Kahramanlık tamam peki sonuç?

1 Şubat 2009

Sevgili okurlar; geçen haftanın hatta belki de siyaset tarihimizin en önemli olaylarından birini yaşadık. Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos’ta katıldığı bir panelde önce moderatörle tartıştı, sonra İsrail Cumhurbaşkanı’na hakaret sayılabilecek sözler söyledi, ardından da “Benim için Davos bitmiştir” diyerek toplantıyı terk etti.Moderatör hatasıPaneli yöneten gazetecinin hatalı olduğunu kabul etmek gerekir. Önce konuklarının konuşma sürelerini ayarlayamayan moderatör Erdoğan’a ikinci söz hakkını vermek istemeyip paneli kapatmaya kalkınca olan oldu. Erdoğan “One minute” diyerek ısrar etti ve sonunda söz hakkını tekrar aldı.Sen-siz ayrımıErdoğan sözü alır almaz Peres’e yönelerek ve diplomasi de pek rastlanmayan biçimde “sen” diyerek konuşmasına başladı. Gerçi konuşmanın İngilizce tercümesinde “sen-siz” ayrımı olmadığı için Peres aslında hakaret amaçlı bu hitabı önce fark etmemiştir, ama sonra öğrenmiştir.Peki neden kalktı? Erdoğan sözlerinin sonuna gelmişti ki moderatör müdahale ederek yine paneli bitirmek isteyince kızgınlıktan rengi de değişen Başbakan dosyalarını topladığı gibi yerinden kalktı. İşte bu nokta çok garipti. Çünkü Erdoğan aslında süre konusunda yenen hakkını geri aldığı gibi Peres’e de ağır bir “fırça” atma duygusunu tatmin etmişti. Bu nedenle yerinde oturmalı ve gülümseyerek “Sayın Peres’in cevabı varsa dinlemek isterim” demeliydi.Demek amaç başkaO halde Erdoğan’ın asıl amacının Türkiye iç politikasına yönelik bir şov olduğunu söylemek yanlış olmaz. Eğer Başbakan yerinde otursaydı, Türkiye’deki tepkiler daha farklı olacaktı. Ama kalkıp gitmekle aslında kendi seçmenine seslendi ve “kahraman- dik duran- uysal koyun olmayan Başbakan” imajının beyinlere yerleştirdi.Türkiye kazanmadıBu açıdan bakınca Erdoğan’ın yaptığının dış politikada Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacağı ortada. Bir uluslararası toplantıda sert bir tavır koyuyorsanız bunun bir sonucunun olacağını planlamış olmalısınız. Acaba Erdoğan bu çıkışla hangi uluslararası avantajı elde edeceğini düşündü. Danışmanları ve yakınları sevinç içinde olduğuna göre bir hedefi vardı.Tamamen seçim yatırımıHiç uzun boylu düşünmeye gerek yok. Çünkü bu çıkışın uluslararası alanda Türkiye’ye getireceği bir şey yok, tam tersine Türkiye için ağır bir bedel kapımızı çalabilir. Buna karşın akıl almaz bir hızla yapılan organizasyon sonunda Erdoğan aynı gece Türkiye’nin gururunu kurtaran başbakan olarak karşılandı. Son zamanlarda sağa sola kaymaya başlayan oyların önemli bir bölümünün bir anda geri döndüğünü söylemek kehanet sayılmaz.Kendisi de itiraf ettiNitekim Başbakan gerek Davos’ta gerekse Türkiye’ye dönüşünde çıkışının uluslararası bir amacının olmadığını ortaya koydu. Türkiye’nin kabile devleti olmadığını söyledi örneğin. Herhalde diğer Müslüman Arap ülkelerini kastetti bu sözlerle ki bu da arı bir gaf olarak nitelenebilir. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak haksızlığa karşı çıktığını anlattı. Ama asla Türkiye’nin bundan ne kazandığını söyleyemedi.Babacan istifa etmeliTabii Erdoğan bu arada Dışişleri’ni de fena harcadı. Kendisinin “farklı bir üsluba sahip olduğunu” söyledi. Dışişleri mensuplarına kalsa böyle bir çıkışın asla yapılamayacağını ileri sürerek “Monşerlikle olmuyor bunlar” dedi. Belli ki çıkışından Dışişleri rahatsız olmuştu. O halde Ali Babacan’ın da bu görevde kalması artık fiilen mümkün değildir.Neden monşerlikErdoğan’ın “monşer” tanımı üzerinde de durmak gerek. Bu tanım genellikle kültürsüz ve eğitimsiz insanlar arasında pek yaygındır. Aşağılık duygusu içinde olan bu kesimden her konuda konuşmayı sevenler, kendisinden üstün olduğunu bildiklerine “dobra dobra konuşan biri olduğunu anlatmak” için küçümser ifadeyle “biz monşer değiliz” derler. Çünkü bu cahil kesim “dobra dobra” konuşmakla “nezaketsizlik” arasındaki ince çizgiyi bilmez.Müslüman ülkelerin liderliğiİyi niyetle bakarsak “Türkiye Müslüman ülkelerin lideri olabilir bu çıkışla” denilebilir. Orta Doğu ülkelerinin kamuoyları Erdoğan’a müthiş bir sempati besleyebilirler. Ama çıkarları Amerika ve İsrail’den yana olan bu ülkelerin yönetimlerinin buna sıcak bakmaları mümkün değil. Yani Erdoğan’ın Büyük Orta Doğu Projesi’ni lider olarak hayata geçirme planı da gerçekçi değil. Emine Hanım’ın sözleriDavos krizine damga vuran konulardan biri de Başbakan’ın eşi Emine Hanım’ın gözyaşları ve sözleriydi. Ağlaması duygusallığının göstergesi olabilir ama bir Başbakan eşi olarak başka bir ülkenin Cumhurbaşkanı için “söylediği her şey yalan” demesinin özürü yok. Dünyanın hiçbir ülkesinde başbakanının eşinin, son derece ağır ve diplomatik sorun yaratabilecek şekilde yorum yaptığı görülmez. Erdoğan monşerler diyerek Dışişleri’ni hizaya sokacağına bu konuda eşini uyarmalıydı.Atatürk ve AbdülhamitBu konuda bir garipliği daha yazmak istiyorum. Erdoğan’ın toplantıyı terk etmesinden zevk sarhoşu olan kimi AKP’liler işi öylesine ileri götürdüler ki Erdoğan’ı 2. Atatürk olarak bile tanımladılar. Hatta bazıları Erdoğan’ı hem 2. Atatürk hem de 3. Abdülhamit olarak niteledi. Pes yani.Ya Peres cevap verseydiBu konuda son olarak kaçırdığımız bir noktaya daha değinmek istiyorum. Hepimiz Erdoğan’ın Peres’e “sokuşturduğu” sözlerle avunduk. Ama örneğin “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” sözüne karşılık Peres de “Canım siz de bilirsiniz” diye cevap verseydi ne olurdu? Erdoğan koltuktan kalkar mıydı? Ya da “Şimdi uysal koyun değiliz diyorsunuz ama subaylarınızın başına çuval geçirildiğinde neydiniz?” deseydi Erdoğan yerinden kıpırdayabilir miydi?DSP konusunda yazıSevgili okurlar, geçen hafta yazdığım DSP’nin sadece üç adaya güvenerek seçimlere katılmasını eleştiren yazı özellikle DSP’li seçmenlerden tepki aldı. Elbette saygı duyuyorum, ama DSP’li seçmenlerin de Genel Merkezlerini sorgulamasında yarar olduğunu görüyorum.Anketlere bakınDSP ile ilgili önyargım elbette yok. Ama anketlere de bakmak gerek. En iyimser anketlerde bile DSP “diğer” partiler arasında görülüyor. Yani DSP aslında seçime katılmasa bir şey değişmeyecek. Ama üç adayın alacağı oy aslında başka partiden adeta çalınmış oy olacak. Bunun da bilinmesinde yarar var.Her şeyi unutuyoruzGeçen haftaya Davos damgasını vurunca önemli pek çok olay da gözlerden kaçtı. Ergenekon davası bile gündemden düşecek gibi oldu. Örneğin Deniz Feneri olayı neredeyse tümden unutturulacak. O dosyanın da hâlâ Almanya’dan gelmemesinin çok önemli nedenleri var. Hafta içinde bu konuya da değineceğim.Hepinize iyi haftalar dilerim..

