Asker bunu hep yapıyor

Haberin Devamı


Gündemde Dalan’ın İstek Vakfı’na ait olan Poyrazköy’deki arazide çıkan mühimmat var. Bu mühimmat kime ait, nasıl gömüldü, neden gömüldü gibi sorulara cevap aramayacağım bu yazıda, o başka bir yazının konusu, ben başka bir noktanın üzerinde durmak istiyorum.

Açıklamalara göre İstek Vakfı bu araziyi 15 yıl önce almış. Arazinin hemen yanında Silahlı Kuvvetler’e ait bir arazi ve eğitim merkezi var. Geçen yıllar içinde asker bu araziyi tatbikat alanı olarak kullanmaya başlamış ve asıl sahiplerini de içeri sokmamış.

Doğal olarak herkes soruyor: “Madem askeri bölge, bu arazi neden alındı, eğer haksız uygulama varsa İstek Vakfı neden dava açmadı?” Mantıken doğru tabii, ama uygulama böyle değil.

Bakın size bizim başımızdan geçeni anlatayım: Eşim bundan 30 yıl önce ailesinin Ankara’daki bir mülkünün satışından elde edilen parayı bir büyük ağabeyi ile değerlendirmek üzere Foça’da deniz kıyısında bir arazi satın almış. Tapusu, devletin imzaları her şeyi tamam. 8 dönümlük bu arazinin bir komşusu Club Mediterrane diğer komşusu da Foça Amfibi Komutanlığı. Ancak geçen yıllar içinde Foça’daki askeri birlikler bu araziyi önce tatbikat amaçlı sonra da sosyal amaçlı kullanmaya başlamışlar.

Bundan 15 yıl önce araziyi görmek ve nasıl değerlendirilebileceğine bakmak üzere Foça’ya gittik. Arazinin etrafı çevrilmiş, başına bir de asker konmuş. En güzel yerine bir gazino yapılmış, subay eşleri ve çocukları buradan denize giriyor. Bize ise araziye giriş izni bile verilmedi.

Asker elindeki bütün gücü kullanarak araziyi orman arazisi ilan ettirip, tapularıda iptal ettirmiş. Bundan çok sonra haberimiz oldu tabii. Ardından davalar açıldı, ama bağımsız mahkeme “elimizden bir şey gelmez” diyerek eşimi ve ağabeyini haksız buldu.

Ama mahkeme başkanı, duruşma sonrası bir uyarıda bulundu: “Bu tür davalarda böyle karar vermek zorundayız, ama aslında her şey hukuka aykırı, siz de herkes gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidin, orada bu tür yüzlerce dava var ve hepsini de kaybediyoruz. Siz de gidin ve hakkınızı alın.”

Tahmin edeceğiniz gibi dava şu anda AİHM’de ve yakında karar alınacağını öğrendik. Dava lehimize gidiyormuş, sonuçta arazi yine askerde kalacak ama tazminat ödeyecekler. Aynı bölgede en az 15-20 arazi daha aynı durumda. Zorla el konulmuş, hak sahipleri haklarını yıllar sonra ancak tazminat olarak alabilecek. Yazık değil mi bu ülkeye?

*****



Siz Dalan’ın yerinde olsanız geri döner misiniz?

Ergenekon’un 11. dalgası olarak nitelenen operasyonda Bedrettin Dalan’ın kurucusu olduğu Yeditepe Üniversitesi’nde de arama yapıldı. Dalan o sırada yurt dışında olduğu için gözaltına alınamadı.

Hemen aynı gün Dalan bazı medya organlarının sorularına cevap verirken “Bir tedavi amacıyla Amerika’da olduğunu, 15 gün içinde geri döneceğini” söyledi.

Ama aradan kaç 15 gün geçtiği halde Dalan, Türkiye’ye gelmedi.

Peki herkese sormak isterim “Siz Dalan’ın yerinde olsaydınız Türkiye’ye döner miydiniz?”

Hukuka güvenen, yargı bağımsızlığına inanan ve adaletin gerçekleşeceğini bilen biri olarak “Evet dönerdim” cevabından başka bir cevap beklenemez.

Peki bu konudaki güveniniz sarsıldıysa ne yapardınız?

Türkiye’ye gelir gelmez tutuklanacağınızı, aylarca hakkınızdaki suçlamanın ne olduğunu öğrenemeyeceğinizi, iddianame açıklandıktan en az 5 ay sonra hâkim önüne çıkarılacağınızı görüp bilseydiniz yine de döner miydiniz?

