Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul adayı olduğunu açıklarken ilginç başka bir açıklamada daha bulundu. CHP bugüne kadar rastlamadığımız bir davranışla Büyükşehir Belediye Meclisi Başkanı ve Genel Sekreter adaylarının da adını açıkladı.
İlk duyduğumda bunun demokrasi adına olumlu bir adım olduğunu düşündüm ve hatta bazı TV kanallarında bu görüşümü dile getirdim. Çünkü ilk kez bir parti sadece adayını değil kadrosunu da açıklıyordu.
Ancak daha sonra dikkatimi çeken bir nokta oldu. Bu kadro Kılıçdaroğlu’nun tercihi mi yoksa Baykal’ın dayatması mı?
Biraz düşününce bunun aslında bir dayatma olduğu görüşüm ağırlık kazandı. Belli ki Deniz Baykal, kendisi için bir tehlike olarak gösterilen Kılıçdaroğlu’nun elini kolunu baştan bağlamayı tercih etmişti.
Bu fikre nasıl vardım? Kılıçdaroğlu son ana kadar adaylığının kesin olup olmadığını bilmiyordu. Bir gezi sırasında Ankara’dan “Gel” talimatı alınca “Galiba bana görev verilecek” diye özür dileyip Ankara’nın yolunu tutmuştu.
Aday olduğundan bile emin olmayan Kılıçdaroğlu’nun “Benim ekibim bu” kararı alması en azından mantıklı değil. Demek ki Baykal böyle istedi. Ayrıca seçilen iki ismin de Baykal’a çok yakın olduğu biliniyor.
Dün Türk Time internet sitesinde Kılıçdaroğlu ile yapılan sohbeti okudum. Sitenin yöneticisi Talat Atilla bir gün önce arayıp “Kılıçdaroğlu’na bazı gazetecilerin sorularını aktarmak istiyorum, senden de bir soru alabilir miyim?” demişti. Ben de bu konuyu sormuştum.
Kılıçdaroğlu da şu cevabı vermiş: “Sayın Ataklı’yı anlıyorum ama hayır, rahatsız değilim. Bilgiyi, deneyimi ve dürüstlüğü temsil eden üç arkadaşız. Bu üç kişi ortak aklın yönetime egemen olmasını temsil ediyor. Bir kadro hareketi. Daha fazla güven veren bir hareket. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığının sadece siyasal mercekle görülmemesi gerektiğinin altını çizen bir vurgulama bu.”
Mutlaka cevaplanması gereken soru
Ergenekon olayı tam gaz gidiyor. Kimileri şehvetli bir çığlıkla “Yaşasın Fırat’ın ötesinde de operasyon yapılıyor” diye bağırıyor.
Fırat’ın ötesinde operasyon yapılınca ne oluyor peki? Onu da bölgeden gelen haberlerden anlıyoruz. Bir TV kanalının muhabiri canlı yayında diyor ki “Hakkari’de bir subayın tutuklanması bölgede sevinçle karşılandı.”
Bölge halkı böyle bir tutuklamaya neden sevinir ki? Vardır bir sebebi mutlaka da, insanın aklına gelmiyor. Akla geleni yazmayı içim elvermiyor, çünkü “bu kadarı da olur mu canım” diyerek frenliyorum kendimi.
Neyse gelelim mutlaka cevaplandırılması gereken soruya.
Bu soruya sanıyorum Silahlı Kuvvetler’in yetkilileri cevap vermeli.
Ergenekon adıyla yürütülen operasyonda genellikle emekli subaylar gözaltına alınıyordu. Sonra birkaç muvazzaf subay da gözaltına alındı.
(Bu arada, geçenlerde genç bir okurum “Muvazzaf nedir?” diye sormuştu. Muvazzaf halen görevde olan, üniformayı taşıyan anlamına geliyor, buradan söylemiş olayım.)
Derken işin çapı büyüdü ve bir anda çok sayıda muvazzaf subay gözaltına alınıp sonra tutuklandı.
Şimdi; bu subaylarla ilgili istihbarat nasıl yapıldı? Polis subayları mı izledi?
Yoksa bu çalışmayı Genelkurmay istihbaratı yapıp Ergenokon’u yürüten savcılara bilgi mi verdi?