Devamını Oku

Nasrettin Hoca’nın torunları

31 Ocak 2009

Geçenlerde Cem Yılmaz bir TV ekranından olanca sevimliliği ile sesleniyordu: “Bize Nasrettin Hoca’nın torunları diyorlar.” Hep bildiğimiz ve kullandığımız sözdür bu değil mi?Ama Cem Yılmaz durumu biraz farklı yorumlamıştı. Diyordu ki “Nasrettin Hoca’nın hangi torunlarıyız abaca?” Sonra da sürdürmüştü: “Nasrettin Hoca, çevresini saran bir alay abuk sabuk adamın yine abuk sabuk sorularına cevap veriyor. Sorular böylesine abuk sabuk olunca da verilen cevaplarla ortaya komik hikâyeler çıkıyor. Bu durumda bizler Nasrettin Hoca’ya o abuk sabuk soruları soranların da torunu olmuyor muyuz?” Bir konu mizahi üslupla ama bu kadar kibarca nasıl anlatılır.Dün Başbakan Erdoğan halka bir müjde(!) verdi. Vatandaş nasıl da canhıraş biçimde alkışladı “Helal olsun” diye bağırıp “İşte Başbakan” diye sloganlar attı.Aklıma hemen bir Nasrettin Hoca fıkrası geldi. Adamın biri gitmiş Hoca’ya “Yahu hocam bizim ev pek dar, sığamıyoruz bir türlü, ama büyük eve de paramız yetmiyor, ne yapayım?” diye sormuş.Hoca bu abuk soru karşısında ne desin, kafasını karıştırmış biraz, düşünür gibi yapmış sonra da “Senin tavukların vardı değil mi?” diye sormuş.Adam “Var” deyince “İyi o zaman, şimdi onları da eve al” demiş.Aradan biraz zaman geçmiş, adam yine gelmiş hocanın karşısına “Hocam ev iyice daraldı, şimdi ne yapayım?” diye sormuş. Hoca da “Senin kazların da vardı, onları da eve al” diye akıl vermiş.Bir süre sonra adam yine Hoca’nın kapısında. “Olmuyor be hocam, eve hiç sığamıyoruz şimdi” deyince “Merak etme, iki koyunun vardı diye biliyorum, onları da eve sok” demiş.Adam hoca ne derse yapıyor.Aradan biraz daha zaman geçmiş. Adam çıkmış Hoca’nın karşısına yine “Sorun bitmiyor Hocam, bana başka akıl” demiş. Hoca da “Sen inekle öküzünü de eve bir sok bakalım” demiş adama.Üç gün sonra adam yana yakıla Hoca’nın kapısına dayanmış. “Aman Hocam, ne desen olmuyor. Artık evin içinde yürüyemez, yatağımıza yatamaz olduk. Ne oldu senin akıllarına” diye serzenişte bulununca Hoca “Tamam, tamam” diye itelemiş adamı.“Şimdi bu geceyi de geçir, yarın sabah erkenden tavukları da, kazları da, koyunları da inekle öküzü de çıkar evden.” Adam ertesi gün elinde bir tepsi baklava ile gelmiş Hoca’nın karşısına, “Ey Hocam” diye başlamış; “Sen büyük adamsın, sen ne büyük alimsin, sen büyük bilgesin. Meğer benim evim ne kadar ferahmış da haberim yok. Allah seni başımızdan eksik etmesin.” Hikâyeyi herhalde biliyorsunuzdur. Adamın abuk sabukluğuna da kim bilir kaç kere gülüp geçmişsinizdir.Peki bu fıkra nereden aklıma geldi.Dedim ya dün Başbakan bir müjde verdi, ahali de sevinçten yeri göğü inletti.Başbakan’ın verdiği müjde doğal gaz fiyatlarındaki yüzde 17’lik indirim.“İşteee” dedi Başbakan “Bu hükümete de bu yakışır, doğalgazı yüzde 17” dedi ki alkış tufanı patladı. “Helaaaaaalll sana Başbakan; işte bu be, işte bu” O sırada kimsenin aklına geçen yılın başından bu yana doğalgaza yapılan zamların toplamının yüzde 75’e ulaştığı gelmedi.“Yandık, bittik” diyen ahaliye doğalgaz zammı olarak yüzde 75 geçirilmişti sessizce. Şimdi bunun yüzde 17’si geri alındı diye ahali göbek atmakla meşgul.Nasrettin Hoca yaşasaydı “Böyle bir numara benim bile aklıma gelmezdi, ben soktuğum her şeyi geri çıkartıp rahatlatmıştım adamı, bunlar dörtte birini çıkardılar ama benden akıllı muamelesi gördüler, vay canına” demez miydi?Ya da Aziz Nesin yaşasaydı bu hikâyeyi nasıl yazardı acep?***** Pazarın neşeli fıkraları Bu haftaki fıkraları da yine Yıldırım Tuna gönderdi. Haydi hep birlikte gülelim:MisyonerMisyoner, görev yaptığı kabilede Afrikalı bir yerlinin 5 karısının olduğunu öğrenince ailenin hep birlikte yaşadıkları kulübeye gidip olayı yerinde görmek istemiş. Tespit sonrası iki adam dışarı çıkıp oturmuşlar, “Tanrının emirlerine karşı gelinir mi?..” demiş misyoner, “Bir erkek en fazla bir eş alır. Kulübeye girip dördüne daha fazla burda yaşayamayacaklarını, seni artık kocaları olarak tanımamaları gerektiğini onlara söyle.” Yerli “Yok ya” demiş, “Erkeksen içeri gir de sen kendin söyle.” AğrılarDoktor telefonla hastasını arayıp “Çekiniz geri döndü!” demiş sinirli bir ses tonu ile.“Eeee, ne yapalım?” demiş hasta, “Benim de mafsal ağrılarım öyle!” BıçakPolis yolu kesmiş sürücü kontrolü yaparken adamın birinin arabasındaki bıçakları görmüş.. “Ben hokkabazım efendim!” demiş adam, “Bu bıçakları gösterimde kullanıyorum.” Polislerin cevabından tatmin olmadıklarını anlayınca, “Size bir gösteri yapabilirim” demiş ve çıkmış arabanın dışına herbir bıçağı daha yükseğe atarak aşağı ineni tutup tekrar fırlatarak havada bir daire oluşturmuş... Muayene sırasının kendisine gelmesini bekleyen bir arkadaki takside bulunan yaşlı adam “Yırttık hanım” demiş karısına “İyi ki bu akşam arabayı almamışız.. Polislerin alkol muayenesi için adama yaptırdıklarını görüyor musun? Vallahi ben asla yapamazdım.” Damak tadıAdam, damak tadına son derece düşkün bir gurme. Milli Park’a gizlice girip dünyada birkaç tane kalan ak başlı kaya kartalını günlerce süren takiple yakalamış, tadına bakmak için temizleyip tüylerini yolmuş, ateşin üzerinde kızartıp yerken Milli Park polisleri baskın yapıp adamı tutuklamışlar. 5-6 yıl hapis ve müthiş bir para cezası istemi ile dava başlamış, adamın avukatı müvekkilinin yolunu kaybettiği için ölümle burun buruna kalmasından dolayı böyle bir şeyi bilmeden ve de mecburen yaptığını savunmuş. Hâkim yumuşamış, “Sizin bu özel kuşun durumunu bilmediğinize inanmaya başlıyorum” demiş, “Ama ben damak tadıma çok düşkünüm, farklı şeyler tatmayı severim, acaba o ak başlı kaya kartalının tadı nasıldı?” Adam “Şeyy efendim” diye cevap vermiş: “Valla kelaynak ile mavi gagalı puhu arası bir şeydi.” BoşanmaAdam karısından boşanmak için mahkemeye başvurmuş. Dilekçesine delil olarak karısının kendisine buzdolabının üzerine bıraktığı şu notu eklemiş. “Brice gidiyorum, yemeklik malzemeler buzdolabında, tarifi için saat 19.00’da Kanal 2’yi aç. Karın.” Hâkim ilk celsede boşanma kararı vermiş.***** Tanrım... Çok ama çok paranın beni değiştirip değiştirmeyeceğini anlayabilmem için bana bir şans ver...

