Türkiye’nin en hayırsever kişilerinden rahmetli Semiha Şakir’in ve eşi rahmetli İbrahim Şakir’in anısına Karacaahmet Mezarlığı’nın girişinde yapılan Türkiye’nin en modern camisinin açılışına katıldım dün.
Çok yakın aile dostlarımız olan Gazi, Gassan ve Gade Şakir ile Semiha Şakir Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dina Topbaş Şakir’in, Türkiye’deki hayır işlerini taçlandıran bu modern caminin açılışındaki heyecan ve sevinçlerine diğer konuklarla birlikte ortak olmaya çalıştım.
Şakirin Camii Türkiye’deki alışılmış tüm cami mimarilerine meydan okuyan, devrim niteliğindeki yapısıyla olağanüstü güzellikte ve estetikte bir cami olmuş.
Hiç duvarı olmayan, sadece 4 kolon üzerine oturtulan örtü biçimindeki kubbesiyle, avlusundaki ve girişindeki havuzlarıyla, müzesiyle, bir laboratuvarı andıran gasilhanesiyle tabuları yıkan bir anıt gibi yükseliyor Karacaahmet’te.
Caminin mimarisi dışında “ilk” olan bir özelliği de, Türkiye’de ve belki de dünyada kadın eli değen ilk cami olması. Projesi mimar Hüsrev Tayla tarafından hazırlanan caminin iç ve dış dekorasyon tasarımını uluslararası ün sahibi Zeynep Fadıllıoğlu yapmış.
Dört kolonu dışında duvarları cam olan caminin mihrabı ve minberi de adeta birer sanat eseri. Camiyi gezerken içimden “Bu cami İslam’ı da şeffaflaştırıyor, içi dışı bir bir din olduğunu kanıtlıyor” diye geçirdim.
Şakirin, Arapça’da “şükredenler” anlamına geliyormuş. Şakir ailesi, tabii ki başta rahmetli Semiha Şakir, Türkiye’ye pek çok okul, hastane, yaşlı ve çocuk yurdu kazandırmıştı. Dünyanın çeşitli ülkelerinden kazandıklarını Türkiye’de hayır işlerine harcayan Şakir ailesi tüm bunları yapabilme gücü veren yaradana “müteşekkir” olduklarını böyle göstermek istediler herhalde.
Caminin kazandırılmasını Türkiye’nin önde gelen ailelerinden biri sağlayınca, açılış törenine de İstanbul’un ünlü simaları katıldı. Törenin en ilginç görüntüsünü avluda kurulan tören yerini hepsi başı açık kadınların doldurmasıydı. Başta Gade ve Dina Şakir olmak üzere tüm kadınların başı açıktı.
Başbakan Erdoğan’ı temsilen gelen ve bir de konuşma yapan Emine Erdoğan ve 4 milletvekili eşinin dışında türbanlı kadın da yoktu törende.
Emine Erdoğan camilerin sadece bir ibadet yeri olmadığını, sevgi ve birliğin de sembolü olduğunu belirttikten sonra sözü Mardin’deki katliama getirerek olayı lanetledi.
Ve son olarak dikkatimi çeken bir noktayı da yazayım. Caminin hemen yanında 10 kişilik bir mezar yeri ayrılmış. Üzerinde Gazi, Gassan, Gade Şakir aile mezarı yazıyor. Şakir alesinin üyeleri Türkiye dışında yaşıyorlar, zaman zaman Türkiye’ye geliyorlar. Demek ki aile, o kaçınılmaz son geldiğinde nerede olurlarsa olsunlar Türkiye topraklarına gömülmek istiyor. Bu da çok hoş bir Türkiye sevgisinin işareti bana göre.
Bak Hıncal!..