Eğer Genelkurmay bu istihbaratı yaptıysa neden daha önce harekete geçmedi de Ergenekon ortaya çıkınca bu istihbaratları vermeye başladı?
Yok eğer Genelkurmay’ın hiç haberi yoksa bu daha da vahim değil mi?
Lafa gelince en ileri istihbarat olanaklarına sahip olduğunuzu söyleyeceksiniz, ama içinizdeki darbecileri(!) çetecileri(!) polisin istihbaratı ortaya çıkaracak.
Neresinden baksanız garip ve ters bir olay.
Gerçi Genelkurmay’ın güvenlik açısından kevgire döndüğü de bir gerçek. Komutanların özel bilgisayarlarındaki günlüklerden tutun generallerin sağlık raporlarına, özel çalışma gruplarının hazırladığı notlardan içerde tutulan dinleme kayılarına kadar her şey özgürce(!) yayınlanıyor medyada.
Bu bilgilerin nasıl sızdığı, sızdıranların kimler olduğu ise sır. Herhalde Genelkurmay da merak etmiyor ki, hiçbir şey yapılmıyor.
PKK der gibi ETÖ
AKP yandaşı medya Ergenekon’u güya kısa olarak tanımlamak için ETÖ demeye başladı son birkaç haftadır.
Açılımı Ergenekon Terör Örgütü oluyor. Gerçi Mahkeme “Henüz görülmekte olan bir davadır bu, terör örgütü olup olmadığı da kesin değil, bu nedenle Ergenekon Terör Örgütü adını kullanmayın” diyor ama ne fark eder ki? Kullanılması halinde bir yaptırımı yok.
Ama burada insanın canını sıkan Ergenekon için tıpkı PKK’dan söz eder gibi ETÖ denmesi. Bu en azından ayıptır.
Halkın kafasını karıştırmaya, seçimlere doğru zihinlerin yalan yanlış bilgilerle doldurulması için yürütülmeye çalışılan bir beyin yıkama operasyonudur.
Sarıgül hangi partinin adayı
İstanbul Şişli’den geçenler bütün billboard’ları Sarıgül’ün afişlerinin süslediğini görüyorlardır. Gülen bir Mustafa Sarıgül portresinin altında kendi adına övgüler sıralanıyor. Her afişte ayrı bir övgü var.
Tabii insanda Obama hatırlatması yapıyor bu afişler ama iyiyi taklit etmenin bir zararı da yok.
Ama benim asıl dikkatimi çeken şu: Bu afişlerde Sarıgül’ün hangi partiden aday olduğunu anlamakta zorluk çekiyorsunuz. Sarıgül, DSP’nin Şişli adayı. Ama afişlerde küçücük bir güvercin ambleminden başka bir şey yok. Bunlara baktığınızda Sarıgül sanki bağımsız aday gibi görünüyor.
Biliyoruz ki Mustafa Sarıgül’ün Şişli’deki oy potansiyeli kendisini bağımsız olarak bile seçtirecek güçte. Ama Sarıgül bağımsız girmek yerine bir parti tabelası altında olmayı tercih etti. Politik olarak bu doğru bir karar olabilir ama propaganda döneminde bağlı olduğu partiyi saklamak acaba ne anlama geliyor.
Ve tabii DSP Genel Başkanı Zeki Sezer bu konuda ne düşünüyor acaba?
DSP’nin iddialı adaylar göstermesi ile ilgili görüşlerimi de yarın yazacağım.
Kutup ayısı
Yıldırım Tuna’dan: Babaya askerdeki oğlundan mektup gelmiş. “Sevgili Baba” diye başlayan “Burası çok güzel, dün bir kutup ayısı vurdum” diye de biten bir mektup...
İki ay sonra yeni bir mektup daha gelmiş, “Sevgili Baba; dün yerli bir kızla tanıştım, harika bir ilişkimiz var.” Üçüncü mektup bir kaç ay sonra ulaşmış adamın eline, yine “Sevgili Baba” diye başlayan mektup şöyle devam ediyormuş: “Alayın doktoru ‘Keşke kutup ayısı ile ilişkiye girip o yerli karıyı vursaydın’ diyor.”
Alkışı en sessiz karşılayan, alkışı hak etmiş demektir.
Emerson