Devamını Oku

İçeride büyük zafer dışarısı ise meçhul

30 Ocak 2009

Başbakan paneli yöneten gazetecinin elini sıkıca tutup ittikten sonra ayağa kalkarak toplantıyı terk edince ağzımdan çıkan ilk cümle “AKP son aylarda kaybettiği tüm oyları geri kazandı” oldu. Ardından da aklıma şu geldi: “Peki bundan sonra Türkiye’nin uluslararası alandaki ekonomik ve siyasi ilişkileri nasıl seyredecek?” Şunu hemen söylemek gerekir ki, Erdoğan’ın hareketi AKP’li olan olmayan milyonlarca insanın çok hoşuna gitti.Neden?Çünkü Türkiye bir eziklik kompleksi içinde. Dünyayı kendisine düşman sanan, her yerde itilip kakıldığına, ciddiye alınmadığına inanan bir milletiz. Uluslararası ilişkilerde horlandığımızı, Türkiye’yi yönetenlerin de gerektiği kadar güçlü ve cesaretli olmadığına inananlar varoş gençlerinin mahalle maçında gösterebilecekleri tepkiyi “bir milletin başkaldırışı” olarak nitelemekten ileri gidemezdi elbette.Nitekim Erdoğan’ın toplantıyı terk etme gösterisi yurtta sevinç dalgası yarattı. Gecenin ikisinde Atatürk Havalimanı’nda karşılamaya gidenler Erdoğan’ın “bir dünya lideri” olduğunu haykırdı saatlerce. Buna devam da ediliyor.Oysa o saatlerde kimsenin aklına “Alman, İngiliz, Fransız hatta Yunan Başbakanları böyle bir tepki verir mi?” düşüncesi gelmiyordu bile. Uluslararası bir toplantıda rakibe “fena halde geçirmek” eziklik kompleksi içindeki bir milleti anında zevk sarhoşu etmeye yetmişti çünkü.AKP ciddi bir travma yaşayan oylarını bu sayede toparlayacaktır belki ama ekonomik ve siyasi alanda gelecek tehlikelerle nasıl baş edecektir?Sakın “Eyvah şimdi Batı ülkeleri bizden hesap soracaklar” paranoyasına kapıldığımı düşünmeyin. Hiçbir ülke bu nedenle “Türkiye’den hesap sormaya” kalkmaz. Herkes işin özüne bakar.Sonuçta Türkiye Ortadoğu’da “arabuluculuğa soyunan” bir ülkedir, bunu başaramayacağı ortaya çıkmıştır.Sonuçta Türkiye Birleşmiş Millet Güvenlik Konseyi üyeliğine seçilmiştir, ama bu tavrıyla tarafsızlığını bozmuş böylelikle güvenirliliğini yitirmiştir.Sonuçta Türkiye tüm dünyanın “terörist” saydığı Hamas’ın avukatlığını üstlenmiş ve Libya, Suriye, İran aksı içinde yer almıştır.Dünyanın bakacağı budur ve kendini ısrarla Batı ittifakının içinde saymaya çabalayan Türkiye’den bunun nedenini soracaktır.Bu soru da kendini ekonomik ve siyasi anlamdaki etkisini yakın bir gelecekte Türk halkının üzerinde hissettirebilir.*****Bütün olanlar “organize işler” gibiTayyip Erdoğan Davos’a giderken bir bahane bulup “hır” çıkarmaya niyetli miydi? Bana göre evet. Perşembe gecesi yaşanan her şey sanki önceden planlanmıştı.Yeri ve zamanının tayini ise olayların akışına Erdoğan’ın kararına bırakılmıştı. Ve bence programa bakıldığında “eylem yeri” olarak da bu panelin en ideal alan olduğu da düşünülüyordu. Çünkü İsrail Cumhurbaşkanı ile dünya kamuoyu önünde karşılaşacağı tek yer orasıydı.Bunu bana düşündürenin ne olduğunu hemen anlatayım.Başbakan dedi ki “Toplantı başladığı andan itibaren not tutmaya başladım, kim ne kadar konuşacak diye.” Yani Erdoğan olay çıkarmak üzere bahane bulma hazırlığını yapmış.Fırsat da moderatör ikinci konuşma hakkını vermeyince ortaya çıktı. Erdoğan “süre konusunda” tartışma çıkarıp bir daha konuşma hakkını kazanır kazanmaz dönüp İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e yüklendi. Elinde notlar vardı ve hepsini buradan okudu. Yani demek ki o da hazırlıklı.Hiç kesmeden konuşmasını sürdürdü, moderatör müdahale ettiği anda da dosyalarını toplayıp “Davos benim için bitmiştir” diyerek ayağa kalktı ve yürüyüp gitti.Ardından AKP İstanbul’da çok hızlı bir çalışma ile halkı Atatürk Havalimanı’nda Başbakanı karşılamaya çağırdı. Otobüs ve metro seferlerinin 03.00’e kadar süreceği açıklandı.Kalabalık içinde açılan ve son derece profesyonelce hazırlanmış pankartlar dikkat çekiciydi. Beş saat gibi kısa bir sürede bu kadar çok ve düzgün yazılmış bez afişlerin hazırlanması pek kolay değil. Bir ihtimal ki bu pankartlar ve “el değmemiş” Türk bayrakları çok önceden zaten hazırdı.Yani Erdoğan öyle ya da böyle büyük bir şov yapmaya kararlıydı. İşler çoktan organize edilmişti.*****Bu da bir tür yolsuzlukturOlayın sıcaklığı ile gece yarısı otobüs ve metronun çalıştırılması ve hatta kimseden para da alınmaması gözlerden kaçacaktır. Bunu söyleyene de “bu mu yani derdin” diyenler de olacaktır.Ama İstanbul Belediye Başkanı önümüzdeki günlerde başını çok ağrıtacak bir yolsuzluk iddiası ile karşılaşacaktır mutlaka.Çünkü belediye başkanı, tamamen kendi tasarrufu ile İstanbul halkının ortak malı olan metro ve otobüsleri bir siyasi eylem için kullandırmıştır. Bu eyleme katılacaklara halkın ortak malı sunulduğu gibi para da alınmamış, görevliler ise angarya sayılacak biçimde mesai saatleri dışında çalıştırılmıştır. Halkın malını siyasi amaçla peşkeş çekmek çok ciddi bir suçtur.*****‘Yeter’ diyememişBİr okurumun yaşadığı fıkra gibi olayı sizlerle de paylaşmak istedim;1990 yılıydı sanırım, Bodrum Yalıkavak’taki evimi yaptırıyorum. Bir sabah baktım bizim Karadenizli ustabaşı eli sargılı geldi. ”Hayrola ustam, geçmiş olsun, ne oldu eline?“ diye sordum.Ustabaşı ”Sorma Bey, dün bir kazık çaktırıyordum, yeter diyeceğime elimi kazığın üzerine koydum“ demez mi...*****Sarıgül: “Seçim yasakları var”Çarşamba günü yazdığım “Sarıgül hangi partinin adayı” başlıklı yazı için Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül telefonla aradı. Sarıgül afişlerde parti adı geçmemesinin seçim yasakları nedeniyle olduğunu belirtti. Sarıgül şunları söyledi: “Henüz siyasi partilerin resmi propaganda takvimi başlamadığı için, Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı uyarınca adaylar propaganda çalışmalarında siyasi parti amblemi kullanamıyor. Bu nedenle, siyasi propaganda süreci başlayıncaya kadar, yaptığımız çalışmaları sizin de billboardlarda gördüğünüz şekilde yurttaşlarımıza anlatıyoruz. Siyasi seçim kampanyası takvimi başladığında, mensubu bulunduğum Demokratik Sol Parti’nin amblemini, tüm propaganda çalışmalarımızda büyük bir onur ve gururla kullanacağız.

