Mustafa Balbay’a ait olduğu ileri sürülen günlükler gündeme bomba gibi düştü. Bunlara hemen “İşte darbe planları” demeden düşünmek gerek.
Bu tür konularda bence “niyet” daha önemlidir. Yani olaya nasıl yaklaşmak istediğinize bakar her şey. Bu günlüklere isterseniz “darbe hazırlığı” diye bakarsınız ama “Bunların darbeyle ne ilgisi var” da diyebilirsiniz.
Bu nedenle bu günlüklerin tutulduğu ileri sürülen tarihlere dönmek gerek.
AKP’nin yüzde 34 oyla Meclis’te üçte ikilik bir çoğunluğu bulması, laiklik endişesi taşıyan, AKP’nin Türkiye’yi bir İslam devletine dönüştüreceğine inanan milyonlarca kişi için şok etkisi yaratmıştı.
28 Şubat’ta “irticanın önünün kesildiğine” inanan Silahlı Kuvvetler için de durum pek farklı sayılmazdı. Elbette onlar da aralarında gelinen noktayı umutsuzluk olarak nitelendiriyordu.
Ancak bu endişeleri dile getirmekle “darbe planı yapmak” aynı şey mi?
Yine tekrarlıyorum, sorunun cevabı niyete bağlıdır. Evet, askerlerin kimi gazetecilerle, sendikacılarla oturup konuşmasını ve çare aramasını, ordunun en tepesindeki kişiyi de engel olarak görmesi “darbe planı yapmak” olarak algılanabilir.
En azından “Koca komutanlar, gazetecilerle bu tür konuşmalar yapmalı mı?” sorusuna haklılık kazandırır.
Ancak şunu da bilmeliyiz: Asker eğer darbeye karar verdiyse bunu gazetecilerle, sendikacılarla konuşmaz. Asker 27 Mayıs’ta da, 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de kimseyle uzun konuşmalar yapmadı, fikir alışverişinde bulunmadı. Şartların hazırlanmasına olanak sağladı ve günü gelince de balyoz gibi indi.
Balbay’a atfedilen günlüklerden anlıyoruz ki, asker böyle bir hazırlık içinde değil. Tam tersine bunun demokratik yoldan nasıl halledilebileceğini sorgulamaya çalışıyor.
Bu nedenle medyanın, sivil toplum kuruluşlarının, hatta iş dünyasının nasıl bir araya getirilebileceği konuşuluyor. Günlükleri okurken dikkat ettim, darbe çağrısı olarak algılanacak konuşmaları askerler değil diğerleri dile getiriyor. Hatta askerler “bir darbenin mümkün olamayacağını” söylüyor.
Yeniden kredi kartları
Bazı yazılar vardır, kimileri ya doğru dürüst okumazlar ya da işlerine geldiği yöne çekerler. Kredi kartları ile ilgili dün yazdığım yazıya gelen tepkilerde buna benzedi işte.
Başbakan’ın “Kredi kartı mağduru olmaz, onlara dürüst gözüyle bakmam” sözlerini eleştirdiğim yazımı, özellikle AKP hayranı okurlar nedense tersten okumuş. Sanmışlar ki bu yazıyla kredi kartı borçlarının silinmesini istiyorum.
Bu nedenle yazının ana fikrini tekrarlamak istiyorum:
Kredi kartı borcunun silinmesi diye bir şey söz konusu olamaz, bunu kimse talep de edemez.
Kredi kartları bankalar tarafından sokak ortalarına kurulan işporta tezgâhlarından bir imza karşılığı peynir ekmek gibi dağıtıldı.
İktidar ekonomiyi çok iyi gösterebilmek için kredi kartı yoluyla yapılan tüketim harcamalarını körükledi. 24 aya varan taksitlendirmeler tüketimi cazip hale getirildi.
Ancak kredi kartı faizlerinin yüksekliği konusunda kimseye ayrıntılı bilgi verilmedi. Bu koşullar minicik yazılarla dolu sözleşmelerin içine kondu.
