yok artık. Durum ortada değil mi?
8 bin yıllık tarihin üstünde
Hep merak ettiğim Alacahöyük, Hattuşa ve Yazılıkaya’yı bir çırpıda görmek beni çok mutlu etti. Ama açık söyleyeyim eğer yanımızda Çorum Müzesi’nin arkeoloğu Metin Çakar olmasaydı bu kadar bilgilenir ve etkilenir miydim bilemiyorum.
Çünkü Metin Çakar ucu bucağı görünmeyen tarihi yerleri, üstelik soğuğa rağmen gezdirirken o kadar açıklayıcı bilgiler verdi ki kendimizi adeta 8 bin yıl öncesinin atmosferinde hissettik.
Bilinen tarihin Sümerler’den sonraki en önemli uygarlıklarından Hititler’in yönetim, yaşam ve davranış biçimlerinin dinler ve kültürler aracılığıyla günümüze kadar gelmiş olmasını da hayretle gördük. Bugün bazı kentlerimizin kanalizasyon ağlarının bile olmadığını düşünerek, Hititler’in 5 bin yıl önce kurdukları kentleri kanalizasyon ağları ile örmüş olduğunu şaşkınlıkla izledik.
Bu yazıda uzun uzun tarih bilgisi vermek mümkün değil elbette. Ayrıca bu tür etkinliklerin değeri ancak yaşadıkça anlaşılabiliyor.
Elbette Türkiye ve tarih bilgisinden Hitit Uygarlığı’nı biliyor, tanıyordum. Gidip görünce bu bilgilerin ne kadar eksik olduğunu fark ettim. Ve en önemlisi elimizdeki böyle bir hazineyi yeteri kadar değerlendirememiş olmanın da hüznünü yaşadım.
Gariptir ki, Türkiye’de, dini siyasete bulaştırmaktan çıkar sağlayan bir kesim Anadolu Uygarlıkları denildiğinde irkilir. Herhalde dini inançlarıyla tarih biliminin bize sunduğu gerçekleri bağdaştırmakta zorluk çekiyorlar. Bu nedenle de “umursamama” ya da daha ilerisi “inkâr” yoluna gidiyorlar.
Ama ne olursa olsun, sonuçta tarih bir gerçek. Bu gerçeğe sırt çevirmek bilime ihanet olduğu gibi Türkiye’ye de zarar vermektir.
Çorum’da iki keyifli gün
İnsanın hayatında eksiklikler hissettiği durumlar vardır. Örneğin, bazı yerleri hâlâ görmemiş olmak böyle bir eksiklik. Benim Türkiye’de gidip görmediğim yer pek az. Ama hep aklımda olan iki yer var. Biri Kapadokya, nedense bir türlü denk getiremedim. Diğeri de Hititler’in vatanı Çorum’du.
Çorum eksikliğini nihayet giderdim. Tabii eğer Deniz Adanalı arayıp da “Çorum Hitit Üniversitesi’nin düzenlediği bir forum var. Mehmet Altan, Nevval Sevindi ve ben konuşmacıyız, ama istiyorum ki özellikle Anadolu uygarlıklarına duyarlı gazeteciler de bu fırsattan yararlanıp gelsinler, Hitit Uygarlığı’na ev sahipliği yapan Çorum’un hak ettiği yere çıkmasına yardımcı olsunlar” demeseydi Çorum’u ne zaman görürdüm bilemiyorum.
Olağanüstü tarihi geçmişini bir kenara bırakalım, Çorum’da gördüğümüz ev sahipliği her şeyin ötesindeydi. Çok genç yaşına rağmen halkla ilişkiler konusunda pırıl pırıl parlayan Meryem Özel’in gösterdiği yakınlık ve yaptığı organizasyon hepimizi çok mutlu etti.
Bu arada Çorum Hitit Üniversitesi’nin de Rektör Prof. Dr. Serdar Kılıçkaplan’ın yönetiminde her geçen gün daha da geliştiğini memnuniyetle öğrendik.
Ve tabii Hitit Üniversitesi İşletmecilik ve Girişimcilik Kulübü Başkanı Cem Emektaş’tan da söz etmeden geçemem. Çünkü bu genç öğrenci şaşırtıcı enerjisiyle gelecek umudumuzu artırdı.
Çorum’a gelince. İlk kez gördüğüm bu kent bende biraz hayal kırıklığı yarattı. Sanki gelişmemek için direnmiş. Altında 8 bin yıllık bir tarihin yattığı kent nasıl böyle eski bir görünümde kalmış anlamak mümkün değil. Gerçi biz büyük keyifle 8 bin yıllık tarihten söz ediyoruz ama sanki Çorum bu tarihten pek hoşnut değil gibi. Hitit Uygarlığı için dünyanın en saygın üniversitelerinde bölümler oluşturulmuşken Çorum’un bu hazineden yararlanmaması garip.
Tabii anladığım kadarıyla dünyaya açık Çorumlular şimdi bu tarihi hazineyi değerlendirmek için daha istekli. İnanıyorum ki Çorum ve Hitit Uygarlığı ile ilgili daha fazla bilimsel çalışma yapılıp tanıtıma da önem verilirse, bu topraklar dünyanın en gözde yerlerinden biri olur.