Devamını Oku

AKP’li olmayan sermayeyi dize getirme operasyonu!

28 Ocak 2009

Başbakan Erdoğan, bir yakınına “Beni aptal ve bilgisiz zannediyorlar. Bırak öyle sansınlar” demiş. Ne zaman? “IMF’den alınan borçları hiçbir sıkıntı çekmeden geri ödedik, gerisi özel sektörün borcudur” dedikten hemen sonra.Başbakan’ın bu sözlerinden sonra eleştiriler yükselmişti. Kimi ekonomistler “Başbakan ya hiç bilmiyor ya da sormuyor. Devletin IMF’ye borcu önemli değil ki. Buna dayanılarak alınan özel borçlar önemli. Türkiye’yi sıkıntıya sokan bu” demişlerdi.İşte Erdoğan o cümleleri bunun üzerine sarfetmiş.Şimdi gelelim bunun öyküsüne. Başbakan dünya krizi patladıktan sonra IMF ile yeni bir anlaşma yapılması taleplerine önce “Ümüğümüzü sıkmak istiyorlar” diyerek karşı çıkmıştı. Ardından geri adım atarak IMF ile görüşmelerin başlayacağı sinyalini vermişti.Nitekim IMF ile görüşmeler başladı. Piyasalar ve özel sektör biraz nefeslendi. Beklenti yükseldi, çarkların dönme olasılığı yükseldi.Ancak anlaşma bir türlü yapılamıyor, imza atılmıyor. Bir ara düzelmeye yüz tutan moraller tekrar bozuldu, mırıltılar yükselmeye başladı.AKP’nin ekonomi kurmaylarından gelen sinyallere göre IMF ile anlaşma seçimlerden önce imzalanacak. Koşulları ise tam bilinmiyor. Bu arada ne oluyor? Faizler aşağı çekiliyor, döviz çıkıyor. Merkez Bankası “Enflasyonu sürekli kontrol etmek piyasaları olumsuz etkiliyor, çarklar dönmüyor” açıklaması yapıyor. Bu, enflasyonun biraz yükselmesine izin verileceğinin de bir sinyali. Öte taraftan da tıpkı Batı ülkelerinin şu sıralar sarıldıkları ip gibi para basma operasyonunun başlayacağı konuşuluyor.Bütün bunları topladığınızda döviz kurlarının çok yükselmesi olasılığı güçleniyor. Dolar önce sessiz sedasız 1.7 noktasını aşar sonra 2 liraya kadar çıkar. Seçimden sonra da 3 lira oluverir.Dehşet kehaneti gibi değil mi? Peki bundan en fazla kim zarar görür, halkın dışında tabii.Türk Lirası’yla kazanan ama dış borcu olan büyük sermaye şirketleri.Gelelim Erdoğan’dan, tabii ki fısıltı gazetesi aracılığı ile aktardığım cümlenin devamına.Erdoğan “Ben aptal ve bilgisiz değilim” dedikten sonra şöyle devam ediyor: “Kendilerini dev aynasında gören bazı büyük sermaye kuruluşları, krizden kurtulmamız için varlıklarının yarıdan fazlasını feda etmek zorunda.” Kısacası IMF ile anlaşma olmuş olmamış, AKP’li sermayeyi fazla etkilemiyor. Çünkü o sermaye her durumda iktidar nimetlerinden yararlanarak çıkış yolunu buluyor zaten.Ama AKP’ye karşı durmasa da AKP’den olmadığı bilinen sermaye bu yolla iyice hizaya sokulmak isteniyor. Nitekim Erdoğan dün de IMF ile anlaşma konusunda sıkıntı olduğu izlenimini dile getirdi. Yanisi bir üst cümlede zaten. *** KısacıklarYıldırım Tuna’dan gelen birer ikişer cümlelik fıkralar:Kediler, köpeklerden daha akıllıdır. Siz hiç buz gibi havada, sürekli yağan bir tipi altında dev gibi ve ağır bir kızağı çekmeye çalışan 8 kedi gördünüz mü?***- Mor gagalı ördeği görebiliyor musun?..- Evet.. Neden gagası diğerlerinden farklı?..- O da diğer ördekler kadar hızlı uçabiliyor ama onlar kadar çabuk duramıyor!Milli Park polisi: “Balık mı avlıyorsunuz?” İzin belgesiz adam: “Hayır, solucanı boğmaya çalışıyorum..!” ***- Arkadaşım Denizaltı adında bir balık lokantası açtı.- Eee?- Battı tabii. *** DSP yerel seçime de katılmamalıydıBir siyasi partiye “Seçime katılma” denebilir mi? Denemez elbette. Demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin en önemli mücadele alanı sandıktır ve bir partiyi sandığa gitmekten alıkoymak demokrasi ile asla bağdaşmaz.Buna karşın DSP’nin seçimlere katılması konusunu ayrı düşünmek gerektiğini söylemeliyim.DSP’nin önümüzdeki yerel seçimlere katılıp üstelik kamuoyunun ilgisini çekecek adaylar göstermesi bence yanlıştır. DSP’nin bu tavrı demokrasiye bağlılığını değil, partiyi ele geçirmiş bir grubun varlık iddiasını gösteriyor.Nasıl oluyor da bu kadar iddialı yazabiliyorum...DSP son genel seçimlere CHP’den kontenjan alarak katıldı. İlk bakışta bu bir “solda birlik” adımı gibi sunuldu ama gerçek o değildi. Yüzde 10 barajı nedeniyle DSP tek milletvekili bile çıkaramayacağını biliyordu. Bu nedenle 10 kişi CHP sıralarından seçime katıldı ve seçildi.Amacın solda birlik olmadığı da seçimden hemen sonra görüldü, DSP kontenjanından gelenler hemen CHP’den istifa edip kendi partilerine döndüler. Genel Başkan Zeki Sezer ise “genel başkanlığı kaybetmemek” adına CHP kontenjanında yer almadı.Şimdi aynı DSP yerel seçimlerde güç birliği yapmak yerine tek başına seçime giriyor. DSP bunu sadece üç güçlü adaya güvenerek yapıyor: Eskişehir, Ordu ve Şişli.Bu üç yerde halk DSP’ye oy vermiyor. İnandığı güvendiği adaylara oy veriyor ve büyük ölçüde de hangi partiden olduğunu hiç dikkate almıyor. Aynı seçmenin genel seçimlerde DSP’yi tercih edeceği konusu sadece bir ihtimaldir.Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan bir siyasi parti, sadece üç yerde, vatandaşın parti ayrımı yapmadan desteklediği isimlere dayanarak siyaset yapamaz. Yapıyorsa bu en azından ahlaki değildir. Yerel seçimleri geçeceğiz. Sıra gelecek genel seçimlere. Peki üç ismin kişisel gücüne dayanarak ayakta durduğunu gösteren DSP ne yapacak? Yine “solda birlik” safsatası ile CHP’den kontenjan mı istenecek?DSP eğer gerçekten siyaset yapıyorsa ya solda birliği DSP’de oluşturacak bir açılımla kendisini ya yenilmek ya da feshetmek zorundadır.