Kredi kartlarını ekonomik sıkıntıyı biraz olsun aşmak isteyenlerin can simidi oldu. Vatandaş “asgari tutarı” ödeyip zaman kazanarak aslında geleceğini satın aldı.
Vatandaş geleceğini satın alırken iktidar oluşan hareketliliği ekonominin ne kadar iyi olduğunu anlatmak için kullandı.
Kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin büyük bölümü ekonomik kriz yüzünden işleri durma noktasına gelenlerle işsiz kalanlardır. Bu insanlar şimdi kredi kartı kullanamadıkları halde üst üste faiz binen borçlarının temerrüte düşmesi tehlikesiyle karşı karşıyadır.
İşte mağdur olarak adlandırılan kesim, ana borcunun ötesinde yüksek faiz kıskacı içinde ezilenlerdir ve onlar, biraz hatalı olsalar da tek sorumlu değildirler.
Bu nedenle mağdur olarak tanımlanan kesim dürüstlükten sapmamıştır. Kurtarılması için borcunun silinmesi değil, vicdansız faiz ağından çekilip alınmaları gereklidir.
Rahatsızlık
Mustafa Balbay’a atfedilen günlükleri okurken ister istemez şu soruyu birkaç kez sordum: “Bir gazeteci askerlerle bu kadar çok sık bir araya gelmeli mi?” Hayır, gelmemeli. Sadece askerle değil, başka kişi ve kurumlarla da bu kadar sık bir arada olmamalı. Bir gazeteci olarak toplumun bütün kesimleriyle ilişkide olmak görevimizin bir parçası. Ancak bu hiçbir şekilde sürekli birliktelik, fikir alışverişi ve giderek çıkar ilişkisi haline de dönemez.
Bu nedenle Mustafa Balbay’ın “haber alma özgürlüğü adına” Genelkurmay’a ve kuvvet komutanlıklarına gitmesi son derece normal. Ama sıklık ve sayı fazlalığı biraz dahatsız edici.
Demirel’in tespiti
Sabahattin Önkibar’ın yazısından okudum. Süleyman Demirel’i ziyaret etmiş ve seçim tahminini sormuş.
Demirel çok temkinli bir politikacıdır. Lafının nereye gideceğini iyi bilir ve bunu da ustalıkla yapar.
Okuduğum satırlardan, halkı çok iyi tahlil ettiğini bildiğim Demirel’in de AKP’nin aldığı oy konusunda şaşırmış olduğu anlaşılıyor. Şöyle diyor Demirel: “Sıkışan, zorda kalan insan kusur ve müsebbip arar. Bugün de aranacaktır ancak bir şeyin altını çizeyim, müthiş bir karartma ve propaganda var. Bu tablonun sorumlusu olanlar adeta hesap sorar tarzda geziyorlar. Sanki iktidarda onlar değil de başkalarıdır. İlginçtir ahalinin bir kesimi de onlara hâlâ inanıyor. Bu şaşılacak şeydir ama ilanihaye olmaz bu.”
Demirel daha sonra her zaman yaptığı gibi olayı bir espriye bağlayarak Kastamonu’da yazdığı rivayet edilen bir tabelayı hatırlatıyor. Hani adamın biri yolun kenarına bir uyarı yazısı yazmış, “Taş düşebilüü, ağaç düşebilüü, hatta ayu çıkabilüü” diye. Demirel de bunu hatırlatıyor.
AKP ve başkanı kibirli biçimde sanki ilanihaye (sonsuza kadar) iktidarda kalacağını düşünüyor. Ama belli mi olur, “Taş düşebilüü...”
Hayalet
Yıldırım Tuna’dan: Tarihi İskoç şatosunun karanlık taş mahzenlerini yanındaki yaşlı rehberle gezen genç kız turist bir ara “Brrrr..” demiş korkudan titreyerek, “Umarım burda hayalet falan yoktur.” Yüzü kireç gibi bembeyaz, siyah simokin giymiş yaşlı rehber “Yok, kesinlikle yok...” demiş, “Ben 300 yıldır bu şatodayım, inanın hiç rastlamadım!”