Üstelik darbeci olmadığınıza, demokrasiye yönelik hukuk dışı hiçbir girişimin içinde olmadığınıza, bir ifadeyle bile serbest kalacağınıza inanmanıza rağmen bunların asla gerçekleşmeyeceğini bildiğiniz halde döner miydiniz?

Bu satırları asla Bedrettin Dalan’ı savunmak ya da aklamak için yazmıyorum. Sadece birkaç gündür, özellikle ne olduğu belirsiz gömülü silahları bahane ederek “Nerede Dalan?” diye yazanlara da sormak aklıma geldi. Aynı durumda kendileri olsa ne yaparlardı, bunu da bir zahmet yazarlar mı acaba?

*****



Gülen’cilerden manasız tepkiler


Kutlu Doğum Haftası nedeniyle yazdığım yazılara, her zaman olduğu gibi tek tornadan çıkmış izlenimi veren, içinde çoğunlukla küfür ve hakaret olan mesajlar da aldım. Ancak üzülerek söylüyorum ki tepkiler de algılama da çok düzeysiz.

DEMAGOJİ: En çok söylenen şu: “Hazreti Muhammed’in doğum gününün kutlanmasından neden rahatsız oluyorsun?”

Bundan rahatsızlık duymak mümkün mü? Ama yazıdaki özü kaçıran tek tip cemaat üyeleri her zaman yaptıkları gibi lafı orasından burasından bozup demagoji yapıyor.

TARİH BİLGİSİ: Gelen mesajların önemli bir bölümünde Fethullah Gülen’in doğum tarihinin yanlışlığı vurgulanıyor. Gülen’in nüfus kaydına göre doğum tarihi 27 Nisan 1941. Ama cemaat Gülen’in babasının nüfusa yazdırma işlemini geç yaptığını, asıl doğum gününün 10 Kasım 1938 olduğunu ileri sürüyor. Bunun kaydı yok ama beyanı var. Ve dikkat edilmesi gereken de şu: 10 Kasım 1938. Yani Atatürk hayata veda ederken “asıl kurtarıcı” doğmuş.

KURAN BİLGİSİ: Biraz daha düzgün yazmaya çalışanlar Kuran’dan ayet örneği vererek, yılın 12 ay olduğunu ve takvimin de ay takvimi olduğunu hatırlatarak “Kuran’da Ramazan’ın ne zaman idrak edileceği belirtilmiştir, bu değiştirilemez” diyorlar. Bunu kabul etmek mümkün elbette, ama o zaman neden keyfe göre takvim kullanıldığına da açıklık getirilmeli.

DİYANET’İN KARARI: En çok söylenen de Kutlu Doğum Haftası’nın 1989’da başlatıldığı. Bu doğru ama birkaç yıl sonra spekülasyonlara yol açtığı gerekçesiyle bundan vazgeçilmişti. Ali Bardakoğlu ile birlikte tekrar hayata geçirildi. Üstelik tam da Ulusal Egemenlik Haftası’nda baskın bir kutlama programı uygulanıyor. Bunda kasıt aramamak mümkün mü?

EN KOMİĞİ: Gelen tepkiler içinde, tek tip olmayan, özgün bir mesaj vardı. Diyor ki okur “Olaya tersten bakalım, Atatürk, Hazreti Muhammed’in doğum gününün nisanda olduğunu biliyordu. Bunu gölgelemek için Çocuk Bayramı’nı icat etti.” Güleyim mi ağlayayım mı?

*****


Eyvah ki eyvah

Fabrikada çalışan üç kafadar, patronun erkenden işten ayrıldığını fark ederler. En uyanık olan diğer iki arkadaşını çağırır ve “Patron erkenden çıkıyor ve dönmüyor. Biz de o çıktığı zaman peşinden çıkıp gidelim, hiç anlamaz” der. Diğer arkadaşları teklifi kabul eder ve her günkü gibi patron yine erkenden çıkar. Bizim kafadarlar da onun ardından sıvışırlar. Biri doğruca top oynamaya koşar, diğeri kahveye gidip okeye oturur. Üçüncüsü ise evine gider. Yatak odasından sesler geldiğini duyunca kapıyı sessizce açar. Bir de ne görsün patronu karısıyla yatakta...

Hemen kapıyı kapatıp evden çıkar. Ertesi gün diğer arkadaşları yine patronun peşinden çıkmak için plan yapınca hemen itiraz eder: “Ben yokum, dün az daha yakalanıyordum!”


DİĞER YENİ YAZILAR