Devamını Oku

Sanki eli kolu baştan bağlandı

27 Ocak 2009

Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul adayı olduğunu açıklarken ilginç başka bir açıklamada daha bulundu. CHP bugüne kadar rastlamadığımız bir davranışla Büyükşehir Belediye Meclisi Başkanı ve Genel Sekreter adaylarının da adını açıkladı.İlk duyduğumda bunun demokrasi adına olumlu bir adım olduğunu düşündüm ve hatta bazı TV kanallarında bu görüşümü dile getirdim. Çünkü ilk kez bir parti sadece adayını değil kadrosunu da açıklıyordu.Ancak daha sonra dikkatimi çeken bir nokta oldu. Bu kadro Kılıçdaroğlu’nun tercihi mi yoksa Baykal’ın dayatması mı?Biraz düşününce bunun aslında bir dayatma olduğu görüşüm ağırlık kazandı. Belli ki Deniz Baykal, kendisi için bir tehlike olarak gösterilen Kılıçdaroğlu’nun elini kolunu baştan bağlamayı tercih etmişti.Bu fikre nasıl vardım? Kılıçdaroğlu son ana kadar adaylığının kesin olup olmadığını bilmiyordu. Bir gezi sırasında Ankara’dan “Gel” talimatı alınca “Galiba bana görev verilecek” diye özür dileyip Ankara’nın yolunu tutmuştu.Aday olduğundan bile emin olmayan Kılıçdaroğlu’nun “Benim ekibim bu” kararı alması en azından mantıklı değil. Demek ki Baykal böyle istedi. Ayrıca seçilen iki ismin de Baykal’a çok yakın olduğu biliniyor.Dün Türk Time internet sitesinde Kılıçdaroğlu ile yapılan sohbeti okudum. Sitenin yöneticisi Talat Atilla bir gün önce arayıp “Kılıçdaroğlu’na bazı gazetecilerin sorularını aktarmak istiyorum, senden de bir soru alabilir miyim?” demişti. Ben de bu konuyu sormuştum.Kılıçdaroğlu da şu cevabı vermiş: “Sayın Ataklı’yı anlıyorum ama hayır, rahatsız değilim. Bilgiyi, deneyimi ve dürüstlüğü temsil eden üç arkadaşız. Bu üç kişi ortak aklın yönetime egemen olmasını temsil ediyor. Bir kadro hareketi. Daha fazla güven veren bir hareket. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığının sadece siyasal mercekle görülmemesi gerektiğinin altını çizen bir vurgulama bu.” *** Mutlaka cevaplanması gereken soruErgenekon olayı tam gaz gidiyor. Kimileri şehvetli bir çığlıkla “Yaşasın Fırat’ın ötesinde de operasyon yapılıyor” diye bağırıyor.Fırat’ın ötesinde operasyon yapılınca ne oluyor peki? Onu da bölgeden gelen haberlerden anlıyoruz. Bir TV kanalının muhabiri canlı yayında diyor ki “Hakkari’de bir subayın tutuklanması bölgede sevinçle karşılandı.” Bölge halkı böyle bir tutuklamaya neden sevinir ki? Vardır bir sebebi mutlaka da, insanın aklına gelmiyor. Akla geleni yazmayı içim elvermiyor, çünkü “bu kadarı da olur mu canım” diyerek frenliyorum kendimi.Neyse gelelim mutlaka cevaplandırılması gereken soruya.Bu soruya sanıyorum Silahlı Kuvvetler’in yetkilileri cevap vermeli.Ergenekon adıyla yürütülen operasyonda genellikle emekli subaylar gözaltına alınıyordu. Sonra birkaç muvazzaf subay da gözaltına alındı.(Bu arada, geçenlerde genç bir okurum “Muvazzaf nedir?” diye sormuştu. Muvazzaf halen görevde olan, üniformayı taşıyan anlamına geliyor, buradan söylemiş olayım.) Derken işin çapı büyüdü ve bir anda çok sayıda muvazzaf subay gözaltına alınıp sonra tutuklandı.Şimdi; bu subaylarla ilgili istihbarat nasıl yapıldı? Polis subayları mı izledi?Yoksa bu çalışmayı Genelkurmay istihbaratı yapıp Ergenokon’u yürüten savcılara bilgi mi verdi?Eğer Genelkurmay bu istihbaratı yaptıysa neden daha önce harekete geçmedi de Ergenekon ortaya çıkınca bu istihbaratları vermeye başladı?Yok eğer Genelkurmay’ın hiç haberi yoksa bu daha da vahim değil mi?Lafa gelince en ileri istihbarat olanaklarına sahip olduğunuzu söyleyeceksiniz, ama içinizdeki darbecileri(!) çetecileri(!) polisin istihbaratı ortaya çıkaracak.Neresinden baksanız garip ve ters bir olay.Gerçi Genelkurmay’ın güvenlik açısından kevgire döndüğü de bir gerçek. Komutanların özel bilgisayarlarındaki günlüklerden tutun generallerin sağlık raporlarına, özel çalışma gruplarının hazırladığı notlardan içerde tutulan dinleme kayılarına kadar her şey özgürce(!) yayınlanıyor medyada.Bu bilgilerin nasıl sızdığı, sızdıranların kimler olduğu ise sır. Herhalde Genelkurmay da merak etmiyor ki, hiçbir şey yapılmıyor. *** PKK der gibi ETÖAKP yandaşı medya Ergenekon’u güya kısa olarak tanımlamak için ETÖ demeye başladı son birkaç haftadır.Açılımı Ergenekon Terör Örgütü oluyor. Gerçi Mahkeme “Henüz görülmekte olan bir davadır bu, terör örgütü olup olmadığı da kesin değil, bu nedenle Ergenekon Terör Örgütü adını kullanmayın” diyor ama ne fark eder ki? Kullanılması halinde bir yaptırımı yok.Ama burada insanın canını sıkan Ergenekon için tıpkı PKK’dan söz eder gibi ETÖ denmesi. Bu en azından ayıptır. Halkın kafasını karıştırmaya, seçimlere doğru zihinlerin yalan yanlış bilgilerle doldurulması için yürütülmeye çalışılan bir beyin yıkama operasyonudur. *** Sarıgül hangi partinin adayıİstanbul Şişli’den geçenler bütün billboard’ları Sarıgül’ün afişlerinin süslediğini görüyorlardır. Gülen bir Mustafa Sarıgül portresinin altında kendi adına övgüler sıralanıyor. Her afişte ayrı bir övgü var.Tabii insanda Obama hatırlatması yapıyor bu afişler ama iyiyi taklit etmenin bir zararı da yok.Ama benim asıl dikkatimi çeken şu: Bu afişlerde Sarıgül’ün hangi partiden aday olduğunu anlamakta zorluk çekiyorsunuz. Sarıgül, DSP’nin Şişli adayı. Ama afişlerde küçücük bir güvercin ambleminden başka bir şey yok. Bunlara baktığınızda Sarıgül sanki bağımsız aday gibi görünüyor.Biliyoruz ki Mustafa Sarıgül’ün Şişli’deki oy potansiyeli kendisini bağımsız olarak bile seçtirecek güçte. Ama Sarıgül bağımsız girmek yerine bir parti tabelası altında olmayı tercih etti. Politik olarak bu doğru bir karar olabilir ama propaganda döneminde bağlı olduğu partiyi saklamak acaba ne anlama geliyor.Ve tabii DSP Genel Başkanı Zeki Sezer bu konuda ne düşünüyor acaba?DSP’nin iddialı adaylar göstermesi ile ilgili görüşlerimi de yarın yazacağım. *** Kutup ayısıYıldırım Tuna’dan: Babaya askerdeki oğlundan mektup gelmiş. “Sevgili Baba” diye başlayan “Burası çok güzel, dün bir kutup ayısı vurdum” diye de biten bir mektup...İki ay sonra yeni bir mektup daha gelmiş, “Sevgili Baba; dün yerli bir kızla tanıştım, harika bir ilişkimiz var.” Üçüncü mektup bir kaç ay sonra ulaşmış adamın eline, yine “Sevgili Baba” diye başlayan mektup şöyle devam ediyormuş: “Alayın doktoru ‘Keşke kutup ayısı ile ilişkiye girip o yerli karıyı vursaydın’ diyor.” *** Alkışı en sessiz karşılayan, alkışı hak etmiş demektir. Emerson

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu kazanabilir!