Salı günü medyanın “ülke çıkarı” kavramını nasıl ele alması gerektiğini anlatan bir yazı yazmıştım. Bu yazının içinde Sabah’ta yazan bir yazardan da söz etmiştim. Çünkü bu yazar subjektif bir bakış açısıyla Bostancı olayında medyayı hedef tahtasına koymuş, bunun “hayvanca bir tavır” olduğunu yazmış ve bana da ağır hakarette bulunmuştu.
Bu yazarın adını anmak istemediğim için yazıma koymamıştım. Ama önceki gün gördüm ki, bu yazar adını “yüreğim yetmediği” için koymadığımı belirterek yine kendince ağır hakaretlerle bana saldırmış.
Medyada polemiklere girmeyi sevmediğimi beni sürekli okuyanlar bilir. Bunun yararının olmadığına inanırım. Ama haddini çok aşanlara, megolamanyaklık sınırını bile geçerek beni de rencide etmeye kalkanlara karşı da “kuzu” gibi davranamam.
Şimdi söyleyeyim, bu yazarın adı Hıncal.
Diyorum ki: “Bak Hıncal, sen çok eski bir yazar olabilirsin. Herkese bulaştığın için deli muamelesi görerek herkesi sindirdiğini sanabilirsin. Her konuda uzman olduğu vehmine de kapılabilirsin. Ama bu sana mesleğinde hiçbir lekesi olmayan, ilkelerini hiçbir şart altında bozmayan, bu uğurda tüm yaşantısının altüst olmasına bile katlanan bir gazeteciye aklına geleni söyleyemezsin.”
Hıncal, köşesinde benim kalemimi patronuma göre kullandığımı söylüyor. Eğer varsa ve yüreği yetiyorsa patronlarım adına kullandığım tek yazımı ya da tek konuşmamı çıkarıp gösterir.
Megalomanlıkta üstüne olmayan Hıncal, bütün patronların peşinde koştuğunu, ama kendisinin tüm teklifleri geri çevirdiğini söylüyor. Olabilir, bu patronların sorunu, o kadar teklif alıp kabul etmemek elbette kendi tercihi, ama asla bir üstünlük değil.
Hıncal farklı yazdığını söylüyor. Benim “Herkesi okuduktan sonra farklı yazıyor” cümleme takılmış belli ki.
Ama belki de artık yaşı gereği algılama yeteneği de körelmiş Hıncal’ın. Çünkü “herkes aynı şeyi yazıyor Hıncal farklı yazıyor” demiyorum ki. “Hıncal herkesi okuduktan sonra herkesten farklı yazıyor” diyorum. İkisi çok farklı.
Sonuç olarak şunu demek istiyorum:
Bak Hıncal, otur oturduğun yerde. Bana gazetecilik de yazarlık da öğretmeye kalkma. Bugüne kadar alçakgönüllük gösterdiysem kendine güven eksikliğinden değil, aldığım aile terbiyesinden ve yaşam biçimimdendir bu. Sakın kendini dev aynasında görüp de bana haddimi bildirdiğini ileri sürme.
Ayrıca Hıncal sakın unutma, benim ne utanılacak bir geçmişim, ne saklanacak bir yaşantım, ne şaibeye bulaşmış bir davranışım var. Gerçekleri bildiğin halde utanmadan bana “patronu için yazar” demekten başka malzeme bulamazsın.
İşte onun için Hıncal, bana efendiliğimi bir daha bozdurma.
Paraşüt
Fıkra Okan Parça’dan: Temel paraşüt satıyormuş. Bir müşteri gelmiş:
- Beyefendi bu paraşütle 40 bin fitten atladık diyelim.
- Evet.
- Açılmazsa ne olacak?
- 1’inci düğmeye bas açılır.
- Ya açılmazsa?
- 2’inci düğmeye bas açılır.
- Ya açılmazsa?
- Kardeşim 3’üncü düğmeye bas kesin açılır.
- Tamam beyefendi, 3’üncü düğmede de açılmadı, ne olacak?
- Eeee amma uzattın, getir değiştiririz.