26 Ocak 2009

İstanbul Belediye Başkanlığı için CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu’nu aday göstereceği aşağı yukarı biliniyordu. Ama ben Kemal Derviş adı üzerinde de duruyordum. Açıklamadan birkaç gün öncesine kadar ibrenin Derviş’ten yana olduğuna daha çok ihtimal veriyordum.Hatta bana sorarsanız Baykal’ın aklındaki asıl ismin Derviş olduğunu, Kılıçdaroğlu’nu “kerhen” değilse bile “çaresizlikten” açıkladığını düşünüyorum.Gerçi aday belli artık ve üzerinde spekülasyon yapmanın bir âlemi yok. Bu nedenle gelelim Kılıçdaroğlu’nun şansına.Bana göre Kemal Bey’in İstanbul’da şansı yüksek. Mart ayında İstanbul Belediye Başkanlığı’nın uzun bir aradan sonra CHP’ye geçmesi şaşırtıcı olmamalı.Seçim hazırlıklarının başladığı sıralarda yazdığım bir yazıda “Bu seçimlerde oy oranlarından çok sembol haline gelmiş bazı merkezlerin sonuçları önemli olacak” diye yazmıştım.AKP ve CHP’nin kale olarak gördüğü yerlerdeki seçim sonuçlarının genel sonucun önüne geçebileceğini ileri sürmüştüm. Bu görüşüm aynen sürüyor.AKP iktidarından rahatsız olanlar eğer yerel seçimleri birinci aşama olarak görürlerse AKP’nin “kale gibi” gördüğü yerlerde kaybetmesini sağlayabilirler.Bu şu anlama gelir: “Eğer kale gibi görülen merkezlerde muhalefet partileri ille kendi adaylarını destekleme saplantısından kurtulur da AKP’yi geçebilecek bir aday üzerinde buluşabilirse, seçim sonuçları çok şaşırtıcı çıkabilir.” AKP, Ankara, İstanbul, Adana, Gaziantep, Antalya’da kaybeder, Diyabakır ve İzmir’i alamaz, sembol olmuş büyük ilçelerde de başarılı olamazsa ağır bir darbe yemiş olur. Karizması iyice çizilen AKP merkezi iktidarda da sıkıntıya girer. Toplumsal muhalefet cesaret kazanıp yükseleceği gibi parti içinde çatlamalar da olabilir. Bu da erken seçime yol açabileceği gibi AKP’nin “tek başına iktidarı kaybetmesi” ile sonuçlanabilir.Bu durumda CHP’nin İstanbul’da, kendisine ve AKP’ye gitmemiş olan 3 milyon 700 bin oyu hesaplayarak çalışması gerekiyor. Son seçimlerde AKP 2 milyon, CHP 1.5 milyon oy almış İstanbul’da. 2 milyon kişi oy kullanmamış ve 1 milyon 700 bin seçmen de diğer partilere oy vermiş.CHP bu 3 milyon 700 bin oydan 700 binini kendine çekebilirse İstanbul’u kazanır.*****Topbaş’ı yolsuzlukla eleştirmenin yararı yok CHP İstanbul Belediye Başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nu “yolsuzlukları ortaya çıkarmasıyla” tanıyoruz. Görünen o ki Kılıçdaroğlu İstanbul’daki propaganda faaliyetini de bu eksene oturtmayı planlıyor.Aday olur olmaz “Kadir Topbaş, yolsuzluk dosyalarıyla geliyorum” açıklaması yapması da bunun açık kanıtı. Ancak bana göre Kılıçdaroğlu’nun yolsuzluklarla işe başlaması çok doğru bir tercih değil.AKP belediyeleri döneminde yolsuzluklar halkı pek ilgilendirmedi. Hatta tam tersine önemli bir halk kesimi bu yolsuzluklardan payını aldı. Bunun da ötesinde, henüz açıklamadı ama Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyacağı yolsuzluk dosyaları sanıyorum Kadir Topbaş’ı değil direk AKP iktidarını ilgilendirmekte.Çünkü şu açık bir gerçek ki İstanbul’un asıl belediye başkanı Kadir Topbaş değil bizzat Tayyip Erdoğan’dır. Çünkü İstanbul’daki bütün büyük projelerin kararını veren kişi Topbaş değil Erdoğan’dır. Kılıçdaroğlu’nun yolsuzluklar yerine İstanbul projelerini anlatması daha yerinde olur.*****İstersen imkânsız olmaz Ne zamandır önümde duruyordu kitap. Ama yazılar, TV konuşmaları, üniversite ve derneklerdeki konuşmalar derken hayli hareketli bir ocak ayı geçirince kitabın ayrıntılarına girememiştim.İçeriğini biliyordum tabii de zaman bulup okuyamadım. Geçen hafta başardım ve okudum. Hangi kitaptan mı söz ediyorum; ‘İmkansız Periler’den.Bu kitap yoksul ailelerden geldikleri için okuma olanağı bulamayan ama fırsat verildiğinde herkesin önüne geçebilecek akıl, zekâ ve çalışkanlığa sahip olan küçük kızlarımızın yürek burkan buna karşın gelecek için umudumuzu artıran öykülerini anlatıyor.Metro Group üç yıl önce Hanzade Doğan Boyner’in başını çektiği “Baba beni okula gönder” kampanyası kapsamında yoksul kız çocuklarına karşılıksız eğitim yardımı yapmak üzere kolları sıvadı. Yurdun çeşitli yerlerindeki yoksul kız öğrenciler bu kaynaktan yararlanarak okula gitme olanağı buldu.Bu projeyi daha kapsamlı hale getirmek isteyen Metro Group yöneticileri tamamen amatör biçimde eğitim yardımından yararlanan kız çocuklarını yaşadıkları yerde ziyaret etme ve öykülerini dinleme kararı almışlar.Çocuklarla yapılan söyleşilerin çok heyecan verici olması üzerine bunların bir kitapta toplanmasına karar verilmiş. Doğan Yayıncılık da bu kitabı basmayı üstlenmiş.Kitaptan elde edilecek gelir de bir fonda toplanarak Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne aktarılıyor ve böylelikle yardıma muhtaç başka çocuklar da eğitim olanağı buluyor.Demem o ki, elbette duyarlı insanlar eğitim için bu tür yardımları yapıyorlar. “İmkansız Periler” kitabı bu desteklerin nasıl müthiş sonuçlar verdiğini, yoksulluğun altında ezildiği için fırsat bulamayan küçücük kızlarımızın “imkansızı nasıl yendiklerini” anlatıyor bizlere. O halde “bir çocuğun eğitimini üstlenmem maddi olarak zor” diyenlere seslenmek istiyorum.Bu kitaptan alın bir tane. İmkânsızı altetmenin nasıl olduğunu ve minik yüreklerin yaşama nasıl sarıldıklarını görün ve hiç olmazsa bir kitap parası kadar katkı sağlayın.*****Üç açıklamaAB fonlarından alınan paralarla ilgili yazıma Adalet Ağaoğlu, Şerafettin Elçi ve Atilla Yayla’dan açıklama geldi. Adalet Ağaoğlu fondan para almadını, çalıştığı sivil toplum kuruluşunun bir proje gereği fondan yararlandığını belirtiyor.Şerafettin Elçi de AKP’ye destek olan görüşleri savunmadığını bildiriyor. Elçi “AKP ile yolum hiç kesişmedi” diyor.Prof. Atilla Yayla ise AB fonlarından cebine para girmediğini, bağlı bulunduğu kuruluş adına çalışma yaptığını belirtiyor.Bu açıklamaları sizlerle paylaşmak istedim.*****Dedektif Yıldırım Tuna’dan: Karı-koca birlikte TV’de film izliyorlarmış, filmde bir ara kadın kendisini aldattığından şüphelendiği kocasını yakalatmak için dedektif tutuyormuş. Adam, TV seyretmeyi bırakıp karısına dönmüş ve “Sen” demiş, “Sen olsan böyle bir şey yapar mıydın?” Karısı “Evet” demiş ve gayet aldırmaz bir tavırla devam etmiş: “Ama bu seni onunla yakalatmak için değil, o kadının sende ne bulabildiğini araştırmak için olurdu.”

Devamını Oku

Bakın işi nereye getirdiler?

25 Ocak 2009

Sevgili okurlar; geçtiğimiz hafta ister istemez yine en çok Ergenekon üzerinde konuştuk. Emekli Albay Abdülkerim Kırca’nın intiharı, ardından başlatılan yeni dalga gözaltı ve tutuklama operasyonları nedeniyle gündemin ana maddesi yine bu konu oldu. Albay Kırca’nın intiharına neden olan iddialar ise Ergenekon adı altında olayın nerelere götürülmek istendiğinin ibretlik bir kanıtıdır.İntikam alır gibiAlbay Kırca’yı intihara götüren iddiaların temelinde yatan gerçek şudur: “Bugün güya demokrasi ve hukuk adına ortaya çıkanlar, kendi çıkarları ve karanlık zihniyetleri doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti’nden adeta intikam almak istemekte ve bu uğurda Türkiye’yi kötü duruma düşürmek için ellerinden geleni yapmaktadır.” Geçmişe gitmekErgenekon adı verilen bir operasyonla Türkiye’de darbe heveslilerinin olduğunu, bunu sağlamak için kaos yaratacak eylemlere başvuracakları ve orduyu müdahaleye zorlayacakları ileri sürülüyor. Ancak operasyonun giderek çapraşık hal alması nedeniyle işin akışını değiştirmek isteyen bir kesim geçmişe doğru yol almaya çabalıyor.Derin devlet iddiasıErgenekon adını verdikleri operasyonla, halkın kafasını da karıştırmak isteyenler, bunun günümüzde ortaya çıkmış bir örgüt olmadığını, çok uzun yıllardır Türkiye’nin üzerine çöktüğünü, cinayetler işlediğini anlatmaya çalışıyor. Buna da “derin devlet” adını veren ve Türkiye’yi kendi zihniyetinde yeniden şekillendirmeye çalışan bu çevre “bağırsaklar temizleniyor” iddiasında.Derin devlet değilSizlere geçen hafta “gerçek derin devletin tek amacının laik cumhuriyeti ne pahasına olursa olsun korumak olduğunu” anlatmaya çalışmıştım. Peki bu durumda örneğin Gladyo, JİTEM, Susurluk Çetesi ne anlama geliyor? Bunlar zaman zaman içinde derin devlet unsurlarının da bulunduğu “geçici” yapılanmalardır ve hepsinde de dönemlerinin devlet yöneticileri ve siyasetçileri vardır.Gizli operasyonlarBen de kafanızı karıştırmak istemiyorum, bu nedenle küçük bir örnekle bu aşamayı geçmek istiyorum. Örneğin, 10 yıl boyunca ASALA adlı bir Ermeni terör örgütü Türkiye’nin yurt dışında görevli onlarca diplomatını öldürdü. Bir gün geldi ki Türkiye harekete geçme kararı verdi. Bu nedenle kurulan özel timler ASALA örgütünün merkezlerine çok ciddi darbeler indirdi. Bu derin devlet operasyonu değildir. Devletin gizli operasyonudur.ASALA artık yokDaha sonra ortaya çıkan bir takım çete üyelerinin söylemlerine rağmen ASALA’ya karşı yürütülen operasyonlar tamamen devletin bilgisi ve onayı içinde yapılmıştır. Sonuçta bugün ASALA diye bir örgüt kalmadı. Bu operasyonları yapanlar da “geçici” görevleri bittiği için sessizce bir kenara çekildiler. Kimi emekli oldu, kimini çoktan toprağa verdik. İsimlerini bile bilmiyoruz.Olağanüstü halŞimdi gelelim Albay Kırca’nın intiharına neden olan iddiaların yaşandığı yıllara. O yılarda Güneydoğu’da olağanüstü hal uygulanıyordu. Olağanüstü hal, Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile konur ve belli sürelerden sonra uzatılır. Adından da anlaşılacağı gibi, olağanüstü hal ilan edilen bölgede, normal hukuk kuralları yerine, kaynağını ve gücünü yine Anayasa’dan ve Meclis’ten alan kurallar uygulanır.Bölgede derin operasyonlarOlağanüstü hal uygulandığı yıllarda Güneydoğu bölgesi şimdikinden çok farklıydı. Bir kere PKK çok daha örgütlü ve güçlüydü. Militan sayısı çok fazlaydı, maddi destekleri de neredeyse sınırsızdı, çünkü bu terör örgütü uluslararası uyuşturucu trafiğini yönetiyordu. PKK’lı teröristler her gün ya bir köy basarak kadın ve çocukları öldürüyor ya da karakollara veya askeri konvoylara saldırarak bir anda onlarca Mehmetçiği şehit ediyordu.Bu ortamda mücadeleİşte Türk Silahlı Kuvvetleri böyle bir ortamda terörle mücadele ediyordu. Ancak koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir avuç teröristle, düzenli ordu ile mücadele etmesinin zorluğu da görülüyordu. Bu durumda güvenlik kuvvetlerinin de “gayrı nizami harp” kurallarını uygulamaktan başka şansı kalmıyordu.Manşetleri unutmayın“Hafıza-ı beşer nisyan ile malüldür” atasözümüz vardır. Yani insan hafızası unutur. O günlerin gazete başlıklarını unutmayalım. PKK liderine “bebek katili” tanımı nasıl yapışmıştı? Gencecik yiğitlerimize baskın yapıldıktan sonra gazete manşetleri “Caniler, Hainler, Kan emiciler, Köpekler” türünden değil miydi? Ve böyle bir ortamda Silahlı Kuvvetler terörle mücadele ediyordu. O günlerin psikolojisini de bir kenara bırakamayız.Elbette doğru değilŞimdi burada bir noktaya çok dikkat vermenizi rica ediyorum. Devletin hangi bahaneyle olursa olsun yasa ve hukukun dışına çıkması savunulamaz. Ancak bu kadar acı günleri geride bıraktıktan sonra geriye dönülüp bunun hesabını üstelik açık biçimde sormaya da kimse kalkamaz. Çünkü, yapılan ne olursa olsun her yapılan sonuçta devletin kararıdır. Arkasında TBMM desteği olduğu gibi ilgili tüm birimlerin de onayı vardır.Faili meçhul cinayetlerDemokratik bir ülkede faili meçhul ölümler olması asla kabul edilemez. Ancak şunu da çok iyi biliyoruz ki, bir dönem ortaya çıkan faili meçhuller “gayrı nizami harp” kurallarının bir sonucuydu. Köy basarak bebekleri öldüren, karakol basıp topluca Mehmetçikleri şehit edenlerin kimlikleri biliniyordu. Ortada bir cephe olmadığına göre bu katiller de aynı biçimde cezalandırılıyordu.Hepsi mi teröristti?Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da şudur: Faili meçhul olduğu söylenen 10 bini aşkın ölüm var. Bunların çok büyük bir bölümü PKK teröristleriydi. Peki aralarında terörist olmayanlar yok muydu? İşte bu faili meçhuller, daha sonra Susurluk Çetesi olarak da andığımız, devletten aldığı güçle çeteleşen grupların işiydi. Devletin bu ayıbı temizlemesi elbette gerekiyor.Hesap da soruluyorAslına bakarsanız, “gayrı nizami harp” kuralları içinde çatışmalara giren güvenlik görevlilerinin önemli bir bölümü yargılanıyor da. Bakın intihar eden albay hakkında kaç dava var! Kaç güvenlik görevlisi açılan bu davalar yüzünden terfi alamadılar, sicilleri bozuldu! Bunları biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Devlet budur. Adama hem iş yaptırır hem de hesap sorar.Ve çeteleşmeGelelim devlet içindeki çeteleşmeye. İşte bu dönemlerde, genellikle vatan uğruna canını tehlikeye atanlardan bir kesim, ellerindeki güç ve desteğin kendilerine bahşedilmiş olduğu vehmine kapılarak bunu kendi çıkarları için de kullanmaya kalktılar. Ne yazık ki devletin ve siyasetin içindeki bir kesim sütü bozuk da onlara bu yolları açtı.Ayırmamız gerekO halde olayları irdelerken bu ayrımı yapmak zorundayız. Hayatını sadece vatanı için tehlikeye atan, bunun için devletin ilgili birimlerinin onay ve desteğini alanlarla, çeteleşenleri ayırmak zorundayız. Aksi takdirde devlete olan güveni sarsacağımız gibi Türkiye’yi dış dünyada da sıkıntıya sokarız.Vatan hainliği gibiBu ayırımı yapmadan, sırf bugünkü iktidarı desteklemek adına geçmişi tümüyle suçlamaya ve ifşa etmeye kalkarsak bunun adı en hafif deyimiyle vatan hainliğidir. Türkiye’ye böyle bir zararı vermeye hiç kimsenin hakkı olamaz.Kılıçdaroğlu’nun adaylığıSevgili okurlar; CHP sonunda İstanbul Belediye Başkan adayını açıkladı. Kılıçdaroğlu ismi bana göre en iyi seçimdir. Halkın sevdiği ve güvendiği bir ismin aday yapılması, İstanbul’daki AKP imparatorluğunu sona erdirebilir. CHP’nin bu seçimi kazanması şaşırtıcı olmaz. Kılıçdaroğu’nun seçimi ile ilgili bazı notlarımı sizlerle yarın paylaşmak istiyorum.Bugün iki ayrı TV’deyimBu hafta son olarak bugün katılacağım iki TV programını sizlere iletmek istiyorum. Önce saat 14.00’te Ulusal Kanal’da olacağım. Elif Akçınar’ın sunduğu “Neler Oluyor” programının diğer konuğu Cumhuriyet Gazetesi yazarı Deniz Som. Akşam saat 20.00’de ise ART’de Lale Şıvgın’ın sunduğu “Beyin Fırtınası” programına katılıyorum. Diğer konuklar Müjdat Gezen, Prof. Erol Manisalı, gazeteci Banu Avar ve Prof. Yalçın Küçük.Hepinize iyi haftalar dilerim.

Devamını Oku

Kandemir Konduk’tan seçmeler

24 Ocak 2009

Kandemir Konduk’la tanışmamız neredeyse benim gazeteciliğe başladığım yıllara denk geliyor. Demek ki 30 yılı geçmiş. Kısa bir süre rahmetli Semih Balcıoğlu’nun genel yayın yönetmenliğini yaptığı ve Türkiye’nin en “ciddi” mizahçılarının yazı ve çizi kadrosunda olduğu “Çivi Dergisi”nde birlikte çalışmıştık. Taaa o zamandan bugüne dostluk ve arkadaşlığımız hiç eksilmedi.Konduk, bana göre Türkiye’nin en önemli mizah yazarlarından biridir. Sadece Mahallenin Muhtarları dizisi bile Kandemir Konduk’un taçlandırılması için yeter de artar bile.Kandemir Konduk bir süredir mizahtan uzak. Geçenlerde yine bir dost masasında karşılaştığımda “neden yazmadığını” sordum. Tabii kendine göre nedenleri var ama yazma aşkını hiç kaybetmediği de ortadaydı.Siz okurlarım adına “Benim köşe için ara sıra yazar mısın” dedim. Güldü, “Neden olmasın, zaten yazmamanın ağırlığı da üzerime çöküyor” dedi.Bugün sizlere Kandemir Konduk’un hazırladığı yazılardan bir demet sunmak istiyorum. Siz destek verirseniz ben de biraz baskı yaparım bunu sürekli hale getirebiliriz:*****Eğitici belgeseller Bu yıl ekranlara gelen yerli belgeseller reyting rekorlarını altüst etti yine. İşte bu belgesellerden iki örnek:Yılbaşı ayılarıYılda bir kez yayınlanan bu Taksim Meydanı Belgeseli’nde yine iki ayaklı ayıların yaşamlarını izledik. Giyinik olarak kadın turistlerle çiftleşmeye kalkan bu yaratıklar çok ilgi çekti. Bu belgeseli her ay yayınlamakta fayda var. Belki ayılar ekrana gele gele utanırlar.Abla beni evlendirBu belgeselde insanoğlunun 80 yaşından sonra da sunucu ablayla beraber göbek atıp gerdan kırabileceğine ve gece altına kaçırmadan karşı cinsle yatağa girebileceğine tanık oluyoruz. Damat adayının dediğini anlamayan bunak teyzeler çok sevimli... Gelin adayı yerine sunucuya sulanan üşütük amcalar da belgesele renk katıyor. Uzmanların dediğine göre, maymundan geldik, sonunda yine maymun oluyoruz!.. Ekranda!..*****Televizyoncular bu kıyağımı unutmayın İşte asıl reyting getirecek müthiş bir yarışma programı:HELADAYIZ...“Yemekteyiz”deki gibi yemek beğenmemek yok!.. Abidik gubidik yok!.. Arkadan konuşmak yok. Her şey açık açık ortada!..Kemeri çöz, tumanı indir, helaya koş!..Kim oturduğu yerden kalkmazsa o kazanıyor!..HELADAYIZ...Televizyoncuların son buluşu... Her şeyin iyice dibe vuruşu... Çekim Adresi: Stüdyonun helası...Poposuna güvenen borazancıbaşı!..Dikkat, yayın sırasında ses ve gaz çıkartan elenir.HELADAYIZ!...Seyircinin helada oturanlara kilitlenip sürekli bakacağı süper yarışma!..NOT: Kabız oldunsa karışma.*****Tarihten bir yaprak Perihan Abla dizisini çekerken bir işyerinin tabelası ekranda görünüyor diye TRT’den uyarı almıştık. Meşhur “Reklama girer” korkusu!.. Ama çok şey değişti artık. Bugün İstanbul’un yolları, caddeleri tıklım tıkış tabela dolu; Amerikan hayranı saftoriklerin tabelaları: “Fish Center Balıkçısı”, “Cafe Love Time”, “Neigth Bleu Kebapçısı”, “Hair Designer Berber Salonu”, “Suşi Stop”, “Secret Garden Cafeterya”, “Dürüm and Tantuni”. Ne çok şey değişmiş değil mi?..*****Kaçık oturum 1.KONUK: Beyler, böyle televizyonculuk olmaz. Seyirci doksan dakika maçı bile araya zırt pırt reklam girmediği için izliyor. Doksan dakikalık dizi olur mu hiç? Dünyanın hiçbir yerinde böyle adilik yok! Varsa da ben görmedim...SUNUCU: Beyefendi, size katılmıyorum. Zati konuşurken devamlı bacaklarıma bakıyorsunuz!..1.KONUK: Hanımefendi, ben baksam ne olacak, şu anda bizi yetmiş milyon kişi izliyor...SUNUCU: Yok canım, bizim o kadar izleyicimiz yok. Yetmiş milyonu kim bulmuş zati.1.KONUK: Doğru, çok dandik bir kanalsınız, ben de bundan sonra sizi izlersem adiyim.SUNUCU: Lütfen, canlı yayındayız, adi, madi oldu mu?.. İsterseniz hep beraber göbek atalım.2.KONUK: Ne göbeği be!..1.KONUK: Hanımgöbeği... Heh heh heh, espriye bak.2.KONUK: Bakamam, ben bir set işçisiyim, doksan dakkalık dizi çekcez diye günde üç saat uyuyorum. Baktığım yeri görmüyorum ulan!SUNUCU: Olsun, sizin halinizi de kimse görmüyor zati... Hah-hah-hah ayol!..1.KONUK: Sendikanız yok, derneğiniz zayıf, kanal da reklam alıcam diye diziyi uzattıkça uzatıyor, di mi bilader?SUNUCU: Ay, öf, tamam, tamam!.. Onun yerine ben yanıtlıyim zati!.. O halde şöyle yapalım, hep beraber Ayşe Abla’ya bağlanalım ve etli barbunya nasıl yapılır öğrenelim, sayın seyirciler. ***** Bana arkadaşını söyle, sana ne zaman gözaltına alınacağını söyleyeyim... Yeni Türk atasözü

Devamını Oku